Galata Gazete


23 Haziran 2026 Salı

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

 

2 Temmuz katliamı anmaları başladı, biraz da özel bir anlam verilmiş...

Sivas Katliamı gerçek anlamda anlaşıldı mı? Bugün hâlâ sorular havada uçuşurken, birçok söylemin ayağı yere basmıyor. Sembolik bir şeye dönüştü anmalar... Sadece sembolik olunca acılar ticaretin parçası oluverdi. Sonuçta etnik pazarın tüketim pazarı, acıların sergilendiği alana dönüştü...

Alevilik sadece saz çalmak değildir; Alevilik üstü kimliğinden bakarsanız anlarsınız... Sadece semah Aleviliği temsil etmiyor... Bugün meydanlara çıkan kızların, kadınların başına bağlanan kırmızı, yeşil şeritler de Aleviliği temsil etmez... Garip kıyafetler, garip renkler ile yeni bir moda uydurulmuş, Aleviliğin üzerine giydirilmeye çalışılıyor. Aleviliği hayattan koparan işlerdir bunlar...

Aleviliğin gerçekten genel tanımı nedir?

Öyle bir tanım olmalı ki Türk, Kürt, Arap, Horasan'da yaşayan Alevileri kapsasın...

Horasan'da yaşayan Alevilikte 12 İmam dahi yok...

Bize dayatılan bir Alevilik söz konusu, özellikle Cemevleri kurulup kurumlaşmaya başladıktan sonra...

Avrupa Alevileri, İslam ile Aleviliği kucaklaştıran ders kitapları çıkardı...

Ülkemizin her yerinde mantar gibi biten Cemevlerindeki cenaze törenleri Sünni inancı ile bire bir aynı; sadece imam yerine kafasına garip bir tekke geçirilmiş sözde dedeler aldı...

Sivas Katliamı devletin desteği ile oldu...

O dönemin iktidar koltuğunda oturanlar belli, Kültür Bakanı belli...

Sözde solcular ama özde devletçiler...

12 Eylül faşizminin devamı bir anlayış içinde olduklarını bugün yaşananlar karşısındaki tepkilerinden ölçebilirsiniz. Sonuçta bugünkü iktidarın önündeki en küçük engelleri aşan bir katliam...

Katilleri koruyan avukatların bugünkü iktidarın vekilleri içinde olması tesadüfi değildir...

Suriye'de Alevi katliamı olur, karşı çıkıyormuş gibi yapıp kendi cebini doldurmak amaçlı kitap pazarlayanlar ortalıkta dolanır. Aleviliği proje yaparak para kazanma alanı görenlerin olması tesadüfi değildir. Alevi kimliği üzerinden kendisine ün yapıp bugün siyasi partinin MYK üyesi olması, bu işin hangi amaçlar ile döşendiğinin kanıtı değil midir? Alevilik bir anlamda etnik pazarın tüketilen kavramıdır...

Bin saz çalanı, bin semah oynayanı Alevilik diye yutturdular; Aleviliğe bir elbise giydirdiler...

Gelin, siz şu Alevilik denen şeyin bir tanımını yapın; o tanım tüm Alevileri kucaklasın...

Demek ki yaşayan ve sürekli değişen, değiştirilen Alevilik kelimesinin tanımı o kadar kolay değildir. Amacı ticari olanların Alevi tanımı; bir saz, bir semah, biraz Hatayi'den şiirdir...

Pir Sultan, Alevilik olarak ortaya sürülür; onun sazı, eli, duruşu anlatılır ama yeterli midir?

Hatayi şirini okumak Alevilik midir?

Uydurulmuş o ulu ozanlar... Kim uydurdu gerçekten onların ulu olduğunu? Sonuçta ticari meta olması için uydurulmuştur. Onlara ulu derseniz, onların üzerinden para kazanılır...

Her şey aslında bir tanım ile başlar...

Ve bir şeyi nasıl tanımladığınız, onu nasıl hatırlayacağınızı da belirler...

Gerçekten Alevilik nedir?

Gerçekten Sivas Katliamı nedir?

Alevi katliamı mı?

Aydın kırımı mı?

Sosyal demokrat soslu devlet organizasyonu mu?

Sivas Katliamı'nı sadece tek tanıma indirgediğiniz an, gerçeklerin üzerine örtü örtmek değil midir?

Ölenler belli, yaşayanlar?

O acıyı bugüne taşıyan ölenlerin yakınlarının yok olmayan ateşi...

Ateşin içinde yanmışların ya da boğulanların acıları...

Yapın saatlerce süren bir belgesel...

O belgeselde sadece acı var, gerçekler?

Binlerce lira toplandı, birilerinin cebine aktı; birileri de isteneni yaptı... Çünkü öyle tanımlarsanız, size de o tanımlananı elinize verirler... Gerçeklerin üzerine yeniden örtü örtmek değil midir?

Sivas Katliamı'nı Alevi olmayan ama aydın olanlar arasında tanımlayanlar, bunun Alevi katliamı değil, aydın kırımı olduğunu söyler. Ölen şairlerin Sünni kökenleri öne çıkarılır... Bu sayede Alevilere uygulanan asimilasyonun, nefret söyleminin üzeri örtülmüş olmaz mı?

Nerede durduğunuza bağlı olarak gerçekler eğilir, bükülür; gerçek, gerçek anlamda anlatılmaz...

Ama gerçek denen şey, bugün yaşadığımız şeylerin bütünü değil midir?

Bugünden bağımsız geçmiş olur mu?

Sivas anmaları bugünden koparılmış, sembolik düzeye indirgenmiştir...

Sazı havaya kaldırmak ile Sivas anılmış olmaz...

Birkaç semah ile Sivas anılmaz...

Başlara bant bağlamak ile katliam sembolize edilmez...

Orada dostlarım öldü...

Orada canlarım öldü...

Orada hepimiz öldük...

Küllerimizi bari özgür bırakın, onları ticari birer metaya dönüştürmeyin...

Çünkü tartışılan yalnızca geçmiş değildir; geçmiş adına bugün kurulan sözlerdir...

Sonuçta mesele sadece Sivas değildir...

Mesele, ölenlerin kim olduğundan önce, onların adına konuşma hakkını kim kendinde gördüğüdür.

Çünkü her katliamdan sonra yalnızca ölüler değil, onların hikâyeleri de paylaşılır. Kimi adalet ister, kimi yeni kimlik inşa eder, kimi siyaset yapar, kimi kariyer kurar, kimi ticaretini büyütür. Zaman geçtikçe katliamın kendisi geride kalır; onun etrafında kurulan anlamlar yarışmaya başlar.

Belki de bu yüzden hâlâ aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz. Sivas Katliamı'nı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi tanımlarımıza sığdırmaya mı?

Bir katliamın küllerinden anıt yapılabilir, kitap yazılabilir, belgesel çekilebilir, slogan üretilebilir. Ama küller konuşamaz. Konuşanlar ise çoğu zaman kendi seslerini, küllerin sesi gibi sunarlar.

Belki de bütün bu soruların sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Küllerimizin telif hakkı kime ait?

Ölenlere mi?

Yakınlarına mı?

Bir topluluğa mı?

Kurumlara mı?

Siyasete mi?

Yoksa acıyı yeniden üretip dolaşıma sokanlara mı?

Belki de bazı acıların sahibi olmaz.

Belki de yapılması gereken, küllerin üzerinde hak iddia etmek değil; onların neden küle dönüştüğünü unutmamaktır.


22 Haziran 2026 Pazartesi

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Hayatımın hiçbir anında zengin gibi düşünemedim, bir burjuva olsaydım diye hayal bile edemedim; çünkü fakir bir hayatın parçasıydım, ötekileştirilmiş bir kültürün içinden geliyordum ve her zaman büyük çoğunluğa göre farklıydım. Düşünme yöntemim, mantık yürütmem ve tarihe bakışım hep aşağıdan yukarıya, ezilenlerin gözünden şekillendi.

Yani fakir insanlar kuyunun içinden kuyunun ağzına bakar; burjuvalar, üst sınıf ya da hâkim kültürden olanlar ise kuyuya her zaman yukarıdan bakar. Dibini görmedikleri için de hep korku duyarlar.

Bizden korktuklarını zaman içinde öğrendim.

Biz de onlardan çekinir ve kendimizi saklarız. Yani onlarla yan yana geldiğimizde, bize soru sorulmadıkça kendimizi açığa vurmayız.

Bir insana “Nerelisin?” diye sorulduğunda, aslında bu soru çoğu zaman “Hangi mezheptensin, hangi dindensin?” sorusunun üstü kapalı hâlidir. “Nerelisin?” sorusuna karşılık söylenen her memleket adı, bir anlamda sizi kendilerinden mi görecekleri yoksa karşıya mı koyacakları yönündeki önyargının ilk adımıdır.

Bana hep “Nerelisin?” diye soruldu. Ben de hep “Ankara” dedim; çünkü Ankara kozmopolit bir şehirdir ve içinde her şeyi saklar. Ama ortamı uygun gördüğümde, karşımdakinin dost olabileceğine inandığımda hemen 'Hacıbektaş' derim. Bir insan şehirden önce ilçesinin adını söylüyorsa, bu genellikle onun ötekileştirilmiş biri olduğu anlamına gelir; çünkü ilçeler, şehirlere göre daha homojendir.

