Galata Gazete


9 Haziran 2024 Pazar

Taktım takıntıya!

Taktım takıntıya!

Bu ülke takıntılı insanların çok olduğu bir topluluk, her sıradan veya parası olanın, devlette yetkili -yetkisiz olanların küçük ya da büyük takıntıları var, sanırım takıntısı olmayan yok! Örneğin ben, taktım şu takıntılara.

Peki, her birimizin bir takıntısı varsa, takıntılı olmak ne anlama geliyor?

Takıntılı olmak demek aslında birilerini ötekileştirmek ve yok etmek anlamına gelir, bir anlamda da güvensizlik duygusudur... Kendinden üstün olduğuna ya da potansiyel tehlikeli olduğunu düşündüğünüz kişi ya da düşünce, hadi bunların dışında eşyaya kadar her konuda takıntı söz konusu olmaktadır. Bizi güvensiz bırakan ya da bırakma potansiyeli olan her şeye karşı takıntılıyız!

Yüzyıllık tarihimiz içinde ülkemizde en çok takıntı haline getirilen konu Kürtlerdir!

Önceleri Kürtler ülke kuruluş aşamasında kurucu halk olarak kabul edilmiş, zaman geçince bilinmeyen dil ile yaşayanlar kategorisine girmişler. Bu coğrafyada bir millet kendi ulus devletini kurarken, diğer millet olarak Kürtler de kendi ulus devleti kurma girişimleri iç isyan olarak kabul edildiği için zor ile bastırılmış bir halktır. Onlar hep başka güçlerin işbirlikçisi, emperyalist devletlerin taşeronu olarak kabul edilmiştir, bu önyargı yüzünden onların her istemi ayrılıkçı olarak görülmüştür.

Kürt kimliği ve bilinci ile yaptıkları her hareket ve istem birilerin gözüne batıyor, ama parası olan Kürt bir “Türk gibi” düşünüp ona göre hayat yaşıyorsa, güvenlik güçlerine hizmet eden “korucu” ise o da devletin gözünde “bizdendir”. Kürt olduğu halde Türk milliyetçisi ise o hepten “kan kardeşiyiz!” Ama kendisini Kürt olarak tanımıyorsa, ayrı bir halk olduğunu fikri açıkça seslendiriyorsa devlet ona takar, o zaten kendisini ötekileştirmiştir, çünkü bu ülkede bizden başka “biz” yoktur! Kürt aydınlarına yönelik siyasi davalar her zaman açılmış ve sonuçlanmıştır, ya sürgün yaşamışlar ya da hapishanelerde en zor koşullar altında çürümeye terk edilmişlerdir.

Vesselam Kürtlere karşı takıntılı bir ülkeyiz.

Sadece Kürtlere mi, elbette hayır: onların yanında Alevilere ve Yahudilere...

Dünyada “Türkün Türkten başka dostu yoktur!” Hep düşmanlar ile kuşatılmış, içimizde “düşman besleyen” bir ülkeyiz. O yüzden içimizdeki düşmanı temizlemek için nefret duygusunu hep “canlı tutmak” zorundayız! “Su uyur ama düşman uyumaz, zayıf anımızı kollar ve arkamızdan hançerler!”

Kayyum atamak için bahane aranmaz, yaratılır!

Kürtler kendi adayını seçtiği an devletin atardamarı tıkanmış gibi hemen kayyum ile tedavi edilmeye çalışılır... Her seferinde kayyum tedavisi uygulanır ama sorunu ortadan kaldırmaz. Kayyum da üstüne düşen görevi yapar, misafirlerine tonlarca baklava hediye eder, olmadı o bölgenin ne kadar değeri varsa hediye paketlerine sarılır ve birilerine gönderilir, kısaca kayyum yatırım yapmak yerine hediye dağıtmayı sever! Nasıl olsa kayyumu mahkemeye verecek bir hukuk düzeni yok, bunu bildiği için kayyum atanan kişi “atayana” karşı sorumlu, onun dışında sorumluluk duymaz...

Kürt, belediye başkanı olursa, üstelik ayrılıkçı olarak tanımlanmışsa, seçilmesinin pek değeri yoktur. Bir bahane bulmaya gerek duyulmadan kayyum atanır, arkasından tutuklama filan gelir, nasıl olsa önce suç icat edilir, sonra onu suça döndüren yasal düzenleme yapılır. Her alınan kararın bir hukukta karşılığı ya bulunur ya da hukuk maddesi kısa sürede meclisten geçer.

Devletin takıntılı olması demek, aslında hükümet başının takıntılı olması ille kendisini özdeşleştirir. Devletin başı takacağı bir şey varsa, o devletin gözünde ötekidir ve başına her türlü “şey” gelebilir...

Bu konuda söylenecek sözler bile iddiasını kaybetti, o kadar çok örnek var ki, hangisini yazsam dersin ama en popüler olan seçilir. Örneğin, Gezi davası tutuklularını durumu bunu gösteriyor, beraat etse de kalır içeride... Onların özgür olması ittifak görüşmelerinde pazarlıklara bağlı kalır.  O pazarlıkların sonucunda örneğin bir çok mafya lideri hukuka ve yasalar uygun şekilde serbest kalmışlar, bir çoğu yurtdışına çıkmış…

Bu ülkede devletin başı takıntılı olursa tabanı da takıntılı olur, takıntı yüzünden kadın cinayetleri rekorlar kırıyor, çünkü takılmış bir kere "ya toprak ya benim" takıntısı var... Cinayet işleyeni nasıl olsa iyi halden serbest bırakacak devletimiz!...

Karayolunda "sen beni nasıl geçersin" cinayetleri de arttı, "camından bana yan gözle baktın" cinayetleri de artmaya devam ediyor... Neyse uçak kaptanlarında bu durum söz konusu henüz değil!

Ulusal takıntılarımız da var…

Takıntılı olmak bireysel olabildiği gibi toplumsal da olabiliyor. Toplum olarak biz Yunan devletine takıntılıyız! Onlar bizden izin almadan İzmir’i işgal etti! Bir farklı açıdan düşünün, İzmir işgali olmasaydı belki bugün yaşadığımız siyasi sınırları belli olan devlet belki olmazdı, onlar işgal etti, Kuva-yi Milliye teşkilatı kurduk! Diğer işgalcileri dost, müttefik hatta manda olarak düşünebiliriz ama Yunanlılar olursa o başka…

Ülkeyi işgal eden Emperyalistlere bile o kadar takıntılı değiliz, hatta o işgalcilerin haklarını onlardan daha fazla savunuruz...

Takıntıları ortadan kaldıramadığımız sürece biz “bir arada yaşama” kültürünü geliştiremiyoruz, o yüzden siteler içinde yaşayanlar ile site dışında yaşayanlar diye şehir yaşamını bile kategorize ettik...

Takıntılar insan yaşamını kısıtlıyor, önyargıları besliyor hatta nefret söylemlerinin üzerine benzin döküp ateşi farlıyor…

En iyisi bu takıntılardan kurtulmak ama nasıl olacağını bilemez durumdayım, çünkü çevremde her birey takıntılı, takıntının bol olduğu yerde takıntısız yaşama sanırım çok güç olsa gerek…

Haberlere bakıyorum, bazı gazeteciler her türlü haberi kaynağından alıp yayınlıyor, sonra düşünüyorum bir insanın bu kadar ilişkisi varsa neden gazetecilik yapar? Acaba diye düşünüyorum o gazeteci beni manipüle mi ediyor? Haberlerin hangisi doğru hangisi yeni, hangisi eski, hangisi gerçek bilgim yok, sürekli medya izlersen gerçeklikten uzaklaşıyor insan diye düşünür buldum kendimi… taktım bu gazeteciye, her yaptığı haberi okuyorum, sonra bir gün “vay be adam ayakta bizi kandırmış” diyeceğiz! Kandırılmak bu ülkede olağan, çünkü devletin başını mı bile bir hoca ve tayfası kandırmıştı, o kandırıldığını fark ettiğinde paçasını kurtardı ama ya kurtaramayanlar, kaybedenler?

Takıntılı olanlar hep kaybeder derler acaba doğru mu?

Taktım bende bu takıntıya, kafamın içinde asılı kalacağına yazdım kurtuldum!...

İsmail Cem Özkan

 

26 Mayıs 2024 Pazar

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Bugün Galatasaray Meydanında bariyerler bir genişledi ve arkasından geri daraldı.

Meydana gelmeden meydana açılan her yol denetim altına alınmış, polis denetiminden ve üst aramasından sonra meydana girdik... Arkasından heykelin olduğu yere geldim, orası da bariyer ile çevrilmişti, ön taraftan giriş yerine yan taraftan giriş açılmıştı, oradan da üst aramasından geçip oturma eyleminin olacağı heykel çevresine geldik. Heykel, cumhuriyetin 50. Yıl heykeli. 100. Yıl heykeli yapıldı mı bir yerlerde bilmiyorum...

Bariyer içinde bariyer ve onun içinde izin verilen sınırlar içinde acılarımızı haykırmak!

50. Yıl heykelinin ön tarafında cumartesi anneleri 1000. Eyleminin yerde serili platformu vardı, platform ve heykel arasında aileler oturacak, aileler ile birlikte siyasi parti temsilcileri ve medyada gözükmek isteyenler...

Galatasaray lisesinin giriş kapısı ile okul girişi arasına denk gelen alan bariyerler ile çevrilmişti.

Normal zamanlarda polislerin ve otobüslerin beklediği alan, ailelere açıldığı için otobüs ve polisler yoktu. Onlar genelde Yapı Kredi Bankası Kültür Merkezi kenarına olur, onların boşalttığı alana eylem için gelenler tarafından doldurulmaya başlandı... Birbirini tanıyanlar selam verdi, sarılanlar oldu, görüşelim niyetleri karşılıklı söylendi ve bu arada meydan dolmaya başladı...

Anonslar ile eylemin biçimi oturtulmaya başlandı.

