Galata Gazete


12 Eylül 2021 Pazar

Tekrarlanan travma…

Tekrarlanan travma…

 

Bir daha geliyor 12 Eylül... Sürekli tekrarlanan travma günüdür, kayıplar, yasaklar, idam eldenler, göz altına alınanlar, işkence altında tutulanların istatistikleri tekrar tekrar yayınlanır... Geçmiştir ama aslında geçen sadece takvim yaprağıdır, acı ve yenilgi hala yerli yerinde durmakta, o dönemin delikanlıları bugünün dedesi ebesi oldu ama acılar daha dün gibidir. Acılar yaşlanmıyor, sevinçler, umutlu gözler üzerine yılların birikimi bindi yok etti ama acılar üzerine zerre kadar toz konmadı.

 

Yüzleşilemedi, acılar söylenemedi, gerçekler haykırılamadığı için 12 Eylül yaşıyor, devam ediyor.

 

İktidarda kim varsa onun ile birlikte devam ediyor demekteyiz, demekte de haklıyız, çünkü iktidar 12 Eylül karanlığından beslenmeye, oradan aldığı güç ile baskı mekanizmasını kendi lehine kullanmaya devam ediyor… Eğer bir iktidar 12 Eylül rejimi ile yüzleşirse o zaman o devamlılık sona ermiş demektir ama bunu yapacak bir lider ve onun yaratmış olduğu siyasi bir hareketten henüz söz edemeyiz. 12 Eylül rejiminde baskı gören muhataplar, muhatap olduğunu söylemek ile yetiniyor, onun için siyasi bir harekete ve kadroyu henüz kurmuş değildir.

 

12 Eylül günlerini bilgilerimizi ve acılarımız tazeleme günü olarak geçiriyoruz.

 

Yeniden bir yıl dönümü geliyor, her sene olduğu gibi bir daha yaşayacağız ya da kanıksadığımız için yaşadığımız 12 Eylül’ü anlamadan geçireceğiz, eğer anlamış olsaydık, zaten onun ile yüzleşmiş, hesaplaşmış bir hareketin varlığından haberimiz olurdu.

 

Sözde değil, yaşayarak anladık…

 

12 Eylül öncesi sanki yarın devrim olacakmış gibi bir balonun içinde yaşadığımızı darbe ile yüzleştiğimiz gün anladık. Yarın devrim olmadı ama gerçekler ile karşılaştığımız işkence merkezleri ve cezaevleri ülke sathında yayıldığını yaşayarak anladık. Sıkıyönetimden açık faşizme geçiş ve açık faşizmin ne olduğunu yenilgimiz ile gördük.

 

“Bak işte yaklaşıyor fırtına”

 

12 Eylül öncesi darbenin geldiğini dergilerde yazanlar, o yazdıklarına uygun bir davranış değişikliğine gitmeden kazandıkları “kurtarılmış bölgede” iktidarlarını korumayı seçmişlerdi. Küçük alanları çok abartıldığını ve devlet gücü ile oraya girip hepimizi bir bir aldıklarında geride bir duvar yazısı kaldı, o da kısa sürede silinecekti.

 

Fırtınanın içinde kalmıştık ve yalnızdık.

 

Sol geleceğini bile bile bekledi bir şey yapmadan, "hele bir gelsin, bak nasıl bir direneceğiz" dediler, geldi direneceğini söyleyenler merkezi olarak dal'da sallanıyordu, her türlü işkence yönteminden geçtiler.

 

Bir çok devrimci işkencehanelere bıraktı bir çok son nefesini, bir bölümü dar ağacında, yenildik...

 

Bir arada olamadan, tek tek yendiler bizi...

 

Eğer bir arada olabilseydik, birlikte davranabilseydik, bir olup geleceği birlikte oluşturabilseydik 12 Eylül bugün yaşıyor olamayacaktık...

 

“Yıllardan sonra, yollardan sonra
Şarkılar söylüyor çocuklar”

 

Yüzleşmek gereklidir, özeleştiri yapması gerekenler yapması beklenirdi ama onun içinde bir siyasi atmosferin oluşması şarttı, olmadı. İşler teorilerde ve beklentilerde olduğu gibi gelişmiyor. Tüm ülkeye seslenen haber bültenleri özgür ve bağımsız olduklarını göstermek adına 12 Eylül günlerinde işkencelerde son nefesini vermiş devrimci hareketlerin liderlerini ekrana çıkarıp onların görüşlerini alıyorlardı bir zamanlar, “açılım günleri” denilen günlerde. O günlerde ülkede bir hava estirilmiş, yüzleşme kaçınılmaz diyerek alkış tutanlar, iktidarın birer yan değneği olurken, ekranlardan seslenen eski liderler vardı. Elbette doğru şeyler söylüyorlardı, elbette “12 Eylül devam ediyor” derken haklılardı. Zaman içinde o liderler iktidarın beklentisini karşılamadığı an, ekranlar ve mikrofonlar onlara uzanmamaya başladı ve onların adına konuşacak yeni figürler buldular ve tartışma programlarının kadrolu konuşmacısı oldular…

 

Zaman bizim acımızı yok etmemişti ama bakışımızı değiştiriyordu.

 

12 Eylül darbecilerin başarısının göstergesiydi iktidarın ezilmişler üzerinde ki baskısı olan devlet. 12 Eylül’e bakışlarda bir sorun vardı, “yenilgi” vurgusu yapanlar esas sorumluların sorumluluğu gözden kaçırılıyor ya da üstü örtülüyor gibi bir his oluştu yıllar içinde bende. Sanki biz “güçlüydük, haklıydık ama gücümüz yetmedi, onlar devlet olanakları ile üzerimize gelirken tam hazırlanamadığımız için ya da ona uygun hareketimizi yönlendirecek kadar idare edemediğimiz için yenildik” vurgusu kulağımızın arkasına üfleniyor gibiydi. Bol bol cezaevinde çekilmiş fotoğraflar paylaşılıyor, orada açık görüş ya da havalandırmada pijaması, eşofmanı ile “habersiz çek kardeşim” pozları sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar olmuştu 12 Eylül.

 

“Ne geçmiş tükendi ne yarınlar
Hayat yeniler bizleri”

 

Bir de olaya başka açıdan bakalım; 12 Eylül geleceğini gören ama ona göre örgütlenmeyen devrimciler yüzünden başarılı oldu, askerler çok başarılı oldukları için iktidarda kalmadılar… Eğer geçmişi gerçek anlamda tanımlayabilseydik, yaşadıklarımızı romantik bakış dışında maddi koşulları ve “öyle olması gerektiği için öyle oldu” demek dışında bir açıdan bakarak değerlendirmiş olsaydık, belki bugün başka yerde olurduk.

 

Bugünden geçmişe doğru baktığımda, 12 Eylül üzeriden yıllar geçmiş olmasına rağmen, bir çok iktidar değişmiş, bir çok siyasetçiyi öğütmüş bir sistemde etki - tepki yasasına uygun bir toplumsal olaylardan hareket çıkarma umudu içinde olanlar geçmişi anlayabildiklerini düşünmüyorum.

 

İsmail Cem Özkan

7 Eylül 2021 Salı

Ötekinin ötekine propagandası…

Ötekinin ötekine propagandası…

 

“Aleviydi babam, belki sadece alevi olduğu için öldürüldü ya da işçi sınıfı mücadelesinde sanayi bölgesinde çıraklar daha iyi hayatları olsun diye… O bir solcuydu, solcu olmasını belki de kendisi seçmedi, dini inancı dolayısı ile ötekileştirildiği için solcu oldu.” Diye içini çekiştirdi bugün yaşadıklarına bakarken babasını düşündüğü zamanlarda.

 

Babası bir sanayide öldürülmüş ve katili bulunamamıştı. Bulunması da zaten şaşırtıcı olurdu, devlet için öldürenlerin olduğu yerde katiller her zaman korunacaktı.

 

"Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de...!" diyecekti ülkemizin ilk kadın ve sanırım son kadın başbakan olacaktı.

 

Babası solcu oldu, solun işçi sınıfı ile bağlantısı olduğunu öğrendi, çünkü Alevi olmak bile başlı başına var olan cumhuriyette öteki olmak anlamına geliyor ve yok sayılanların yok edilmek istendiği bir ulus devleti düzeni kurulmuştu.

 

Devlet eli ile katliamlar oluyor, devlet eli ile asimilasyon.

 

Yatılı okullar zaten Alevi, Kürt çocuklarını alıp Türkleştirme merkeziydi, adına da medeniyete ve devlete bağlı nesil yetiştirmek. Bir katliamdı yatılı okul ama öyle süslü cümleler ile anlatılıyordu ki, güya adam olmak için olmayan köyde, çünkü Alevi’nin köyü yoktu, o olmayan köyde yaşayan çocuklar okusun adam olsun diye devletin hizmeti olarak sunulmuştu. Olmayan inancın çocukları olan bir inancın ve mezhebe sahip, devletine bağlı bir çarklının dişisine dönüşüyordu. Ezilmişlikten, yok sayılmaktan kurtuluşu olarak yatılı olular ve öğretmen okulları oluşturulmuştu, ezileni ancak onlar gibi gözüken ama artık eğitilmiş bireylerin silah kullandırılması ile çözülecektir…

 

Ezilmişlik, yok sayılmak ve adam yerine konmak. Muhatap olmak bile başlı başına ötekileştirilmişler için önemliydi.

 

Öldürülüyorduk ama muhataptık!

 

 Solcuyduk, işçi sınıfının içindeydik, zaten bize başka yer de bırakılmamıştı, “işçisin, işçi kal” denmişti, hizmet sektörünün dilsiz ve her denileni yapan ve yüzünden gülücük eksik olmayan bir gecekondu insanları olmuştuk. Cezaevleri de bizim oradaydı, devletin sürgünler için oluşturduğu varoş okullarda. Müfredat, talim terbiye...