O yüzden hepimizin çift memleketi vardır. Zamanı gelince büyük şehrin kozmopolit yapısını yüzümüze maske yaparız. Gerek görürsek ezilmişliğimizin kaynağı olan coğrafyayı, köyümüzü, yani memleketimizi söyleriz. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı bilerek bazen yaramızı gösteririz, bazen ise en güçlü tarafımızı. Çünkü bize hep ikili bir yaşam dayatılmıştır: Şehir içinde onlar gibi, evde ise kendi özümüz gibi.

Ezilmişler birbirini daha kolay anlar; çünkü benzer yaraların dilini konuşurlar.

Ezenler, hâkimiyetlerini korumayı ve kazanımlarının devamlılığını sağlamayı düşünür; çünkü ötekiyle eşit değildirler, sermayelerini onların üzerinden biriktirmişlerdir. Ötekiler, onların gözünde hizmetçi ya da hizmet sektörünün bireyleri olarak algılanır; hatta çoğu zaman insan olarak bile görülmezler. Onlara âşık olabilecekleri akıllarına bile gelmez; çünkü eşitsizler arasındaki iletişim her zaman eşitsizdir.

Ben hayatımın hiçbir anında kendimi ezenlerin katında görmedim, göremedim. Çünkü ötekileştirilmiş düşünce yapısında eşitlik, ancak insanı görmekten ve sevmekten geçer. Küçümseyenlerin bakış açısında eşitlik hiçbir zaman olamaz; çünkü biri kendisini büyük görür ve karşısındakine “Sen küçüksün.” duygusunu dolaylı ya da doğrudan hissettirir.

İçinde bulunduğum kültüre sınıfsal açıdan baktığımda, onun aslında dünyanın en kalabalık sınıfı olan işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve bunun yaşanan teknoloji ile sanayileşmenin bir sonucu olduğunu görüyorum. İşçi sınıfı hiçbir zaman homojen olmayacaktır; çünkü işçi sınıfı farklılıklarıyla zengindir. Burjuva kültürü gibi paraya tapmaz, kendisine yabancılaşmaz, ilişkilerini çıkar üzerine kurmaz; çünkü üreteni tüketenden ayıran en büyük özellik vicdan sahibi olmaktır. Bir işçi, kan ihtiyacı olan birine her zaman kanını verebilir; ancak siz, hasta yakını bile olsa kanını veren bir burjuvaya kolay kolay rastlamazsınız.

“İşçisin, işçi kal.” der burjuva kültürü; çünkü işçi, işçi olmaktan çıkıp ürettiğinin sahibi ve patronu olduğu anda burjuva kültürünün ayrıcalıkları ortadan kalkar.

Sınıfsız toplumda sevgi hâkim olacaktır.

Sınıflı toplumlarda ise her zaman ötekiler var olacaktır: ezilenler, sömürülenler, yalnızca hizmet sektöründe çalışanlar ve makineden farksız görülen rakamlar...

Sonunda anladım ki bazı insanlar için kimliğiniz zaten yaranızdır. Bu yüzden yıllarca hangisini göstereceğime karar vermeye çalıştım.

 

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Büyükbabamı hiç görmedim. Kısacası ne anne tarafından ne de baba tarafından dedelerimi tanıyabildim. Ben doğduğumda anneannem ve babaannem varmış.

Onlar, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları köyde, o yılları iliklerine kadar hissedecek şekilde yaşamadılar. Zaten fakirdiler. Fakirler için kıtlık da, karneyle satılan ekmek de, karartma geceleri de pek anlam ifade etmezdi. Çünkü bizim köye elektrik 1970’li yıllarda geldi.

O zamana kadar pil ile çalışan radyolar vardı. Öyle hemen düğmesini çevirince çalışanlardan değil, ısınması gerekenlerden… Gaz lambası, çıra ve yıllar sonra “lüks” adını alacak ışıklar… O zaman gerçek ışığın ne demek olduğunu gördük. Gaz lambasının ışığı sarıdır; sadece bulunduğu yeri aydınlatır. Lüks lambasının ışığı ise beyazdır; her yeri doldurur, taşır, büyütür. Öyle ki o ışığın altında dışarı çıktığında, gökyüzü geri çekilir gibi olurdu.

Belki de ilk kez, ışık çoğaldıkça gökyüzünün azaldığını orada fark ettim.

Çocukluğumda her gece yıldızlar yere kadar inerdi. Gökyüzü canlıydı; yıldızların dansını, göktaşlarının izini görmek sıradan bir şeydi. Günlerce süren kuyruklu yıldız geçişleri hem gündüz hem gece hissedilirdi. Evlerin içine kadar su girmezdi; su, ya dereden ya da köy çeşmesinden kovalarla taşınırdı.

Zamanın ağır aktığı, her şeyin kendini açıkça gösterdiği bir dünyaydı o.

Bizlere “medeniyet” denen şeyin gelişi, aslında çok yakın bir tarihin içindeydi. Anadolu’nun birçok yeri böyleydi. Hiçbir şey İstanbul’da ya da Ankara’daki gibi değildi. Çünkü orada çağı yakalama telaşı vardı; bizde ise yolun bile zor geçtiği yerlerde, sanki zaman Çatalhöyük’ten kalma bir yerde duruyordu. İnsanlar değişmiş, ülkeler kurulmuş, diller değişmişti; ama yaşamın akışı kendi sabrında kalmıştı.

Dışarıdan bakıldığında geri kalmışlık gibi görünen şey, içeriden bakıldığında başka bir zamanın devamıydı.

Karartma gecelerini sonradan kitaplarda okuduk: acıyı, trajediyi, devletin sertliğini, açlığı, sefaleti… Bir devlet vardı; çünkü vergi topluyordu, bayrağı vardı, asker alıyordu. Köyler terk edilmiş değildi; devlet gerektiğinde kendini hatırlatıyordu.

İstanbul’da şairler hapsedilir, insanlar işkenceden geçirilir, siyaset rüzgârı sert eserdi. Ama bu rüzgâr köye ya çok geç ulaşırdı ya da hiç uğramazdı. Çünkü köyün kendi derdi vardı: hayatta kalmak.

Büyük şehirlerin tarihi gürültülüydü; köyün tarihi ise sessiz.

Benim yaşadığım köye elektrik çok geç geldi. O yüzden harman zamanlarını, biçerdöver öncesi dönemi yaşadım. Rüzgâr beklenir, buğday savrulur, düven dönerdi. Atın ya da öküzün arkasına takılan taşlarla buğday dövülür, elekler, yabalar, çırpılar… Toz her yere sinerdi; ama toprağın kokusu da o tozun içindeydi.

At arabaları, kağnılar… Bunların hepsi benim çocukluğumun içindeydi. Sonra traktör geldi; ama her eve değil, önce uzak bir ihtimal gibi geldi. Biçerdöveri ilk görenlerin şaşkınlığı hâlâ hafızamdadır.

Birdenbire her şey değişti. Biz ise sanki hep buna hazırlanmışız gibi uyum sağladık.

Zaman, teknoloji geldikten sonra hızlandı.

Ve zaman hızlandıkça kayıplar da hızlandı.

Eskiden 50 yaşına gelen için “uzun yaşamış” denirdi. Doktor yoktu; kırıklar için çıkıkçılar, hastalıklar için nefesi güçlü hocalar aranırdı. Her köy nerede bir çare varsa onu bilirdi.

Yaşam, çözümden çok dayanma üzerine kuruluydu.

Benim hayatım, bir anlamda teknolojinin hızına yetişmeye çalışmakla geçti. Bugün hâlâ teknolojinin içinde bir kürek mahkûmu gibiyim; tam alıştım derken her şey değişiyor.

Kısacası, yaşadığımın farkına varmak için ara sıra tüm teknolojileri bir yana bırakıp sessizce akan suya bakıyorum.

Derelere bakıyorum.

Suyun ilk çıktığı yeri arıyorum; toprağın içinden doğduğu o anı, kumların ilk hareketini…

Ve o anlarda, yeryüzüne bereket taşıyan her şey gibi, ben de geçmişe doğru kayıyorum. Kekik kokusunu, uçan kuşları, bulutları ve gece karanlığında yere inen yıldızları hatırlıyorum.

Keşke bir kez daha görebilsem yıldızların dansını.

Keşke bu kırılma anlarını hiç bilmeden, köyde, demirin henüz yeni olduğu bir zamanda yaşayabilseydim.

Savaşlarda artık karartma geceleri yok.

Savaş aletleri, insan olmadan çalışan ölüm makinelerine dönüştü.

Ve bugün, köyde hiçbir şeyden habersiz yaşayan biri bile, gökten gelen bir sesle irkilip son nefesini verebilir.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Kanıksanan Hukuk

Kanıksanan Hukuk

Her cuma günü CHP'li belediyelere operasyon yapılıyor; belediye başkanları, yardımcıları ve birkaç çalışanı ile birlikte gözaltına alınıyor, mutlaka bir de firarda yani yakalanmamış oluyor... Her hafta "Hayırlı Cumalar" günü bunlar yaşanıyor...

Bu ne anlama geliyor?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...

Ateş nedir?

Yolsuzluk, adam kayırmaca, rüşvet, kara para, ihaleye fesat karıştırmak...

Operasyonlarda hep benzer cümleler kuruluyor...

Alıştırılıyor, alışkanlık haline getiriliyor; her belediye başkanı "Bize ne zaman operasyon yapılacak?" tedirginliği içinde kalıyor...