Dolmaya başlayınca ne olur, elbette anons. “Lütfen arka taraflara doğru hareket edelim!” medyada gözükmek isteyenlerin ön tarafta bulunma mücadelesine şahitlik ettik.  Eylem oturma eylemi olduğu için oturmak için alan açılması gerekliydi. Anons ile bu hatırlatılıyor ve “lütfen” diye vurgulanırken “bu ön tarafta olma mücadelesini bırakın, ailelere ayrılmıştır orası.” sessizce söylenmiş oluyordu. Haklıydı, ama kim duyar haklı olmayı, oraya gelenlerin amacı ile orada sürekli bulunanların amacı ortak mıydı, sorusu kafamın içinden geçti ve sessizce en arka tarafa gidip gelişmeleri izlemeye devam ettim…  

Acısını duyanlar ve istikrarlı şekilde her eyleme gelenler elbette ön tarafta bulunması gereklidir, işin doğalı bu olmalıdır ama pek öyle olmuyor, ilk defa gelmiş, fotoğraf çektirip eyleme sahip çıkmak isteyenlerin ısrarı ön tarafta sürdü bir süre…

Elbette, ayakta duracak değiliz, oturma eylemi için oturacak alan yaratılması gereklidir, en doğalı ve normali bu ama sanki oraya bu eylemin biçimini unutmuşlar gelmiş gibiydi. Belki de büyük olasılıkla çok uzun zaman içinde eylemler ya yasak ya da sınırlı sayıda katılım ile olduğu için oturulması unutulmuştu, anonslar ile oturma eylemi duyuruldu. Bu arada CHP Beyoğlu temsilciliğinden Cumartesi Annelerinin daha önceki eylemlerden kayıta alınmış sesleri hoparlöre verilmişti, meydana sesi geliyordu...

Acıların ayrımı olmaz…

Resimler dağıtıldı. Resimlerin / afişlerin üzerinde yazan isimler ve fotoğraflara göre bir seçicilik olduğunu görünce önce şaşırdım, her kişi ya yakını ya da tanıdığının ya da siyasetten yakın olan kaybın afişini arıyor, ayırıyor ve meydanda göstermek için alıyordu... Şaşırmıştım, çünkü tüm kayıplar ayrımsız bizim yakınımızdır, her biri bizim bir parçamız, canımızı acıtandır...

Hangi nedenle, nasıl olursa olsun, hangi kültürden, hangi coğrafyadan, hangi zamanda olursa olsun tüm kayıplar benim gözümde eşittir, aynı düzeyde, aynı şekilde anarım, ayrım yapmam, onlar ve onların ailelerin acıları benim acım ve onlar kadar olmasa da acı duyarım…

 Gözyaşının rengi yoktur, tüm acılar aynı şekilde akar gözlerimden kalbime doğru...

Eylemde önce genel hazırlanmış mesaj okundu ve arkasından aileler söz aldı… Sessizce ve saygı içinde konuşmalar dinlendi, ne alkış ne de slogan… Ve sessizlik içinde meydanı terk ederek oturma eylemi olması gerektiği gibi sonlanmış oldu...

Dağıldıktan sonra çevrede yer alan cafelerde eyleme gelenler buluştu, hasret giderdi, işi olanlar ayrılıp gitti ve İstiklal Caddesi eski kalabalığı içinde yaşamaya devam etti.

Yarım saat sonra oradan geçerken bariyerler eski yerine gelmişti, içine polisler ve araçları diğer günlerde olduğu gibi konumlanmış olduğunu gördüm.

Cumhuriyetin 50. Yılını temsil eden heykelin üstü ve etrafında karanfiller hala duruyordu...

Bariyerler genişledi ve daraldı, eylem olmuş bitmiş gerisinde karanfiller kalmıştı...

Burada bir şey yaşanmıştı, yaşanmış ama ne yaşandığına dair bir iz kalmış mıydı? Kişisel cep telefonlarımızda çektiğimiz fotoğraflar duruyor, paylaşan paylaşıyor...

Bu sefer de 1000. Buluşma böyle gelip geçti, arkasından kocaman bir sessizlik, acılı yüreklerin isyan sesi orada bulunan taşların içine işledi...

Taş dile geldi ama yetkililer ses verip bu ailelerin acısını dindirmek için bir şey yapmadı...

Bariyerler hep orada kaldı... Kalan sadece bariyerler mi?

İsmail Cem Özkan

24 Mayıs 2024 Cuma

Resmi dil kendi vatanında “yabancı dil” konumuna gelirken…

Resmi dil kendi vatanında “yabancı dil” konumuna gelirken…

Bugün bir toplantıdaydım. Toplantı davetiyesinde toplantı dili belirtilmemiştir, fakat tercüme eşliğinde bir söyleşi olacağını tahmin ediyordum. Davet metni yanında basın bülteninde hangi dilde olacağı ibaresi yoktu, sanırım buna benzer toplantılarda genelde konuk ile ortaklaşan bir dilde sohbet oluyordur… Osmanlı devleti zamanında ortak dil Fransızcaydı, çünkü bizi Fransız kültürü devletin işleyişini belirleyen dönemim küresel diliydi. Birinci dünya savaşı sonrası güçler dengesi değişmiş ve İngilizce uluslararası diplomasi dili olmuştur. Buna benzer toplantılarda genelde İngilizce olur. Sanatçılar genelde nedense hepsi İngilizceyi bilir ve konuşur!

Gittiğim toplantı çağdaş sanat üzerine bir sergi ve serginin ev sahibi bir banka ve konuk sanatçı o bankanın sahiplerinin olduğu ülkeden. Banka sahipleri ülkelerinde İspanyolca konuşurken, diğer ülkelerde İngilizceyi tercih ederler, bu suret ile herhangi bir tercüme, anlam bozukluğu yaşanmaz yazışmalarda ve yüz yüze görüşmelerde. Paranın dili İngilizce, parayı basan ülke de resmi dil İngilizcedir.

Bizim ulusal bankamız aslında başka bir ulusun ulusal bankasıdır, küreselleşme böyle bir şeydir, ulusal gördüğünüz birçok şey artık ulusal değildir, küresel firmaların yönetiminde, denetiminde olan şirketler konumundadır. Paranın rengi, ulusu, ırkı, dili olmaz ama sahipleri olur!

Elbette toplantı başlarken bir sunum yapıldı, alışkanlık gereği sanırım İngilizce uzun bir giriş yapıldı ve sanatçıya uzun bir soru soruldu. Çok uzun cümleler kurulması sanki kural gibidir, acemi gazeteciler siyasetçilere akıl verir gibi soru sorması gibi, nedir bu uzun soru sormanın egosu? Uzun bir soru eşliğinde sorulunca doğal olarak konuklar arasında "hop ne oluyoruz" bakışı oldu, çünkü dili belirtilmemiş toplantıda tercüme eksikliği vardı ve oraya katılan gençlerin büyük bir bölümü İngilizceye hakim olabilir ama konuya hakimler mi bilemiyorum, çünkü böyle toplantılarda dili bilmek yeterli değildir bir de konuya hakim olmakta gereklidir. Neyse konumuzun bu tarafı beni pek ilgilendirmiyor, çünkü benim açımdan söylenen sözlerin pek önemi yok, benim ne algıladığım önemlidir...

Henüz kafamda somutlaştıramadığım bir sanat çalışmasının üçlemesi üzerine bir sohbet. Ama itiraz kaçınılmazdı, bir konuk hafiften sesini yükselterek dedi ki, "Türkçe yok mu?" arkasından ekledi "biz sömürge ülke değiliz!"

Benim takıldığım cümle son söylenen oldu, “sömürge ülke değiliz” ama “bağımsız da değiliz!” Ülkemiz kurulmadan öncesi neyse sonrası da öyle oldu, “tam bağımsız” bir ülke hiç bir zaman olamadık, çünkü tam bağımsız devlet küresel dünyamızın güçlü ülkeler kategorisinde yer alması anlamına gelir. Tam bağımsızlık “güçlü” olmak demektir. Biz uluslararası politikada 1800'lü yıllarda “hasta adam” denilerek bir düştük, bir daha güçlü devletler kategorisine giremedik... Görünmez, yok sayılan bir ülkenin toprakları yağmalandı, eski sahibine Avrupa’da  "Türk sorunu" olmasın diye bir anlamda devlet olmasına müsade edildi.  Emperyalist devletler “size bu alanı layık gördük, burada ulusal devletinizi kurabilirsiniz.” diye fısıldadı.  Bir anlamda Balkan devleti olan Osmanlı Devleti, halkı ile birlikte Anadolu topraklarına Balkan savaşları sırasında ve sonrasında “tehcir” yani zor ile (katliamlar/ cinayetler eşliğinde) göç ile taşındı… Balkanlarda yaşayanların devlet tecrübesi Ankara’da oluşmakta olan oluşuma büyük katkı verdi ve devlette devamlılığı sağlayarak geçmiş ile güçlü bir bağ kurdu. Onlar bize sınırlarımızı dayatmadan önce son İstanbul’da toplanan meclis oturumu ile misak-ı milli sınırlarımızı kararlaştırmıştık! Bir anlamda bizi parçalayanlar bizim meclis kararlarımızın bu yönüne çok fazla itiraz etmeden- kendileri için önemli olan bir kaç şehri kendilerinde tutarak- bizim ulusal sınırımızın çizilmesini Lozan'da kabul ettiler. Kısaca biz resmi tarihimizde anlattığımız gibi dört düvele karşı cephelerde savaşmadan ama diplomasi cephesinde mücadele ederek antlaşma ile sınırlarımıza kavuştuk.

Tarihimizin şatafatlı zamanlarını anlatan birçok öykü duymuşsunuzdur, en çokta son yıllarda İstanbul'da bahçelerde boy veren laleler... Lale devri denilen zamanda halk açlıktan ölürken saray ve çevresi şatafatlı lale bahçelerinde aşk şarkıları dinliyordu... Savaşlarda bir bir komutanlara, siyasilere ve yakınlarında payeler dağıtılırken köylü evladı pireler ve açlık ile savaşıyordu. Bu ülkenin gerçek sahipleri düşmandan daha çok pireler ile savaşmıştır, pire ile savaşmadığı anda çöl topraklarında kefensiz düşmüştür... Boşuna söylenmemiştir ağıtlar. Hangi dilde söylenirse söylensin ağıtlar acıyı ve ezileni anlatır. Ülkemizde Ermenice, Kürtçe ve Türkçe ağıtın dilidir… Her biri ortak acı çekmiştir, Elazığ türküleri üç dilde söylenmesi tesadüfi değildir… Üç dili ortak kılan ortak acıdır, acılarda zaman içinde ayrılacaktır. Her ayrışma başka acıyı ve ağıtı ortaya çıkarmıştır. Anadolu ve Mezopotamya bozkırlarında, ovalarında, dağlarında ağıtlar hiç eksik olmamıştır.  Düğünlerde çalan birçok türkü de ağıttır ama nedense o ağıtlarda halaya durulur.  Acılar o kadar içselleşmiştir ki, bu ülkenin yok sayılanları acıdan sevinç çıkarmaktadır…

Şimdi "biz sömürge devlet değiliz" cümlesi bize çok şeyi anlatıyor, fakat ekonomisi güçlü olmayan devletler ya sömürgedir ya da yarı sömürgedir demek yerine daha süslü bir laf mutlaka bulunmuştur!

