Galata Gazete


1 Ağustos 2019 Perşembe

Güzel bir dostun arkasından…


Güzel bir dostun arkasından…

Sivas’ın Gemerek ilçesinin güzel bir yerleşimi vardır, Çepni. Elbette bir çoğunuz ülkemiz içinde Çepni isimli bir yer ile karışılırsınız, çünkü bir çok yerde Çepni ismini kullanan köy, nahiye vardır. Çepni bir göçmen kolunun adı ve göç edenler kendi isimleri ile anılırlar.

Benim yolum üniversite yıllarında kesişti o köy ile. Gittiğimde köydü, şimdi sanırım başka bir isim ile anılır olmuş, büyümüş… Üniversite arkadaşım Celalettin Uludağ ile o köye gittik, o köyün ilginç bir yanı var, köy iki bölümden oluşuyor, yukarı ve aşağı mahalle … Aşağıda yaşayan Alevi, üst tarafta oturan Suni inançlı. Yolun başlangıcında gittiğimde samanlık olan ve karakol olan bir kilise kalıntısı, o kilise yeniden restore edilip ayağa kaldırılıyordu en son aldığım bilgide… Osman Kavala o kilisenin ayağa kaldırılması konusunda çok heyecanlıydı, ilk defa bir köy kendi imkanları ile kilisesini ayağa kaldırıyordu, geçmişine sahip çıkıyordu. Onun sevinci benimde sevincim olmuştu, o köy üzerine yazdığım bir de öyküm vardı. Benim de içinde yaşadığım bir köy olmuştu, düşüncelerimde, öykümde, geçmişimde bir imza… O imzanın mimarları arasında Celalettin’in dışında onun ağabeysiydi.

Türkay. Mahkeme kararı ile bu ismi almıştı, babasının verdiği ismi değiştirmişti. Nasıl değiştirmesin, inancının tam tersiydi... Babası sağ görüşü benimsemiş olması onun insani ilişki içinde ve çocuklarının solcu olmasını engellememişti. Hoşgörü köyüydü, yaşanmışlıkların çıkarılmış bir ders vardı. Yok edilmiş, sürgüne gönderilmiş Ermenilerin yerlerinde anılar ve bir de kilise kalmıştı. Kilise onların geçmişini sembolize ediyordu, devletin karakolu o kilise gelip yerleşmiş olması da dünden bugüne bırakılan bir dersti…

Konumuz elbette Türkay, çünkü onu Ankara’da tanıdım köyüne gitmeden önce. Bir öğrenci evinde. Bir imecenin içinde, okuma telaşı içinde olan türkü sevdalısı abi kardeş. Darlık yaşamışlardı, ekonomik kriz içinde öğrencilik. Dar bütçesi olanlar yan yana gelir ve öğrenci evleri yaratılır okurken…

Öğrenciler yan yana gelir ve ev kiralarlar ve ortaya bir öğrenci evi yaşanır şekilde yaratılır.

Öğrenciler kiralamak zorundalar, çünkü hayat onlara başka yol bırakmamıştır.

Küçük bir bütçe ile okunacak ve diploma alınacak.

İşte yoldaşım, arkadaşım, dostum Türkay'ı öyle bir evde tanıdım. Kardeşi benim yoldaşımdı ki hala yoldaşımdır. O bizlere yardım eden, ihtiyacı olana burs sağlamaya çalışan hukuk fakültesinin öğrencisi olmak dışında iyi bir Türk Halk Müziği sanatçısıydı. Sahnede yerini alır ve içinden geldiği gibi söylerdi. Musa Eroğlu, Yavuz Top, Arif Sağ üçlüsünün “muhabbet konserleri” onun Ankara’da ki adresiydi... Ahmet Yıldız’ın açmış olduğu kültür merkezi bizim en çok zaman geçirdiğimiz yerdi, nasıl olmasın ki, o Halkevleri Genel Başkanlığını yağmış, boyun eğmemiş, Halkevi üyesi olan tüm devrimcileri savunmuş biriydi. Benim de papyonlu amca dediğim ama daha sonra abi dediğim güzel bir insandı…

Burslar çok önemliydi, o dönemde burs işi ile ilgilenen Almanya’da hukuk eğitimi yapmış bir avukat abimiz vardı, onun sayesinde bir çok ekonomik zorluk içinde olan solcu öğrenci burs alıyordu. O ilişkiyi de Türkay sağlıyordu.  Fakir öğrencinin bir umuduydu bir anlamda…

Türkay, benim gözümde sazı elinde türkü söyleyen, kendi çapında besteleri olan ve döneme uygun bir grup kurup sahneye çıkandı. Benden büyüktü, o büyüklüğün getirmiş olduğu bir ağırlık vardı, bir de 12 Eylül’ün üzerinde yüklediği ağırlık. Arkadaşları işkenceden geçmiş, ağır bedeller öderken o dışarıda ağır işkenceleri içinde yaşıyordu. Mağdur olan ve bizden olana karşı bir duyarlılığı vardı. O bir devrimciydi ve 12 Eylül öncesinin devamlılığını üzerinde taşıyordu. Örgütü yenilmiş, ilişkiler dağılmış olmasına rağmen öğrenci evi bir devrimci okuldu, devrimci türkülerin söylendiği ve rahat nefes alındığı bir yerdi.

Hayatın yüklemiş olduğu ağırlığın altında direnendi... Direnmeyi, en karanlık günlerde dahi umudu yaşatacak ışığı gösterendi... Özveriliydi, o kadar da alçak gönüllüydü. İçinde fırtına eserdi ama bizler o fırtınanın şiddetinden haber dahi olmazdık…

Türkay, hiç bir zaman nedeni anlayamayacağım şekilde intihar etmiş, bir devrimcinin görevi yaşamaktır, yaşatmaktır... O görevini yapmadan kısa yoldan direnmeden geçmiş bu hayattan, çok üzüldüm... Benim Çepni’li güzel dostum, yoldaşım... Bize sadece anılarını bırakıp gitti... Celalettin Uludağ kaldı geriye, kardeşi, yoldaşı, canı, bir de güzel bir oğlu, sadece onlar mı, seveni çoktu, sevenleri de bilememiş içinde ki fırtınanın şiddetini ve gerisine bıraktığı mektupta fırtına dışarıya çıkmış...

Sen her zaman anılarımızda yaşayacaksın, biz var oldukça bu hayata bıraktığı iz var olacaktır… Keşke bize aşıladığın “devrimcinin birincil görevi yaşamaktır, yaşatmaktır” sözünü tutmuş olsaydın…  Unutulmayacaksın…

İsmail Cem Özkan


31 Temmuz 2019 Çarşamba

Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…


Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…

İzmir’de kurulu olan bir hastane adı son yıllarda belki ilginizi çekmiştir, hemen hemen İzmir sokaklarında elektrik direklerinde asılı olan ilanlarda görmüşsünüzdür. İzmir merkezli Batıgöz… Peki, Batıgöz bir göz hastanesi mi? İzmir Balçova ilçesinde bir göz hastanesi olmadığı normal bir hastane olduğu (Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi) gerçeği ile karşılaşırsınız, göz hastanesinden normal özel bir hastaneye geçiş… AVM formatında giriş katında bir hastane ya da poliklinik denilebilir… Orada değişik sağlık anabilim dallarına uygun muayenehane yapılan yerleri var. Alanında “uzman” doktorlar ile hastalarına pardon “müşterilerine” hizmet vermekteler…