Önce dedikodu çıkarılıyor, hatta dedikoduya bile ihtiyaç duymadan direkt operasyon yapılıyor; sorgusuz sualsiz, mahkemeye çıkmadan insanlar içeride yatıyor, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışıyorlar. Yani suç sözde oluyor, kanıtın ise dedikodu mahiyetinde olmasının hiçbir sorunu yok; alışkanlıklar oluştu, sanki ülke kurulduğundan beri böyleymiş algısı oturtuldu…

İçeriye düşeni Allah kurtarsın!

"Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz"

Attila İlhan'ın dizeleri geçti gitti bir an için...

Ortada siyasi bir cinayet var ama kimse bu işe cinayet diyemiyor; hukuk, adalet, falan filan... Gerçek olan bile çok sık tekrarlanırsa gerçek olmaktan çıkar, yalan olan da aynı şekilde çok sık tekrar edilirse gerçek olarak algılanır ama sonuçta manipüle edilen geniş bir kesim var ve bir süre sonra o konudaki duyarlılıkları da ortadan kaldırıyor, kanıksanıyor...

Yaşadığımız zaman "Alışamadım" diyen birine karşı dönemin Başbakanı "Alışacaksın!" diyerek başlamıştı. Şimdi her şey olağan, doğal, gelenekselleşmiş gibi...

"Hayırlı Cumalar" anlamında biraz değişiklik olmuş; eskiden Müslüman olarak görülmeyenleri öldürmek için seferler düzenlenirdi, şimdi CHP belediyelerine operasyon yapılıyor...

Ben kişisel olarak belediyeleri hangi siyasi parti yönetirse yönetsin benzer işler yapar diye bir algıya sahibim. Yani parti farkı gözetmeden her başkan kendi çevresini kollar; yasalara uygun ihale yapılır, adresi belirlenmiş, her şey karşılıklı mutlu olacak şekilde çözülmüş şekilde işler hukuka uygun hale getirilirdi. Büyük rüşvetler filan sokağa dökülür, mahkemeye gidilir ve genelde görevsizlik veya yeterli delil bulunamadığı için olayın üstü kapanırdı... Yani herkes bilir çürümeyi, yandaş kollamayı ama yokmuş gibi yapılır…

CHP belediyesi ile AKP belediyesi arasında ne fark var?

Birinde soruşturma için müfettişler gezer, diğerinde iş peşinde koşturan tanıdık iş adamları... Aynı iş adamı CHP'li belediyede iş yapmış, aynı prosedürden geçmiş ama CHP'li belediye ile yaptığı işten dolayı sorgulanıyor...

Hakkında soruşturma açılacağı dedikodusunu duyan belediye başkanları birden iktidar partisinin rozetini takmaya başlıyor, belediye başkanı yeni icatlarını yeni partisine mal eder oluyor; yani ne soruşturma ne de dedikodu kalmış oluyor...

Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir tablo ortaya çıkıyor. Muhalefetin varlığına ihtiyaç duyuluyor; sonuçta demokratik bir ülke olduğumuz söyleniyor. Muhalefetin ses çıkarmasına da izin veriliyor, ancak bunun nerede ve ne ölçüde yapılacağı iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Bazı meydanlar muhalefete kapatılırken, belirlenen alanlarda istedikleri kadar konuşmalarına izin veriliyor. Fakat bu görüşleri şehrin geneline taşımaları, geniş kitlelerle buluşturmaları istenmiyor.

Bize özgü hukuk yorumlanıyor.

Bize özgü özgürlüklerimiz var...

Bize özgü her şey...

Eleştiri de bize özgü, eleştiriye karşı gösterilen güç de bize özgüdür.

Trafikte bir araç seni geçti diye o aracı geçip önüne kırıp yolda kavga etmek bile bize özgüdür...

Çoğu insan zaten konuşulanı duymadan dedikoduya bakarak karşısındakini eleştiriyor, eleştiri bile denmez mahkûm ediyor…


Tek Kimlikten Tek Tüketime

Tek Kimlikten Tek Tüketime

Aynı ülkede yaşıyoruz, aynı bayrak altında yaşıyor ve aynı dili konuşuyoruz. Hatta dış görünüşlerimiz, ten rengimiz bile benzer. Ancak aynı topraklar üzerinde yaşayan; farklı dillere, geleneklere ve inançlara sahip insanlarız. Ortak bir ülkeyi paylaşsak da hepimiz aynı hikâyeden gelmiyoruz.

Çok kültürlü bir imparatorluktan ulus devlet yaratma sürecinde, yüz yıl sonra önemli bir eşiğe gelmiş bulunuyoruz. Farklılıkları tek bir kimlik altında toplama çabası, zamanla kendi sınırlarına ulaştı. Bugün hâlâ bu çıkmazı aşmaya çalışıyoruz. Ya önümüzdeki engeli yıkacağız ya da bu çıkmaz yolu oluşturan duvarın dibinde yeni acılar birikmeye devam edecek.

Ülkenin adı belli ve hepimiz bunu kabul ediyoruz. Ancak aynı ülkenin içinde farklı dünyalar da var. Genel kabul gören yaşam biçimlerinin dışında kalan hayatlar, deneyimler ve hafızalar bulunuyor. Sadece Aleviler ve Kürtler değil; dışarıda bırakılan topluluklar, bu topraklara sığınanlar, asker olarak gelip yerleşenler, devşirme olarak gelip kök salanlar, sürgün edilenler, soykırımdan kaçanlar ve soykırıma uğrayanlar da bu hikâyenin bir parçası. Hepsi bu toprakların öz evlatlarıdır.

Çeçenler, Çerkesler, Abhazalar, Gürcüler, Ermeniler, Farslar, Süryaniler, Arnavutlar, Romanlar, Yahudiler ve Rumlar... Kısacası, onlarca halk ve kültür yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamaktadır. Buna rağmen, bütün bu çeşitlilik çoğu zaman görmezden gelinmekte ve herkesten aynı duyguları paylaşması beklenmektedir.

Oysa insanlar aynı şekilde düşünemez. Dil, kültür ve yaşanmışlıklar düşünce dünyamızı şekillendirir. Bu nedenle farklılıklar yalnızca kimlik meselesi değil, aynı zamanda dünyayı algılama biçimidir. “Hepimiz aynıyız” söylemi kulağa kapsayıcı gelse de çoğu zaman gerçek hayatın karmaşıklığını karşılayamaz. Çünkü geçmişin izleri silinmediğinde, bir nefret söylemi yıllar sonra bile yeniden ortaya çıkabilir.

Nitekim bu topraklarda yaşanmış trajediler, acılar ve kırılmalar toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Bu izler zamanla ötekileştirme biçimlerine dönüşebilmekte, bazı insanların yaşam alanlarını daraltmakta ve onları görünmez hâle getirebilmektedir. Böylece toprağa nefret tohumları ekilir. Bir süre sonra bu tohumlar yalnızca bireyleri değil, toplumun tamamını etkileyen bir iklime dönüşür.

Ancak günümüzde farklılıkları ortadan kaldıran tek güç nefret söylemi değildir. Küreselleşmenin yarattığı yeni düzen de yerel kimlikleri ve kültürel çeşitliliği aşındırmaktadır. Küresel şirketler tüketim alışkanlıklarımızı biçimlendirirken yerel olan giderek geri plana itilmektedir. Biz birbirimizle kimlikler üzerinden çatışırken, küresel sistem hepimizi benzer tüketim kalıplarının içine çekmektedir.

Bugün hangi ülkede yaşarsak yaşayalım, çocuklar benzer giyiniyor, benzer ürünleri tüketiyor ve benzer müzikleri dinliyor. Kültürel farklılıklar tamamen ortadan kalkmasa da giderek daha görünmez hâle geliyor. Ailelerin ve yerel kültürlerin etkisi azalırken, küresel bir tek tipleşme güç kazanıyor. Üstelik bu süreç çoğu zaman baskıyla değil, cazibe ve alışkanlıklar yoluyla gerçekleşiyor.

Modern dünyanın dışında kalmamak için aynı teknolojileri kullanıyor, aynı platformlarda vakit geçiriyor ve aynı medya araçlarından etkileniyoruz. Artık yabancı bir dili öğrenmeden bile çeviri sistemleri aracılığıyla iletişim kurabiliyoruz. Kullandığımız araçlar, markalar ve dijital platformlar küresel bir ağın parçası hâline gelmiş durumda.

Bu nedenle çok kültürlü dünya bir yandan çeşitliliğini koruyor gibi görünürken, diğer yandan tek tip tüketim kültürüne doğru evriliyor. Biz birbirimizi tüketirken aslında kendi kültürel zenginliğimizi de tüketiyoruz.

Oysa bu ülke her zaman çok kültürlüydü. Buna rağmen farklı olanı kabul etmek yerine çoğu zaman onu görmezden gelmeyi tercih ettik. Rejimin ihtiyaçlarına uymayanlar dışlandı, bazı acılar konuşulmadı, bazı hikâyeler unutulmaya bırakıldı. Faili meçhul cinayetler ve benzeri karanlık olaylar da bu coğrafyanın hafızasında derin yaralar olarak kaldı.

Bugün ise benzer bir yok oluş daha görünmez yöntemlerle devam ediyor. Geçmişte insanlar kimlikleri nedeniyle dışlanırken, bugün herkes aynı tüketim düzeninin içinde yavaş yavaş benzeşiyor. Farklı nedenlerle olsa da sonuç değişmiyor: Hepimiz bu sistemin içinde tüketilenlere dönüşüyoruz.