Devletimiz ne yazık ki bağımsız ve güçlü ülkeler kategorisinde değil...

Yaşadığımız zamanda bağımlı olan ülkelerin insanları açlık ile sessizleştiriliyor, sessizleştirilen ülkede bankalar elbette küresel şirketlerin şubesi/ temsilcisi olarak çalışmaya devam edecektir.

Bütçesi açık veren iktidarlar “özelleştirme” adına ulus devletin tüm birikimlerini satmak, elden çıkarmak ile uğraşırken, devletin gider ve gelirlerini alt üst etmeye devam etmektedir, çünkü kısa vadeli çözüm uzun vadeli tam bağımsızlığın olma ihtimalini yok etmektedir. Küreselleşme bağımsızlığı ortadan kaldırıp, “kazan kazan” modeli adını verdikleri bir modeli dayatıyorlar ama kazan kazanda insanlar yoktur…

Ekonomisi bağımlı ülkelerin bağımsız düşünmesi ve geleceği umut ile bakması sorunludur...

Bir toplantıda konuşulan bir dilin sorun yumağı olarak karşımıza çıkması şaşırtıcı mı, elbette değil, çünkü biz yaratılmış olan gerçekliğin içinde yaşayınca, dünyada bizi kendimizi gördüğümüz gibi gördüğü algısına kapılıyoruz... Bu da elbette resmi dil kendi vatanında “yabancı dil” konumuna gelirken, toplantılarda birileri sessizce itiraz etmeye devam edecek ama davet metinlerinde konuşulan dil ibaresi eklenince o itiraz yolu da kapanacaktır…

İsmail Cem Özkan

 

23 Mayıs 2024 Perşembe

Modern sanat ya da anlam üretmek için çaba…

Modern sanat ya da anlam üretmek için çaba…

Modern sanat adı verilen sanatta sanırım sanatçı üretirken izleyici /okuyucuya, “benim yarattığıma anlam versin ve kafasında yeniden yaratsın” diye düşünüyordur.

“Ben yaptım oldu, artık siz anlamlandırın!”

Modern sanatın sergilendiği alanlarda genelde sanatçının katıldığı basın turları oluyor. Fırsat bulduğumda gidip katılırım, çünkü benim baktığım ile sanatçının anlatmak istediği “nerelerde benzeşiyor ve nerede ayrılıyor” diye kafamda oluşturduğum sorulara yanıt arıyorum.  Sanatçıyı dinlerken “tamam şunu ortak düşünmüşüz” diyebildiğim bugüne kadar ortak noktam ne yazık ki olmadı, çünkü sanatçı eserini anlatırken, yarattığı esere öyle anlamlar yüklüyor ki şaşkınlık içinde kenara çekilmiş halde izliyorum, o sırada kafamın içinden “çok iyi bir pazarlama ustası” düşüncesi geçiyor. Hayranlık duyuyor aslında o sanatçıya, öyle bir pazarlıyor ki “vay be, demek ki benim eğitim, kültür birikimim bunu algılayacak boyutta değil!” diye düşünceler içinde buluyorum kendimi.

Her sanatçı sergisi için video üretiyor!

Katıldığım tüm sergilerde üretilen eserlerin yanında üretilmiş videolar buluyorum. Üretim aşamasını gösterende oluyor, sergi ile ilgili düzenlenmiş içerikli eserlerde olmakta. Birçok çalışmada soyut, hareketler, ışık var ve bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Her birini dikkatlice izliyorum, bu arada kendi kendime konuştuğumu hissediyorum, çünkü medyada çalışanlar için sanırım basit bir haber bültenin kurgulanmış hali gibi görebilirsiniz ama öyle değil, çünkü öyle bir kurgu var ki, aslında izlediğiniz size yansıyan değil, sanatçının ne demek istediğini bulun çalışması… Montaj tekniğini bilen her birey der ki “düz mantık ile şöyle olacak, ama modern çalışmada öyle olmuyor, düz mantık yerine kurgu öyle bir sunuluyor ki, mitolojinin doğduğu topraklarda yaşayanlara mitolojiyi yeni biçimi ile sunuluyor. İzlerken o mitolojik birikim sanki burada değil de uzaydan gelmiş gibidir…

Anlamlar yüklenen ile izleyene yansıyanın farklılaşması…

Sanatçı her eserine isim verirken, “bakın bu ismin size sunduğu kapıdan bakın, başka kapılardan bakarsanız anlamsız olur!” eserlerin isimleri izleyen yeni yol haritası sunar gibidir ama eğer o anlamı çözebilirseniz!  

Modern sunumlar, modern sanatın yüklediği anlamlar içinde, sizi çok geniş alanda en az eser ile karşılıyor. Klasik sergilerde çok fazla eser sergilenirken, salondan çıkarken üzerinizde her eserden bir parça taşımak yerine, modern anlayışa göre az eserin size bıraktığı etki ile salondan ayrılın demektir. Az ve öz eserlerin fiyatlarına bakmayın derim, çünkü sizin on yıllık maaşınız o sergi süresi içinde kazanç olarak galeri ve sanatçı tarafına kayıt edilmiş oluyor ve genelde sergi salonunda eser sergilenmeden önce satılmış oluyor. Her sanat galerisinin daimi müşterisi var diye düşünmekteyim. Sanat eseri, içinde bulunduğu zamanı ve atmosferi eleştirendir diye beklentimiz olur, fakat modern adı verilen sanatta var olan düzenin yarattığı sorunlar: sanatın dili ile, gerek içerik, gerek sunum, biçimi açısından eleştiri de yok, karşıtı övgü de!

Sanat eserinde sanatçının özgün, subjektif bakış açısı ve onun hayal dünyasının sınırlarını bulabiliriz.

Her sergi açılışına gidip sanatçının hikayesini dinlerken, “neden benim hayal dünyam bu kadar kıt” diye düşünüyorum, çünkü eğitim denen şey bir anlamda hayallerin çalınması değil midir? Kendime eleştirel bakarak, demek ki ben çok iyi bir eğitimden geçmişim, o eserleri anlayacak kadar hayal dünyam kalmamış!

Hayali çalınan insan ne yapar?

Gördüklerini yeniden kurgular, yeniden yaratır ama hayal eksiktir. Kurgular sanıldığı gibi hayallerin sınırsız kullanıldığı alan değildir, tersine kurgu belirli amaca hizmet eden teknolojinin sınırları dahilinde olandır. Şimdi yapay zeka kavramı da çıktı ki, o yapay zekanın ortaya çıkardığı eserlere bakıyorum, hepsinin hayal dünyası şimdilik yok!

Hayal dünyası eksik olan masallar!

Bugün bir sanat turuna katıldım, sanatçı bir özgüven içinde eserlerini anlatıyor, genelde sanatçı öğretim üyesidir. Okuttuğu öğrenciler ile birlikte ürettikleri eserlerden bahsederken içten içe bir gurur/övünç duyduğunu hissettim. İstenilen eseri üretmek sanki akademinin görevidir, çünkü akademide çalışan öğretim üyesi, akademinin varlık sebebi olan piyasa için sanat ve sanatçı yetiştirmektir…

Piyasa için eser.

Eser para getirmiyorsa zaten o eser eser değildir, satılmayan ürün sahaflarda satılan değerinin çok altında bir nesneye dönüşür!

Bir anlamda akademik unvanlar piyasa için verilmiştir!

 Günümüzde isim önünde yer alan unvanlar o eser sahibinin rahat yaşamasının bir göstergesi gibidir. Akademi olmasının diğer avantajı da akademi tarafından finanse edilen yardımcıların/ asistanların olmasıdır. Her unvan sahibinin yanında doktorasını, üst lisansını, gönüllü yardımcılar tarafından çevrilmesi anlamındadır. Her unvan başka akademik çevreler ile iletişimi kolaylaştıran bir anahtar görevindedir. Her unvan şirketlerin ve devlet kurumlarının sanatsal etkinliklerinin profesyonel danışmanı olması anlamındadır. Her danışman, kendi çevresinde yer alan, unvanı olan, danışmanın subjektif verilerine göre sanatçı ve eseri değerlendirilir.

Her sergide videoları izler ve en sonunda emeği geçenlere teşekkür yazısı çıkmasını beklerim, çünkü orada emeği geçenlerin unvanlarını okurum. Son yıllarda yer alan video çalışmalarının emeği geçenler listesine bir bakarsanız, genelde doktor, öğretim üyesi gibi isim önünde unvanları görürsünüz…

Piyasa için sanat, piyasanın değer biçtiği üniversite odalarında, çalışma bürolarında gerçekleşir.

Sergi salonlarını da bankalar ve bankaların finanse ettiği alanlar olur... Modern sanat kendisini en çok bu sergi alanlarında ve bienallerde kendisini gösteriyor…

Günümüzde sanat diye sunulan şeyler sistem ile barışık, sistemin piyasasından pay kapma yarışındadır... Günümüz sanat eserleri genelde sanat eserleri piyasanın karanlık yüzünün camekandan yansıyan ışıklarıdır…

İsmail Cem Özkan

 

İzafiyet ile kuantum teorileri arasında yaşam deneyimi…

İzafiyet ile kuantum teorileri arasında yaşam deneyimi…

Karlı bir gündür, beyaz ortama hakimidir ve beyaz, sanki kar tanelerinde saklıdır. Kar altında bir adam, günlük yürüyüşünü yapmaktadır. Beyaz saçları ile kara uyum sağlamıştır. O sırada yanına yaklaşan bir kadın, güzeldir aynı zamanda röportaj yapmak isteyen gazeteye yeni girmiş bir muhabirdir. Ondan randevu almak için uğraşmış ama alamamıştır, o yüzden bu yolu denemiştir ve başarmıştır.