Bizim yolumuz bu poliklinik diş bölümü ile annemin adım atması ile başladı. Annem reklamlardan etkilenerek bu yere gitmiş. Reklamlarında ne demekteler? "Hizmette kalite ve güven”  şimdi bu iki cümleyi ya da kelimeyi duyunca ister istemez bir o tarafa doğru meyil etme durumu söz konusudur. Annem nereden bilsin ki başına gelecekleri… Bir diş doktoru var ama diş doktorunun etrafında diş doktoru olmayan ama diş doktoru kadar bilgili olduğunu sanan işgüzarlar varmış. O işgüzarların birinin o bölümünün “shop in shop” mantığı içinde ortağı olduğunu işletme müdürü sohbet sırasında ağzından kaçırdı, hatta bu ortağı benim ile karşılaşmasında kendisine güya güvenen bir işadamı görünümündeydi… benim muhatabım o olmadığı için ciddiye bile almadım, çünkü muhatabım hastanedir, küçük kiracısı beni hiç ilgilendirmez, o onların sorunudur, nasıl bir anlaşmaları var ya da yok benim konumum dışındaydı. Kısaca her bölümü başka bir şirket ya da kişi hastane çatısı altında işletiyor… Nasıl olur bu iş demeyin, bir çok büyük mağaza içinde “shop in shop” vardır ve kabul görmüştür, böylelikle işletme maliyeti düşerken “kazan kazandır” mantığı içinde bir anlamı olur… Hem o işletme para kazandırırken mekan kullanımı ve alanın verimli kullanımı da gerçekleşmiş olur. Zarar etse de o “shop in shop” içinde mağaza zarar ederken tüm işletmeye zarar olarak yansımaz, o kirasını alır… Buraya kadar güzel yönlerini anlattım, şimdi kötü yönünden bahsedelim, annemin somut durumundan…

İşletme satış sonrası hizmet vermezse reklamasyon yani kötü reklam kime doğru döner… “shop in shop” mağazanın gerçek sahibine, yani kiraya verene, markasını kullanımı verene, çünkü bir “güven” kavramını yıllarca başarılı bir şekilde götürmüş ve markalaşmış… Kiracının kötü uygulaması direkt marka sahibini vurur, çünkü tüm sorumluluk marka sahibindedir, küçük kiracıya ait olmaz… Marka sahibi ne yapmak zorundadır, o kiracısı ile yeniden oturup anlaşma yapması ya da fesih etmesi gereklidir. Peki, fesih ederken ne yapacak, var olan mağduriyeti ortadan kaldırıp orta bir yol bulmak ile yükümlüdür… Sonuç ben yapmadım sorumluluk bana ait diyemez…

Şimdi annem öznelinden gidersek, diş tedavisi yanlış, Diş Odaları rapor ile kanıtlandı, onun dışında bir çok alanında uzman kişilerin fikirleri alındı… Yani hata somut… Annem tedavi olalı üzerinden uzun zaman geçti, elbette acı ve mağduriyetten kaynaklı hem maddi hem de manevi bir kayıbı var… Tedavi masraflarını mutlaka karşılayacaklar, biraz zamanı uzatabilirler ama karşılanacaktır, o konuda ulusal ve uluslar arası tüketiciyi koruyan kanun maddeleri var. Ki Batıgöz uluslararası bir marka, yurt dışında ve ülkemizin değişik kentlerinde hizmet veriyor. Genişleme hedefi olan bir şirket konumunda. Annemin mağduriyeti ve kötü deneyimi elbette şubeleri olan yerlerde yerel ve ulusal medya dillendirecek yazılar çıkacak, çünkü günümüzde iletişim muhteşem ilerledi… Bırakın ilişikleri kullanmayı, ilişkileri kullanmadan bile sıradan birkaç yazı bile bir markanın reklamlarında belirttiği sözlerin altının boş olduğunu potansiyel hastalarına ulaşır… sadece yazılar ile gündemde tutarak bu süreç ilerlemeyecektir elbette, İzmir il sağlık müdürlüğünden başlamak üzerine cumhurbaşkanlığı bilgi edinmeyi, sağlık bakanlığından uluslar arası şirketlerin çalışma izni ve şube açmalarına izin veren kurumalarına kadar bu konu taşınacaktır… Çünkü bir marka iddiasında olan şirket nerede olursa olsun hizmetinde bir aksilik yapmışsa ve reklamlarda kullandığı sözlerin altı boşa düşünce “müşterisini aldatma” durumuna düşer… Reklamlarda aldatıcı kelime ve çağrıştırıcı herhangi bir şey kullanılamaz…

Bizim şirketimiz sahip çıkalım, kol kırılır içinde kalır mantığı bu aşamadan sonra bende yoktur, çünkü artık bizim gibi gördüklerimizde bizim olmadığını biliyoruz.. Var olan sistem her ne kadar şirketleri korur gibi gösterilmiş olsa da rekabet yasası gereği aslında şirketlerin en zayıf noktasını da ortaya çıkarır…

Bugün yeni bir kampanya başlatıyoruz, Batıgöz hasta memnuniyetinden pek ciddiye almadığını görmekteyiz (bir çok yazı yazılmasına rağmen geri dönüş yapmadıkları ortadadır, her yazı sonrası ‘aldık, ilgileniyoruz’ diye bir mesaj dahi atmamışlardır.)  ama müşteri konusunda bakalım tavırları nasıl olacak?

Batıgöz özel bir göz hastanesi değildir, adını kullanarak yeni hastane açmak için prosedürleri ortadan kaldırmak için kendi adına “shop in shop” mantığı içinde poliklinik açma yetkisi olmayanlara olanak sunması bile başlı başına bana göre suçtur…

Sağlık alanı sıradan bir market mantığı ile yapılanmaz…

Şimdi duyumlar ile gerçekler ne kadar bir birini örtüştürecek bilemiyorum ama her dedikodunun altında gerçekler var olmaya devam eder, bürokrasiyi kandırabilirler ama hastasını kandırmazlar, çünkü sonuç somut olarak ortada olur…

Diş tedavisi ile çıkılan yolda tedavi memnuniyet ile sonuçlanmadığını ve mağduriyet yarattığını görmekteyiz. Aynı şekilde annemin de yalnız olmadığını diş odasına yapılan şikayetlerden çıkarıyorum… Çünkü bilirkişiye gittiğimizde “ilk siz değilsiniz, madem mesleğini bilmiyor doktor, gitsin başka iş yapsın zorunlu değil diş tabibi olmasına” demiştir…

Bugün köşe yazımı öznel bir durumdan yola çıkarak yazdım, sanırım sonda olmayacak, her gelişmeyi okuyucu ile paylaşmak sanırım bir sorumluluk yüklüyor…

İsmail Cem Özkan

26 Temmuz 2019 Cuma

Büyülü semtleri anlatan bir kitap…


Büyülü semtleri anlatan bir kitap…

Benim Büyülü Semtim “Hatay” M. Salim Çetin imzalı İzmirim Dizisi kitapları arasında Heyamola Yayınları arasından çıktı. Elbette bu serinin amacı içinde yer alan yerelliğin önemi, çeşitliliği, kültürel zenginliğinin okuyucuya ulaştırması, en azından yaşadıkları semtlere bakan, onlara hizmet eden kişilerin gözünden semt sakinlerine ve yerellik konusunda meraklı olanlar için zengin bir kaynak oluşturmasıdır.