 

Terbiye ediyorlardı cezaevi ve okullar ile…

 

Hizmet sektörüne yetişmiş elemana ihtiyaç vardı, yetişmenin birincil kuralı; itaat / biat et… Etmezsen zaten işten atılıp, açlık ile sizi terbiye edeceklerdi, oluşturulan şehrin kenar mahallesinde. Bize kenar mahaller kalmıştı ne yolu ne de alt yapısı olan yerler. Bir gecede oluşturulan evler ile oluşturulan mahallerin çocukları olmamız bize verilmiş yaşam alanıydı ve orada şehirde yaşayanlara her türlü hizmeti verecek halde kalmamıza izin verilmişti. Bu sayede ülkenin değişiminde bizim katkımız dolaylı olarak olmuştu, kas gücü ile çalışan ve şehirdekilere göre sürekli doğum yapan yabaniler! Çingene’ydik, Alevi’ydik, Kürt’tük…

 

Ötekilerde homojen değildi ama şehirde yaşayanların sadece onlara hizmet edenler bilirdi, polisi bilirdi, askeri bilirdi homojen olmadığımızı ve aramızdaki çelişkileri kullanıp, ezilmişi ezilmişe karşı düşman kılmak ve bir arada olmamaları için ayrı ayrı mahaller oluşumuna izin verildi. Çingene Mahallesi, Alevi, Kürt… Hem Alevi hem de Kürt olanlar için ise artık kim nerede kendisini yanılmıyorsa, Kürtler de mezhep ayrımı keskindi, bir birinin sanki kanlısı gibiydiler, geçmişte yaşanmış ulusal direnişin ulusal olan yenilginin travması mezhep ayrımı ile ortaya çıkmıştı… Ulus devletinin efendileri biliyordu hepsini ama ulus devletin tebaası bilmiyordu gecekondu mahallesinde yaşananları, zaten oraya yakın geçen yoldan geçerken burunlarını kapatır, bir pislik gibi bakarlardı o yaşanan bölgelere, dağın, tepenin üzerine oturmuş gecekondular… Evlerinin penceresi o tepelere bakacağına Çankaya’ya bakar halde inşaat edilmişti!…

 

Gecekondular bir gün şehri kuşatacak ve o şehri zapt edecekler ama tarih öyle akmadı…

 

Gecekondular şehrin etrafında varoşlara dönerken, hakim din ve mezhebi de bu gecekondu mahallerini varoşlara dönüşürken kuşatmıştı, gecekonduda yaşayanlar bunun farkına dahi varmadan, ev sahibi olduğunu düşünürken tüm mahalleleri de ellerinden alındı ve hakim mezhebin birer arka sokağında oturan ötekiler olmuşlardı… Ötekilerin mahallesi, öteki olarak görülen resmi ideolojiye aykırı ama iktidardan hiçbir zaman uzaklaşmayan iktidarın gizli ortaklarının açıkça iktidara geldiği süreç varoşlaşma sürecidir.

 

Gecekonduda yaşayanlar için lüküs hayat başka şey ifade ediyordu. Derme çatma, her yerinden rüzgar geçen evler birden rantın ortasında kalmış, apartman yapılmaya başlamıştı…

 

“Hey
Lüküs hayat lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne ömür şey
Oh ne rahat
Yoktur eşin lüküs hayat”

 

Lüküs hayatı çalışırken gördükleri apartmanda yaşananlar olarak algılamışlardı, şimdi onlara da fırsat doğmuş, devlet arazisi olmuş özel mülk, özel mülk yeniden daire sahiplerinin parası ile oluşan ortak yaşam… Ortak yaşamda bu sefer onu komşuyu tanımaz olmuştu, ne kapı açılıyor ne de kapı kapanıyordu. Başlarda bir birine gidenler birbirine gitmez olmuş, sürekli değişen kiracılardan oluşan bir kısır döngünün parçası olmuşlardı…

 

Şehir kuşatılmıştı ve kuşatılan şehir mutlaka bir gün teslim olacaktı, çemberi yırtıp gidenler ise yeni kurdukları deniz kenarında şehre yerleşmişler, oranın ne kadar pahalı olduğu propagandası yapılır olmuştu. Bir lahmacun kuşatılan şehirde birkaç lirayken oralarda çift sıfırlı rakamlar ile ifade ediliyordu. Yeni hayat, yeni insan diye sunulan aslında türban giydirilmiş eskinin modernize ederken yeni bir başka hayatı dayatıyorlardı. Hakim din ve mezhep kontrollü olarak kendisini iktidar olarak sunmuş ve bu sunulan yeni yaşamda bazı açılımlar söz konusu olacaktı ama o açılımlarda çıkarlara dokunulduğu an potinin yerini takunya, askeri kıyafetin yerini dini kıyafet alacak ama sadece elbise değişiminden başka şey ifade etmeyecekti ezilenler için. Kurucular modern batı yaşantısı yerini Ortadoğu’nun yaşam ve bakış açısı alınca baskı daha kanlı olarak kendisini hissettirdi.

 

Canlı bombalar hep ötekini öldürdü… Devlet zaten hep ötekini öldürerek homojen ulus devlet yapmaya çalıştı, ulus devlet oldu ümmet devlet ama ötekiler hala hep öteki olarak kaldı, hiç biri iktidardan faydalanamadı, faydalanan ötekilerden devşirilmiş birkaç insan…

 

Devşirilenler hep daha fazla ötekine eziyet etmiş, işkence yaparken en acımasız olmuş… Öteki hep aynı nakaratı binlerce yıldır söylemekte;

 

Yürü bire Hızır Paşa 

Senin de çarkın kırılır 

Güvendiğin padişahın 

O da bir gün devrilir.

 

Yaşananlara bakıyoruz devirler yıkılıyor ama hükmedenler “Osmanlı’da bitmeyen oyun” gibi onlar hep yıkılan koltuktan başka koltuğun üzerine yıkılıyor, domino taşı başka domino taşın üzerine yol alır…

 

İsmail Cem Özkan

2 Eylül 2021 Perşembe

Tiyatro izleyicisi…

Tiyatro izleyicisi…

 

Tiyatro izleyicisinin bir kültürel birikime ihtiyacı vardır, hatta geçmişte tiyatroya giderken özel kıyafetler giyilir, günlük olan işler tiyatro için ertelenir ve orada olmak bir ayrıcalık anlamını taşırdı. Peki, ne oldu da tiyatro izleyicisi oyuncuya karşı saygısını kaybetti ve sadece eğlenmek ve vaktini geçirmek için gider oldu?

 

Neo-liberalizm, ulus devletinin temeline dinamiti koyup patlaması ile birlikte “para bende istediğim yerde istediğim gibi davranır, istediğimi giyinir, istediğim gibi paramın bana verdiği özgüven kadar konuşurum” anlayışı günlük hayatın vazgeçilmezi olunca, elbette bundan tiyatro izleyicisi de nasibini aldı. Liberal ekonominin çarkı elbette tiyatro sahiplerinin de niyetlerini bozdu, onlar “sanat için” değil, daha “fazla para” kazanmak için “her yol mubah” anlayışı siyasetçilerden sonra işverenlere de sirayet etti, o yüzden seyirci neden hoşlanıyorsa, hangi oyun tutmuşsa onun benzerleri ile salonları doldurmak kaygısı da bu değişimin içinde yerini aldı.

 

Bizim ülkemizin tarihi bir darbe ile değişti, darbe olmadan zaten değişeceği önceden belirtilmişti ama insanımız “anlama güçlüğü” çektiğini darbe yapanlar ve ülkemiz üzerine karar alanlar düşündükleri için alınan kararı “darbe” ile taçlandırıp, zor ile “ölüm korkusunu” kullanarak kabul ettirdiler gelmekte olan neo - liberalizm çöküşünü. Liberalizm her ne kadar “özgürlük” gibi sihirli bir kelimeyi kullansa da sihirli kelimeleri kazıyınca altından “felaket” çıkacağı belliydi, o güne kadar var olan yarı topal yürüyen demokrasicilik oyunu tekerlekli sandalyeye mahkum kalacaktı. Demokrasi, kışladaki askeri tişört ile gidip ziyaret etmek olduğunu düşünenlerin, var olan yasaları delmekle ya da yok saymakla keyfi bir özgürlük anlayış üstten alta doğru işlendi. Eğitim sistemi yeni düzene uygun tarihi söylemler ile yeniden düzenlendi. Talim ve terbiye heyeti toplumu terbiye edecek yeni argümanlarını PR çalışması yapan uzmanların eli ile geliştirdi ve istenilen kıvamda ılımlısından bir İslami devletin çarkı Suudi Arabistan’dan Rabıta içinde geldi. Gerçi bizim topraklarımız bu işe yabancı değildi, meşhur Trioya Savaşında atın içinde kaleye sızan askerlerin katliamı ve hile ile gelen zaferin sarhoşluğu kısa zamanda zafer kazananların trajedisine dönüşecekti, ama bizim yakın tarihimizde öyle olmadı, onlar Rabıta olarak geldikleri topraklarda Rabia oldular…

 

Tiyatrolarda bu değişimden etkilenmemesi mümkün değil, çünkü tiyatro hayatın ta kendisiydi ve hayat inişleri ve çıkışları ile devam ediyordu, bizde daha çok çöküşleri ve ulus devletinin oluşturmuş olduğu tüm birikimlerin yağmalanması ile devam ediyordu. “Satacaksın - sattırmayacağım” Hacivat Karagöz oyunu bir bakmışsınız sahneden TV ekranlarında tartışma programlarına yansımış, bu çok alıcı tartışmanın ve yönteminde tiyatro salonlarına yansımaması mümkün değildi, yansıdı da… Mizah yapıyorum diye şarlatanların ortalıkta darbeciler ya da onların sivil haline şirin gözükmek için siyaset üstü yeni mizahı tiyatro eserleri ile turnelere çıktılar ve bol bol seyirci topladılar.

 

Turne para demektir ve İstanbul dışında seyircinin cebinden para almak olduğunu kısa sürede tüm tiyatro sahipleri keşfetti. Ulus devleti zamanında tiyatro seyircisini “oluşturmak” ve “eğitmek” için gidilen turne şehir ve kasabalarda artık eğitim değil, “parayı topla” ama nasıl toplarsan topla anlayışı ile tiyatro salonu olmayan sinema salonlarının en ince sahnesinde Hacivat ve Karagöz perde oyunu gibi en az oyuncu ile seyirciyi mutlu etmek daha çekici geldi…

 

Seyirci mutluysa ve popüler oyunculardan oluşan bir tiyatro gelmişse yaşadıkları yere, elbette parasına kıyacak ama günlük kıyafetleri ile gidecekti, çünkü sinema seyreder gibi algılamışlardı, sinemaya gidersin, çekirdek çitleyerek filmi izler, hatta gerek olursa yanındaki ile sohbet ederek sinemanın keyfini çıkarırsın…

 

Sinema izleyici ile tiyatro izleyicisi arasında farkı dahi bilmeyenler parası için salona alınıp, onlara hiçbir açıklama yapmadan oyun kısa sürede oynanıp, meşhur sanatçılara bakılıp geri dönülürdü... Zaten o zamanda diziler ve sinemalarda müzik endüstrisinin arabesk tarafının parasın boldu ve tüm yapımcılar usta oyuncuları arabesk sanatçısının yanında yan oyuncu olarak oynatarak arabesk sanatçısının zayıf, beceriksiz ve oyun gücünün olmadığını usta oyuncunun gölgesinde gizliyorlardı…

 

Usta oyuncularda yeni düzende kaldıkları işsizlik korkusu ve paranın sıcak yüzü yüzünden arabesk film furyasından cep harçlığı biraz da akşamları takılacakları kadar para karşılığından arka arkaya çekilen filmlerde fazla enerji harcamadan oynuyorlardı. Onlar için aldıkları para önemliydi, kariyerlerinin hiçbir yerinde o filmlerin ismini dahi geçirmeyeceklerdi nasıl olsa, geçici bir süreç için katlanılması gerek şeydi, zaten bir çok oyuncuda 1402’lik olmuştu, yani işinden kovulmuş ve ödenekli hiçbir tiyatroda çalışmalarına izin verilmiyordu. Usta oyuncuları bir anlamda açlık ile mecbur bırakmışlardı. 