Bir röportaj için başlayan oyunun kurgusu bizi Einstein'ın çalışma odasına kadar götürür. Orada ince ince iğnelemeler, mizahi vurgular başlar ve kısa sürede bir yüzleşmeye doğru hızlı bir geçiş olur, çünkü oyunun konusu Einstein’ın yaşamıdır ve geçmişinde ve halen devam eden ilişkileri sorgulanmaktadır…

Bir bilim adamının özel yaşamı izafiyet ve kuantum teorisinin özel hayata uydurulması gibidir…

Oyunun bir bütünü içinde savrulmalar, tesadüfen gerçekleşen sırçamlar, değişmeyen tek şey zaman olduğu vurgusu yapılır. Olaylar değişir, bakış açısı değişir ama zaman hep aynıdır ve aynı hızla hareket eder, kimse onu durduracak gücü yoktur. Bu durumda Einstein “mutluluğu insanlara değil, amaçlarına bağlı kalarak” aramaya başlar.

Başından değişik evlilikler, özel ilişkiler geçmiş, iki oğlu vardır ama bir de unutmak istediği kızı… Her biri ile arasında mesafe vardır, onlar amacından sapmaya yol açacak bir nesne olarak görür. O yüzden amacına odaklanmıştır. O zaman diliminde Amerika'da komünist cadı avı vardır bu süreçte hedef haline gelmiştir.  Oyunumuzun kurgusu bu zaman diliminde geçmektedir ve öz kızı olduğunu öğreneceği bir kadın ile diyaloglar içinde oluşur. Bu sırada torunun kendisi gibi çok zeki olduğu gerçeği ile karşılaşır. O gerçek, var olan duygusundan sapmadır, kuantum teorisinin önceden hesap edilmemiş sıçrayışını o zaman dilimine bırakır…

Her şey görecelidir, değişmeyen tek şey zamandır…

Mark St. Germain’in yazdığı oyunu Buğra Koçtepe hem tercüme etmiş, hem yönetmiş, yönetmekle kalmamış oynamış. Kısaca kendisini bu öykünün içinde yaşanır kılmış… Oyuncu bölümler arasında değişen ve iç hesaplaşması yaptığı düşüncelerini duygusal tepkilerini de seyirciye aktarmaktadır. Duygusal geçişler, şaşkınlıklar ama analitik düşüncenin getirmiş olduğu ani tepkinin hemen arkasından tepkisizlik… Mimikleri, ses tonu, yürüyüşü, vücudun hareketleri ve parmaklarının elbisenin dışında çıkması ve saklanması duygusal geçişleri seyircisine aktarır…

Margaret (Lieserl) rolü ile Pınar Gün Topçu,  Buğra Kocatepe’nin daha görünür kılmak yanında kendisini de öne çıkarır, çünkü o bilerek geldiği ve yüzleştiği bir baba figürü karşısında geleneksel bakış açısı ile kızgınlığı, öfkesi aynı zamanda amacını hiçbir zaman elden bırakmayan bir kadın / annedir. Bir anlamda oğlu için gelmiştir ama oğlunun kendisini reddeden ya da yok sayan babası gibi olmasını da istememektedir. Çelişkiler içindedir, anlık tepkiler bu çelişkileri öne çıkarır, sahnede canlandırırken bu duygusal geçişler ve mimikleri, gözyaşı ile bir anne, bir babasının mahrum kalmış ama üvey babası tarafından yetiştirilmiş olmasına rağmen üvey olduğunu hissettirmeyen bir aileden geldiğini de göstermektedir. Her ne kadar evlatlık verilmiş olsa da o aile onu evlatlık gibi değil, öz kızları gibi eğitim almasını ve kendisini geliştirmesine izin vermiştir. Sahnede yok olan bir aile sahnededir aynı zamanda, savaşta kaybolan eşi ve vatan sevgisi… Sahnede olmayanları sahneye duygusal tepkiler ile başarılı bir şekilde sahneye taşır. Onar sanki orada ve sessizce sahnenin içindedir.  

Oyun dramdır ama trajik olaylar öyle bir sunulur ki, kara mizahın seyircide karşılığı kahkahadır. Beklenmeyen anda, aslında seyircide gizliden gizliye beklenen tepkilerin karşılık bulmasıdır…

Bayan Dukas rolünde Buket İnger’i görmekteyiz. O Einstein'in her şeyidir. Einstein'ın evlilik dışında tüm ihtiyaçlarını karşılayandır, çünkü Einstein için evlilik ayağa takılan prangadır, amacına hizmet etmiyordur. Her evlilik sorumluluk anlamına gelmektedir ki, o hep aile sorumluluğundan gençliği dışında kaçmaktadır. Aralarında iki taraflı bir yazılı olmayan sözleşme vardır. O sözleşme içinde bir anlamda amaç dışında gelişen olaylar karşısında Einstein’ı koruma görevi vardır. Dıştan gelecek olan saldırıların önündeki bir anlamda kalkandır… Üzerine düşen rolünü çok iyi yerine getirir, çünkü bu üç kişilikli oyunda bir aksama olsa oyunun ani sıçrayışı yani kötüye gitme olasılığı varır ama Buket İnger o kadar başarılı ki, aksamadan beklenen olur. Kısaca izafiyet teorisine uygundur canlandırdığı rol ve o role uygun davranışları…  

Tiyatro oyunu bir bütündür, sahne dekorundan, müziğine, perukacıdan, kıyafetleri dikene kadar geniş bir kadronun bir bütün olarak çalışmasına bağlıdır. Ürün, sahnede izlediğimizdir, ürünü ortaya çıkaran emeğin bir bölümü görünmezdir. O görünmez olanı hissederiz ama göremeyiz, gördüklerimiz kıyafet, dinlediğimiz müzik, ışık, oyuncular, sahnede yer alan dekordur… İzafiyet teorisine uygun olarak bir oyun sahnelenmiş, konusu kuantum teorisine uygun ani sıçrayışları da içinde barındırmaktadır…

Oyundan sadece ben değil, salonda seyircilerde büyük keyif almış olacak ki, oyun sonunda tüm salon ayakta alkışlarken gördüm… Bu oyunda seyirciyi bir teorinin içine davet ediyor ve o teorinin hayat içinde karşılığını bulmasını popüler kültüre uygun ama magazin boyunu da eksik etmeyen bir öyküye davet ediyor…

Sahnelerde sanırım çok uzun kalacak bir oyun, alkışları hiç eksik olmayacak, olmasında…

İsmail Cem Özkan

 

İzafiyet

Yazan: Mark St. Germain

Çeviren & Yöneten: Buğra Koçtepe

OYUNCULAR:

Lieserl / Margaret: Pınar Gün Topçu
Bayan Dukas: Buket İnger
Albert Einstein: Buğra Koçtepe

Kondüktör: Sesi Nilsu Akman

Dekor Tasarımı: Bekir Beğen

Kostüm Tasarımı: Berna Yavuz

Işık Tasarımı: Mehmet Mertal

Müzik: Can Atilla

Yönetmen Yardımcısı: Seda Oksal Elsaid

Asistan: Nilsu Akman

Sahne Amiri: Emine Başaran Özkan

Kondüvit: Sinem Dönmez

Işık Kumanda: Seyhun Özen

Suflöz: Filiz Yılmaz

Dekor Sorumlusu: Satılmış Çakır

Aksesuar Sorumlusu: Serkan Ilıcakaya

Kadın Terzi: Leman Ünver

Erkek Terzi: Hakan Açıkgöz

Perukacı: Ahmet Ermiş

Makyöz: Zekiye Yetginbal

 

13 Mayıs 2024 Pazartesi

Suçsuzlar çağı, suçlular çağı

Suçsuzlar çağı, suçlular çağı

Her tiyatro oyunu seyircisini yaşadığı gerçeklikten koparıp, sahne ışığı altında başka bir dünyaya davet eder, bazı oyunlar seyircisini öyle kucaklar ki, zamanın ruhunu, sahnede yaratılmış gerçeklik içinde bulur… Her oyun başlangıcında seyirci koltuğuna oturduğumda kafamın içinde oluşmuş olan tüm önyargıları ortadan kaldırıp, sahnede olana odaklanmak isterim, fakat bunda ne kadar başarılı olduğum tartışmalıdır, çünkü oluşmuş önyargıları yıkmak ya da silmek o kadar kolay değildir…

İşkenceyi yaşamış bir birey sahnede de olsa işkenceyi gördüğü an geçmişine doğru yolculuğa çıkar ve kalbi sıkışır, nefesi düzensizleşir, çünkü geçmişi her anımsatan olay bir anlamda kişinin kendisiyle yüzleşmesidir… Her oyun bir anlamda yüzleşmek değil midir, insanlık tarihinin birikiminin bugüne yansıması, yüzleşmelerin izdüşümüdür... Bunu da en iyi yapan tiyatrodur…

Öncelikle dekordan başlayalım, demir bir arka ve yanlardan yukarıya doğru genişleyen zemin, bir platformun üzerinde durmaktadır. Seyirci ile parmaklıklar arasında olanı izlemez, hücrenin penceresinden sahneyi görür! Demir bir kapı sahnenin arka tarafında ve ortalamış şeklinde… İçeride seyirci ile demir parmaklıklar arasında oyuncular bir platformun üzerindedir, bu sayede hücrenin zemini sahnenin zemininden ayrılmıştır.