Dünyada yaşanan savaşlar, ekonomik krizler ve küresel gelişmeler artık yalnızca belirli bölgeleri değil, herkesi etkiliyor. Enflasyon nedeniyle gelirlerimizin alım gücü azalıyor, insanlar daha fazla borçlanıyor. Oysa borç arttıkça ekonomik bağımsızlık azalır; ekonomik bağımsızlığını kaybeden bireyler ve toplumlar ise başkalarının kurduğu sistemlere daha bağımlı hâle gelir.

Pandemi süreci de bu küresel yapıyı daha görünür kıldı. Bir virüsün dünyanın en uzak noktalarındaki insanları aynı anda etkileyebilmesi, ne kadar birbirine bağlı bir sistem içinde yaşadığımızı gösterdi.

Belki de son yüz yılın en büyük çelişkisi burada yatıyor. Bir yandan farklı kimlikleri, dilleri ve kültürleri tek bir kalıba sığdırmaya çalıştık; diğer yandan küresel sistem hepimizi aynı tüketim alışkanlıklarının içine çekti. Dün insanlar kimlikleri nedeniyle birbirine benzetilmek istenirken, bugün tüketici olarak birbirine benzetiliyor.

Oysa bir toplumun gücü, herkesi aynılaştırmasında değil; farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmesindedir. Çünkü çeşitlilik yalnızca kültürel bir zenginlik değil, aynı zamanda bir hafıza, bir direnç ve bir özgürlük alanıdır. Farklı olanı yok saydığımızda da, onu küresel tüketim kültürünün içinde eritip görünmez kıldığımızda da aynı şeyi kaybederiz: Kendimizi.

Bugün önümüzde duran soru, geçmişten kalan ayrılıkları yeniden üretip üretmeyeceğimizden daha büyüktür. Asıl soru şudur: Farklılıklarımızı koruyarak ortak bir gelecek kurabilecek miyiz, yoksa tek kimlik yaratma arzusundan çıkıp bu kez tek tüketim kültürünün içinde mi kaybolacağız?

Çünkü tek kimliğin vaat ettiği şey birlik değildi; tek tüketimin vaat ettiği şey de özgürlük değil. Her ikisinin sonunda da insanın, kültürün ve hafızanın yavaş yavaş silinmesi var.

 

18 Haziran 2026 Perşembe

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Feodal düzen içinde doğan kapitalizm, zamanla feodal beyleri taklit etmeye başlamış; onların yaşamlarının karikatürize edilmiş hâlini şehirlere taşımıştır. Toprak ağaları olan feodal beyler, başlangıçta şehir yaşamından uzak durmuşlardır. Şehirler ise uzun süre, feodal beylerin yanında çalışan işçilerin yaşam alanı olarak kalmıştır.

Zaman içinde bu işçiler, köle olmaktan çıkıp emeğini satan bireylere dönüşürken, emeğin üzerinden kazanç elde eden yeni bir sınıf da ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, köylüleri ve marabaları; soya dayalı ayrıcalıklarla yaşayan feodal ağalardan yavaş yavaş koparmıştır.

Şehirler feodal düzende de vardı, ancak kapitalizmle birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır. Var olan tüm kavramların altı yeniden çizilmiş, toplumsal ve ekonomik yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir. Soya dayalı ayrıcalığın yerini, zenginlik üzerinden yükselen ve yeni yollar açan bir sınıf düzeni almıştır. İçten içe çürüyen eski yapının içinden yeni filizler doğmuş, bu filizler ise gövdeyi parçalayacağı ana kadar büyümeye devam etmiştir.

Sermaye birikimi, feodalizmin çözülüşünü hızlandıran temel dinamiklerden biri olmuştur. Feodalizmi yıkan bu yeni sınıf düzeni, sonradan zenginleşen bir burjuva yapısı olarak Fransız Devrimi ile somutlaşmış; eski düzenden devraldığı kültürel birikimi kendi yeni altyapısını kurmak için yeniden kullanmıştır.

Sonuçta her yeni sistem, kendisinden öncekinin üzerinde yükselir. Bir anlamda tarih, ülkemizde sıkça rastlanan höyükler gibi düşünülebilir: her katman, altındaki yıkıntının üzerine inşa edilir. Her şehir ve köy, yıkılanın taşlarını yeniden kullanarak varlığını sürdürür.

Kapitalizm de feodalizmi reddederek değil, onu dönüştürerek kendi sistemini kurmuştur. Feodal beylerin egemen olduğu alanlar zamanla homojenleştirilmiş ve modern ulus devletin zemini hazırlanmıştır. Çok kültürlü yapıdan homojen topluma geçiş; acı, kan, sürgünler ve büyük savaşların da zeminini oluşturmuştur.

Ulus devleti, çok kültürlülüğe karşı bir yapı olarak şekillenmiştir; çünkü sermaye birikimi ve sonraki üretim süreçleri için standartlaştırılmış, homojen bir topluma ihtiyaç duyar. “Tek dil, tek vatan, tek bayrak” söylemi bu yeni yapının temel ifadesi hâline gelmiş, yeni kutsallıklar yaratılmıştır. Kutsal olan ise sorgulanamaz, tartışılamaz ve uğruna ölünmesi gereken bir değer olarak konumlanmıştır.

Ulus devletler aynı zamanda sömürgeciliğin yerine yeni bir sistem geliştirmiştir: emperyalizm. Emperyalizm, kapitalist sistemin sömürgeciliği yeni koşullara uyarlayan biçimidir. Farkı, eski düzen gibi ayrıcalıklı soylar ya da aileler için değil; artık bir sınıf için yapılan küresel yağma olmasıdır.

Bu düzende “üstün” kabul edilen uluslar, diğer toplumları sömürür; onların emeğini ve kaynaklarını kendi sermaye birikimlerine dönüştürür. Küresel ticaret yollarının kontrolü sayesinde elde edilen artı değer, ulus devlet içinde daha büyük sermaye yoğunlaşmalarına yol açar. Böylece kendi yurttaşına daha “uygar” ve konforlu bir yaşam vaat edilir. Kapitalizm, böylece soylu ailelerin yerine daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir görünüm altında kitleleri yeniden örgütleyen bir yapıya dönüşür.

Ulus devletler yeni kategoriler üretmiştir: gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi çoğu zaman “hep gelişmekte olma” hâline sıkıştırılmıştır. Ancak tarih, masa başında çizilen rotaların sahada sürekli değiştiğini de göstermiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının küresel karakteri tesadüf değildir. Emperyalizm, kendi krizlerini çözmenin yolunu çoğu zaman savaşta bulmuştur. Sistem ne zaman bir tıkanma yaşasa, bu tıkanmayı savaş ve savaş sanayisi üzerinden aşmaya çalışmıştır. Savaş sanayisi yalnızca silah üretiminden ibaret değildir; ilaç, kimya, lojistik, istihbarat ve daha verimli yıkım teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsar.

Her sistemin bir sonu vardır; bu kaçınılmazdır. Çünkü her sistem, sonunda kendi ürettiği artıkların içinde boğulma eğilimindedir. Kapitalizm de feodalizme göre en büyük farkıyla, doğayı yalnızca ihtiyaç kadar kullanmakla kalmamış; onu, kültürleri, coğrafyaları ve denizleri sınırsız bir yağma alanına dönüştürmüştür. Bu yönüyle kapitalizm, yaşadığımız dünyanın içinde büyüyen bir kanser hücresi gibi hem kendisini hem çevresini tüketmektedir.

Kapitalist sistem, kendi iktidarını kurduğu anda aslında içinde yeni bir filizin tohumunu da eklemiştir: işçi sınıfı. İşçi sınıfı, burjuvazinin yarattığı yeni bir toplumsal sınıftır. Bu sınıf, kapitalizmin geliştirdiği üretim gücünü ortadan kaldırmayı değil, onu özel mülkiyetin dar sınırlarından çıkararak toplumsal hale getirmeyi hedefleyen tarihsel bir potansiyel taşır.

Bu dönüşüm, sınıflar arası sınırların ortadan kalktığı ve üretimin toplumun ortak yararına planlandığı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda işçi devleti, yoksulluğun genelleştirilmesi değil; tersine üretim kapasitesinin toplumun tamamına yayılmasıyla refahın genişletilmesini amaçlayan bir geçiş aşaması olarak ortaya çıkar. Üretenin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplumsal düzenin zemini bu süreçte oluşur.

Bugün sol düşünce olarak ifade edilen yaklaşım da özünde, yoksulluğu korumayı değil, ortadan kaldırmayı hedefler. “Fakirliği paylaşmak” değil, üretimin toplumsallaşmasıyla fakirliğin maddi temelini ortadan kaldırmak esas meseledir.

Tarih boyunca her sistem, kendi içindeki çelişkilerden yeni bir dönüşüm doğurmuştur. Kapitalizm de bu yasadan muaf değildir; kendi yarattığı koşulların içinde, onu aşacak yeni toplumsal ihtimallerin zeminini üretmeye devam etmektedir.

Kapitalizm kendisini yenilemiştir, yeni düşmanını içinde yaratmıştır fikri ortaya atılmaktadır ama ben hala işçi sınıfı dışında yaratmış olduğu yeni katmandan haberim yok… Önemli olan, bu dünyayı yaşanmaz hale getiren bu sistemin yarattığı tahribatın aşılmasıdır. Tarih boyunca “kutsal otorite” ya da “ilahi gölge” üzerinden kurulan ayrıcalıklı yapılar nasıl çözüldüyse, bugün de tröstleşmiş, küresel ölçekte yoğunlaşmış sermaye yapılarının yarattığı eşitsizlikler aynı tarihsel hareketin içinde aşılacaktır.

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Fırsat Eşitliği: Herkesin Elinde Aynı Kafes

Bir zamanlar ellerim boştu.