 

Arabesk öyle tesadüfen çıkan bir şey değildi, liberal ekonominin çarkı için arabesk bir kuşağa ihtiyaç vardı, çünkü iç savaştan çıkmış bir ülkede insanların kederlenip dağıtacağı bir atmosfere ihtiyaç vardı, o alanda doldurulmuştu. Arabeskin yükselişinde Rabıta’nın pek rolü yoktu, o yüzden Arabistan rüzgarı geldi ülkeyi kuşattı diye bakmamak gerek, bizim arabeskimiz milli ve yerliydi! İşkence hanelerinde çalınan “Türkiyem Türkiyem Cennetim” parçası hiç değildi… Neyse ki o parçayı biri satın aldı da radyo ve ekranlardan çalınmaz oldu…

 

Sinema salonları dolup dolup boşalıyor, filmine göre sinema önünde mendil ya da jilet satılıyordu. Elbette sinema izlerken mısır patlaması ve cola vazgeçilmezdi. İlk flört edenler partnerinin elini tutmak ve küçük öpücükler kondurması için elde mutlaka bir şey olması gerekliydi.

 

Sinemada yemeden içmeden zaten film seyredilmez!

 

Çapkınların ile milli olduğu yerlerdi, zaman içinde öyle bir değişime uğradaki bu çapkınlık ve alanları bugün hepsi sanal oldu ama eskiden sanal değil, hayatın içindeydi. Liselilerin çay partileri, üniversite öğrencilerin doğa gezi aşkı, sinema salonları ve şehirlerine gelen tiyatro salonları… Tiyatro salonları sinema salonları gibi algılanması yeni değildi ama parası olan kız arkadaşına daha fazla hava atmak adına tiyatroya gidip cilveleşiyor, arka koltuklardan ön koltukta oturanı rahatsız edecek kadar sohbet içinde oyunu karanlık salonda izliyordu.

 

Salonlar para için doluyordu, popüler oyunlar sahnede, tek kanallı Türkiye ekranlarından kim gösteriliyorsa, onların oyunları kapalı gişe oynuyordu. Ekrana çıkıp görünmek seyircisi olan bir tiyatroda oyun oynamak anlamına geliyordu liberal ekonominin dişlisi içinde.

 

Popülizm liberalizmin olmazsa olmazıdır, popülizm olmadan sanki liberalizm olmayacak gibi, popüler olanlar daha özgür olduklarından dolayı olsa gerek bir ilişki doğmuştu… “Parası olan popüler olur, popüler olan para kazanır” ikilemi artık hayatımızın içindeydi ve ünlü olanların sahne aldığı oyunlarda seyirci alırdı…

 

Elbette bu da oyuncunun üzerinde büyük bir baskı ve yük getirmişti, çünkü popüler olmanın ekrandan geçtiğini ve ekranda muhalif birinin çıkma olasılığının düşük olduğunu biliyordu oyuncu, aptal değildi ya elbette bilecekti. Popüler olmanın birincil koşulu göz önünde olmak, her kesime seslenir olacak şekilde ortaya yuvarlak cümleler kurmak, taraf olmamak, olursa eğer taraf “mili takımı” tutmak gibi genel doğrular oyuncuların ve tiyatro sahiplerinin ortak mutabakatı olmuştu… Kısaca muhalif olmayacaktı, sevilen oyuncu sevimli halini korumak ve gözle görünür olmak zorundaydı. Bunu zaten kısa sürede modern söylem ile “deneyimleyeceklerdi”. Muhalif olanlar açlık ile sınava girerken, popüler olanlar gösterişli kıyafetler ile magazin programların konuğu oluyorlardı… Elbette tüm oyuncular için bunlar söz konusu olmaz, bazı büyük oyuncular kendilerini devlet ve şehir tiyatrosu şemsiyesi altında kendilerini koruyacaklar, elit oyunlarda gözüken elit tiyatro oyuncusu ve sahipleri kendi klasik seyircini koruyacaklardı…

 

Tiyatro mevsimi yeniden açılıyor ve bazı eski tiyatro seyircisi gittiği oyunca cep telefonsuz, oyunu yasak olmasına rağmen kayıt altına alan, yüksek ses ile konuşan, cep telefonu olmayan tableti ile oyun oynarken oyunu dinliyor olmasını kabul edemiyorlar, ah diyorlar o eski seyirci nerede? Tiyatro seyircinsin eğitilmesini rica ediyorlar saf saf… Seyirci zaten eğitilmiş, eğitildiği için öyle davranıyor dersek bu sefer o saf izleyiciler bize kızacak! Uzun yıllardır ülkemizde “para bende her şeyi yaparım, parası olmayan parası olanın kölesi olur ve muhtaç olduğu için dini bayramlarda “sadaka-i fıtır” alır. Devletimiz bu arada fakirin oyu mubahtır diyerek oyunu fakir fukara fonundan fonlandırılır, fakire seçim öncesi dağıtılan maddi artık neyse sandıkta oy olarak döner, dönmeyen oy ise cemaatler içinde dönecek şekilde o fakir eğitilir. Cemaatler fakirden aldığını fakire vermez, zenginden gelen bağışı fakire dağıtıyormuş gibi, dinsiz/laik ülkemizde cami fazlalığı olan yere bir de daha büyüğü ve daha gösterişli cami yapma yarışına girecek kadar işi ilerletmiştir. Camisi çok güzel olan elbette cemaat çekecektir, ne kadar büyük ve güzelse cemaati o kadar büyük ve geliri bol olur, tıpkı popüler olan oyuncu gibi… Sonuçta hayatımızı belirleyen paradır ve paranın sıcak yüzü aşkına dostlar üzerinden para kazanılacak birer tüketici oluverir…

 

Tiyatro perdelerini açıyor, devlet ve özel tiyatrolar parayı veren idarenin izin verdiği kadar oyunu sahneye koyacak. Özel tiyatrolar elbette para kaygısı ile kiralık salon arayacak, oyun için en az masraf gözetilecek, en az ekip ve her işten anlayan çalışma arkadaşları ile oyunu kotarma telaşında olunacak. Tiyatro sahipleri “biliyorsunuz arkadaşlar, ekonomik olarak dar boğazdayız, biraz sabır” diyecek oyucusuna… Ve en az maaş ya da oyun başına cep harçlığını sunacak, “ya benimlesin ya da başka tiyatronun oyucucusun” diyecek… Tiyatro “aşkı için” sahneye çıkanlar, bir de “aşk yanında para da lazım” diyenler, “aşk ekmeksiz olmaz” diyenlerin söyleyecekleri söz de kahve köşesinde bir dizide acaba oyuncu olur muyum kulisinde olacaklar büyük olasılıkla… bazı devlet ve şehir tiyatro oyuncuları tok oyuncu olduklarından olsa gerek her türlü dizi ve sinema rolünde kurumundan izin alarak ek gelir elde ederken hiç işsiz kalmış, ekmek ile aşkı arasında kalmış oyuncu arkadaşlarını düşünmezler, daha fazla rol, daha fazla dizi, her yerde yüzünü gösterme telaşı, ne de olsa popüler olmak para demektir bu zamanda…

 

Ben seyirci koltuğundan sahneye bakanlardanım. Yanımda oturan cep telefonu açıp oyun oynamasından rahatsızlık duyuyorum ama yapabileceğim bir şey yok, çünkü parasını vermiş, gelmiş oturmuş koltuğa. Kendisini sinema salonunda sanan ama izlediğini zaten anlayacak kapasitesi olmayanın can sıkıntısını giderişi sırasında sahne ışığı ile cep telefonu ışığı arasında sahneden geleni anlamaya çalışmak ile geçireceğim. Elbette tiyatro izlerken sadece izlemek yetmez, zaman nakittir diyerek oyun sırasında iş takibi yapan izleyicilerde olacaktır, onlar para mı kaybetsinler benim gibi seyirciler yüzünden.  Bir de toplu bilet alıp da salona gelen kurum çalışanlarının bir biri ile işyerinde olanların dedikodusunu oyun zamanına getirip yapanlar, onlar dedikodusuz mu kalsın, aşk olsun dedikodu bir anlamda terapi değil mi, oyun zamanında bedava terapi yapanlar… Ödenekli tiyatroya gelen siyasilerin çocukları ya da kendileri üstelik iktidarda bir de söz sahibi ise gelenler, gerek olduğunda oyuncuya müdahale ederek “burası siyaset salonu değil, öyle konuşma, durduk yere iktidara taş atma” diyerek protesto edenler… Ağzından sakızı çıkarmadan birde balon yaparak oyunu izleyen en sırada oturan arkasından dayısı ya da babası olan siyasilerin yakınları, elbette oyunu sinemada izler gibi izleme haklarını kullanıyorlar, seçilmişlere “laf yok”, atanmış zaten oyuncunun üstünde bir Demokles'in kılıcı gibidir, oyuncunun kaderi cimer’a şikayet edilecek kadardır, soruşturma, hakaret davaları, tazminatlar... Kısaca sahnede olan, seyirciyi veli nimet olarak görür ve sesini çıkaramaz! Çıkarırsa “yandaş” medyanın hedefinde, uslanmaz bir muhalif olarak sunulur ve elinden popülaritesi alındığı gibi ekmek kazanma yolu da tıkanır…

 

Liberalizm sizin bildiğiniz gibi, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” değildir, geçiş ücreti bile günümüzde devlet güvencelidir, geç ya da geçme senden alır o parayı!

 

Tiyatro sezonu açılıyormuş, üstelik seyircili. Seyircisi bol, alkışı hiç eksik olmasın oyuncaların ve tiyatro salonlarının.

 

İsmail Cem Özkan

31 Ağustos 2021 Salı

Bağımsızlık hepimizi kucaklar mı?

Bağımsızlık hepimizi kucaklar mı?

 

Bir ülke ne zaman zafer gününü kutlasa, ne zaman bağımsızlık günü yürüyüşü yapsa ya da ulusal bayramını kutlasa bende hep bir soru oluşur, acaba bu tüm milletçe kabul edilen ulusal/ dini günler milletin hepsini mi mutlu ediyor? Çünkü, teoride ulus devlet kavramında yer alan homojen devlet pratikte karşılığı yoktur, en homojen devlet olarak kabul edilen Fransa ana karadaki devleti bile homojen değildir, sokakta Fransızca, evde Almanca konuşulan büyük bir bölge söz konusudur. Kısaca ulus devleti mantığı içinde yer alan homojen tek ırkın, tek dinin, tek lider, tek ütopya, tek vatan, tek bayrak kavramının aslında tek olmadığı ve sorunlar ile uğraşıldığını görmekteyiz.

 

Ulus devleti, faşist devlet sürecinde tek lider etrafında toplanmış, tek ütopya ya da ülkü dedikler ideal bir toplum için kendi vatandaşına her türlü zulüm yaparak, farklı cinsel tercihi olanlar, vücutlarında bir uzvu eksik olanlar, algılama ve anlama yetkisi normal insana göre düşük olanları yok etmeye kadar işi ileri götürmüştür. Çünkü, milletin onuru hiçbir eksikliği kabul etmez, ideal insan ancak o toplumun tümü için geçerlidir ve elinde olsaydı o dönemde ideal nesil üretim için genetiği ile oynanırdı.