Gizemli, dikkati çeken bir müzik arka fonda çalmaktadır. Sahne seyirci yerine oturana kadar kısık ışık altındadır, özel bir ışık hüzmesi yerine sadece platformu öne çıkaran bir düzenleme var… Koltuklarına otururken seyircilerin bir bölümü ellerindeki cep telefonlarından sahnenin fotoğrafını çekip, sosyal medyadan nerede olduklarını paylaşıyorlar…

Oyunun başlamasını demir kapıya el ile vurma ile başlıyoruz. Müzik o vurmaya uyumlu bir şekilde seyirciye oyun başlıyor işaretini veriyor ve oyuncular bulundukları alandan platformun her alanına doğru hareket ediyor… Bir karmaşa, telaş, belirsizlik hakimdir, kısa sürede bu hareketlenmenin nedenini anlayacağız…  

Bir subay ve arkasında asker ile hücreye girişi ve oyunun ilk kördüğümünü atıyor…

 Bir hücrede dokuz insan, masumlukları konusunda tartışma götürmez … Bir valinin emri üzerine tesadüfi olarak seçilmiş dokuz insan bir hücrede kaderleri ile baş başadır… Bir biri ile ilişkisi olmayan suçsuz insanlar. Her biri aniden alındıkları için yakınlarının haberi yoktur,  her biri endişe içindedir, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlar… En azından orada olduklarını yakınlarına bildirilmesini düşünüyorlar, randevular, yapılacak işler hepsinin kafasında soru işaretleri içinde endişeleri yüzlerine, dillerine vuruyor… Subaydan rica ediyorlar ama subay “imkanı yok” diyor, neden orada olduklarını kısaca açıklıyor…

Vicdan ve onur arasına sıkıştırılmış insanlardan sorunu çözmesi bekleniyor…

Valiye bir suikast olmuş ama başarılı olamamıştır. Bu girişimde biri yakalanmış, suçunu itiraf etmiş ama kimlerle yaptığını açıklamamıştır. Her türlü işkenceden geçmiş olmasına rağmen direnmiş… Vali bu durumu çözmek için dokuz masum insana ile aynı hücreye koyup, onlardan bu suçlunun sakladıklarını öğrenmesini sağlamak! Kısaca bu suçsuz insanı bir suça ortak etmektedir. O suçsuz insanların özgürlüğü o adamın sakladıklarını açıklamaya bağlıdır, ne kadar hücrede kalacakları suçlunun suç ortaklarını açıklamasına bağlıdır.

Suçlu, suçsuz aynı hücrede aynı kaderin kurbanı olmuşlardır. Çıkış yolu bellidir ama her birinin mesleki, hayata bakışı, duruşu bu suçunun içselleştirilmesine ne kadar katkı sunacaktır? Bireysel tercihler suçsuz bir insanı suça ortak edecek midir? İşkence bir insanlık suçu olduğuna göre, o suçsuz ve hiçbir şeyden haberi olmayanları birden bir işkenceci ile paralel konuma getirecek midir?

Şimdi koltuğunuza kurulun, gözlerinizi kapatın ve sizi öyle bir şey ile test etmeye çalışırlarsa tepkiniz ne olurdu, suçluyu nasıl ikna edersiniz?

Oyunun ilk bölümü bu soruya verilen yanıttır.

Suçlunun ismi Sason’dur (Eren Pekgöz). İşkenceden yeni çıkmış, yaralı bir şekilde bir askerin kollarında o suçsuzların bulunduğu hücreye getirilir, dokuz insan bir “suçlu” ile aynı hücrededir… Masum insanlar ne yapabilirler? Suçsuz insanlara bu yöntem bir karar vermeye zorlamaktadır. Bu yöntem daha önce okullarda uygulanmıştır, başarılı da olmuştur, kendi arkadaşları, kendi arkadaşlarının işkencecisi olmuştur, linç etmiş ve suçu birinin üzerine yıkarak o hücreden çıkmıştır.  Eren Pekgöz bu rolü öyle bir başarılı bir şekilde yapmaktadır ki, seyirci ister istemez geriliyor… Sesi ve yüz mimiklerini kullanımı ile rolün içinde yaşıyor gibidir… Suçu ne için işlediğini bilmektedir, ser veriyor ama sır vermeyen bilinçli bir direniş içindedir… Karşısındakilerin her türlü tacizine, saldırısına karşı direnmektedir. Duygusal yaklaşımlara karşı dirençlidir… Hücrede olanların kendi suçu olmadığını vurgular, onlara verilen duygunun sorumlusu kendisi değildir, vali öyle istediği için masumlar orada, bir savcı, polis rolündedir… Sason insanlık onuru için direnmektedir, aksi halde kendi düşüncesine ve arkadaşlarına ihanettir. Tek çözüm yolu vardır ölüm, onun dışında yolu kapatmıştır…

“Hiçbir yaşam başka yaşam ile ölçülemez”

Sertel Uğur konsolos rolünü canlandırmaktadır, sakin, bilgin, tecrübesi ile soğukkanlıdır… O bir anlamda vicdanın sesidir, öte yandan her şeye şüphe ile karşılayıp, karar verme sürecinde ise kararsız konumdadır… Sason’nun yanındadır, fakat açıktan tavır alacak konumda hissetmemektedir…

Öğrenci (Berk Yaparel) okulda yaşadıklarından dolayı daha tecrübelidir… Mazlumun ve ezilenin yanındadır… Açıkça doktor gibi Sason’un yanındadır… Hücrede işler çok karıştığında suçluyu korumak için nöbet fikrini geliştirir ve sıraya koyar, fakat aynı zamanda katil genelde bu savunanların arasından çıktığını suçlu Sason’a bildirir. Cebinde taşıdığı zehri sunar Sason’a ama Sason bunu bir korkaklık olarak algılar ve ret eder…

Doktor (Mustafa Çirkin) ettiği yenine sadıktır, yaralı bir hastanın kim olduğuna bakmadan tedavi etme tarafındadır. O vicdanını sistemin istemlerine satmamıştır, meslek etiğini savunmaktadır... Mustafa Çirkin Sason ile yüzleşirken geçirmiş olduğu sinir krizini o kadar başarılı bir şekilde yapar ki, o an kendi özgürlüğü için suçlu Sason’u zorlayacaktır, fakat sınırını bilir ve kendisini kontrol eder. Bu arada oyuncu olarak sesini çok başarılı bir şekilde kullanır…

Oyunda en çok dikkati çeken Mühendis rolü ile Can Şıkyıldız. O bir an önce sorunun çözümü tarafındadır ve siyah ve beyaz gibi net çizgiler ile olaya bakmaktadır. O bir anlamda sıkılan yumruğun sesidir… Analitik çözümün keskin çizgisi vardır ve o analitik çözümün en acımasız alanından bakmaktadır.

Kamyon Şoförü (Burak Çevik) ise yumruğun kendisidir. Açtır, henüz eşyasını boşaltmadan onu buraya getirmişlerdir. Kaba güç ile sorunu çözme tarafındadır… İlk bölümde bir anlamda işkencecidir… Sorunların üzerine felsefi düşünecek konumda değildir, o bir an önce kamyonuna kavuşup, getirmiş olduğu eşyayı boşaltmak derdindedir.

Trajik komik rol ile Köylü rolünde Mert Asker dikkati çekmektedir… O en son denediği çobanlık konusunda da başarısız olma korkusundandır, birçok şeyler denemiş ama hep başarısız olmuş bir köylüdür… Bir an önce sonlanması tarafındadır, fakat hücrede yer alan diğer suçsuzlar karşısında en ezik konumdadır ve pek ciddiye alınmaz, sürekli susturulur… suçu üstüne almak eğilimindedir, çünkü o köylü olduğu için diğerlerine göre eğitimi daha düşüktür, her toplumda olduğu gibi düşük eğitimli biri suçu üstlenmesi o kadar yadırganacak bir şey değildir. Genelde suç “öteki” kabul edilenlerin üstüne yapışır, olarda bir anlamda kaderin bir çizgisi gibi sorgulamadan kabul eder, kaybedeceği fazla bir şeyi yoktur.

İlk bölüm bir cinayet ile sonlanır ve suçsuz insanlar valinin niyetini yerine getirdikleri için özgür kalırlar…

İkinci bölüm, aradan dört yıl geçmiştir ve darbe ile vali koltuğundan olmuş ve vurularak öldürülmüştür... Benzer bir tutuklama olur, tıpkı dört yıl öncesi gibidir ama bir kişi eksiktir, parmaklarını kesen matbaacı yoktur, o da intihar etmiştir bu arada… 

O hücrede işlenen cinayetin suçlusu aranmaktadır.

Darbeciler bu sefer aynı insanları aynı hücreye koyarlar ve işlenen o cinayetin suçlusu bulunmasını isterler. Bulunan suçlunun tek cezası vardır, ölüm… İlk bölümdeki kadar keskin tartışmalar yoktur, felsefi çözümlerin yerini bir arayış almıştır… Bu bölümde öğrenci okulu bitirmiş ve hakim olmuştur. Yıllar sonra bir darbe ile iktidarı ele geçirdikten sonra geçmişte olduğu o hücrede yaşadıklarını sorgulamaktadır, başka bir anlamda geçmiş ile yüzleşmektedir… Elbette siz seyirci olarak onların yerine bu sefer de koyarsanız ne hissedersiniz? Yıllarca birikmiş bir vicdani hesaplaşma içinde olmak mı, yoksa gerçekten içlerinde katili mi bulmak ister?

Oyun biter ve katil kendisini vurmuştur, gerçekten katil o mu?

Oyuncular yönetmenin kendilerine verdiği rolü başarılı bir şekilde yerine getirmiştir. Sahnenin dekoru, seçilen müzik, kullanılan efektler, ışık bir bütün olarak oyunu sahnede daha görünür kılmış, dramaturg oyunun akışına başarılı dokunuşu hissediliyor… Yönetmen bu oyun için çok başarılı bir ekip kurmuş ve oyunu bu sene İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu bana göre en başarılı çalışması yapmış…

Oyunun sonucunda tüm salon ayağa kalkıp oyuncuları ve emeği geçenleri alkışlamıştır.  Oyuncular ve sanrım emeği geçenler alın terlerinin karşılığını bu alkışlar ile aldıklarını düşünmekteyim…

İsmail Cem Özkan

 

Suçsuzlar Çağı Suçlular Çağı

Yazan: Siegfried Lenz

Çeviren: Sezer Duru

Yöneten: ÖzgürYalım

Yönetmen Yardımcısı: Sertel Uğur

Dramaturg:  SelenKorad Birkiye

Dekor&Kostüm Tasarımı: Nalan Alaylı

IşıkTasarımı: İ. Önder Arık

Müzik: Zafer Aracagök

Asistan: Sencer Çanakçıoğlu, Şeyda Arslanalp

Oyuncular:

Konsolos: Sertel Uğur

Köylü: Mert Asker

Mühendis: Can Şıkyıldız

Bankacı: Berk Sezenler

Otelci: Aydın Sezgin

Kamyon Şoförü: Burak Çevik

Basımevci: Yiğithan Zirek

Sason: Eren Pekgöz

Öğrenci/Hakim: Berk Yaparel

Doktor: Mustafa Çirkin

Binbaşı: Sefa Çelenk

Nöbetçi: Yunus Uğurlu

Yüzbaşı: İbrahim Cem Tek

Haberci: Sencer Çanakçıoğlu

 

Sahne Amiri: Cengiz Aydoğan

Kondüvit: Seyfettin Akcan

Işık Kumanda: Sercan Sayın

Dekor Sorumlusu: Hüseyin Tekcan

Aksesuar Sorumlusu: Barış Akbaş

Erkek Terzi: Ramazan Çakır

Perukacı: Zeynep Bolkısık Bağ

 

11 Mayıs 2024 Cumartesi

Ortak üretemiyoruz ama ortak bir dünyayı hayal ediyoruz.