Yolda yürürken selam verilir, el sıkılır, iki cümlelik bir muhabbetle gün akardı. Şimdi ise o sahneler, sanki başka bir çağın masalı gibi. Elimin birinde, artık vücudumun parçası gibi hissettiren cep telefonu var. Diğeri hâlâ boş ama boş bile değil; sanki orada olması gereken bir organ eksilmiş de yerine görünmeyen bir ağırlık bırakılmış gibi. Sadece klavyeye dokunurken “işe yarıyor”.

Eskiden “sol el sadece kıç temizler” derlerdi. Helalar vardı, şimdiki gibi her şeyin iç içe geçtiği WC’ler değil. Evlerin dışına saklanmış bir düzen… Şehir büyüdükçe önce helaları sildi, sonra mesafeleri, sonra da insanın kendiyle arasını. Ve fark etmeden bir ele siyaset bile bulaştı.

Şimdi ise sahne tamamen değişti.

Genç, yaşlı, çocuk… okula giden, işe giden, hiçbir yere gitmeyen herkesin elinde aynı nesne: cep telefonu. Herkes birileriyle yazışıyor. Yazışırken başka hayatlar kuruyor, başka ihtimaller yaşıyor. Emojilerle süslenmiş bir dünyada, herkes biraz daha “olmak istediği kişi”. Her an fotoğraf, her fotoğrafta bir onay beklentisi… Beğenilme ihtimali, gerçek olmanın yerini almış durumda.

Sonra buna “fırsat eşitliği” deniyor.

Herkesin aynı sahte dünyaya eşit erişimi var çünkü. Aynı ekran, aynı filtre, aynı algoritma… Ve elbette aynı yanılsama.

Elimin biri teslim alındı. Diğeri ise gönüllü nöbet tutuyor.

Eskiden evden aranırdık. Şimdi ise her an ulaşılabiliriz. Ama ilginç olan şu: ulaşan var, ama arayan yok. Çünkü aramalar bile artık ihtiyaçtan çok alışkanlık, iş, çıkar ya da anlık bir dürtüye dönüşmüş durumda. Sonuç mu? İnsan duygudan arındırıldı. Yerine sürekli bildirim alan, ama hiçbir şeyi gerçekten “hissetmeyen” bir tüketici yerleştirildi.

Tüketen insan, önce kendini tüketir. Sonra çevresini, sonra yaşadığı dünyayı.

Bugün aileyi çocuk tüketiyor, çocuğu sistem, sistemi ise görünmez düzenler.

Bankalar aileyi, aile borcu, borç ise umudu tüketiyor. İç içe geçmiş bir döngü… Ve en sonunda geriye sadece “ekonomi” adı verilen büyük bir açıklama kalıyor. Hırsızlık bile artık sistemin içinde bir kalem gibi duruyor; adı değişmiş, formülize edilmiş: enflasyon.

Elimizde telefon oldukça, sadece tüketen bir varlığa dönüşüyoruz. Ve garip olan şu: bunu özgürlük sanıyoruz.

Kariyer bile bir vitrin artık.

Dışarıdan bakınca yükselme gibi görünen şey, içeriden bakınca çoğu zaman daha sıkı bir bağlanma biçimi. Kırbaçlayan da aynı düzenin içinde, kırbaçlanan da. Sadece pozisyon değişiyor, sistem aynı kalıyor.

Ve şehirler…

Cezaevleri çoğaldı. Sadece fiziksel olanlar değil; görünmeyenleri de var. Ekonomik, sosyal, dijital… Her biri kendi içinde ayrı bir dünya. Hatta bazı yerler, cezaevi sayesinde ayakta duruyor. Yani sistem, kendi mahkûmunu üretmeden yaşayamaz hale gelmiş durumda.

Tüketim arttıkça mahkûmiyet de artıyor. İçeride olan da dışarıda olan da farklı bir tür bağlılık içinde. Biri duvarların içinde, diğeri zamanın içinde.

Ve telefon…

Aslında kimse onu elimize tutuşturmadı. Biz satın aldık, benimsedik, cebimize koyduk, sonra da “benim parçam” dedik. Ama bağımlılık tam da böyle başlar zaten: gönüllü kabul ile.

Telefonun tek ihtiyacı enerji. Bizim ise sürekli bir şarj noktası. Ne kadar hareket edebileceğimiz bile prizlerin yerini ezberlememize bağlı. Powerbank bile sadece daha küçük bir bağımlılık alanı.

Kontrol artık görünmez.

Birisini takip etmek gerekmiyor. Bir uygulama, bir konum izni, bir giriş… yeterli. Nerede olduğun, ne düşündüğün, neye baktığın zaten kaydediliyor. Ve buna “kolaylık” deniyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi ise artık bulanık değil; çoğu zaman tamamen silinmiş durumda. İnsanlar gördüklerine inanıyor, çünkü başka referansları kalmadı.

Ve biz bunu olağan sanıyoruz.

Aklımızı, hafızamızı, tarihimizi küçük bir ekrana devrettik. Gri hücreler değil, bildirimler çalışıyor artık. Her şeyi unutup “anı yaşamak” denilen bir döngüde sıkıştık. Ama bu an, çoğu zaman gerçek bir an değil; kaydedilmiş, filtrelenmiş, onaylanmış bir kopya.

Siyaset bile artık yatak odası metaforlarıyla bitiriliyor. Liderler yükseliyor, düşüyor, değişiyor… Ve biz tüm bunları sanki doğal bir akışmış gibi izliyoruz.

Bugün yaşadığımız şey bir kırılma anıysa, sesi ineklerin boynundaki çan gibi.

Sallanıyorlar ve biz ses duyuyoruz. Ses varsa yaşam vardır sanıyoruz. Oysa çan sadece varlığın değil, yönlendirilmiş bir düzenin işareti olabilir.

Çünkü bazı yolculuklarda çanlar en son çıkarılır.

Ve biz…

Elimizde cep telefonu taşıyoruz.

Boynumuzda ise şimdilik görünmeyen bir çan var.

 

Yetmez Ama Evet’ten Mutlak Butlan’a

Yetmez Ama Evet’ten Mutlak Butlan’a

Geçmişte liberaller vardı; anayasa oylamasında "Yetmez Ama Evet" diyerek ya da boykot ederek Erdoğan’a dolaylı ya da doğrudan hizmet etmişlerdi... Troçkist gelenekten gelen bazı yapılar ve liberal-sol çevreler de bu süreçte farklı pozisyonlar almış, Türkiye’de ise Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) başta olmak üzere bazı yapılar “Yetmez Ama Evet” kampanyasına destek vermişti. Oradaki muhafazakâr da bizdeki değil mi? O yüzden göğüslerini gere gere "Yetmez Ama Evet" afişlerini her yere astılar; Erdoğan’ın izin vermesiyle İstiklal Caddesi’nde, tarihinde bir daha gerçekleştirmeyeceği gösteriye imza atmışlardı...

Bu örnekler üzerinden bakıldığında asıl mesele, sistemin kendi ihtiyacına göre aktörleri geçici olarak içine alabilme kapasitesidir. Sonuçta sistemin ihtiyacına cevap verdikleri sürece, onları bir kere de olsa kullanır ve değerlendirir... Görevlerini yaptılar ama arkalarında, beyinlerden hiçbir zaman çıkmayan bir travma bırakmışlardı. Hâlâ birçok solcu, bu tartışmanın bıraktığı kızgınlıkla "Yetmez Ama Evet" ifadesini kullanmaya devam ediyor; gidip "Yetmez Ama Evet" tayfasının da içinde olduğu DEM Parti çevresinde ya da HDK içinde konumlanmayı doğru bulanlar var. Siyaset ayrı şeydir, ihtiyaçlar ayrı şeydir, faydacılık ayrı şeydir...

Bu noktada Kürt siyaseti ve onun kurumsal aktörlerine dair yaklaşım da benzer bir tartışma alanına yerleşir. DEM Parti ve HDK’nin duruşu ortadadır. Kürt sorunu odaklı her türlü siyasete pragmatik yaklaşırlar. Bu durum anlaşılır bir durumdur. Muhatap arayışı içinde olurlar; muhatap bulduklarında ise onu elden kaçırmadan, sorunun çözümü için adım atılması adına siyaseti zorlarlar.

Genel tabloya bakıldığında ise bağımsız siyaset üretmeyen her yapı benzer bir döngüye sıkışır. Bağımsız siyaset üretmeyenler hep şemsiye arar; eleştirirler ama eleştirdikleri kesimle birlikte olurken utangaçlıkla bu ilişkileri gizlerler...

Bu döngü yalnızca geçmişe ait değildir; kavramlar değişse de siyasal işleyiş kendini yeniden üretir. Bugün "Yetmez Ama Evet"in yerini "Mutlak Butlan" aldı...

İsimler değişse de siyasal işleyişin sürekliliği değişmediği iddiası burada belirginleşir. İsimler değişti, özneler değişti ama Erdoğan’a hizmet değişmedi...

Ha "Yetmez Ama Evet", ha "Mutlak Butlan"...

Aralarında sadece cümle farkları var; işlevleri aynı...

Bu süreklilik tartışması, geçmişin travmalarıyla bugünün kavramlarını yan yana getirir. Geleceğin tartışma alanına artık "Yetmez Ama Evet"in yanına "Mutlak Butlan" da eklenmiştir...

"Yetmez Ama Evet" ile mücadele edemeyenler, "Mutlak Butlan"ı da yarattı...