 

Ülkemizde de ulusal bayramlar vardır, tıpkı diğer ulus devletlerinin olduğu gibi. Bizim “bağımsızlık günümüz” yok ama onun yerini alan bayramlarımızda mevcuttur. Aslında tarihte bağımsızlık günümüz vardı, Osmanlı devletinden miras kalan ama o gün de zaman içinde işlevsileşmiş ve bir karar ile yok edilmiştir. Bugün Abide-i Hürriyet Meydanı ve anıtı sessizce bir adalet sarayın arkasında unutturulmaya bırakılmıştır.

 

Bir ülkede eğer ulusal/ dini bir bayram kutlanıyorsa, orada kendisini dışlanmış, ötekileştirilmiş hisseden önemli bir kesimin varlığının olduğunu düşünürüm, çünkü ben ezilenlerin durduğu yerden bakmanın demokrasi kavramı için gerekli olduğunu kabul ederim. Çoğunluk bakış açısında demokrasi olmaz, ancak onlar için “istikrar” daha önemlidir ve istikrar için zor ile bir şeyleri bastırmak ya da yok saymak normaldir. Olaylara ve kutlamalara azınlık ya da öteki olarak bakarsanız ülkenin demokrasi ve hoşgörünün ne kadar gelişmiş olduğu ya da yok sayıldığını daha rahat görürsünüz.

 

Ezilenler ve ötekiler açısından bakıldığında bayramların anlamı kutlanan anlamından farklılaştığını göreceksiniz, çünkü ezilenin kutlayacağı bir kitlesel bayramı olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız.

 

Günümüzde ülkemizde de dini ve ulusal bayramlar mevcuttur, bayramlar iktidar ile muhalefetin birbirine karşı güç gösterişine dönüşmüş durumda. Merkezi hükümette yer alanlar dini bayramlar daha önemlidir ve o günlerde sandığa yansıyacak her türlü etkinliği devlet olanakları ile yerine getirerek, seçim için harcayacağı bütçesi için bir anlamda tasarruf yapmaktadır. Kısa tarihimiz içinde devlet gerek görürse soğan patates dağıtacağı çadırı kuruyor, seçim olduktan sonra hemen o çadırları kaldırıp sanki sorun çözülmüş gibi davranabilmektedir. Muhalefet ise kendisine biçtiği kurucu parti misyonundan yola çıkarak ulus devleti anlayışıyla muhatabına karşı belediyeler eli ile kendi bakış açısıyla seslenmektedir.

 

Ümmetçi bakış açısı ile ulus devleti bakış açısı bugün yaşadığımız neo- liberal küreselleşmiş dünya politikası ve stratejileri ile uyumlu mu? Sorusu aklınıza gelmiştir sanırım, bu soruya yanıt verirsek, aslında her iki bakış açısı var olan ticari yaşam ve para hareketini incelersek çağın dışında kalmış ama emperyalist ülkelerin üçüncü dünyaya dayattığı politikanın gönüllü muhatabı olduklarını görürsünüz…

 

Ulus ya da ümmetçi bakış ile yapılan tüm bayramlar aslında asimilasyon için birer silah ve öteki olanın üzerine açıkça baskı yapmanın aracına dönüşmüştür. Demokrasi, eşitlik, bir arada yaşam gibi kavramları çöpe atan bir bakış açsına sahip olan bir Hacivat - Karagöz oyunu ile karşı karşıyayız. Demokrasicilik oynayan iktidar ve muhalefet, toplumu “ya o ya ben” seçeneği ile “kısır döngüye” sokup yozlaşmış, her türlü ahlaki kavram yokmuş gibi yapan bir anlayışı dayatıyorlar. Demokrasi; öteki ve ezilenin haklarına duyulan saygı ve yasal güvence ile ölçülür, bir ülkede demokrasinin varlığı sadece seçim sandığı değil, aksine ötekilerin hakları yasal olarak güvence altına alınıp alınmadığı ve onlara yönelik negatif ayrıcılığın yerini pozitif ayrımcılığın alıp almadığına bakarak söyleyebiliriz.

 

Bir arada yaşamanın olmazsa olmazları belliyken, bir arada yaşayacağız ama “benim gibi düşüneceksin, benim gibi ibadet edeceksin, benim gibi ütopyan olacak, benim gibi konuşacak ve güleceksin, ben neden hoşlanıyorsam ondan hoşlanacak, ben kimi düşman olarak görüyorsam onu düşman, kimi dost görüyorsam onu dost göreceksin” anlayışı ile mi ötekine bakılıyor? Kısaca öteki kabul edilenleri kendi inançları, dilleri, kültürleri ile olduğu gibi mi kabul ediyorsunuz, yoksa sözde kabul ediyor gibi gözüküp onların hakları gündeme geldiğinde “burası üniter devlet, elbette onlar ile eşit olamayız” mı denilmektedir.

 

Ümmet ve ulus kavgasında neden bizler -kısaca ezilenler olarak- taraf olmak zorunda kalıyoruz, başka bir alternatifimiz yok mu?

 

Kısaca soruyu tekrar soralım; bağımsızlık, zafer kutlamalarında “bağımsızlık” hepimizi kucaklar mı?

 

İsmail Cem Özkan


30 Ağustos 2021 Pazartesi

Kökler belirler mi bugünü?

Kökler belirler mi bugünü?

 

Her siyasi hareketin bir tarihsel kökü vardır ve oradan aldığı birikimi ile bugüne dair düşüncelerini ve yol haritasını belirler. Tarihsel kökü olmayan her yapının nereye savrulacağı belli olmaz, çünkü onu tanımlayan şey nerede durduğu ve hangi pencereden olaylara baktığıdır. Tarihsel kökü olmayan hiçbir hareket ve ulus kendisini bugüne konumlandıramaz, mutlaka bir tarihsel kök bulmak zorundadır, çünkü hiçbir şey aniden oluşmaz, onun bir evrimsel süreci vardı, ben yaptım oldu tarihsel hareketler için geçerli değildir. Diktatörler bile gömlek değiştirmiş olduklarını söylerken kendilerine bir tarihi kök bulurlar.

 

Her sol yapı diğer toplumsal hareketler gibi kendi tarihini bir yerden başlatır, çünkü toplumsal hareketler bir kökten beslenir ve o köke uygun hayata bakar. Tarihsiz siyasi hareket olmaz, o yüzden birden siyasi hareket çıkamayacağına göre hareketler bugün varlıklarını daha iyi anlatabilmek ve bir toplumsal tabana oturtmak için bir tarih kök bulur ve o kökten fışkıran bir fidan olduklarını ilan ederler. Önemli olan hareketin “somut durumlara, somut tahlillerini yapabilmeleri” için “nereden baktıkları” kadar “hangi gelenekten” geldikleri ve o geleneğin siyasi öncelikleri ile bugün arasında bağlantı kurmak veya devamlılık sağlamaktır...

 

Bizim sol tarihimiz TKP tarihi olarak algılanır ama TKP öncesi ve Osmanlı döneminde oluşan sol hareketlerin de olduğunu biliyoruz. Türkiye sol hareketi Osmanlı dönemi içinde oluşan birikimden faydalanmış ve kök olarak oradan kendisini konumlandırmıştır, fakat Osmanlı döneminde homojen bir hareketten söz edemiyoruz, ittihatçı bir gelenek yanında, işçi sınıfı içinde örgütlenmeye çalışan küçük bir kesime seslenen Marksist harekete kadar geniş bir alan söz konusudur. Fransız devrimi sonrası oluşan ulusal fikir ve onun içinden doğan bir işçi sınıfı düşüncesi söz konusudur, Avrupa’dan geçte olsa bize oluşan bir çok düşünce hareketleri vardır ve onun toplumsal karşılığı da tarihsel süreç içinde kendisine alan bulacaktır.

 

Fransız devriminin ülkemize olan etkisi bir çok değişik etkisi olmuştur, teoriden daha çok pratik yönünden ele alan ve tam amacı özümsenmeden ordu içinde gelişen bir ittihatçı gelenek, siyasi olarak mücadele eden, ulus fikriyatı için o güne kadar yok sayılan Türk ve Anadolu kavramı içinde kendisini örgütleyenler yanında, Yahudi, Rum ve Ermeniler ağırlıkta olmak üzere ülkemizde bulunan daha sonra kabul edilen “azınlık” dini ve milletlerde uluslaşma yanında işçi sınıfı merkezli ütopik sosyalist düşünceleri içinde barındıran örgütlenmeler bu dönemin eseridir.

 

Balkan savaşı aslında Balkan’da yer alan ulusların “kendi kaderini kendileri belirlemek” için hakim devlet olan Osmanlıya karşı savaşmış ve bir bölümü bu savaştan Rus imparatorluğu ve diğer sömürge devletlerin desteği ile kazançlı çıkmıştır. Osmanlı devleti her ne kadar kendisini Balkan Devleti olarak tanımlamış olsa da bu savaş sonrası Anadolu’ya doğru büyük bir göç ve bu göçün yaratmış olduğu toplumsal dönüşüm ya da uluslaşma uyanışı ile karşı karşıya kalmıştır. İstanbul bu büyük hareketlilikten en çok etkilenen şehirdir, uluslaşma ve Osmanlı imparatorluğunun zor ile ayakta tutmaya çalışan sarayın elinden iktidarın alınması süreci bir anlamda yeni fikirlerin toplum içinde olmasa da ağırlıkta toplumun en ileri kesimi olan ordu içinde karşılığını bulmuş ve ittihatçı bir geleneğin tohumları ekilmiştir. Fransız solunun ülkemize etkisi bu süreçte cılız olarak kendisini göstermiş olması onların elinde güç olması anlamına gelmemektedir. TKP kuruluş süreci işte bu cılız ama örgütlü bir kesimin ittifak içinde yer almasını ortaya çıkaran bir tarihsel sürecin başlangıcını anlatır.  Selanik ve İstanbul merkezli bu örgütlenmelerin sembol ismi ileride TKP genel sekreteri olacak olan Şefik Hüsnü’dür. Her ne kadar Fransız etkisi ülke topraklarında varken aynı süreçte Almanya’da eğitim gören öğrencilerin ve gençlerin oluşturmuş olduğu Spartaküs hareketinin de ülkemize olan etkisi yok sayılamaz. Kurtuluş savaşı sürecinde Spartaküs hareketinin ülkemizde uzantıları kurtuluş savaşına destek vermiş ve Bakü’de konferans toplayarak TKP kuruluşu için karar almışlardır. TKP resmi tarihinde TKP Ankara’da kurulmuş, orada kurulan TKP homojen değil, birleşik TKP olmuştur. TKP, kuruluşundan sonra üst örgüt olarak komitern kararlarına bağlı kalacağını ilan etmiştir. Kısaca Sovyet çıkarları TKP’nin stratejik çıkarlarını belirler konumda olmuştur.

 

TKP, Rus Sovyet devriminden sonra kendisini tanımlamış ve örgütlemiştir, gerçek örgütlenme süreci kuruluşunda değil, Kemal Türkler ile işçi sınıfı içinde taban bulması ile tamamlamıştır.

 

TKP bir sol harekettir ve kendini fesih edip, yeni bir isim ile evrimleşmesi ile arkasında kendi takibi olduğunu ilan eden bir çok hareket bırakmıştır. TKP ardıları için bugün sol siyasi hayatımızda birden fazla hareket mevcuttur ve kendi örgütlenmelerini oluşturmaya devam etmektedir.