Kitap dünyasının çok sıkıntılı günlerden geçtiği malum, diğer sektörlerde yaşanan daralma kitap yayıncılığı konusunda ve matbaa hizmetleri açısından da paralellik söz konusudur. Doların istikrarsız hareket etmesi elbette siyasi belirsizliğin ve yanlış alınan ekonomik siyasi kararların bir sonucu olduğu su götürmez ise de kitap dünyası, henüz ülkemizde bir sektör olamadan amatör ruhun gidebileceği adımların en son adımını atıyor gibi de içimde bir his var. Bir çok yayınevi editör eşliğinde bir konu etrafında kitaplar çıkarıyor, bunun en büyük nedeni elbette yayınevinin atacağı adımı önceden görmek istemesidir, hazır okuyucu ya da sektörel değim ile “müşteri” bulması önemlidir. Kitapların kalitesi, içeriği uygun olup olmamasından daha ziyade kapağı ile “işte ben buradayım, beni tüketin” çağrısı yapmasıdır. Çok anlaşılır bir seçenektir, çünkü daralma ve maddi sıkıntılar yayınevleri önünde fazla bir seçenek bırakmıyor… Bir çok yayınevi yan yana gelip kooperatif kurarak güçlerini birleştirip mali giderleri düşürme telaşında, bazıları ise parayı verenin kitabını basma yöntemini seçmiş, ilgisiz ve belirli bir çizgisi olmayan yayınevleri piyasada, editörial çalışma yapılmayan kitaplar… Türkçe basılan kitaplarda zaten Türkçe dikkat etmek bir yana bırakılmış durumda, para getirsin yeter ki, “okuyucusunu biçimlendiren değil, okuyucusuna uygun kitaplar” kitap piyasası içindedir…

Heyamola yazarından para almadan kitap basan ender yayınevlerinden biri. Ayakta kalmak zorundadır ve projeler üretmektedir. Her şehrin yerel hikayelerini kitaplar halinde orada yaşayan genelde bürokratların gözünden ve yerel de yaşayan yazarlar ile iletişime geçerek yerel için kitaplar üretmesine neden olmuş. Aynı kapak biçimi içinde yazar ve semt isimleri değiştirerek yetmiş iki semtin kitabı basılmış durumda, kırk kere maşallah demek düşer bize, ne kadar çok olursa yerelliğe dair vurgu da artacaktır. En azından küresel bakış açısı bizi mutlu etmedi, yerel bakış açısı içinde yerel sorunlar çözülürse bizler daha mutlu oluruz…

M. Salim Çetin Konak ve Karabağlar belediyesinde Kültür Müdürü olarak ve kültür alanın değişik alanlarında hizmet vermiş bir yerel çalışandır. Yerelliğin önemini kavramış, yerelden haber vermeyi, yerelde yaşanmış ayrıntıları elinden geldiğinde okuyuculara ulaştırmayı görev edilmiş. Kendi yönetiminde ya da belediye yönetiminde çıkan bir çok dergide yazılarını yayınlamış, yerel çıkan yerel yayınlarda ve ulusal medyada yazılarını yayınlatmaya devam eden bir gönül adamıdır.

Sosyal demokrasinin yerel yönetimlerde adım atmasını ve adımlarının da halktan, hukuktan ve adaletten taraf yapmasını, kayırmacılığın olmadığı sosyal bir adalet prensipleri içinde hareket etmesini sürekli vurgulamaktadır, o yüzden belki yerel oluşan bir çok derneğin de yönetiminde yer almaktadır.

Kitabını oluştururken daha önce yazdığı yazıları yeniden gözden geçirmiş ve Hatay semti merkezine alarak, yerellik konusunda düşüncelerini açıkladığı bir kitaptır. 

Benim Büyülü Semtim “Hatay” diye yazarken dikkat ederseniz Hatay semt adını tırnak içine alıyorum, çünkü orada anlatılan sadece Hatay değildir, yaşadığımız yerlerdir.

Yaşadığımız yerler bizim için her zaman büyülüdür, üstelik geçmişe doğru bakıldığında, eski komşuluk ilişkileri, gecekondu mahallerinde açık bırakılan kapılar, hiç sormadan mutfağına girip su içilen, sokaklarda top oynayan çocuklar… (Bugün parka dahi çocuğunuzu çıkarsanız yanında bir büyük olmak zorunda, sürekli kontrol altında tutulan çocuklar) Geçmişin semtlerinde gecekondular vardı, şimdi büyük binalar diktiler, sokaklar dar, kaldırımları olmayan yerlerde arabaların hakimiyeti var, çocuklar bırakın top oynamayı yan yana gelip gezecekleri bir alan bile yok! Bu konuda İzmir biraz şanslı en azından deniz sahil şeridi doldurmada olsa geniştir, oraya gidip meltem rüzgarı eşliğinde gençler ve genç kalanlar İzmir’i sahil şeridi boyunca bir arada yaşıyorlar…

Salim Çetin yerelden bakmayı ve kent kültürünü geliştirmek konusunda kendisine dert edinmiş. O yüzden kitapların sayfaları arasında o dertlerini ve kendisine göre çözüm önerilerini de sıralamaktadır; “Düşünseniz ya kent kültürünü akşam sabah tartışan birinin ruh halini; kentin merkezi için tasarlanan onca etkinliğin kenarlara gelinceye dek adeta tükendiğini, oralara ulaşmadığı…
Küresel kentlerde sanatın artık şov malzemesi olduğu, ülke ekonomisinin kentlerdeki gelişmelerle at başı gittiği; sanatın şirketlere prestij ve güç sağlayan bir öge haline geldiği olgusu tartışılırken, Gültepe’de, Limontepe’de biz hala sokakların kamusal kullanım alanına dönüşemediği, insanların merkezi semtler yerine kendi semtlerinde bu olanağı yakalamamış oldukları gerçeğini tartışıyoruz. Kesişmeleri ve rastlaşmaları buralarda değil, şehrin merkezi alanlarına bırakıldığını biliyoruz, zorunluluktan dolayı. Dolayısıyla şehrin bireyi özgürleştirdiği olgusu da henüz buralarda gerçekliğe dönüşemiyor maalesef.”

Kitap elinize bir geçerse eğer, o elinizin alında bir semti semt yapan yazarları, sanatçıları yakalarsınız. Semtin ruhunu sanatçılar eserleri ile ortaya koyar ama o semtin içinde yaşayanların kaçının haberi olur bilinmez. En azından belediye birkaç sokağa isimlerini verir, bir de heykel varsa ne ala… Şehirlerimiz heykel yoksunudur, çünkü onları koyacak yeteri kadar ne alan vardır ne de park. Şehir mimarisi diye bir şey yoktur aslında, ihtiyaca uygun bina yapmışlar bir birine saygısı olmadan. Sahil şeridini kaplayan düz bir duvar vardır, İzmir’in içlerine doğru akması gereken havayı kesen. Sahil şeridi dolgular sayesinde biraz genişleyince İzmir akşamları sahile akıyor, sahile bakan binalarda oturanlarda balkonlarında ya da klimalı odalarından camdan manzarayı seyrediyor… İzmir mimari açıdan ne yazık ki övünülecek yer değil, doğal olarak ihtiyaca uygun yapılan binalarda yaşayan insanlarında üretimi o kadar fazla değil, düşünün bir kere koskoca İzmir’de, Hatay semtinde kaç heykeltıraş, tiyatro sanatçısı ya da yazar var, elbette şairi boldur ama kimse şair olduğunu duymamıştır… İşte bu kitapta bir elin parmak sayısını aşmayan yazarlar ve onlar ile ilgili anılarda bulacaksınız, en azından yaşadığınız yerde bakın araştırmacı yazar benim semtimde yaşamış demek için bile bu kitap alınır… Ellerine sağlık Çetin, iyi ki gri beyin hücrelerinde anıları tutmuş ve yazıya dökmüş, sayende İzmir’in bu içinden geçtiğim ama yaşamadığım semt hakkında bilgi sahibi oldum. Atık o semtten geçerken Cevat Şakir burada yaşamış diyebiliyorum…