Sonuçta mesele yalnızca kavramların değişmesi değil, bu kavramların içinde hareket eden siyasal pozisyonların sürekliliğidir. “Yetmez Ama Evet” tartışması nasıl kendi döneminin politik gerilimlerini taşıyorsa, “Mutlak Butlan” ifadesi de bugünün benzer bir siyasal tartışma alanını işaret eder. İsimler değişse de siyasal pozisyon alışların, ittifakların ve fayda hesaplarının belirleyiciliği değişmediği sürece, tartışma farklı kavramlar üzerinden yeniden üretilmeye devam eder. Bu nedenle asıl soru, hangi ismin neyi temsil ettiğinden çok, bu temsilin hangi siyasal zeminde ve hangi ihtiyaçlarla kurulduğudur.

 

Namus Temizlik Hizmetleri

Namus Temizlik Hizmetleri

Namus cinayetleri bu zamanda da devam ediyor; çünkü bizler zamanı durdurmuş bir halkın evlatlarıyız. El oğlu uzaya gider, biz ise parasıyla el oğlunun aracına yolcu koyarız... Neyse, siyaset iyi değildir. En doğrusu şu: Namus cinayetlerini nasıl ortadan kaldırırız?

Namus nedir?

Öncelikle namusu anlamak gerekir; sonrası daha basittir.

Namus, kızın kız olmaktan çıkmasıdır; yani cinsel ilişkiye girmesi...

Hiç ilişkiye girmeden, dedikodu nedeniyle sözde ilişki içinde sayılması...

Sonuçta bu, erkek düşüncesinin kadınlar üzerinde kurduğu baskıdır. Çünkü kadın, onların gözünde mirastır, maldır, mülktür. Sonuçta yanlışlıkla dünyaya gelmiş; alınıp satılan, insan yerine konmayan, sırtından dayak, karnından bebeği eksik olmayandır. Olmazsa köyün, mahallenin orospusudur. Çünkü namusu kirlenenin sonu, mahalle erkeklerinin sıra gecesidir...

Bu anlayışın sınırları yalnızca kadınlarla da bitmez.

Sıra gecesi denilince akla sadece kadın gelmez; erkek çocuklar da vardır. Buna oğlancılık denir. Seks fantezisi bitmez bu ülkenin topraklarında yaşayan, Orta Çağ'da kalmış beyinli erkeklerin... Uzun sefere çıkıp bir yeri yağmalayamayan erkekler, seks ihtiyacını ancak kendi aralarında seçtikleri oğlanlarla giderirlermiş; el değil, oğlanın kıçına!

Namus sonuçta kızlık meselesidir.

Kız olmaktan çıkınca, evlenmişse ve eşi ölmüşse; artık eşinin erkek kardeşi varsa ona, yoksa babasına, yoksa yakınlardan birine eş olur ya da evine döner. Mahallenin gözü üzerindedir; fırsat kollanır. Çünkü namusu olmayan kadın, mart ayında dişi kedilerin çektiği çileye döner...

Namus sonuçta kadını mal gören bir anlayıştır...

Kadın mal olarak görüldüğünde, onun iradesi de çoğu zaman yok sayılır.

Parası olmayan sevgililere pek çare bırakılmaz; kız kaçırılır...

Kızın evden çıkması demek, namusunun yok olduğu anlamına gelir ve malın, mülkün çalınması gibi kaybedilen bir bedel ortaya çıkar...

Bedel için bir aracıya gidilir...

Aracı der ki:

"Bu işi imam temizler."

Çalınan malı kurtaramayacağını bilenler artık başlık parası ya da başka şeyler istemez. Sonuçta kızını koruyamamış, mülküne sahip çıkamamıştır. Bunu gurur meselesi yaparlar. Bir arsanın el değiştirmesi nasıl acıtırsa, kadının evden ayrılması da aynı derecede, belki daha az acıtır... Çünkü erkek bilir; kadın bir gün evden gidecektir. Bu, doğanın değil, geleneklerin kanunudur...

İmam, Orta Çağ'ın papazıdır; o ne derse o olur.

Cemaate hükmedenin sözü senettir...

Sonuçta kaçıranın iki eşi olmuş, ilk eşi varmış; önemli değildir. İmam onaylarsa artık o kaçırılan, kaçıranın namusu olur...

Fakat hikâye burada bitmez.

İkisi bir gün anlaşamazsa — ki evlilik, bir anlamda kadın ile erkeğin rollerinin geleneklerle yazılmış olması anlamına gelir — o gelenek ve görenek dışında isyan eden bir kadın olursa sonuç ortadadır. Her gün yaşanan kadın cinayetleriyle birlikte, siyasetçilerin desteklediği bu gelenek ve görenekler yasalarda da indirim nedeni olur ve kadınlar öldürülmeye devam eder. Sonuçta namus...

Namusu bir imam temizlerken, neden evli kadınların ve erkeklerin boşanmasında söz hakkı olmaz? İmam nikâhı, evlilik şartını ortadan kaldırarak kadının yaşaması için bir adım atmaz?

Dinin kadına bakışı burada önem kazanır...

Namusuyla ekmek kazanan kadın...

Namusuyla emeğini satan kadın...

Ama bir erkeğin ona göz koymasıyla kadının namusu birden cinayet nedeni olur...

İşte çelişki tam da burada ortaya çıkar.

Bir yanda namusuyla yaşayan kadın anlatısı vardır, diğer yanda ise bir erkeğin bakışıyla, sözüyle ya da iddiasıyla kirlenebilen bir namus anlayışı...

Namus dediğimiz şey, sonuçta kadının bacaklarının arasından geçip erkeğin kafasının içinde biçimlenmiş hâlidir...

Belki de bu yüzden bu topraklarda namusu hiç kadınlar kirletmedi.

Temizlemeye çalışanlar kirletti.


17 Haziran 2026 Çarşamba

Güç Sarhoşluğu

Güç Sarhoşluğu

Uzun süre iktidarda kalmak, yalnızca seçim kazanmak değildir. Aynı zamanda kaybetme ihtimalini unutmak, hesap verme zorunluluğunu hissetmemek ve gücü kalıcı sanmaya başlamaktır.

Erdoğan, seçim olsa kazanacağını, muhalefeti darmadağın ederek garantiledi. Peki, bu teoride doğru; pratikteki sonuçları ne?

Erdoğan'ı destekleyen sermaye artık işçisine açlık maaşını bile fazla görmeye başladı. Aylarca maaş vermiyor. Keyifle işçilerin üzerinden elde ettiği geliri tek başına yeme, yeni yatırımlar yapma, yeni talanlar yapma derdinde. Madencilik öyle bir şeydir ki kuralına uyarsan az geliri olan, kayıt dışına düşürüp merdiven altından satarsan daha fazla geliri olan ama işçi cinayetleri hiç eksik olmayan bir iştir. Çünkü işverenler kasalarını işçilerin kanlarıyla doldurmayı sever; zamanımızın Drakulalarıdır. Öç alır gibi öfkesini, hıncını, gücünü ve ulaşılmaz olduğunu ancak zayıf insanlara gösterir.

Zayıf, güçsüz, çaresiz bırakılan işçi; patronuyla görüşmek, iktidarın bakanlarıyla görüşme umuduna tutunmak için aylarca, günlerce direniş çadırı kurar, bekler. Çaresizdir. Elindeki tek güç direnmektir. Direnmek de ucuz bir şey değildir. O direnirken hayat devam eder. Market sıkıştırır, ev sahibi "çık" der, sağlık paralı olmuştur. Sonuçta direnen insanın masrafı daha görünür olur. Dayanışmadır onu ayakta tutan. Ama bizde dayanışma dediğimiz şey, direniş çadırına gidip bayrak sallamak, slogan atmaktır.

Sorun yalnızca işçinin yaşadığı yoksulluk değildir. Güç sarhoşluğu, dokunduğu her alanda aynı sonucu üretir: eşitsizlik, cezasızlık ve umursamazlık.

Erdoğan ve çevresindeki para sahipleri artık kendilerini daha istikrarlı, iktidardan gitmeyecekmiş gibi hissediyor ve daha pervasız davranıyor. Elde edilmiş hakları geri alırken özgürlük vaat ediyorlar ama o özgürlüğün sadece kendileri için olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Biz kaybediyoruz, Erdoğan ve çevresi kazanıyor.

"Kürt açılımı var" diyorlar. "Bakın" diyorlar. Ama sözler dışında bir şey ne gördüm ne de hissettim. Kürt açılımı demek, özgürlüğün eşit dağılması anlamına gelir. Ama ne Kürt, Kürt olduğu için özgür, ne de devlet geçmişiyle hesaplaştı. Hani Kürtleri öldüren, kumpas kuran, organize işler yapanların cezasızlığı? Hâlâ cumartesi günleri anneler, izin verilen sayıda, Galatasaray Meydanı'nda, Cumhuriyet Anıtı'nın önünde kayıplarının resimleriyle orada duruyor. Basın açıklaması yapılıyor; hep aynı basın, hep aynı gazeteciler. Değişen tek şey onları izleyen polislerin sayısı.

Seçimi kazanacak olan taraf daha sorumsuz, daha özgüvenli bir şekilde rakip gördüklerini ezmeye devam eder. Çünkü bilir; karşısında muhalefet çoktur ama iktidarı ele geçirme ihtimali, o sayıları kadar büyük değildir.

Bu yüzden sokakta gördüğümüz manzara da değişmiyor. Seçim sonuçları yalnızca sandığı değil, gündelik hayatın yönünü de belirliyor.