 

Bir de sol tarih içinde Osmanlı son dönem sol hareket olarak kabul edilen İttihat ve Terakki Partisi devamcısı olduğunu ilan eden partiler mevcuttur. Onların ortak özelliği devlet partisi olduğunu ilan etmeleridir. Milli demokratik ya da ulus devlet anlayışını “ileriye taşımak” üzerine kurguluyorlar. Öncelik ulus devleti anlayışı ile hayata bakıp, yetersiz gördükleri bu devleti nihai hedef olarak işçi sınıfı devleti yapma iddiaları içindedir.

 

CHP burada kendisini sol olarak tanımlaması Bülent Ecevit döneminde "ortanın solu" olarak tanımlayarak kurucu partinin sola doğru yöneliminin yol haritasını değişimden daha ağırlıkla, ulus çıkarı ve ulus devletinin kendisini koruması ve çağa uygun konumlanması üzerine yapılandırmıştır... Bugünden geçmiş CHP’ye bakınca ulus devleti anlayışı içinde “sol” bir duruşu varmış diyebiliriz, bugün ise CHP’nin “kurucu” özelliği vurgulanarak sağ açılımı devam etmektedir.

 

Peki, CHP dışında kendisini kök olarak İttihat Ve Terakki Partisi’ne bağlayan sol yok mudur? Elbette vardır; bunları 68 kuşağı sol hareketler ve onun içinden oluşan hareketler olarak bakabiliriz. Anayasaya sahiplenme, anayasal hakların kullanımı için eylem yapanlar bu kökü miras olarak almışlardır. O dönemden kalan bugün dahi lider kadrosunda yer alanlar Kemalizm ve Atatürk söylemi içinde olduklarını görürsünüz...

 

Kürt sorunu ve çözümü konusu gelince sol geleneğin içinde bir çatışmadan söz edebiliriz. Milli Demokratik Devrim görüşlerine sahip olanların 12 Mart öncesi ve sonrası sürecinde ayrışmalara şahitlik ediyoruz tarih içinde. Kürt sorunu ulus devleti kavramı içinde çözülmesi gerek bir sorundur. Eğer ulus devletini sadece Türk kavramı üzerine kurarsanız Kürt sorunu aslında vardır ama yoktur, asimilasyon edilmesi gereken ya da sökülüp atılması gereken bir “çıban” başıdır.

 

Türkiye İşçi Partisi ise “Doğu Mitingleri” ile var olan TKP anlayışından kopuşu temsil etmektedir. Kürt sorunu ve çözümü konusunda bir çok hareketin doğmasına ve yeniden gündeme gelmesi anlamına da gelmektedir. TİP’in açılımı aslında turnusol bir işlev görecektir, çünkü ulus devleti bakış açısı sorunları çözmemiş, sorunların daha da katmerleşmesi anlamına geldiğini göstermiştir. Sol geleneğin geçmişi ile yüzleşmesi için bir fırsattır, bu fırsatı Türk solu içinde ilk defa teorik boyutta değerlendiren ise; İbrahim Kaypakya’dır. THKO ve THKP-C geleneği Kürt ve Türk haklarının kurtuluş mücadelesi kavramını o karanlık dönemde dillendirmişlerdir.

12 Mart 1971 muhtırası ve sonrası süreçte 68 kuşağının hakim olduğu siyasi yapılanmalar orantısız olarak yapılan mücadelede yenilmişler ve cezaevlerinde oluşan yeni nüveler çıkan af ile kendisini örgütleyip yeni bir siyasi mücadelenin de önünü açmıştır. 12 Eylül 1980 faşist darbesine giden süreçte Türkiye Sol Hareketi köklerini ve gündeme bakışı konusunda bir çok makale yayınlamış ve sol hareketin kökeni konusunda bir çok belirsizliği ortadan kaldırmıştır.

 

12 Eylül yenilgisi solun yeniden kendini günün koşullarına uygun örgütlenmesi anlamındadır. Yenilgiden kendisini koruyabilmiş yapılar için devamlılık hiçbir değişikliğe uğramadan devam etmiştir söylemini kullanmış olsalar da aslında değişim ulus devleti kavramının ülkede neo- liberal politika ile değişimi ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

Ülke artık eski ülke değildir.

 

Kürt sorunu kendisini “ulusal kurtuluş hareketi” ile “kendi kaderini kendi belirleme” olarak dayatması solun ülke içinde hareket alanını da yeniden belirlemiştir. 12 eylül öncesi antifaşist mücadeleyi merkezine alan hareketler için bu yeni duruma uygun tavır geliştirmeleri uzun tartışmalara neden olacak ve birbirinden bağımsız değişik inisiyatiflerin de doğmasına neden olmuştur. Deneme yanılma yöntemi ile kurulan dernekler, partiler bu sürecin kafa karışıklığının göstergesi gibidir, çünkü kendisini kökünden bağımsız konumlandıramayanlar “devletin bekası” ve ulus devleti anlayışı içinde olaylara bakışı belirler olmuştur. Var olan devletin parçalanması mı ya da birlikte mücadele mi? Daha başka söylem ile “birlikte yaşamak” ya da ayrı ulus devlet altında “komşu olarak yaşamak”. Soru basit gibi gözükse de Kürt sorunu ve onun çözümü konusunda var olan tartışmanın bilinçaltından açıkça konuşulamayan ama simgesel hareketler ile kendisini göstermesinden başka bir şey değildir, çünkü Kürt sorunu ve onun yaratmış olduğu “düşük yoğunluklu iç savaş” koşulları yeni örgütlenmenin yolunu ya açmıştır ya da çıkmaz sokağa bırakmıştır.

 

Türkiye sol hareketi bu süreçte her türlü olasılığı değerlendirip, arka arkaya yap - boz gibi partiler kurmuş ve iç tartışmalar ya da örgütlememenin getirmiş olduğu dağınıklığı yaşamıştır. Yeteri kadar örgütlenemeyenler, örgütmüş gibi yaparak, diğer örgütmüş gibi yapılar ile birleşip yeni hareket olmayı denemişler ama ortada kafa karışıklı yanında geçmiş ile yüzleşilememenin getirmiş olduğu bir yenilgi tarihinin ağırlığı altında ezilmiştir. Sol, ülke gerçekliğine uygun siyasi hareket ne yazık ki kitlesel boyutta kuramamış ve ülkeyi baştan sona kucaklayacak bir hareket oluşturamamıştır.

 

Antifaşist mücadeleyi kendilerine örnek alanların yeni koşullara uygun söylemler geliştirememiş, geçmişin değerlerini anı kitaplarına döndürerek en azından var olan korumayı seçmişlerdir. Anılar bir anlamda geçmiş ile yüzleşme olarak algılansa da aslında yüzleşmek yerine kahramanlık hikayelerin öne çıkarılması ve romantik devrimci bir geçmişin öykünmesi olarak kendisini ortaya çıkarmıştır. Geçmişe öykünenlerin yapmış olduğu siyasi etkinliğe hakim olan kitle ise beyaz saçlıların oluşturmuş olduğu bir görünüm arz ederken, lider kadroları saçlarını boyamış olmaları bu beyaz saçlı gerçeğin varlığını yok edememiştir. Sol bugün iktidar hedefinden daha çok kendisini korumak ve var olanı kaybetmemek üzerine kurduğu içinde daha da geri bir konuma gelmiş ve ulusal bayramları anan ve o günleri kutlayan hale getirmiştir.

 

Türkiye sol hareket kökleri ve bugüne dair bakışlarını belirlemektedir, ya tam ret ya da hatalarını hata değilmiş gibi algılayıp, sorgulamak yerine var olanı eski ulus devletine ait olanı savunmak üzerine kendisini konumlandırmıştır. “Kurtuluş Kendini Anlatıyor” kitap toplantısında Şaban İba eski yol arkadaşlarına seslenirken “bizler hepimiz aynı kökten geliyoruz ve bugün HDP çatısı altında bir arada olmamıza rağmen, neden birbirimiz ile iletişim içinde dahi olamıyoruz?” diye sorarken bir gerçekliğinde altını çiziyordu. Yeni olanaklar eski yol arkadaşları bir arada tutacak kadar yeni bir ortam yaratmamıştı. Geçmiş ile gerçek anlamda yüzleşemeyen eski sol kadro kendi içinde de parçalanmış ve iletişim kanallarını yeni kurulan siyasi partiler/ dernekler/ vakıflar/ inisiyatifler aracılığı ile kurmayı seçmişlerdir.

 

Geçmiş ile yüzleşmek kavramı çok geçmektedir bu makalede, peki ne anlama gelmektedir?

 

Geçmiş 1971 – 1980 arasında yer alan süreç olarak algılayanlar elbette olacaktır, unutulmuş, her türlü eziyeti gören, acıyı yaşamış, arkadaşlarını yanı başında kaybetmiş, bir çoğunu idam sehpasında bırakmış, mezarı dahi olmayan 78 kuşağı olarak da okuyanlar vardır, fakat geçmiş ile yüzleşmek kök ile yüzleşmektir, bugüne dair yansımasıdır. Somut duruma uygun somut bir örgütlenme modeli geçmiş ile yüzleşmek anlamına gelmektedir, var olan örgütlü yapılar geçmişi özümsemiş, hatalarından ders çıkarmış ve bir daha o hataları tekrarlamayacağı bir örgüt modeli oluşturup, yeni yarattığı şablonlar ile hayata bakışıdır. Çünkü geçmişte de bizler şablonlar ile hayat baktık, hayatı şablonlarımıza uydurmaya çalışırken, yenildik! Elimizde var olan güç ile mücadele etmek yerine bir çok sol hareket “daha güçlü” dönmek adına “geri çekilerek” kendi sonunu hazırlamış ve sonunu mahkeme salonlarında geçmiş ile teorik olarak hesaplaşmak yerine kişisel savunmayı öne çıkarıp, “tarih bizi yargılayacak ve affedecektir” diyerek kendisini ifade etmiştir. Bugün dahi o yenilginin getirmiş olduğu ve yoldaşlarına yeteri kadar sahip çıkamamanın getirmiş olduğu bir mahcubiyet içinde daha temkinli ve daha az risk alarak gündem belirlemek yerine takip edildiğine şahitlik ediyoruz.

 

Sol, geçmişi ile gerçek anlamda yüzleşmesi gündemi belirleyecek ve sokağa/ işyerlerine hakim olacağı ancak ve ancak yeni bir siyasi kitlesel siyasi hareket kurmasından geçmektedir. Elbette siyasi köküne bağlı olarak bir çok sol hareket mevcuttur, fakat sol genel anlamda kitlesel olmadığı sürece hedef olarak konulan işçi devleti kurulması kavramının küçük bir çevre dışında gündeme gelmesi bile sorunludur. Bugün işçi devletinden bahsedenlere hemen var olan “şeriat devleti” gerçeği ile karşılık verilmekte ve bu “şeriat devletin” kurulmasına karşı “kimler” ile ittifak içindesin sorusu ile muhatap olunmak zorunda kalınmaktadır. İşçi sınıfının örgütlülük düzeyi zaten bilinmektedir, küçük bir işçi sınıfını temsil eden sol görünümlü ama yapılaşması sağ olan sendikaların durumu ortadadır. Sendikalar siyasi mücadeleden daha çok ekonomik mücadeleyi önceliğine almış ve ona göre iktidardan taleplerden bulunmaktadır.