Her semtin bir büyüsü vardır, o büyüyü ancak hissedenler dillendirirse, yazarsa farkına varırız… İyi ki yazmış, iyi ki okudum… Şimdi kitabı alanlar hemen okurken farkına varacaklar M. Salim Çetin dostum olduğunu ve dostu için bu yazıyı yazmış diye, elbette Salim Çetin benim dostum, kardeşim, yerelden bakan yoldaşımdır, bunu saklamıyorum, çünkü o güzel insan ve ailesi ile tanıştığım için mutluyum, yıllardır de bu seviyeli dostluğumuzu koruyoruz. Bu dostluğum kitabı olmasından farklı da anlatmadım, olduğu gibi dost kayırması yapmadan yazdım. Günümüzde ne yazık ki, eleştiri adında övgü methiyeleri okuyoruz. Parasını veren kitap yazıp bastırdığı gibi aynı şekilde parasını verip eleştiri adı altında övgüler yazdırıp kitap eklerinde de yerlerini alıyorlar… Bir çok yayınevi olmasına rağmen kitap eklerine bakın (elbette fazla kitap eki çıkaran gazetede kalmadı, onlarda sektörün verimli tarafından bakıyorlar, masrafını kurtarmak nasıl ki yayınevinin hakkı, gazete sahibi de ek masrafını kurtarma derdinde, o da ona göre çözüm bulmuş.) çok fazla yayınevi çeşidi göremezsiniz, belli başlı yayınevlerinin kitapları genelde her sayıda yerlerini alırlar. Kısaca ne yazık ki ekonomik darboğaz bir çok şeyi bir birine karıştırmayı beraberinde getirdi… Umarım bu çalkantılı ve kargaşa en kısa zamanda sonlanır de olması gerekenler olur…

Sonuç itibarı ile yaşadığımız hayat ne yazık ki bizim istediklerimizi bize bir tepside sunmuyor, var olanları olduğu gibi kabul edip, elimizde bilgileri ne kadar çok toparlarsak yaşamımıza o kadar daha gerçekçi pencereden bakarız. Veriler elde olunca özgüvende olur. Özgüvenin olduğu yerde değişim kaçınılmazdır. Yerel çalışmalar önemini veri kaynağı olmasıdır, üstten ne kadara politika üretirseniz üretin yerel mutlaka bir yerde direnecektir, çünkü yerel olmadan merkez olmaz, merkez bir süre kendisini kandırır o kadar.

Bağımsızlık, demokrasi ateşi bugün İzmir’i sosyal demokrasi kalesi gibi gösteriyorsa, o Dikili’de ve İzmir büyükşehir’de siyaset yapmış, orada hizmet üretmiş olan efsane başkanlarına borçludur.

İsmail Cem Özkan


9 Haziran 2019 Pazar

Kimse asimilasyona tabi olmasın…


Kimse asimilasyona tabi olmasın…

Ülkemiz ulus devlet denen kötü bir süreci diğer ülkelerde olduğu eksiği ile  yaşadı, hatta bazı ulus devletleri kıskandıracak kadar da bazı işlerde sanırım birileri için ‘başarı’ kategorisi içinde yer aldı. Ulus devleti olma sürecinin başlangıcında el yordamı ile yol alırken sanayileşme için gerekli adımları atamadan liberal ekonominin girdabına kaptırdı ve ulus devleti ile elde ettiği tüm başarılıları bir bir kendi iktidarı ile yok etti.

Devlet değişmeyen şey değildir, zamana göre değişim gösterir ve kendisini değişen yeni duruma göre konumlandırır ama bu her zaman esnek ve hızlı olmaz. Devletin algoritması bazı değişimlere karşı direnir, birden burjuvazinin ihtiyacı bu şekilde hadi onun ihtiyacına uygun değiştim diyemez. Zaman içinde küresel değişimin zoru ile devlet ve kendi iktidarı da ona bağlı olarak liderlik kadrosu da değişimin bir parçası olur ve bazı siyasiler tarihin dehlizlerinde unutulmaya bırakılırken, değişime ayak uyduranlar bir süre daha iktidarın nimetlerinden yararlanmaya devam eder...

Ulus devlet, homojen olmak ister. İçinde ki değişikliğe, çeşitliliği, farklı inanç gruplarına karşı hoşgörülü değildir, çünkü ulus devletin varlık sebebi kendi burjuvazisini kapitalist siteme uygun şekilde yaratmak, beslemek ve büyütmektir. Emperyalist aşamada ise yaygınlaşması için küresel anlamda kendi burjuvazisinin iyiliği için bazı gelişmekte olan ülkelerin gelişim evrim sürecine müdahil edip onları kendilerine ekonomik, siyasi, sosyal olarak bağımlı yapmaktır. Yeter ki kendi ülkesinin burjuvazisi ve onların kapitalist firmaları emperyalist aşamaya uygun yayılsınlar ve küresel güç olsunlar… Hatta uluslarüstü ama ulusun rengini taşıyan firmalar olması için her türlü kolaylığı sağlamak ile yükümlüdür bir anlamda devlet...

Ulus devlet içinde sosyal devlet kavramı geliştirilmiş ve bir çok ülkede uygulandı. Bir ihtiyaçtan doğmuştur sosyal devlet, çünkü sosyal devlet olmasaydı kendisi için savaşacak inanmış asker ve çalışacak sağlıklı işçi bulamayacaklardı. Sanayi devrimin ilk zamanlarda çalışma süresi zaman içinde azalmasının tek nedeni, daha nitelikli, daha verimli işçiden yararlanmak için oluşturulmuş algoritmaya uygun yeniden yapılandırılmasıdır. Elbette burada işçi sınıfının mücadelesi ve onların kazanımlarını da göz ardı etmemek gereklidir, çünkü içeride ne kadar güçlü devlet olursa, dışarıya yönelmiş emperyalist siyasetin ayağı o kadar da güçlü olacaktır…

İçte güçlü devlet dışta da güçlüdür…

Yukarıda anlattıklarım hepimizin bildiği şeyler, yeniden yeniden yazmak da bana acı veriyor ama en azından üstten de bakış olsa yazmak gerekli diye düşünüyorum, çünkü var olan devlet kavramı ile geçmişin devlet algılayışı arasında uçurum olmuştur ve bugüne bakarak dün üzerine yazı yazılamaz… 

Bugüne bakarak dün olduğu gibi yazılamaz ama bugüne bakarak dünün eksik yönleri ve yeni bakış ve devlet yapısına göre dünün eleştirel olarak yeniden yorumlanması önemlidir, çünkü bugün ancak dünün gelişme aşamalarına bakarak anlayabilir ve yorumlayabilirsiz, hiçbir şey birden oluşmadı ve oluşmayacak da…