Ortak üretemiyoruz ama ortak bir dünyayı hayal ediyoruz.

Kendisine solcuyum, Marksist’im diyenlerin önemli bir bölümü ortak akıl ile yol almak yerine, kendi aklı ve kendi doğrusunun genel doğru kabul ederek, diğer insanların görüşünü alıyor gibi yapıp, feodal ilişkiler içinde, feodal davranışlar sergiliyor... Marksizm adına iktidara geçen liderlerin özlü sözleri bile nasıl bir ego, bireysellik ve kibir barındırdığını keşfedebilirsiniz. Hep devletin, ideolojinin, tek devletin bekası için kendi gibi düşünmeyenleri düşman, öteki ilan edip, kurulan mahkemeler ya da mahkeme kurmadan cephe önüne göndererek yok edilmesi…  Kısaca lider partidir, parti liderin bakış açısına sahiptir, toplanan kongreler alınan kararların onaylanması ve tartışmasını ortadan kaldırmak içindir. Fakat o tartışılmaz doğruyu savunan lider koltuğundan bir hastalık sonucu inmesi ile almış olduğu kararların tarih önünde hesaplaşması olur, özürler açıklanır ama bu arada hayatını kaybedenlere olmuştur…

Bir solcu ile ortak ne üretebilirsiniz ya da ne ürettiniz?

Aynı ortamda, aynı kültür birikimine sahip olanların ortak üretmiş olduğu, ortak akıl, ortak doğrular içinde buluşabileceği noktalar nedir? Sorular sorulur ama genelde yanıtsız kalır, çünkü tartışmak resmi tarihi bakışın sorgulanması gibi sonuç çıkarır, çıkarlar yalan söylemeyi meşru sayar!

Geçen günlerden birgün fiziki olarak aramızdan ayrılmış arkadaşımız anına yapılan bir toplantıdaydım, doğal olarak eski bir arkadaş üzerine anılarını dinliyorum… Fiziki olarak yok olmuş bireyin geriye anıları kalmıştır ve o anılar genelde o kişiyi yüceltir, ona doğru güzelleme yapılır, birlikte yaşanmış güzel ve komik anlar anlatılır... Peki diye düşündüm, ortak anılarda olmasına rağmen bir arada birlikte ne ürettiler ve bugüne ne kaldı?

Hiç düşündük mü, biz bir aradayken dahi eşit değildik, çünkü görev paylaşımı yapılmıştır, biri daha öne çıkar, diğeri onun gölgesinden gider… Eşit olma fikri yerine görev paylaşımı ve ona göre sınıflandırılması…

Bir yetkili olunca, yanında olan onun çalışanı olmuş, “müdürüm” mantığı içinde yaklaşım, ona biçtiği, onun kendisine biçtiği rol ortada... Biri isteklerini dillendiriyor, öteki çıkarına geldiği sürece yanına yer alıyor ve sonra o da kendi egosunu tatmin edeceği başka alana kayıyor...

Bir arada, birlikte ürettikleri bir şey yok...

Birlikte kurdukları inisiyatif, şirket, medya hepsi geçmişte kalmış bir anıdır ve genelde kötü olarak ve yermek için kullanılır... Geçmişte kurulan ve halen yaşayan birlikteliklere yeni bireyleri katamamış, bir işin elinden tutmak yerine üstten bakış ile akıl vermek, isteklerini yerine getiren sessiz bireyleri bulmak, kısaca biat edenler olduğu sürece ortak üretim yapılıyormuş gibi yapılmış...

Örneğin tiyatro. Tiyatro ortak emek ile ayakta durabilen ve tek başına yapılamayacak bir iştir... Ödenekli tiyatrolar hariç, orada patron bellidir, roller bellidir ama özel olanlardan bahsediyorum. Tiyatro kişi üzerine kuruludur. Kişi yanında çalışanlarına para verdiği sürece o tiyatro yaşar, para veremediği an dağılır... Yani tiyatro sahibi tiyatrosunu yaşatmak için kazanmak zorunda ve diğerlerinden daha üstün olduğunu, yönetici olduğunu göstermek zorunda, aksi halde ortak üretecekleri bir şey yoktur, fakat bu durum tiyatronun ruhuna aykırıdır, çünkü tiyatro ortak üretilen en doğal iştir...

Yaşadığımız şehirde binlerce tiyatro kurulur, yüzlercesi sahneye çıkar, onlarcası oyuncu popüler ve ilişkilerini kurduğu tiyatro yaşasın diye kullananların ki yaşar... Kısaca çok az tiyatro ortak davranış sergilediği sürece, ortak ürünleri sahneye taşıyabilir, fakat büyük çoğunluğu oyuncusu, yöneticisi öldüğü an yok olur, dağılır gider... Zamanın en popüler tiyatroları bugün yerinde hiç bir şey yok, bir kaç geriye kalmış fotoğraf, çekilmiş ise filmi... Neden ortak üretmez, ortaklaşa, ortak emek üzerine bir şeyler kurulamaz? Neden ürettiklerini ileriye taşımak yerine anı yaşa, güzel yaşa ve aramızdan sessizce ayrıl! Bu içinde bulunduğumuz eğitim ve bakış açımızın yansıması değil midir? Sivil kıyafetler içinde resmi askeri kıyafet, ayaktan hiç çıkmayan askeri bot!

Hani çok sevdiğimiz kelimeler var ya, “hepimiz sosyalistiz”, “komünistiz”... Ama hepsi sözde çünkü lider olduğu sürece, liderin arkasında giden klasik burjuva partiler gibidir. Birisi işverenleri açıkça savunur ve oluşumunu öyle kurar, diğer işçi sınıfını ya da çalışanı savunur ama çalışanın yönetici olmasını hiçbir zaman gerçekleştirmek istemez! Parası ve güç sahibi olan söz sahibidir ve parası kadar konuşur, kazandırdığı sürece işçisi vardır, para kazandırmayan işçisi hemen atılır, zarar kavramı ortaya çıkınca ilk yapılan şey işçiyi çıkarmaktır... Her zaman verimlilik kuralı çalışan üzerine uygulanır!

Düşünelim hep beraber, tiyatro sahibi, bellidir... Egosunu tatmin eden yanında hep asistanı, işini takip edecek çalışanı vardır ve hiç onlara akıl sormaz, ortak fikir tealisi yoktur, istekleri vardır, istekleri yerine gelmeyince sözleri yüksek çıkar, kendisini kontrol edemeyen sinir patlaması! Sonuç, oyununa aldığı oyuncusu değişir, başkası gelir, süreklilik arz eder ama hiç bir geriye dönük öz eleştiri yoktur, çünkü hep haklı olanlar, hep haklı olmaya devam eder! Çünkü o her şeyi bilen ve görendir...

Solcular her şeyi çok iyi biliyor ve görüyorlarsa neden bir arada yaşamın gerekliliklerini lidersiz yerine getiremiyor. Sürekli bir lider arayışı vardır kurdukları partide... Ortak akıl yerini lider, perde arkasında abi, önünde dayısı olan sol yapılar... Parti başkanlığı yerine yetkilendirilmiş parti sekreterliği... Sonuçta tek adam, tek fikir, tek doğru değil midir? Var olan diğer partiler arasında farkı nedir?

Dün bir toplantıya katıldım, hepsi solcuydu, geneli kibirliydi, geneli kendisini anılarda öne çıkarıyordu, hepsi bir işin bir ucundan tutmuş ama devam ettirememiş... Tek ortaklaştıkları yer içki masası ve sohbetler olmuş... İçki masasında yakalanan ortak duygular hayat içinde yerini bulamamış... Kendisinden daha yetenekli gördüğü solcuyu yok saymış, yetki eline geçer geçmez o solcuyu ezmeye ya da yok etmeye çalışmıştır... Onun yeteneğinden yararlanmaya, ortak üretmek yerine, kendi doğrusunu, yaşam biçimini dayatmış ve tek ortak anı noktası rakı masası kalmış, orada başlayan ve biten dostluklar...

Kendisine solcuyum, Marksist’im diyenler toplumu değiştirmesi, yeni bir toplum yaratması bu ilişkiler içinde hayaldir. Bu ilişki biçimi var olduğu sürece hiç şansı yoktur, sadece bir darbe ile iktidarı ele geçirmek kalır, ortak mücadele ve akıl olmayacağı için darbecilerin iktidarda uzun sürmez, yüzyıllık tarihi içinde kısa sürede çürüyüp, bir glasnost (açıklık) diyen tarafından da sönümlendirilecektir...

Kimse kendi iktidarını paylaşmak niyeti yok, kendi iktidarını daha uzun sürdürmek için yanında olanları ya kendine hayran bırakacak ya da biat etmesini bekleyip, boyun eğenlerden oluşması için ortam oluşturacak... Ortak akıl, ortak hareket, ortak gelecek hayalleri ne yazık ki bu sistem içinde çok gerçekçi görünmüyor, sistemden kopmuş bireylerin yarattığı dünyada sistemin çok kötü ya kopyası ya da karikatürize edilmiş halidir...

Sol örgütler sürekli "dayanışma" kelimesini tekrarlar, fakat sol örgütün üst yönetimi üyelerinden sürekli bir şey ister ama örgüt o üyelere örgüt kimliği hariç hiç bir şey vermez... O kimliği taşıyanlar bir arada oldukları için, yetkin, her şeyi gören ve bilen örgütleri olduğu için şükrederler ve başka bir dünyanın mümkün olmadığını düşünerek, o yapı içinde her türlü rahatsızlıklarına rağmen kalırlar...

Alan memnun, satan memnun, bana ne oluyor?