 

Kemal Türkler bugün aramızda yoktur, onun biriktirdiği mücadele ise tarihimizde yerini korumaya devam etmektedir. Bu birikimi harekete geçirecek bir siyasi hareket bugünün görevi olarak ortada durmaktadır.

 

“Hatalar kötü değil. Onları düzeltmemek bile kötü değil. Kötü olan, onları gizlemektir.” Brecht

 

 

İsmail Cem Özkan

27 Ağustos 2021 Cuma

Kırmızı koltuk…

Kırmızı koltuk…

 

Koltuk tiyatronun sembolü gibidir, eski büyük tiyatroların sahneye bakan kırmızı koltukları yan yana, arka arkaya sıralanmıştır. Oda tiyatrolarında ise seyircisi azdır, seyircisine göre sahne kullanım alanında diğer büyük tiyatrolara göre azdır, o yüzden kırmızı renge pek önem vermezler, önemli olan işlevi derler ama büyük ve eski tiyatrolar öyle mi; kırmızı perde ve kırmızı kaplı koltuklar...

 

Boş salonda kırmızı koltuklar bir anlam ifade etmez, sahneye boş boş bakar ama sahne öyle mi, sahnede uçuşan tozları sahneye vuran ışıktan hemen fark edersiniz, çünkü her toz zerresi daha önce yaşanmışlıkları taşır, seyircinin üzerine sahnenin birikimini ve tiyatronun o canlı halini taşır. Seyirci, sahnede olacaklara kendisini hazırlarken, kafasının içinden mutlaka bir şeyler geçirir ama neden orada olduğunu sorgulamaz, çünkü tiyatroya gitmek bir birikim ve kültür işidir. Tiyatrocu seyircisini bilir, o birikime uygun oyunu sahneye koyar… Seyirci ise “madem yolum düştü hadi biraz zaman geçireyim” diye bilet alıp salona girmez. Tiyatro seyircisi de, tiyatroda sahneye çıkanda neden orada olduğunun bilincindedir. İnsanlık tarihinin birikimini taşır oyuncu sahneden, seyirci kendi üzerine düşeni alır ve bilinçaltına işleyen birikimi kendi hayatına uygular.  Tiyatro sahnesi olan yerde, sahne üzerinden seyircinin üzerine doğru giden toz zerrecikleri insanlık tarihinin birikimini; dil, din, ırk, mezhep, coğrafya ayrımı yapmadan seyirci ile paylaşır, oyuncularda bundan nasiplenir.

 

Pınar Çekirge kırmızı koltuğa oturmuş, sahneye doğru bakmaktadır. Kırmızı perde kapalıdır, kırmızı perdenin arkasında önceden hazırlanmış sahne seyircisi ile buluşmak için geri sayım yaparken, gong sesi gelir. Salon uğultular ile dolar, seyirci henüz koltuğuna otururken göz ucu ile birbirini selamlamaktadır, boş salonda seyirci mi olur demeyin, her salonda seyirci vardır ama onu gören sahne perdesidir.

 

Ve perde;

 

“Perde açılmıştı. Birden irkildim. Orada tam karşımdaydı.”

 

Anılar içindedir Pınar Çekirge, önceden tuttuğu notlar arka arkaya bir film şeridi gibi okuyucusuna sayfa sayfa aktarmaktadır.

 

“Ve perde indi” Pınar Çekirge’nin yeni kitabı ile okuyucusuna merhaba demiş, sadece merhaba demekle kalmamış tiyatronun tozunu okuyucusunun üzerine serpmiş.  Pınar Çekirge özelinden belirtmek istersek eğer, “gönül borcu”nu kitap haline getirmiş üzerimize serpmektedir.

 

Sahneden seyircisine yansıyanları, tiyatroya emek verenleri ve aramızda olmayan o güzel insanların bir bölümünü okuyanlarına anımsatıyor ya da kısaca tanıyor diyebiliriz. Bir oyuncuyu elbette tanıtmak kolay değildir, çünkü yılların getirmiş olduğu birikim, sahnede bıraktığı alın teri ve o alın terini ortaya çıkaran ortamlar, siyasi ve sosyal değişimin oyuncuya yansıması gibi bir bütüncül bakış gereklidir ki, her oyuncu için ayrı ayrı bir araştırma kitabının oluşması anlamına gelir.

 

Pınar Çekirge, her oyuncu için derinlemesine araştırma yerine kendisine yansıyan yönlerini bir seyirci olarak kitabında yansıtmış. Duygusal bakış açısı, tiyatro aşığının gözünden sahnede olanları okurken bizi bir yerden bir yere alıp götürüyor. Elbette Pınar Çekirge gerçek bir tiyatro seyircisi olmak yanında, her oyuncuya hayran, her oyunu birden fazla izleyerek onların sahnede canlandırdığı rolün içine girip o pencereden bakacak kadar da burjuva kültüründen beslenmiş biridir.

 

Tiyatronun kendisine göre bir seyircisi vardır, elbette bu seyircinin de iyi bir alt yapısının olması anlamına gelir. Her izleyici seyirci değildir, seyirci olmak için birikiminin de olması gereklidir, çünkü tiyatro bir eğlence ve anın iyi değerlendirilmesi için yapılmaz, bir anlamda tarihsel birikimin seyirciye aktarılmasıdır.

 

Kitapta Pınar Çekirge, tiyatro için elinin tersi ile maddi zenginliği itekleyip, varını ve tüm birikimini tiyatroya/ sinemaya harcayan oyuncuların anısını topluyor bir anlamda…

 

Pınar Çekirge, yıllardır terk edemediği ve bir tutkuya dönüştürdüğü seyirci tarafından sahneye ve geçmişe doğru bakmış kitabında. Günümüzde iyi bir tiyatro seyircisi olmak burjuva kültürünü almak demektir, burjuvalar ve onun kültürü için tiyatro salonlarını şehrin en önemli ve gösterişli yerlerine oluşturulmuştur, halkın çoğunluğu ayağına gelmediği sürece tiyatroyu bilmez, tanımaz bile…

 

Tiyatro tarihimizde varoş olarak kabul edilen gecekondu semtlerinde de sahneler kurulmuş ve orada da seyircisini oluşturmuş tiyatro deneyimleri de vardır. Onların ömürleri ne yazık ki çok uzun olmamıştır, devlet ve şehir tiyatroları ise bir çok yere özel tiyatrolara göre daha avantajlı sahneyi taşımışlar ve bir çok şehirde ve bölgede oyun sahnelemişlerdir. Onlar ödenekli tiyatro oldukları için otosansüre ya da sansüre daha açık şekilde kalmışlar ve iktidarı (yerel ya da merkezi) rahatsız etmeyecek oyunları sahneye taşırken, tiyatro tarihinin çok önemli oyunları sahneye koyarak bir anlamda tiyatro seyircisine yeni pencereler açmıştır. Tiyatro tarihimizde sansüre ve otosansüre rağmen davalar açılmış, tutuklanmış, oyunu yasaklanmış tiyatrolar ve oyuncularda vardır. İşinden atılmış, tiyatro dışında başka işte çalışmak zorunda kalmış oyuncularda tarihimizin karanlık sayfasında yerini almıştır…

 

Geç kalınmış bir çığlıktır röportaj yapamadıkları arkasından, “keşke” demekte, “keşke birkaç soru sorma imkanım olsaydı” diyerek ‘hayıflanmaları’ da bulacaksınız kitabın içinde. Röportaj yaptıklarına ise; “Buğulu bir cama ilk ne yazarsınız?” diye soruyor her tanıdığı oyuncuya, her oyuncuda aşkını yazıyor kendi penceresinden…

 

Bugüne kadar sahneyi dolduran yıldızlaşmış ve yerleri hiç dolmayacak oyuncular aramızdan ayrıldı ve her şeye rağmen “Gösteri kesintisiz devam etti…”

 

“Gidenleri sadece özlüyorduk. Ama çok özlüyorduk.”

 

Pınar Çekirge’nin kitabını bitirdiğimde gözümün önünde canlandıramadım eski tiyatroları, çünkü çoğu yıkılmış, yerine başka binalar yapılmış, ne sahne kalmış, ne nefes, ne de ses, ortada toz kalmadı… Pınar Çekirge’nin kitabı aslında bir sahne, çünkü yok olan sahnelerin tozunu taşıyor.

 

 

İsmail Cem Özkan

 

Pınar Çekirge

Ve Perde İndi

Kanon Kitap

ISBN: 978-605-70606-6-2

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Kuşak, kuşak azalırken…

Kuşak, kuşak azalırken…

 

78 kuşağı üzerine çok laf edilmeli, onların özverileri, ütopyaları, hayalleri, yaşayamadıkları gençlikleri, verilen görevi layığı ile yerine getirme telaşı, kaybettiği arkadaşının arkasında onun anısını yaşatma mücadelesi...

 

Bir de bugünden onlara bakış...

 

“İşte efendim üniversite okurken girmiş içeri, okulu da bitirememiş biri…”, “Aslında iyi biri ama işte, geçmişte yaşadıkları kızgınlıkları ile yanımızda dahi bulunmuyorlar...”, “Mücadele kaçkını…”, “içeride konuşmuş biliyor musun, iyi sınav vermemiş…”… Kısaca her türlü olumlu olumsuz, olumlu her lafı duyarsınız onlar hakkında ama onların emeğine saygı pek göremezsiniz...

 

Onlar geçmişimiz, hataları ile onurumuz…

 

Onlar büyük çoğunluğu lider değil, orta düzeyde kadro olarak görenler, hala onların emeği üzerinden başarılı gibi kendilerini gösterme telaşı içinde olanlar...

 

Kavganın en ön safında yer alıp, söz söylenmesi gereken yerde hep geride duran, içlerine biriktirdikleri ile yaşayan kuşaktır 78 ve onları izleyen diğer kuşaklar...

 

Tarihi işine geldiği yerde başlatan liderler, hiç sorgulamaz kendi liderliğini, sanki tanrıdan verilmiş bir emir, sürekli lider, kendi yerine yetiştirdiği de kendisi gibi, lider doğmuş “karizmatik” biri...

 

Komünal bir dünya hayal edenler için liderlik kavramı olmaz, çünkü komünal yani ortak düşünüp ortak karar verelerin bir geleceği için mücadele edilir. Var olan kapitalist sistemde liderler olur, çünkü kapitalizmde çobanda vardır, sürüde ve sürü çobanın arkasından gitmesi gereken bir yığındır ve de çobanın gösterdiğini tüketmek ile yükümlü olan bir tüketici toplumdur, gerek olduğunda kurban verilir sürünün içinden birileri…  Kapitalist sisteminin bir anlamda eleştirisidir gelecekte kurulacak sistem. Var olanın eleştirisi liderlik kavramının ortadan kaldırılıp, "yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber" diyebilmektir. Bu bir ütopyadır ama gerçekçi bir istem olduğunu inanıyoruz ve bu uğurda mücadele etmeye devam ediyoruz. Kısaca solda lider olmaz, liderlik yapan ortak aklın seslendirildiği, yönlendirildiği devrimci parti olur, o da devrim gerçekleştiğinde kendisini sönümlendirmek ile yükümlüdür ve “somut durumun somut ihtiyacına göre” yeniden yapılandırılıp, devlet kavramını ortadan kaldırmak için adım atmak ile yükümlüdür…

 

Devlet, sadece baskı aracıdır ve sistemin ihtiyacına cevap veren ve kendisini korumaya yönelik organizasyonların bütünüdür, çok fazla anlamlar yüklenmeden en saf halini anlamak gereklidir.