Bugünlerde Ankara yolunda işçileri görmek daha fazla mümkün. Kurtuluş Parkı'nda ikamet edenler daha fazla. Bakanlıklar önünde hakkını arayan, köleleştirilmiş öğretmenleri, memurları görmek olağan. Çünkü iktidar değişmeyecek.

Siyasetle gün başlıyor, siyasetle gün bitiyor. Hep konuşma, hep konuşma... İnsanları ekran başında oyalıyorlar. Dönekler, omurgasızlar, aldığı paraya ve veren kişiye göre ağız değiştirenler popüler medyanın en çok görünenleri oldular. Onlar oyluyor, kavga ediyor, seslerini yükseltiyorlar. Kayıt bitiyor; birlikte rakı içip cinsellik muhabbeti yapıyor, uyuşturucu operasyonlarında bugünlerde kimin gittiğini, kimin kime cinsel içerikli teklif yaptığını, kimi yatağına attığını, kimi meşhur edeceklerini, kimi dizlerinde oynatacaklarını konuşuyorlardır belki.

Çünkü iktidar yalnızca devlet binalarında kurulmaz. Televizyon stüdyolarında, gazetelerde, kulislerde ve kapalı kapılar ardında da yeniden üretilir.

Çünkü siyaset seksten bağımsız değildir. Olmadığını da Epstein dosyası kanıtlamadı mı? Güç, para, medya ve cinsellik birbirinden bağımsız değildir. Ekranda birbirine bağıranlar, yayın bitince aynı masada oturabilir. Rekabet ekranda kalır, dostluk devam eder.

Bizde adalar yok ama adacıklar olan stüdyolar var. Bakın, Habertürk TV sunucusunun hâlâ o küçük adacıkta neler yaptığını televizyon kanalları anlatıyor. Seks, uyuşturucu, siyasette yön verme, iş takibi, ekrana çıkmak isteyenin gideceği yolun yataktan, eğlenceden geçtiği iddiaları konuşuluyor. Sonuçta sekssiz siyaset olmaz. Bu kadar ayağa düşmüş, görünür olmuşsa, bunun nedeni biraz da iktidarın daha fazla iktidarda kalacağına duyulan özgüvendir.

İktidar kendi içinde bazen arınma ihtiyacı duyar. Eskileri çöpe atıp yenileriyle, daha dinamik olanlarla yoluna devam eder.

"Durmak yok, yola devam!"

 

15 Haziran 2026 Pazartesi

Herkes Yerini Değiştirdi, Zaman Hariç

Herkes Yerini Değiştirdi, Zaman Hariç

Sessizce geçip gitti günler. Üstelik geçen günler de değildi onlar; hayatımın belki de en güzel anlarıydı. Çünkü gelmekte olanın artık acı, ayrılık ve trajedi olduğunu hissediyorum.

Tarih kırılıyor. Bizler ise bu kırılan tarihin çıkardığı sesi duyamayacak kadar gürültünün içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden artık kendi iç sesimizi de duyamıyoruz.

Sessizce geçen günlere bakıyorum. Sessizlik içinde değişen yalnızca zaman değil; insanların konumları, tercihleri ve sadakatleri de değişti. Kimlerin nereden nereye savrulduğunu görüyorum.

Bir dönem darbe heveslileri, Abant toplantılarında kendilerine kamuoyu oluşturacak isimler devşiriyordu. Kimine gazetesinde köşe verdi, kimine zarf içinde cep harçlığı dağıttı. O toplantılarda bulunmayı ayrıcalık sayanlar vardı. Para hırsıyla gözü dönmüş eski solcular, yeni liberaller, yeni Alevi temsilcileri... Orada kurdukları ilişkilerle kendilerine yeni yollar açtılar.

Bugün sanki bambaşka yerlerde duruyorlarmış gibi konuşuyorlar. Oysa ben, o günleri de, o toplantıları da, dağıtılan paraları da özlediklerine inanıyorum. Çünkü mesele fikir değildi; mesele her zaman güce yakın olmaktı.

Abant bugün yalnızca bir hatıra değildir. Bir simgedir. Dün orada olanlar, bugün başka salonlarda, başka toplantılarda, başka güç merkezlerinin etrafında dolaşıyorlar. Değişen yalnızca mekânlar ve isimlerdir; alışkanlıklar değil.

Sessizce geçti yıllar.

Darbeler gördük. İdamlar gördük. İşkenceler, kayıplar ve faili meçhuller gördük. Katilini bildiğimiz hâlde faili meçhule dönüştürülen aydın kırımlarını yaşadık.

O aydınların ortak özelliği ulus devlet fikrine bağlı olmaları ve o geleneği savunmalarıydı. Ulus devletin dayanakları olan insanlar birer birer ortadan kaldırılırken, yerlerine ılımlı İslam'ın temsilcileri ve liberaller yerleştirildi.

Bugün kendisini ulusalcı olarak tanıtan birçok kişinin geçmişine bakıldığında liberal çizgiler görmek mümkündür. Geçmişin kırmızı çizgileri çoktan silindi. Bir zamanların güçlü gazeteleri okuyucu bulamaz hâle geldi.

Amiral gemilerinin başında yeni kaptanlar var artık. Gazetede köşe yazanlar, akşam televizyon ekranlarında laubali sohbetlerle vakit geçiriyor. İnsanlar onların söylediklerine kulak veriyor; çünkü iktidarın düşüncelerini aktardıklarını sanıyorlar.

Oysa onlar düşünce aktarmıyor. Niyet okuyorlar. Gücün yönünü sezip ona göre konum alıyorlar.

Bugün başka konuşuyor olmaları yanıltmasın. Eğer dün başka bir yapı kazanmış olsaydı, yine aynı insanlar başka bir amiral gemisinin güvertesinde yerlerini alacaktı. Sonuçta zaman değişir, iktidarlar değişir, bayraklar değişir; ama bazı insanların tercihi hiç değişmez. Onlar her zaman gücün yanında olurlar. Tarafları çoğu zaman fikirleri değil, cepleri belirler.

Zamanın sessizce geçtiğine inanıyoruz.

Belki de artık zamanı duyamadığımız için...

Duvarda tık tık eden saatler yok. Saat başı öten guguklu saatler yok. İnsanlar zamanı öğrenmek için saate bakmıyor artık. Dijital ekranlar zamanı da söylüyor, yönü de gösteriyor, ibadet edene ezanı da hatırlatıyor.

Kısacası zaman sessizce akıp gidiyor.

Ve geçen her gün, gelen günden daha güzel görünüyor.

Eskiden babalar çocuklarının arkasında kalırdı. Oğullar, kızlar onları geçerdi. Şimdi ise birçok baba hâlâ çocuklarından ileride duruyor. Sanki yalnızca siyaset değil, hayatın diyalektiği de tersine çevrilmiş gibi.

Yıllar önce izlediğim dizileri yıllar sonra yeniden buluyorum. Aynı bölümleri tekrar tekrar izliyorum. Çünkü her seferinde bugünün dizilerine neden bakamadığımı daha iyi anlıyorum.

Geçmişte de kötülük vardı ama bugünkü kadar bağıran bir öfke yoktu. Şimdi nereye baksan mafyalar, silahlar, intikamlar, bitmeyen nefretler...

Her kadın öfkeli, her erkek öfkeli. Her hikâyenin sonunda bir silah patlıyor ya da bir bıçak çekiliyor.

Kansız dizi kalmadı.

Aşiretlerin bitmeyen kinleri, annelerin tükenmeyen öfkeleri, ölen gençler, düşman edilen aileler...

Düşmanlık yalnızca dizilerde değil, hayatın içinde de sürekli yeniden üretiliyor. Güçlü olan güçsüzü ezmekle kalmıyor; onu orantısız bir güçle yok ediyor.

Orantısız şekilde korunaklı öldüren katillerin zamanındayız.

Her cumartesi günü kaybedilen çocuklarını arayan anneler var.

Her cumartesi, kayıpların akıbeti soruluyor.

Ve her cumartesi, kaybedenlerin değil, kaybettirenlerin hâlâ güçlü olduğunu görüyoruz.

Eğer güçlü olmasalardı, hesap verilmiş olurdu. Kaybedilenlerin kemikleri bulunur, hiç olmazsa mezarları olurdu.

Veysel Güney'in kemikleri nerede?

Kızıldere'de öldürülenlerin mezarları neden hâlâ tartışma konusu?

Devlet gözetiminde bulunan insanların cesetleri nasıl ortadan kaybolabilir?

Bu soruların cevabı verilmediği sürece geçmiş kapanmaz.

Sessizce geçip gitti ömrümden günler...

Ama o sessizliğin içinde çok kan döküldü. Çok acı yaşandı. Trajediler sıradanlaştı. İnsanlar gülmeyi unuttu. Komik anılar yerini ağır hatıralara bıraktı.

Geçen günler, bugünden daha güzeldi.

En azından hukuk varmış gibi bir görüntü vardı.

Bugün içeride olanların neden içeride olduğu belli değil. Tahliye edilenlerin bile yeniden içeride tutulabildiği bir zamandan geçiyoruz.

Tarih kırılırken bazen düşünüyorum:

Acaba insanların başından aşağıya yalnızca zamanı değil, acıyı da mı boca ediyor?

Sonra etrafıma bakıyorum.

Bir zamanlar birbirine düşman olanlar aynı masalarda oturuyor. Bir zamanlar aynı masada oturanlar birbirine düşman kesilmiş. Gazeteler değişmiş, partiler değişmiş, sloganlar değişmiş. Dün devrimci olan uzman olmuş, dün liberal olan ulusalcı olmuş, dün susanlar konuşmaya başlamış, dün konuşanlar sessizleşmiş.