Biat sanki bireylerin hücresine işlemiş, düşünme, nasıl olsa senin yerine biri düşünmüştür, sana verilen görevi yerine getir, gerisi seni ilgilendirmez. Sakın hesap sorma, yap ve unut!

Ortak üretemiyoruz ama ortak bir dünyayı hayal ediyoruz. Sosyalizm ve komünizm kelimesi neyi anlattığını çoğu insan bilmediğini görüyorum, çünkü lidersiz hiçbir şey yapamayacaklarını düşünen ve sürekli bir lider arayışı içindeler… Ortak akıl, ortak üretimin olduğu yerde yani üretenin yönetici olduğu yerde lider olmaz, yeni bir ilişki ağı ve kültürü yaratılmış demektir. 

Geleceğin nüvesini yaratamayanlar, geleceği oluşturamazlar…

İsmail Cem Özkan

 

10 Mayıs 2024 Cuma

Eskiden gazetelere anlam yüklenirdi…

Eskiden gazetelere anlam yüklenirdi…

Cumhuriyet Gazetesi 100 yaşına basmış, şimdiki sahipleri de bir kültür merkezinde kutlama yapmış... Bir yerlerde gördüm sadece, çünkü ben orada değildim, gözlemimi yazayım, çektiğim fotoğrafları paylaşayım ama uzaktan da olsa gazete tarihi üzerine kısaca görüşümü paylaşmak istedim.

Etkinlikte Cumhuriyet Gazetesini nasıl tanıttılar, ne anlamlar yüklendi bilemiyorum ama benim kafamda Cumhuriyet Gazetesi bir tane değil, çok savrulan, her savruluşunda uçlara kadar gidip sonra orta bir yol bulandır... Cumhuriyet Gazetesi bir iktidarın propaganda ihtiyacına cevap vermek için ortaya çıkmış, iktidarın bir anlamda sesi olmuştur. Yunus Nadi basın dünyasına yabancı değildir, ittihat ve terakki parti üyesi ve İstanbul’da başladığı yayıncılık ve gazeteciliğini Ankara’ya taşımıştır...

İlk başlarda Mustafa Kemal ne derse ona uygun siyasi tavır almış, Türkiye devletinin ilk yasal siyasi partisi Türkiye Komünist Partisinin kurucusu olmuştur.. Elbette bu kurulan parti kısa sürede kendisini fesih edecek, çünkü Komintern üyesi olamayacaktır. Üyesi olmadığı için işlevsiz kalan parti hayatını sessizce sonlandırılacaktır. Arkasından aynı kadro daha sonra Nazi Almanya’sının sesi olacak ve hatta Berlin’den gelen paralar ve imajlar ile Türk kamuoyunu yönlendirecek haberler yapılır. Yahudi düşmanlığını karikatürlerinde, yazılarında bol bol görülecek, dersim yasası ve Dersim'e yapılacak sefer öncesi Dersimliler hakkında dizi yazılar yazılacaktır... Kuyruklu insanlar diye uydurulan haberler, yazılar sayfalarında bol bol yer bulacaktır... O süreçte Yunus Nadi’nin ismini Yunus Nazi olarak telaffuz edilir olur... Hatta sağcıların solculara saldırdığı bir alandır, oradan her türlü provakatif yazıyı bulabilirsiniz…  o döneme ait tüm solcuların anılarında Cumhuriyet Gazetesi imgesini bulursunuz, bu yazının içinden sadece teğet geçti, fakat teğet geçen her kelime dönemin acısını içinde barındırır…

Cumhuriyet, devletin gazetesidir...

Saraçoğlu iktidarı, varlık vergisi, Türkçe konuş propagandaları gazetenin sayfasında iktidarın niyetine uygun olarak yer bulur... Yunus Nadi'nin ölümü üzerine gazete yönetimine geçen Nadir Nadi ise dönemin iktidarının görüşleri içinde kendisine yer bulur, hatta milletvekili bile seçilir. 

Nadir Nadi’nin gazetenin yönetimine geçişi 2. Dünya savaşının sonudur ve dünyada Nazi Almanya’sının mahkum edildiği günlerdir. Elbette gazetenin politikası da gözden geçirilmiş ve CHP içinden çıkan eski İttihat ve Tarikat partisinin kadrolarının öncü olduğu yeni siyasi bir partinin içinde kendisini ifade etmeye başlar.  Özgürlük, demokrasi, tek parti iktidarına karşı duruş, tek vatan içinde hakim görüşün içinde çok sesliliği savunur. Kısaca o dönemin devlet politikasına uygun görüşler gazetesinde yerini bulur.

Demokrat Parti içinde başlayan tek adam tartışmalarında “demokrasi” tarafında kendisini ifade etmeye başlar ve parti içinden ayrılarak bağımsız milletvekili olarak parlamentoda bulunur. Darbe sonrası ise Demokrat Parti’den ayrılmış vekillerin bir bölümü CHP içinde politika yapmaları ve özgürlükler, demokrasi gibi kavramları “ortanın solu” kavramının içinde kullanmaları ile CHP içinde değişimin taraftarları olur.  Nadir Nadi’de ortanın solu söylemine sıkı sıkıya sarılır ve gazeteyi yenilmiş, gözden düşmüş ırkçı Nazi çizgisinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Bu aynı zamanda CHP içinde değişimi de yansıtır. Gazete dolaylı olarak CHP'nin yayın organı gibidir ama CHP'yi bağlayacak bir kurumsal yapısı yoktur...

Ortanın solu, ilhan Selçuk’ların gazeteye ağırlığını koyması ile birlikte geçmiş algısının dışında yeni bir algı oluşturmuştur... Solcu kabul edilen yazarlar oradadır, 27 Mayıs darbesi ve onun anayasasını yazanlar Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarlarıdır... 12 Mart süreci ve 12 Eylül sürecinde devam eden yanlış bir algı hep var olmuştur, “cumhuriyet sol gazetedir!”...

Gazete zamanın ruhuna uygun muhalefet gazeteciliği yapmıştır ama içinde solcuların olduğu bir devlet gazetesi özelliğini hiç yitirmemiştir. Ara ara kapatılmış olmasına rağmen devlete bakışını değiştirmemiş, devletin çıkarları güncel olandan daha önceliklidir. Devlet içinde kötü adamlara karşı mücadele etmiştir, her zaman iyi adamların iktidara geleceği umudunu korumuştur.

Cumhuriyet Gazetesinin İstanbul merkezinin olduğu bina İttihat ve Terakki Partisinin genel merkeziydi, orası Babıali’den taşınana kadar merkez olarak varlığını korudu ama Nadir Nadi'nin ölümü sonrası Cumhuriyet Gazetesi bir dağılma, yalpalama süreci yaşamıştır... Değişen yayın yönetmenleri, onların tercihi, Özallı yıllar ve liberalizm... Siyah beyaz gazetenin renklenmesi ve klasik devlet gazetesi çizgisinden çıkması, solcu gibi algının yerini liberal sağ çizginin alması...

İlhan Selçuklu yıllar, gazete içinde iktidar kavgaları, köşe başı olan gazetecilerin gazete sayfalarına sokulmaması, sonra onların direnişi, tiraj sorunu ve yeniden gazetenin fetih süreci, arkasından Fetö kumpasları, İlhan Selçuk Ergenekon Davasından içeriye alınması ve ölümüne giden süreç...

Mallarını bu sırada satışı, elden çıkarılması, borçlar... Muhtaç durumda kalması ve okuyucu desteği... Yayın yönetmenlerin değişimi gazete içinde yaşanan savaşın dışa yansıması... İşten çıkarılanlar, işte kalanlar, birbirlerinin hakkında yazılar yazılması...

Bugün gazete Şişli'de bir binada...

Tarihi arşivi ile orada duruyor...

Gazete devlet gazetesi değil, çünkü bu arada devlette değişmiştir. Devletin yeni sahipleri kendilerine ait gazeteleri "devlet / parti gazetesi" yapmıştır... Yaşanacak operasyonları önceden haber veren muhabirler, gazeteler... Algı operasyonları... Cumhuriyet bu süreçte CHP'nin gazetesi algısına oturması...

Sokakta satılan gazete artık yoktur, belediyelerin aldıkları gazeteler tiraj raporunu belirler oldu... Kısaca CHP tarihi yakın tarihimizin karikatürize edilmiş hali olarak da görebilirsiniz, devletin tarihi olarak da okuyabilirsiniz... Cumhuriyet bugünlerde 100 yaşına basmış, elbette kutlamalar için bana davetiye gelecek değildi, gerçi içinde çalışan arkadaşlarım mutlaka vardır ama birbirimize sanırım çok uzağız...

Devletini arayan gazete özelliğini ve refleksini gösteriyor bugün elimize ya da ekranımıza aldığımız Cumhuriyet Gazetesi. Kaybettiği devletine kavuşabilecek mi?

İsmail Cem Özkan

9 Mayıs 2024 Perşembe

Bir Mayıs'tan bugüne ne kaldı?

Bir Mayıs'tan bugüne ne kaldı?

1 Mayıs günü saraçhane'de yapılan etkinlik, miting ve "Taksim'e gireceğiz, tek yol budur" diye açıklamada bulunanların büyük yenilgisidir, bozgunudur... O gün polise "mukavemet" (direnmek) dedikleri şey aslında sözünde durmak isteyen hareketlerin müdahalesidir, çünkü düzenleme kurulu o miting alanına çağırdığı kitleyi yüz üstü bırakıp gitmiştir... Açıkla kalan kitle çağrı amacına uygun olarak etten örülmüş polis duvarını aşmak istedi...

Beşiktaş'ta ve Saraçhane'de direniş olması kaçınılmazdı...

Kitlenin az geleceği hesaplanarak Beşiktaş iptal edilmiş tek koldan Taksim'e çıkılacak! Hepsi elbette sözde kalacağını geçmişi inceleyen her birey bilir... Nitekim sözde de kaldı, düzenleme kurulu istediği siyasi desteği görmedi, güçlü olan "benim sorunum değil, çağrıcı ben değilim, ben sadece destek verir ve giderim" dedi... Düzenleme komitesi ne yaptı, "madem onlar gitti, biz artık meşru değiliz" diyerek o da göstermelik polis ile sohbet ve çekilme kararı... Geçmişten tecrübe var, başına geleceğini biliyor: tutuklama, gözaltı, gaz, plastik mermi ve tomalar...