 

Solda lider olmaz ama var olan yapılarda liderlik kavramı sorgulanmasına bile müsaade edilmez, hatta liderlik kavramı ve lider sorgulanmaya başladığında hemen kalıp haline gelen bir cümle kurulur; “hareketimize küfretti”. Ve sonrası lider olarak kendisini gören kişi ya da kişiler konularını sorgulayanları hareket içinden dışlamak için ortam hazırlar. 

 

Kuşaklar arasında belirgin bir düşünce ve örgütlenme farkı vardır, gelişen koşullara uygun ve ihtiyaca cevap verilen ilişkiler ağı olmuştur. Her kuşağın kendisine özgü kültürü ve davranış ve düşünce biçimi vardır.

 

78 'li olmak başka bir kültürdür...

 

O kültürden olanları bugünden bakıp acımasızca eleştirenler, dışlayanlar ya da kucaklayanlar onların üzerine yüklenen tarihi sorumluluğu ve o döneme özgü gelişen antifaşist mücadele ve mücadelenin vermiş olduğu ödevleri de gözden geçirmek zorundadır. Onların tercihi ile olaylar olmamıştır, onlar olayların içinde birden cephe gerisinde bekleyen neferlere dönüştüğünü gözden kaçırmamak gereklidir. Darbe yapmak için ortam hazırlayanlar antifaşist mücadeleyi dayatmış ve o dayatılan kavgaya gönüllü katılmış bir kuşaktır… Onların hayalleri, yaşanmamış gençlikleri, bastırılan duyguları, cezaevi, işkence merkezleri, tek başına bırakıldıkları hücreleri ile devrim için kurdukları hayalleri ve liderlik yaptığına inandığı örgütlerin/ yapıların/ hareketlerin yeteri kadar devrime ve devrim düşüncesine uygun örgütlenmediklerini yaşayarak öğrendiler.

 

Bugün o dönemde liderlik yapan hareketlerin merkez komitesinde olanların geçmişe yönelik açıklamalarını okuyanlar, duyanlar ne düşünüyor? Acaba o açıklama yapanlar 11 Eylül 1980 günü bugün konuştuklarını konuşabilir ve açıklayabilirler miydi?

 

Kuşak, kuşak azalıyoruz, yeni bir tarihi kırılma sürecini yaşıyoruz ve geçmişin devrimcilerin pencerenden bakınca bugüne “acı” duymamak elde değil…

 

İsmail Cem Özkan

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 Gidene anılarımızda yaşayacaksın demek gerek…

 

Eski yol arkadaşların yaşayanların bir bölümü de anılarda yaşamak için ağır ağır aramızdan ayrılıyor, gerçi ağır demek yersiz bir çoğu göz açıp kapayıncaya kadar aramızdan ayrılmış bile oluyor. Son bir defa daha görüşmek için bir araya gelmeyi düşünürken, haberi geliyor; “toprağı bol olsun!”,” ışıklar yoldaşı olsun!”, o son sanırım anılarda yan yana geldiğinde canlanacak birazda.

 

Her giden hakkında iyi şeyler söylenir, badem gözlü, direnmiş, yiğit bir arkadaşımızdı deriz, o kavganın sıcak zamanları anımsanır ama ondan sonra ki süreç genelde pek olmaz, zaten pek de güzel şeyler olmamıştır ama olmuş kabul ederiz, her birimiz kendi dünyamızda yaşarız, hayat kavgası işte der ve geçiştiririz... Bazılarımız övünmeyi, bazılarımız ise sessiz kalmayı seçeriz, konuşan da kendi yaşadığına bin katarak konuşur, çünkü zaman içinde anılarda doğum yapar ve yeni gerçeklik yaratırız sonuçta ve garip tarafı da ona inanırız... Bu yeni gerçekliğimiz içinde kaybolan geçmişin tanıkları bir bir ağır ağır aramızdan ayrılıyorlar.

 

Eskiden eskileri bir araya getiren geceler, yemekler filan olur, muhabbet edilir, öykümüze yeni katkılar yaparken hareketin liderlerini ya çekiştirir ya da överek kendimizi de hareketin bir yerine konumlandırırdık...

 

Dedikodusuz, bir birine taş atmadan hareket olmaz...

 

Liderlik kadrosunda yer alan hareket benim der, diğerleri sessizce izler, çünkü itiraz etse tek başına hiç bir insan hareketi temsil edemez, ancak bir aradayken hareket temsiliyeti ortaya çıkar diyemez... Geçmişin lider kadrosunda yer alan kafasına yeni hareket yaratır, kendisine bağlı gençlerden yeni bir örgüt kurar, eskiler abi bizi çağırsa da bir araya gelsek umudunu içinde yaşatır...

 

Kısaca geçmiş artık bittiğini kabul edemeyiz, “ne geçmiş tükendi ne de yarınlar” diyerek şairin sözünü tekrarlarız...

 

Sonuç mu, bir bir aramızdan ayrılan sıcak günlerin arkadaşğı, anıları, yoldaşğı, yaşanmış mutluluk ve acılar, faşistlere atılan bir taşın kırk yıl kalan hatırası...

 

Bizde ne yoldaşlık biter ne de anılar...

 

Ölenler artık aramızda değildir, anıları yaşatan da zaten yakında bir avuç insan kalacağız...

 

Eskilerin anılarını toplayıp bu işten ekmek çıkaran da bir güzel ekmek yemeye devam edecektir... Anılarımız bile birer metaya dönüştü, satılıyor, satılmayan anı kitapları ise sahaflarda okunmayı bekliyor, gerçi anı adı altında toplananların kaçı gerçeğin ne kadarını anlatmış olduğu muğlaktır, anlatan belki olduğu gibi anlattı da onu yeniden düzenleyen sakıncası var şuası diyerek kendi tarih anlayışını dayatmış olabilir ya da piyasada bunlar satmaz, satan bir kaç şey ekleyelim demiş yayın evi sahibi ya da editörü olmuş olabilir... O yüzden her çıkan anı kitabında kim editörlük yapmış diye bakıyorum ve onu yapan kendi doğrusunu dayatan biri olduğunu gördüğüm an, o kitaptan saklanan gerçekler hangi cümle altında diye okumaya çalışıyorum, çünkü sonuçta pazarlamak da belli kuralları içinde barındırır...

 

Gidene “anılarımızda yaşayacaksın” demek gerek…

 

İsmail Cem Özkan

10 Mayıs 2021 Pazartesi

Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

 Onuru ile yürüyenler, onurumuzdur…

 

Yıllardır resmi söylem içinde 12 Eylül öncesinden bahsedilirken sağ sol çatışması varmış gibi konuşulur, bu bilerek ve bilinç içinde yapılmış bir konuşma metnidir, çünkü resmi tarih yazıcıları öyle olmasını uygun görmüşlerdir.

 

12 Eylül ise sağ ve sol çatışmasını bitirmiş kaynaştırmıştır!

 

İlk kaynaştırma deneyi cezaevlerinde sağ ve sol davalardan yargılananların aynı hücreye ve koğuşa konması ile başlamış, sonra bir sağdan bir de soldan olmak üzere dengeli idam cezaları verilmiş ve infaz edilmiştir… Önce “sağ adım” atmak kutsallık içinde bir anlamı olduğu kabul edildiğinden olsa gerek sağcı birinin idamı için idam sehpaları kurulmuş, cellatlar sabaha karşı mesailerine başlamışlar. Sağcı asıldığında medyaya yansıyan onun ne kadar tepkili ve acınacak olduğu haberleri yansıtılmış, ideolojik nedenler değil de kullanıldığı için idama gitmiş bir mazlum fotoğrafının oluşması için haber bültenleri oluşturulmuştur… Arkasından solcu bir genç, suçu olmadığını bilinerek cuntanın bir kurbana ihtiyacı vardı ve o yüzden davası çok hızlı sonuçlandırılıp, kesinleşmiş karar hakimlerin ağzından çıkarılmış, kayıtlara hemen geçirilmiştir. Apar topar idam edilmesi gerekliydi, çünkü sağcıya karşı solcu idam edilmesi gerekliydi, edildi de… Cunta generallerin istediği oluyordu ve karşılığında bir toplumsal tepki olmuyordu, çünkü ölümden korkanlar idamları izlemeye razı edilmişti, halk değimi ile sıtmaya razı edilmişlerdi ve toplum sıtmaya tutulmuştu…

 

Antifaşist mücadele…

 

"12 Eylül öncesi sağ sol çatışması vardı" tezi aslında yanlış, sağ sol çatışması yoktu, faşist katliam vardı ve faşist saldırılara karşı devrimcilerin direnişi vardı ve biz ona "antifaşist" mücadele diyorduk. Ne yazık ki sivil faşistlere karşı direnişi gelen cunta ve faşist idareye karşı yapamadık, çünkü 12 Eylül öncesi devrimcileri öyle bir olayların içine çektiler ki, sivil faşist dışında bir saldırı olacağı akıla bile gelmiyordu...

 

12 Eylül’e giden en son “test” operasyonlardan biri olan “Nokta Operasyonu” bile devletin saldırısı gibi gösterilmedi, sanki “sivil faşistler ispiyonluyor, devlet tutukluyor” olarak yansıtıldı... Orada direniş çizgisini koyamayanlar elbette 12 Eylül’de varlık göstermesi şaşırtıcı olurdu, beklenen oldu, kısa sürede "merkez komite" yakalanarak “direniş çizgisi” “direniş komiteleri” de birer “ütopya” olduğu ortaya çıktı, teoride iyi olan pratikte karşılığını bulamamıştı...

 

Antiemperyalist mücadele…

 

68 kuşağı ise daha farklı bir yol izlemişti, orada "antiemperyalist" çizgi daha belirgin ve küresel emperyalistler için karabasan olacak kadar korkunç sonuçları hesaplanmıştı. Henüz yolun başında, ilk adımlar atılırken 12 Mart muhtırası sol gibi gözüküp sağdan vurarak devrimcileri önceden hesaplayamadıkları bir noktada yakaladı, "madem kavgaya davet var, bizde bu daveti kabul ederiz" mantığı içinde kavganın içinde orantısız bir güç karşısında yenildiler...

 

68 kuşağı devlet ile hesaplaşmaya, köylüler ile birlikte emek mücadelesine, 15–16 Haziran’da işçiler ile barikatlara giden bir güçtü, devlet vardı karşılarında ve devlete karşı bir direniş...