Bugün homojen olma isteği olan devlet yapısından çıktık ama geçmişin alışkanlıkları ile hala bugüne bakanların dirençleri ile karşı karşıyayız. Ülkemiz öznelinden bakarsak, homojen devlet bakış açısı içinde imparatorluktan miras kalmış kültürel çeşitlilik, uluslar arası anlaşmalar ile güvence altına alınmamış olanların asimilasyonu ile karşı karşıya kaldık. Uluslararası sözleşmeler ile güvence altında olanlarında küçük siyasi oyunlar ile o güvenceler ortadan kaldırılması için az çaba sarf edilmedi değil… Ülkemizin mirasında yer alan her türden çeşitlilik homojenleştirme ve asimilasyon sürecin içinde öteki, farklı olan her yapının üzerinden geçmiştir… İç siyasi dinamikler bazıları için ağır olurken bazıları biraz daha az hasar ile süreçten kendisini koruyarak ayakta kalmaya çalışmıştır… bugün var olan tüm çözülmesi gereken sorunlar dünün homojenleştirmeden ağır yaralar ile ayakta kalmış olanlar içindir. Asimilasyon ile artık aramızda olmayan kültürler için artık çok geçtir, insanlık çok şeyini kaybetmiştir. Sadece doğa yok olmadı, kültürlerde ulus devleti süreci içinde yok olmuş ve dünya yağmalanmıştır…

Ülkemizin kuruluşundan itibaren iki zayıf karnı hep var olmuştur, Aleviler ve Kürtler. Bu iki unsurun denetim altında alınması ve polis gücü eşliğinde asimilasyon sürecine doğru şehirleştirme içinde eritilmesi… Bizim gibi ülkelerde şehirler doğal süreci içinde ve planlı şekilde ortaya çıkmamıştır, bir anlamda çarpık şehirleşme teşvik edilmiştir.

Şehirlere göç dalgasından en çok etkilenen iki kültür dikkati çeker, Kürtler ve Aleviler. 12 Eylül öncesi yaşanan çatışmalar gecekondu mahallerinde ve Kürtler ve Alevilerin yaşam alanları içinde olması tesadüfi değildir.

Şehirlerde oluşturulan gecekondu mahalleri ve onların içlerine açılmış hapishane polis gücünün somut ifadesidir. Polis gücünün görünmeyen yüzü olan eğitim ise okullarda somut olarak hayat bulmuştur. Okullarda yeni ulus devletin ruhuna uygun homojenleştirme ve yaratılan tarih öğretilerek nasıl üstün bir ırkın devletinde yaşadığımız ve ondan gurur duymamız öğretilmiştir.  

Alevi ve Kürt ve diğer ötekilerin çocukları devlet olanaklarının artması ile paralel olarak başlangıçta bölgesel yatılı okullar ve fakir çocukların eğitilmesi süreci yani bugünün taşıma usulü ile eğitim yerine çocukların ailelerden alınarak zorunlu eğitimden geçirilmesi... Askerlik ocağında ise Türkçe bilmeyenlere Türkçe öğretilmiştir. Şehirlerde “vatandaş Türkçe konuş” diyerek Lozan’da hakları güvence altına alınmışlar dahi tüm ötekiler üzerine mahalle baskısı kurulmuş başka bir asimilasyon süreci ile karşı karşıya kalınmıştır…

Söz sözü açarmış ama esas konuya bir türlü gelemedin dediğinizi işitir gibiyim, ben de en kestirmeden cümleye gireyim! Bugün ki duruş ve bugün ki bakışa göre;

Yıllardır dikkatimi çeker, birileri Kürt olduğunu ispatlamaya çalışır, birileri “hayır” der “Kürt değil sen asimile olmuşsun”…

Bana kalırsa kimin hangi kökten geldiğinin pek önemi yok, bugün ne yapıyor diye bakarım. İnsana saygılı mı, adalet kavramı içinde ahlaklı mı, kendisi dışında azınlık hakkına saygılı mı, dünya benim etrafımda dönmüyor ben de diğer insanlar gibi biriyim mi demekte, bir arada yaşamanın zenginliğinin farkında olmak…

Benim açımdan en önemli şey yan yana gelip, omuz omuza kavgada yerini alıyor mu diye bakarım. Kısaca sınıfsal duruşu ve içinde bulunduğu sınıfını tanıyan birinin hangi kökten geldiğinin pek önemli değil, kendisini nasıl ifade ediyorsa, hangi kültür içinde kendisini görüyorsa ve kendisini içinde bulunduğu kültür ve dilde geliştirmek için mücadele ediyorsa işte bu dünyanı ihtiyacı duyduğu insan derim. Çünkü ne kadar çeşitli kültür varsa ve kendisini geliştiriyorsa, asimilasyona karşı direniyorsa, kendi düşünce yapısı içinde dünyaya bakabiliyorsa insanlık için bir şans olarak görürüm ve saygı duyarım.

Bana düşen görev, onu kendime benzetmek ve kökünü araştırmak değil, onun ve kendimin gelişmesine katkı sunacak bir ortam yaratmaktan geçer...

Ben de onun dilini öğrenebilirim, ben de o dilde de düşünebilecek kadar tanıyıp hayata daha farklı açılardan bakabilirim diye düşünüyorum...

Ne kadar hayata değişik düşünce yöntem ile bakarsam o kadar toleranslı, o kadar bir arada yaşamı savunur buluyorum kendimi. O yüzden yabancı düşmanlığı, nefret söylemleri bana her zaman itici ve insanlığın arkasına saplanan hançer gibi görürüm...

Dilime bir türkü düştüğünde hangi dilde söylediğimin ne önemi var, önemli olan dile düşenin yüreğimin sesi olmasıdır... Kürtçe, Lazca, Rumca, İbranice, Arapça, Ermenice, ... Arnavutça, Çerkezce... Yani sadece kürselleşmenin dili olan İngilizce, Fransızca ya da Almanca olmasına gerek yok!  

Tüm dünya tek dil ile anlaşmasın, çünkü tek dil çöl fırtınası yaratır ve düşmanlığı körükler, yaşadığım yerde binlerce dilin olmasını arzularım, çiçek bahçesinde neden bir çiçek türü eksik olsun ki, ilaçlanmış tarladan verim elde edebilirisiniz ama onu tüketenin de DNA'sını bozar...

Ben doğal olanı daha çok seviyorum...

İnsanlık için en kanlı süreci ulus devletinin çöküşü ile bitti diye düşünürken, yerini alması gereken küreselleşme de siyasi, hukuki yapısını henüz kuramadı. Belki de ulus devleti sürecinden daha kanlı bir sürecin içindeyiz…

Ulus devleti artık çökmüştür, yeniden ayağa kaldırılması da artık küresel şirketlerin konumunda ve ihtiyacından dolayı imkanı yok gibi gözükmektedir…

Kapitalist sistem bir üst aşamaya sıçramıştır ama bunun gerekli alt yapısını kurmadan sıçramış ve bu da tarih içinde büyük bir sosyal kırılmanın içinde olduğumuz anlamına gelmektedir. Geçiş sürecin kargaşasında klasik rollerde artık ortadan kalkmıştır, Ortadoğu görünümlü liderlerin bu sürecin belki de doğal sonucu olarak bizim şansımıza düştü. Elbette bu süreç geçicidir ve geçen sürecin bırakacağı iz çok da derin olabilir… İslam’ın ‘cihad’ kavramı içinde yeniden yorumlanması ve küresel olarak terör dalgasının bir parçası hale getirmesi kimin işine yaradığını biraz düşüncünce daha iyi anlayabiliriz… Yıkılmış ulus devletler üzerlerine öyle kıyafetler geçirdiler ki hala ayakta gibi gözükmelerini sağlıyor… Yabancı düşmanlığı ve göçler yıkılmış olanın üzerine giydirilen eğreti elbise gibi, insanların kanları ile yeni süreç kendi restorasyonu yaratma derdinde…

Tarihte, ulus devletin ortaya çıkması ile imparatorluklara yeniden nasıl ki geri dönüş olmadığına göre, küreselleşme içinde de ulus devletine dönüş de artık imkanı yoktur.