İş işten geçmişti, meydanı dolduran, bağımsız, sol, otonom gruplar çağrılan meydana gelmişti, ne yapacaklardı: inandıkları şey için yola devam... Bayrak /flama taşımak için kullandıkları ellerindeki plastik sopalar ile polis kalkanına vurdu, bir iki tekme savurdu...

Polis zaten eğitimini buna göre yapmış, hazırlıklı...

Polis eğitiminde kullanılan sloganlar atılmış ve barikattan delik açtırmamak için her türlü önlemini almış... Arkasında bir de teknoloji var. Yani yapay zeka kullanan kameralar... Tek tek kişileri tespit ediyor, henüz tekmesini yukarıya kaldırmış vatandaşın ev adresi, TC numarası ekranda!

Polis kendisine göre "terörist" olarak kabul ettiği hareketleri ve bireyleri sahada olmasa dahi akşama doğru, sabaha karşı evden aldı. Polis bilerek ev baskını yapar, çünkü evi basılan bireyin çevresine teşhir edilmesidir... Çevreye denir ki, "bu kişi, bu ev bir muhalif evidir, dikkatli olun, onlar ile iletişime geçerseniz başınız belada!" kısaca kişinin yaşadığı alandan uzaklaşmasını sağlamak için baskı aracıdır, her evden almak…

Sonuç, gözaltılar ve tutuklamalar...

Gözaltına alınanlar, tutuklananlar aslında suçlu değildir...

Onları suçlu gibi gösteren "tek yol 1 Mayıs alanı Taksim'dir" diye açıklama yapanlardır...

O gençlerin avukatları meydanı terk eden kurumlar olacağını mı düşünüyorsunuz, sanmam... Onlarda üzerilerine düşen görevi yaptı, iktidara: "sen güçlüsün" demek için böyle bir tiyatro oynadılar...

Olan gençlere oldu... Şimdi onların tutukluluk halleri, mahkemeleri, gönüllü avukatların savunması, gösteri / yürüyüş yasası… Uzayıp giden mahkeme koridorları ve bir süre sonra eğer iktidar isterse kapalı alanda bırakır, isterse evde, isterse koşullu salıverilme, istediği uygulamaya uygun maddeler uygulanır ve en sonunda zaten olması gereken olur ve özgür olurlar…

Kısa bir süre sonra tarihte olduğu gibi unutulacak gidecek, bazı göstericiler için kişisel travma olacak, belki ömür boyu üzerinde taşıyacak, birileri için onur kaynağı olacak ileride anlatacak, belki birisi de bak nasıl direndik diye örnek göstereceği bir araca dönüşecek…

Bugüne kadar yapılan ve benzer sonuçlar doğuranların özeleştirisi yapıldı mı? Benim bildiğim hiç yapılmadı, ders alındı mı, alınmadığı geçen eylemden belli değil mi?

Zaman akar gider, kuşaklar değişir ve değişmeyen şeyler hep kalır, sadece özneler değişir…

İsmail Cem Özkan

 

6 Mayıs 2024 Pazartesi

Nereden bakıyoruz?

Nereden bakıyoruz?

Ölmüş olan tüm devrimciler ortak hafızamızdır ve onurumuzdur... Bu konuda sıkıntı yok ama kendisini devrimci kabul edip, Kemalizm’in yaratmış olduğu krizler içinde ulusal bayramları kutlanması garip bir durumdur…

Ulusal bayramları kutlayıp Deniz Gezmiş ve Mahirleri anmak garip geliyor bana... Dönemin gençlik liderleri Marksist, onların ideolojisi ölüme giderken nettir, öyle muğlak filan değil, “kurtuluş devrimde” demekteler ve “devrimden” ne anladıkları nettir, işçi sınıfının iktidar olacağı bir sosyalizm özlemi içindeler... Ortada ne burjuvaziyi savunmak vardır, ne de sistemin simgelerine methiye düzmek vardır... Denizler Marksist’tir ve o çocukların çok iyi bildikleri bir şeyler vardır, onları da son nefeslerini verirken anlatmışlardır...

 Kemalizm lideri işçi sınıfının lideri ve onun yolunda adım atmış bir birey değildir, üstelik o yaşarken antikomünist dalgaya izin vermiş, birçok komünist işkencelerden geçirilmiş, haksız yere sürgün edilmiş, mahpusluk komünistler için üniversiteye döndürülmüş... Tüm bunların şahitliği ise siyasi şube ve onun hücreleridir...

Neden işine geleni görüp, işine gelmeyeni yok sayma alışkanlığımız var. Tarih bir bütündür, parçala, hücrelere ayır ve o hücrelerde işine gelen kelimeleri cımbızla ve kendini haklı çıkarma, çok zorlama gerek yok…

Kemalistler elbette ulusal bayramlarını kutlayacak, o bayramların ortaya çıkmasında rol almış mağdurlar ise katliam, sürgün, soykırım adı altında o günleri yad edeceklerdir, bu doğaldır, çünkü tarihe nereden baktığınız ile ilgili bir sorundur...

Bırakın Kemalistler istedikleri gibi bayramlarını kutlasın, altını istedikleri gibi doldursun. Onların bayramını kendi bayramı yapmak yerine kendi tarihinize ve gerçekliğinize sahip çıkın...

İşçi sınıfının tarihi Kemalistlerin tarihi ile paralel değildir, farkı zeminlerde farklı kulvarda ve hayata farklı noktalardan bakar ve öncelikleri farklıdır…

Hiç bir ulusal bayram tesadüfen çıkmaz, mutlaka mağduru ile ortaya çıkar ve madalyonun iki yönünün bir yüzünü temsil eder...

Hadi bugün ulusal bayram ilan edelim diye bir gün yoktur...

Ulus devleti mantığı içinde homojen toplum yaratmak adına ötekini ezmek, sindirmek, en nihai hedef olarak asimilasyon edip yok etmektir...

Fizikken yok etmeye kalkılırsa o durumda holokost, tertele, safo, tehcir, soykırım adı verilir, kelimenin ne zaman ilk söylendiği ya da çıktığının önemi yoktur, sonuçta bir halkın kökü fizikken yok edilmişse, yok edilmiş denir, efendim onlar aslında bizi kışkırtı, o yüzden fizikken yok ettik savunması olmaz...

Tarihi her olay siyasaldır, siyaset üstü tarih olmaz...

Hem mağdurun günü kutla hem de ulusal bayram kutla çelişkinin açıklanacak tarafı yoktur.

Kendisine solcuyum diyenler burjuva bayramlarına sahip çıkarsa, onlarda gelir sol değerin altını boşaltarak sahip çıkar... CHP, AKP vb... yakın tarihine bakarsanız eğer, işlerine gelince tüm değerlerimize içi boşaltılmış halde sahip çıkmış ama arkasından sol / devrimcilere yönelik operasyon yapmaktan çekinmemişlerdir...

Popüler siyaset ve liderleri için her yol mübahtır ama sol için her yol mübah değildir. Amacını, yolunu sahte yıldızlı sözler ile halka açıklamaz, gerçekleri olduğu gibi anlatmak için yol arar ve bu konuda olabildiğince açıktır...

Bugün içinde bulunduğumuz toplumda ne yazık ki ortak duygular, ortak beklentilerin en aza indirildiği süreci yaşıyoruz, kısaca birçok konuda ortaklaşacak zemin yok edilmiş durumda, o da siyasi bir tercihin sonucu... Elbette bu suç tek başına bugün iktidarda bulunan parti ve liderinin değildir, geçmişten gelen ve halen devam eden ve bugün ki iktidarda geleneksel olanı takip ederken, kendi önceliğini öne koyarak Kemalizm ile “yüzleşme” adı altında yapmış olduğu içtihatlar ile tarihte ayrı bir yere sahiptir...

Bugün yaşadığımız sorunların temelinde kapitalizm uygulamasının liberal yorumlanmasından başka izahı yoktur.

Ulus devlet yerini “küreselleşme” adı verilen tercihlerin alınması, ki paranın global olarak hareket etmesi kapitalist sistemin varlık sebebidir. Ulus devletlerin oluşturmuş olduğu gümrük duvarlarının yıkılması sadece paranın özgür hareket alanını genişletmemiş, resmi tarihi anlayışında parçalanması anlamına gelmiştir, çünkü sınırları ortadan kaldırılmış paranın hareketi kültürlerin daha iç içe geçmesini ve göç hareketinin ortaya çıkardığı ve ulus devletlerin de istemediği tarih ile yüzleşmeyi ortaya çıkarmıştır...

Sovyet sistemin yıkılması, Renkli Devrimler ve en sonunda Arap Baharı’nın oluşturmuş olduğu tarih yeniden yorumlanması var olan tüm ulusal değerlerin yeniden sorgulanmasını ve gerçek olarak kabul edilenlerin aslında gerçek olmadığı gerçeği ile yüzleşilmesidir. Küreselleşme ulus devletinin yerine küresel kültürü inşa edememiş, sadece tüketimi ikame etmiştir... Ulusal olarak ortaya çıkan ne varsa onun hızlı, hesapsız özelleştirilmesi, tüketilmesi ile karşı karşıya kaldık, bu da ahlak / etik kavramının yok olması ve yerinin dinin doldurmasıdır...

Bugün yaşanan çelişkilerin temelinde tarihe nereden baktığımızı net olarak ifade edemezizdir. Kısa vadeli ve iktidarın uygulamasına tepki olarak ortaya konan tarihi anlayış, yıkılmış ulus devletinin tarih anlayışının dillendirilmesinden başka şey değildir... Yanlışta daha fazla istekli olmak, solcuların duruşunu, algılayışını ve gelecek projelerinin muğlaklaşmasını ve düzen içinde düzeni korumayı savunan tutucu politikaya yönelmesi anlamına gelir...

Kısaca sol diye kabul edilenlerin sol olmadığı gerçeği ile karşılaşırız...

Sözün başında söylediğimiz cümleye tekrar dönersek, ölmüş olan tüm devrimcilerimiz onurumuz ve hafızamızdır. Onların mirası önümüzü aydınlatmaya devam etsin, burjuva ilericileri/ liderleri bizim liderimiz olmadığı gibi, bizim önümüzde karanlık noktalar yaratarak bizleri gittiğimiz yolun daha çetrefilli olmasına neden olmaya devam ederler...

İsmail Cem Özkan