 

Devrimciler ile devlet arasında görünürde suni denge vardı ama hesap edilemeyen ise dengeyi bozacak kadar güçlü bir devrimci örgütsel yapı henüz yoktu. Devrimci gençler gençlik mücadelesinden devlete karşı örgütlü bir siyasi güce dönüşürken yaşlarının getirmiş olduğu acelecilik ve kürsel olarak gelişen antiemperyalist mücadeleye eklenerek ülkemizde de kısa sürede başarıya ulaşacağı ütopyasını Küba’dan esinlemişlerdi… Her ne kadar “somut durumun somut tahlili” yapılmış olsa da pratikte oluşan ortamın yaratmış olduğu girdabın içine hızlı bir şekilde durup düşünecek zaman bırakmadan girmiş oldular…

 

Kontrgerilla “sürek avı” yapmak için siyasi ortam oluşturdu…

 

Devrimci mücadele ve onu yönlendiren siyasi örgütsel yapılar henüz filizlenirken, topraktan başlarını kaldıran bir filizin ucuyken onların üzerine devlet kontrgerilla gücü ve taktikleri ile bir “sürek avı” olduğunu görüyoruz... 12 Mart darbesinden sonra yapılan tüm operasyonlar merkezi olarak planlanmış ve canlı yakalamak yerine “öldürerek” bugünün dili ile söylersek “etkisiz hale” getirmek üzerine kurulmuştur… Yani öldürerek sisteme karşı “alternatif” olma ihtimali olan uyanışı yok etmişlerdir… Kontrgerillanın varlık sebebi; devlet tehlikedeyse onu tehlikeye sokanı “yok etmek” üzerine yer altından ve örtülü ödenekten beslenerek oluşturulmuş bir yapı değil miydi? NATO’ya girdiğimizden bu yana zaten bu amaçla oluşturulmuş bir gizli yapının görünür eylemleri düşmana korku, dosta bayram havası yaratmak için hayata geçirilmiştir… tarihinde en büyük ve kitlesel olarak kendisini kanıtlamak için fırsattı ve o fırsat bir “muhtıra” ile önlerine ödev olarak konmuştu…

 

Devrimciler henüz örgütlenemeden, örgüt ismini propaganda amaçlı ilan edip, çevre oluşturamadan bir sürek avının “avı” oldular...

 

Elbette 68 devrimcileri inanmıştı, yoldaşlarına çok güveniyorlardı, henüz yolun başında olmalarına rağmen yol ayrımı içinde tartışmalar ile uğraşırken, üzerilerine düşen görev çok ağırdı ve ağır yükü kaldırıp dik olarak yürümesini ve onurları ile bildikleri sona doğru gittiler...

 

Onların açtığı mücadele çizgisi ve birikimi 12 Eylül öncesi devrimcilere aktarıldı ama oluşan ortam içinde “antifaşist mücadele” daha ağır bastı... Devrimci yapılar dergilerinde yapmış oldukları tartışmalarında “somut durumun somut tahlilinde” üzerlerine “antifaşist mücadele” konduğunu ilan etmiş ve ona göre örgütlenme modeline uygun davranmışlardır. Onlarda ağır koşullar altında, mazlumların yanında faşist saldırıları durdurmak için canları ve başları ile çalıştılar, üstlerine düşen her görevi yerine getirdiler...

 

Devrimci yapılar ne yazık ki gerçek anlamda örgüt olamadan 12 Eylül karanlığında, zindanlarda direniş ve ölümler ile kendilerini korudular...

 

Elbette 12 Eylül darbesinden sonra devrimciler sadece cezaevlerinde direnmediler, yurtdışına sürgüne gidenler, yurtiçinde kalıp küçük çaplı direnişler koydular ve bu direnişlerde bir çok devrimci hayatını kaybetti, onların bir bölümünün anıları kitap ya da röportaj olarak yayınlandı…

 

Cezaevlerinde başlatılan “kaynaştırma” sivil siyasi yaşam içinde de karşılığını buldu, “24 Ocak Kararları” alan Turgut Özal’ın kurduğu parti bu kaynaştırmanın siyasi görünümü olarak karşılığını buldu… Uzun süre iktidarda kalan bu siyasi parti, 12 Eylül darbesinin amaçlarının bir bölümünü hayata geçirdi, geriye kalan amaçları ise “Ilımlı İslam” modeline uygun rejim değişikliği geçiş süreci ise gerçek anlamda bugünde halen iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi” ile hayat buldu. Liberalizm ülkemizde kendisine uygun söylemler ile toplumu illüzyon etmiş ve kullanılır olduğu süreç içinde toplumu değiştirmiş ve bu suret ile kullanılmış ve bir süre sonra tarihin çöplüğüne atılmıştır.

 

Bugün 68 kuşağı devrimcileri ve 78 kuşağı devrimcilerin birikimleri ve daha öncesi olan TKP tarihi birikimi ile daha deneyimli ve daha olgunlaşmıştır. Elbette tarihi birikim ile hareket edebilmenin ilk koşulu özeleştiri ile tarihe bakmak ve oradan ders çıkarılmasıdır…

 

Hayatını kaybeden tüm devrimciler onurumuzdur...

 

Onların anılarını, birikimlerini ileriye taşıyanlara bin selam!

 

İsmail Cem Özkan

8 Nisan 2021 Perşembe

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

Tarihe dip notu olarak bırakılan görseller üzerine kısa değerlendirme…

 

Uzun zamandır ölen / öldürülen devrimcilerin portrelerini çizdim, doğum tarihleri ve ölüm tarihlerini araştırdım ve bir şeyin farkına vardım; ailesi biraz orta düzeyde geliri varsa, bürokratsa, iyi eğitim almışsa onların doğum tarihleri ve ölüm tarihleri belliyken, ingilizce "noname" denilen, fakir ailenin çocukları, inanmış, hayatını ortaya koymuş ya da tesadüfen orada olan ve bir kaza ya da hedef gözetilerek öldürülen insanlar/ devrimciler... Onlar hakkında bilgi bulmak için ince eleyip sık dokumama rağmen haklarında hiç bir iz yok ama yere düşmüş bir beden, kavgaya bırakılmış son nefeslerini hissettim...

 

Devrimci hareketler belki illegalite adı altında kayıt tutmadılar, belki var olan arşivleri polisin eline geçti falan filan bahaneler olsa da bu "isimsiz" devrimcilerin anıları ne yazık ki yok...

 

Hani sahneye çıkan ve sahne tozuna sesini bırakan oyuncular gibi, baş rolde değilse, tiyatro sahibi değilse, sürekli amatör ruhla profesyonel oyuncu olarak sahnede yer almışların isimleri öldükleri ya da sahnede yer alamayacak kadar yaşlandıkları durumda unutulmaları gibi...

 

Sahne unutmaz derler ama insanlar unutuyor...

 

Devrimciler de "anıları mücadelemizin yolunu aydınlatıyor" dedikleri hakkında bilgi yok, isim, ölüm tarihleri bile tartışmalı bir çok devrimci var... Hadi fotoğrafları yok kabul edelim ama ölüm tarihi belli olmaması nasıl bir durum, doğum tarihi bilinmeyen devrimciler devrim yolunda hangi kaldırım taşının üzerinde yerlerini alıyor?

 

Her insanın hayatı var, eğer bu dünyada doğmuşlarsa, her birinin kişisel tarihi var ama o tarih birikim yapacak kadar değerli gözükmediği için sanırım unutulmuşlar...

 

"Unutulmadığı" söylenen ama yanlış bilgiler ile anılanlar, kullanılan fotoğraf, kullanılan bilgiler, yaşanan olayların çelişkileri içinde o kişinin gerçek yaşamı nerede duruyor?

 

Yanlış bilgi ile nasıl bir birikim sağlanır?

 

Portreler altına iki rakam arasında çizgiyi siz bulun, araştırın diye tarih için dip notu oluştururken rakamları dahi olmayan bir çok portre sayfamda (https://www.facebook.com/galatagazete34/photos_albums) yerlerini korumaya devam ediyor...

 

Tarih unutmayacak denir ama insan unutursa tarih ne yapsın?

 

Tarih ile yüzleşilecek denir ama öz eleştiri için birikimlerin olduğu hayatlar flu olunca nasıl yüzleşilecek, nasıl ders çıkarılacak?

 

"Unutursak kalbimiz kurusun" sözü çok söylendi, bakalım kaç kalp kurumuş bu dünyada?

 

Tarihte öyle olaylar var ki, örneğin bir olay olmuş, birden fazla devrimci katledilmiş... Orada orta düzeyde eğitimi olan, ilişkileri olan ailenin çocuğu sürekli değişik yerlerde adı öne çıkarılıp anılırken, aynı olayda toprağa düşmüşler hakkında hiç bir bilgi olmaması nasıl açıklanır?

 

Sadece liderler mi anılacak?

 

Bir katliamdan geriye isimler kalır, bazen isim de kalmaz tartışmalı rakamlar kalır. Bir çok katliam yaşadı bu ülkede insanlarımız, rakamlar bile tartışmalı katliamlar ile dolu tarihimiz.

 

Tartışmalı rakam nasıl olur?

 

Kayıt tutulmazsa, sağlıklı bir veri akışı olmazsa, sadece duygusal sözler dışında bir şey bırakılmazsa geleceğe aktarılan ne kalır? En yakın katliamın rakamları bile tartışmalıdır, bırakın biraz uzak olan katliamları...

 

Katilleri arıyoruz, katliamda ölenleri de arıyoruz anmak için...

 

Acaba o olayda öldüğü söylenenlerin kaçının mezarını, geçmişini, hikayesini biliyoruz?

 

Sanırım bizler günü kurtaran, ihtiyaç olan bir kaç "markalaşmış" isim dışında olanları görmezden geliyoruz, çünkü ihtiyaç olursa anımsanacaklar hanesinde ekliyoruz...

 

Umarım tarihimiz gerçek veriler üzerine oturur bir gün, belki o zaman geleceğe daha umut ile bakma fırsatımız olur...

 

Görsel tarihin oluşumunda büyük katkıları olan ve hiçbir çıkar gözetmeden gönüllü katılan arkadaşlarımız Uğur Yıldız, Gazi Çağdaş benim porte çizimlerime en büyük katkıyı sağladılar ve sağlamaya da devam ediyorlar, özellikle Uğur Yıldız, araştırıyor, buluyor ve bulduklarını renklendirip, görünür kılıyor… Elbette “unutulmasın diye” oluşturulan sayfalar, kişisel tarihinden kendi arkadaşını, yoldaşını paylaşanların katıkları önemlidir, her biri sol tarihin görsel oluşumuna katkı sundular… Anı kitabı çıkaranlar, 68 ve 78 sürecin örgütlü yapıları ve ardından gelen hareketlerin sayfaları, albümleri büyük katkı sundu. Onların kattıkları ile uzun bir çalışma ortaya koydum, iyi ki varlar ama yeterli mi bütün bunlar, sanırım yeterli olsaydı bu notu yazmazdım…

 

Bu yazıyı sadece görsel tarih dip notu için yazdığım unutulmasın, çünkü öyle belgeler ile çok ince ve titiz çalışan çok arkadaşımız/ vakıflar/ yayınevleri var ki, onların emekleri asla unutulmamalıdır…

 

İsmail Cem Özkan