Şirketler için öncelik verimlik olduğundan hangi coğrafyada kimin kanı ile tüketimi körükleyecek ürünü ortaya çıkarıp satışa sunacağının önemi yoktur. Ulus devletlerinin bayraklarının daha üstünde şirketlerin bayrakları dalgalanmaya başlamıştır.

Düşünsel anlamda, gelişen olanaklar içinde karşılaştırmalı tarih ile dünya yeniden yorumlanıyor ve biçimleniyor, dünyamız yeniden biçimlenirken liberalizmin bilinçli tercihi ve şirketlerin ihtiyacına uygun olarak örgütlü işçi sınıfı korkunç saldırısı karşısında örgütsüz yada çok zayıf konuma düşmüş durumda, kapitalizm kendisine alternatif olacak bir gücü zayıf bırakarak kendinsin en zayıf anında sitemini kendisine göre koruma altına almıştır.  

Umudum her zaman var olacaktır…

Bütün bu gelişmelere rağmen insanlığın bana göre hala tek umudu işçi sınıfının iktidarındadır. Gerçek barış, özgürlük, demokrasi ancak işçi sınıfının iktidarında hayat bulacaktır, aksi halde kapitalist sistem bir bunalım ve krizden başka krize doğru evrilmekten başka şey ifade etmiyor ve krizden kurtuluşu hala savaş olarak görmektedir...

5 Haziran 2019 Çarşamba

Yel değirmeni ile kavga ederken…


Yel değirmeni ile kavga ederken…

Radikal dinci örgütler, cihat adına insan başı kesti, dini merkezleri basıp adam öldürdüler, camilere bomba koydular hepsi ama hepsi kime hizmet etti? Sonuçta dini bir terör dalgası var ve o dalgadan en çok yararlananlar ortada değil mi?

Dinci terörden en fazla yararlananlar sistem değil midir, kimse sistem hakkında düşünmeden var olan sistemin sorunları arasında oluşan ve gündem değiştiren terör dalgası ile uğraşırken, sistemin yaratmış olduğu sorunlar görünmez kılındı…

İslam terörü adı altında batı dünyasında göçmen politikaları da bahane edilerek sağ partiler ve sağ örgütlenmeler sol partilerin yerini alıyor...

İslam adına cihada çıkanlar yaşanan olaylar sonucundan bir kere geriye dönüp bakabilmiş olsalardı; kim için kafa kesip, dini merkezleri bombaladıklarını anlayabilirler miydi?

Kimin taşeronu, kimin çıkarına hizmet ettiler?

Bizler dincilerin saldırısı sonucu bir çok arkadaşımızı kaybettik. Hepimiz içinde büyük öfkelerin ve intikam duygusunun çoğalmasına sebep oldular… bu duygusal yaklaşım sonucunda dinciler bulunduğumuz yerde iktidara gelmesin diye olmadık ittifak ilişkisi içinde bile olduk…

‘Ekmeleddin sendromu’ bu kör olma halinin dışa yansıması değil midir?

Bugün dahi siyaset algoritması aynı şekilde figürler değişmiş şekilde devam etmektedir…

Peki, bizler neden geçmişte ideallerimizden ve ütopyalarımızdan vazgeçip günlük olarak önümüze gelen gündemlerin peşinde koşar olduk ve neden her olaya duygusal bakar olduk?

Sol olaylara duygusal bakmaz, akıl ile diyalektik bakar ama hepsi sanki dinciler gibi bir oyunun parçası haline gelmiş ve bilmeden birilerin çıkarlarına hizmet eder bulmadık mı kendimizi, eğer bulamadıysak hala o algoritmasının figürü olmaya devam ediyoruz demektir…

Sistem kendisini sorunlar için öyle görünmez yaptı ki, sorunun merkezi ile değil, elinde sopa tutan adamın sopası ile kavga eder konumdayız…

Ulus devleti yıkıldı, yerine yeni devlet mekanizmasını kuramamış (şirket yönetim biçimi olarak devam etmektedir, başbakanlar ve başkanlar ülkenin ceo’su gibi davranıyor)  bir kapitalist sistemde, kapitalizm ilk defa bu kadar rahat kendi sistemi için restorasyon denmeleri ve çatışmalarını gözümüzün önünde yaşarken, biz sistemin yerini alacak kendi işçi devletimizi kuracak bir yapılanmadan ve örgütlenmeden uzağa düştük…

Devrim kelimesini meydanlar yıllardır duymuyor!

Liberal ekonomi ve onun politikası iflas etmiş halde tarihin dehlizlerine savrulurken, liberal siyasetin içinde kendilerine yer bulanlarda tarihin dehlizlerine henüz yuvarlanmadan hapishanelerin karanlık koridorlarında siyasi savunma ve özgürlük ütopyalarını seslendirmeye ve seslerini dünyaya duyurmaya çalışıyorlar… İnsan haklarını kazanımlarının da bu süreç içinde yaşanan değişik komplolar sonucunda altlarının boşaltılığına şahitlik ettik. Sözde haklar var ama liderlerin iki dudaklarının arasından çıkan her cümle, var olan haklarının yok sayılması veya yeni yasaların oluşması anlamına gelmektedir…

Her dönem kendi liderlerini yaratıyor…

Her dönemin ihtiyacına uygun liderler siyasetin başında toplumlara yön vermiştir…

Reagan ve Thatcher olmasaydı acaba liberal politikalar olmayacak mıydı, onlar olsun ya da olmasın kapitalizmin ihtiyacına uygun şekilde birileri var olacaktı ve mutlaka bu süreç yaşanacaktı, çünkü ulus devlet var olan sorunların çözümüne yanıt vermediği gibi engel de oluyordu, hatta bir çok sorunun sistem için temel nedeni olmuştu…

Sistem kendi insanını iktidara taşıyor ve ihtiyacına uygun biçimlendiriyor, çünkü yaşanan sorunlar o lideri düşünmediği rol içinde bulunmasına sebep olabilmektedir…

Liberalizm yaşandığı süreçte solun örgütlü olduğu alanların altları boşaltıldı ve içinde bulunduğu topluma yabancılaştırıldı. Yaşanan sorunlar içinde sol var olan gündemin peşinde gündeme uygun tavır almaya zorlandı ve hedefinden ve eski söylemlerinden uzaklaştı… Kısaca sol Donkişot rolü verildi ve bir roman kahramanı gibi yel değirmenleri ile kavga eder buldu kendisini…

4 Haziran 2019 Salı

Kadın pasif olmamalı aile ilişkisi içinde


Kadın pasif olmamalı aile ilişkisi içinde

Eskiden anaların baş bağlaması ile bugünün kadının baş bağlaması arasında uçurum kadar fark var, şimdi hava geçmesin diyerek sanırım başlar daha sıkı bağlı, her türlü düşme tehlikesini ortadan kaldıracak kadar güvenlik alınmış şekilde ve biçimde bağlanmış...