Herkes yerini değiştirmiş.

Koltuklar, unvanlar, gazeteler, ekranlar, ittifaklar...

Herkes.

Bir tek zaman yerinde kalmış.

Aynı acıları biriktirmeye, aynı soruları cevapsız bırakmaya, aynı ölüleri mezarsız, aynı suçları cezasız bırakmaya devam etmiş.

Belki de bu yüzden geçen günler bugünden daha güzel görünmüyor bize.

Belki yalnızca bugünün, geçmişin yaralarını kapatacak kadar yeni olmadığı bir zamanda yaşıyoruz.


13 Haziran 2026 Cumartesi

Hak, Hukuk ve Kayyum

Hak, Hukuk ve Kayyum

Profesyonel anlamı, para karşılığı iş yapan demektir; eseri ya da ürünü kötü olup olmamasından bağımsızdır.

Mutlak butlan ile gelip yerleşen bir kayyum var. Atanmıştır. Eski başkan olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi, memleketi, eğitim düzeyi, devşirme veya düşkün olup olmadığından bağımsızdır. Kayyum atanmış ise görevlidir ya da görevlendirilmiştir.

Seçilenlerin değil, atananların ülkesindeyiz.

Meclisin hiçbir işlevi yoktur.

Bakanlar bile atanmaktadır; seçilmişler arasından değil. İşinde iyi olup olmadığının da bir önemi yoktur. Liderine sadık, biat eden, onun dediğini iki etmeyen her kişi bu sistemde, eğitim durumundan bağımsız olarak atanabilir. Çünkü sistem, seçilmişleri değil, atanmışları ödüllendirir.

Atanmış kişilere değişik isimler verilebilir.

Meşruiyetini atayan verir.

Amerika'da biri der ki: "Erdoğan'ın meşruiyetini biz verdik!"

Ne anlama geldiğini ben bilmem.

Ama atanmışların ataması da bu ülkede doğaldır. Tıpkı KDV alınırken ondan ÖTV alınması, ÖTV'den de KDV alınması gibi. Sonuçta verginin vergisinin alındığı bir ülkede, atanmışların ataması da doğal karşılanır. Sınava, mülakata dahi tabi değildir. Bir akşam telefon eder atayacak kişi: "Seninle çalışmak istiyorum, benim yanımda her koşulda olacak mısın?" diye sorar. "Evet" dediği an artık biat başlamıştır. Ne savunduğu, ne söylediği, eğitimi, geldiği kültür falan önemli değildir.

CHP denen bir parti var. Cumhuriyet rejimi içinde ilk kurulan parti denir ama yalandır. İlk kurulan parti TKP'dir. Ankara'da, bizzat Mustafa Kemal'in emriyle en yakın arkadaşlarına kurdurduğu, yani atama bir TKP'dir. TKP kapandıktan sonra CHP kurulmuştur. Daha ilk adımda resmî tarih yalan söylemeye başlar; arkasından yüzlercesi sıralanır. Ama eğitimden geçenler bu yalanları görmez. Lider ne anlatırsa sorgusuz sualsiz doğrudur denir ve insanın aklından dahi "Acaba?" diye sormak geçmez. Sonuçta bizim eğitimimiz; biat, itaat, tek doğru, tek lider, tek bayrak, tek vatan, tek İstiklâl Marşı, tek dil, tek mezhep üzerine kuruludur. Yani resmî olarak kabul ettiklerimiz tartışılamaz, sorgulanamaz; mutlak itaat vardır.

Tek partili dönemde de seçimler oldu. Tek lider, seçtiği vekilleri seçime sokup o vekillerin sandıktan çıkmasını beklerdi. Seçim akşamı, heyecanla sandıktan acaba kim çıkacak diye beklenmezdi bile. Oy kullanılırken Bakanlar Kurulu çoktan bellidir.

Sonuçta atanmışların seçilmiş olduğu meclisten her türlü yasal düzenleme geçti. Usulen tartışmalar yapıldı ama itiraz edenlerin akıbeti hiç sorgulanmadı.

Bugün CHP'nin başına seçilmiş biri tarafından değil, aksine atanmış bir heyetin aldığı karar ile mutlak butlan atandı. Hatta atanacak kişi, saatler öncesinden atanmış olduğunu bir videolu paylaşım ile duyurmuş. Ama yayınlandığı an kimse anlamadı; ertesi gün o videonun ne anlama geldiği öğrenildi.

Kısaca, mutlak butlan kararı ile artık yasal düzlemde, hukuk sistemimize bu madde eklenmiş oldu. Bundan sonra her parti kongresi için, elinde güç olanın inisiyatifine göre Demokles'in kılıcı gibi sallanacak. Sonuçta karar verenler bunu hukuk düzenine almış oldu.

CHP, tek partiliden çoklu ya da ikili parti sistemine geçerken seçim sistemini hiç kaybetmeyecekmiş gibi kendi lehine düzenledi. O girilen ilk seçimde ise kendi lehlerine olanın aleyhlerine olduğunu gördü. Mecliste vekil sayıları eşit olması gerekirken, seçim yasası düzenlemesi ile azınlıkta kaldılar. Yani kazdıkları kuyuya düştüler. Genelde güçlü olanların özgüveni ile yapılan düzenlemeler, zayıf düştüklerinde aleyhlerine olur. Kimse de "Yahu böyle adaletsizlik olur mu?" diye söyleme ve konuşma hakkına sahip olmaz.

Sonuçta bugün CHP üzerinde bir bardakta fırtına esiyor.

Kişiler duruma göre sağa sola savruluyor. Sonuçta sorun ideolojik değil; iktidar gücünün pragmatik yaklaşımıdır.

Sistem için bir sorun teşkil etmiyor.

Düzende bir değişim olmayacak.

Sonuçta atanmışlar, atayana karşı sorumluluklarını yerine getirmiş oluyor.

Ama bizi ilgilendiren tarafı, profesyonel sanatçıların CHP mitingleri için ya da PR çalışması için o partiye sundukları ve karşılığında paralarını aldıkları eserlerdir. Yani telif ücreti ödenmiş her eser artık sanatçısının değil, parayı verenindir.

Yani CHP'nin başına seçilmiş biri geçmiş, kayyum geçmiş fark etmez; partiye hukuk düzleminde kim sahipse, eser sahibine sormadan istediği gibi, parasını verdiği eseri kullanır. Sonuçta profesyonellik böyle bir şeydir. İster kullanır, ister satar, ister fahiş bir fiyata müzayedeye çıkarıp müşteri arar. Eğer aralarında bu ikinci el satışı konusunda bir madde yoksa...

Sonuçta avukat, parasını aldığı kişiyi savunurken her türlü yaratılmış gerçeği kullanır ve müşterisini beraat ettirmeye çalışır. Ama adam "hırpo" çıktı ve avukatın en yakınını öldürdü, dolandırdı ya da başka bir şey yaptı. O avukat, "Benim savunmam geçersizdir, bu adam aslında suçluydu." deme hakkına sahip mi?

Koleksiyonerler satın aldıkları eserleri istedikleri zaman satışa çıkarır. Sanatçı ile zıt bir görüşe ait biri satın aldı diyelim. Örneğin Picasso'nun Guernica tablosu İspanyol faşistleri tarafından satın alınmış olsa, Picasso buna itiraz edebilir mi?

Bizde oldu. "Türkiyem Türkiyem Cennetim" diye bir 12 Eylül işkence şarkısı vardı. O şarkıyı biri aldı ve tüm medyalarda yayınlanmasını durdurdu. O şarkıyı söyleyen ya da besteleyen buna itiraz edebildi mi? Alanın ismini özellikle yazmadım; konu o değil.

CHP kayyumu bazı şarkıları kullanmak istemiş. Hemen biri itiraz etmiş: "Hayır, kullanamasın! Çünkü ben onu Özer başkanlığındaki CHP'ye yaptım!" Ardından diğerleri de yapmış o itirazı ve bu sayede medyada görünür olmuşlar. Gerçi ben çoğunu dinlemiyorum, tanımıyorum bile. Ama burada benim zevklerim değil, durumun kara mizahi boyutu.

Bir sanatçı, satmış olduğu eseri için parasını alıp yeni sahibi tarafından kullanılmasına "hayır" deme hakkına sahip mi?

Bazı yazarlar benim yazdıklarımı beğenmiyor diye gelip kütüphanemden kitaplarını alabilir mi?

Sonuçta "İzahı olmayan şeyin mizahı olur." diye bir cümle vardı.

Gereksiz işler bunlar.

Bugün benim cebimden ne kadar para çalındı? Enflasyon diyerek benim cebimden tüm birikimlerimi çaldılar. Buna karşı bir şey yapamıyorum.

Ben de açıklama yapacağım:

"Benim cebimden alın terimin karşılığını çaldığınız için onu kullanamazsınız. İzin vermiyorum!"

Kılıçdaroğlu seçim öncesinde, Adalet Yürüyüşü sırasında CHP için bir sloganı öne çıkarmıştı: "Hak, hukuk, adalet!"

Bugün gelinen noktada ise slogan sanki kendiliğinden güncellenmiş gibi duruyor:

"Hak, hukuk, kayyum."

Demek ki bazı sloganlar iktidara göre değil, şartlara göre değişiyormuş. Sonuçta her iki slogan da sağ sloganıdır. Değişen yalnızca son kelime olmuş.