Her bağlama ve kullanılan kumaşın rengi, dokuması bir cemaatı temsil eder halde kategorize edilmiş... Kadın propaganda aracına dönderilmiş bir anlamda kıyafeti ile birlikte… Kadının kıyafetine bak, hangi cemaate üye olduğunu bilenler hemen çıkarır…

Kadın bu şekilde birer propaganda aracına elbette ilk defa sokulmuş olmuyor, tarih boyunca kadın birer propaganda aracı olmuş ve ona göre mezhepler, kültürler kendilerini belirlemiş, kendisini diğerlerinden ayırarak bir anlamda koruma ve güven altına almışlar…

Kılık, kıyafet ile kadını belirli kalıplar içine sokarken erkek egemenliğinde ki cemaat, aslında kadının kendisini ifade etmesini ve özgür davranmasını da ortadan kaldırarak bir anlamda köle yapmış oluyor. Kadının söz, yetki mekanizmasında yeri yok ama cemaatın da devamı için vazgeçilmezidir. (elbette bazı toplumlarda dominant kadın figürleri olmuştur ama görüntüde erkek her zaman dominant kadın aile yapısında da erkeğin arkasındadır… Gücünü erkeğini kontrol edebilmesinden alır...)  

Kadının kontrol altında alınarak kafes içinde özgür davranmasının klasik söylem ile cariye adı verilir... Cariyeler ile savaş ganimeti olarak ortaya çıkmaz, para verilerek satın alınma yöntemi ile de olabilir, bazı kültürlerde kardeş karşılığında verilen kardeştir. Değişim aracı da olsa kadının konumu köle gibidir, söz hakkı yoktur, kaderine boyun eğmek ile yükümlüdür.

Her aile içinde bir köle olması normal mi?

Elbette değil!

Kadını özgür olmayan aile yapısı içinde demokrasi ve insan hakları kavramları olmaz, orada söz hakkı göreceli ve dışarıya yansıyacak şekilde erkektedir...

Erkek hakimi olduğu aile yapısında birinin ben devrimciyim, ilericiyim deme şansı var mı, bana sorarsanız yok, çünkü en azından kendi ailesi içinde kadına tam değer vermeyen bir bireyin ilericiliği ve devrimciliği bir noktaya kadardır, ondan sonra ondan demokrasi, özgürlük yeni yaşam gibi lafların altı boş kalır…

Kendi ailesi içinde bir kölenin varlığı ve o kölenin özgürleşmesi için gönüllü olarak kapanan kadının bilinç düzeyini yükseltememiş bir bireyin ilericiliği ne yazık ki sözde olmaktan öteye geçmediği için aslında solun perişan, dağınık ve kendine güvensizliğinin de kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Kendi ailesini ve çevresini değiştiremeyenin ve toplumun geri yönde değişimi durduramayanın ilerici olması bana sadece bireyin kendisini kandırmasından başka bir şey değildir...

Bugün çevremize bakıyoruz, umut arıyoruz. Elimizde olmayan veriler ile tahminlerde bulunuyoruz. Elde veriler olmayınca tasarladığımız doğruların büyük bölümü doğru olmadığı, toplumsal olayların beklentilerin değil de beklenilmeyenin cereyan ettiğine şahitlik ettik.  Kısaca solun yapmış olduğu tahminlerin büyük bölümünün tutmamasının arkasında en büyük neden kendi çevresini değiştirmek yerine ütopya peşinden koşarken kendi gerçekliğinden kopmasıdır…

Her aile içinde bir propaganda aracı gibi duran gönüllü kadın figürü vardır. Ona neden kapandığı konusunda soru dahi sormazsınız, o inanmıştır ve kapanmıştır ama kime hizmet ettiği, mahalle baskısı kurduğunu dahi anlatamazsınız, çünkü kadının kıyafetine karışmak kadının özgürlük alanına müdahaledir… Geçmişte el ele tutuşup türbana özgürlük diye bağıranlar, imza kampanyalarına gönüllü imza verenler bugün kadının etek boyu ile uğraşanlar karşısında sessiz kalmalarını hangi matematik denklemi, algoritması açıklar?

Harriet Tumban 1849 yılında köle kadınları kurmak için örgüt kurmuş ve başarılı da olmuş. Zaman içinde ona sormuşlar “köle kadınları/ erkekleri kurtarmak için en zor adım nedir?” Diye, derinden iç çekmiş ve “bir köleyi köle olmadığına ikna etmek” yaşanmış tarihten ders almayanlar, tarihi birer kitap olarak görenler geleceği kucaklaması ve değiştirmesi şansı yoktur. Eğer tarihten ders alabilmiş olsaydık bugün yaşadıklarımızı yaşamayacaktık belki de…

Kadınlar istibdat devrinde bile mücadele etmiş ve örgütlenmişler, onların mücadelesini yok sayan ve her şeyin yukarıdan aşağıya verildiği yalanı ile bugüne bakarsanız pasif ve gönüllü kapanan kadın figürünün her aileden çıkması anlam kazanır… Kadını pasifize eden her tülü toplumsal ilişki bizi geriye taşımaya devam edecektir…

2 Nisan 2019 Salı

Seçim bitti…


Seçim bitti…

Seçim üzerine son görüşlerim, bir daha yazar mıyım bilmem… CHP, AKP korkusunu iyi kullanarak bir çok yerde “odun” olarak atadığı (koyduğu) adayları kazandı. CHP hem faşisti hem de devrimci geleneği temsil ettiğini iddia edenleri aday yaptı. Kısaca aynı potada eriterek (12 Eylül askerlerin değimi ile kaynaştırarak)  kongre hesaplarını yapan bir lider başarılı oldu...

Alper Taş örneği, aslında başarılıymış gibi yazılar yazdım, inanmadığım ama satır aralarında uyarılarımı yaptığım yazılardı, seçim sonrası bu inanmadığımı doğruladı. Nihai hedef açsından başarılı olamamıştır, başkan seçilememiştir, Kılıçdaroğlu için sadece kongrede kullanacağı kelime oldu. Onun yerine CHP başkanı başka bir adayı koysaydı aynı sonucu alırdı. Maltepe örneğinde olduğu gibi başarısız bir başkanı sırf hemşehrilik uğruna yeniden aday yaptı, tepkilere rağmen AKP korkusu onu yeniden başkan yaptı. Kadıköy başarılı bir başkanı aldı yerine eski il başkanını aday yaptı, onaylattı.

Korku ikili parti sistemin vazgeçilmezdir. Ve algoritmalarda ona göre planlanmıştır. Bu algoritmayı karşı olmak demek bize zor ile dayatılanı değil, kendi tercihim ile kendi başkanımı seçmektir.

CHP bugün sistemi temsil eden AKP gibi bir partidir ve aralarında küçük farlılıklar dışında hiç bir fark yoktur. Seçimi kazanan da kaybeden de aynı anlayıştır. O yüzden ne CHP ne de AKP dedim. Her ikisi siyaset sahnesinde olduğu sürece sistem geri adım atmayacaktır...

Bugün Erdoğan’dan şikayet edenler yarın başkasından şikayet edecektir.

Kılıçdaroğlu kibri ile Erdoğan kibri arasında çok büyük fark yoktur...

Bu yüzden seçimde senin tahminin tutmadı demek hiçbir şeyi anlamamış at gözlüğü takmak demektir. Elbette ben de biliyorum korkunun kimleri başkan yaptığını, hiç değer vermediğin adayların bugün mecliste vekil maaşı alıyor olmasını...

At gözlüğü takanların elbette fazla bir şey algılama şansı yok, çünkü onun eğitimi ona o kadar bakmaya izin verir.

At gözlüğü kullananlara bir şey anlatılamaz...

Bu arada hiç mi yanılmadım, yanıldım. Şişli’de Sarıgül biraz daha fazla oy alabilir diyordum, DSP Truva atı bazı bölgelerde başarılı olabilir diye düşündüm, yanıldım… Alper Taş bu kadar fazla oy alacağını hiç düşünmedim, çünkü Kürtler sandığa gidip göstermelik oy kullanacaklarını hesapladım ama HDP’de temsil edilen Kürt seçmenin lideri bu seçimde artık tartışmaz ilan edildi, cezaevinde yatan Demirtaş.

Kürtleri çoğu zaman anlayamam, çünkü kavga etmesi gereken hedefleri bazen şaşırıyorlar. Dersim’e odaklanmışlar ama öte taraftan başka illerde sorunlar var… Siyasi parti adına Dersim’de kaybeden de yok, kazanan da, Dersim’in kazancı var ortada, şoven söylemler pirim yapmamıştır. Seçim öncesi estirilen şoven söylemlerin hepsinin boş olduğu ortaya çıktı.

Seçim bitti, yorum bitti, son hileler yapılacak ve sonuç kabul edilecek.

Sistem değişmemiştir, ikili parti seçeneği bir anlamda oturmuştur. Kimse başkanlıktan filan şikayetçi değildir.

Liderleri değiştirme kavgası yaşanmıştır, bir lider her şeyi yapan ve bilen olmayı istemiştir, yanılmıştır ve başarısızlığına imza atmıştır.

Bir daha ki seçime kadar seçim artık rafa kaldırılıp, ülkenin yakıcı sorunu ekonomiye odaklanmak gereklidir, fakirleşen ülkede her birey fakirleşir, ben kendimi kurtarırım, yurt dışına kaçarım, ben gitmezsem de çocuğumu gönderirim hayalleri de artık suya düşmektedir.

Yurtdışında gelişen bir yabancı düşmanlığı var ve o düşmanlığın hedefinde bizler varız.

Yurtdışında yaşayanların sorunları burada yaşayanların sorunlarından az değildir. Bir iki kariyeri parlak örnek ile bütün yaşayanları homojenleştirmeyin, gerçekten orada yaşam zordur ve o zor yaşamı ancak ülkesinde insanlara hava atarak kendini rahatlatmaya ihtiyaç duyan insanlar topluluğu görürsünüz.

Bugün yurtdışında yaşayanlar benden fazla ülkedeki gelişmeleri izliyor ve burada beyinsel olarak yaşıyorlar, bu demektir ki orada mutlu değillerdir, sadece kendilerini kandırıp ölümü hava atarak bekliyorlar…

Bazı şeyleri abartarak anlatmamak gereklidir, mücadele alanı beyniniz nerede yaşıyorsa vücudunuzu oraya taşıyın ve kavganızı yapın.

İsmail Cem Özkan



31 Mart 2019 Pazar

Kızıl bayrak yere düşmesin!


Kızıl bayrak yere düşmesin!

İşçi sınıfının bayrağı Amerika’da ki işçi sınıfı mücadelesi sırasında ortaya çıkmıştır, Sovyetler de o bayrağı almış ve işçi sınıfının devletinin bayrağı yapmıştır. Kızıl bayrak işçi sınıfının bayrağıdır ve tüm ulusal bayraklardan daha yukarıdadır.

İşçi sınıfı bayrağını taşımak çağını anlamış ve baş çelişkinin ne olduğunu bilmek anlamındandır, çünkü yaşadığımız çağın mücadele alanını sınıf çıkarları belirlemektedir.

Burjuvazinin tek ve gerçek düşmanı işçi sınıfıdır ve onu yaratanda burjuvazinin kendisindir.

Burjuvazi işçi sınıfını parçalamak ve bir arada mücadelesini engellemek için ulusal kimlikleri ve işçi sınıfını ayrıştıracak her türlü bahaneyi kullanır. Onların görevidir ve onlar bu sayede iktidarlarını uzun süre ayakta tutacaklarını bilir. Şimdi ezilen haklar sınıf çelişkisi yerine kendi kısa vadeli çıkarlarını öne alarak mücadele ederlerse, ancak burjuvazinin izin verdiği alan kadar başarılı olabilirler. Onun dışında yenilgi kaçınılmazdır, ezilmek mutlaktır... İşçi sınıfı devletinde uluslar kendi kimliklerini geliştirmişler ve yaşatmışlardır, örneği mevcuttur. Ulus devletinde ise var olan tüm kültürler ya yok edilmiş ya da asimilasyona uğratılmıştır. Entegrasyon adı verdikleri şey de asimilasyona elbise giydirilmiş halidir. Entegrasyona uğramış kültürler, başka toplum içinde yaşarken sadece ellerinde dansları kalmış ama şarkıları devletin resmi dilinde söylenmektedir.

Burjuvazinin yani kapitalizm bayrağı, dili, dini, coğrafyası olmaz.

Burjuvazi yaşam ve düşünme biçimi küreseledir. Son yıllarda çokça duyduğumuz ‘küreselleşme’ kavramı da burjuvazinin nihai hedefidir. Sermayenin önünde ulus devletten kalan engellerin kaldırılmasıdır.

Burjuvazi henüz ulus devletini yıkalı yarım asır geçmemişken, henüz küresel sistemlerinin hukuki düzenini kuramadılar. Buna rağmen bir çok alanda başarılı oldular. Her türlü ulus devleti alışkanlıklarını ve davranış biçimlerini yıktılar.

Burjuvazin başaramadığı tek şey küresel hukuk sistemidir, adımlarını atmış, kurumlarını oluşturmaya çalışmaktadır… Ulus devletten kalan tortular var olan dünyamızda yaşanan kaosun da temelini oluşturan sürece bakarak diyebiliriz ki, ulus devleti içinde kalmış ve kendisini savunan devleti koruyan, küreselleşme fikrine sadık ama henüz bu konuda adım atmak yerine tepkisel olarak var olanı korumayı seçti…

Burjuvazi ve onun sistemi kapitalizm ulus devlet ile doğdu ve gelişti. İlk adımlarını atarken dahi küreselleşme adına adımlar da attı, henüz küçük adımlar atarken liberalizm doğdu. Liberalizmin temel dayanağı ulus devletinin yaratmış olduğu korumacı ekonomiyi ortadan kaldırmak ve sermayenin yayılmasının önünde ki engelleri yok etmektir. (Emperyalizm doğuşu da bu fikrin içinden ortaya çıkmıştır.)

Demir perdenin ortadan kalması ile liberalizm iktidara geldi. Fakat ütopyasında olanları hayata geçirirken, piyasa koşulları içinde her şeyin düzenli ve ileriye doğru akacağı teorileri tutmadı, geçmişte kalan ulus devleti anlayışının ve eğitiminin o ana yönelik direnişleri ile karşılaştılar.

Yıkılan ulus devleti ayaktaymış gibi gösteren devletler iktidarlarını ve sınırlarını korurken, işçi sınıfının tüm kazanımlarını ve direniş noktalarını ya yok ettiler ya da çok zayıflattılar. İktidar için alternatifsiz kalan burjuvazi her türlü deneme yanılma ve algı yöntemini ulus devleti varmış gibi göstererek fütursuzca kullandı.

Bugün ülkemizde yaşanan dört eğilimin bir siyasi parti çatısı altında buluşma fikri o dönemin doğal sonucu olarak ortaya çıktı… Bugün iktidarda muhalefette aynı düşünce ve hedefleri aynı olan partilerden oluşmaktadır. Tek farkları liderlerin üsluplardır…

İşçi sınıfı kendi özgücüne ve örgütlü yapısına kavuşmadığı sürece bu yeni düzeni oluşturma süreci ne yazık ki ezilenlerin, mazlumların rakamının artması ve burjuvazinin daha fazla kara kavuşup küresel firmaların içinde (entegrasyon) kendilerine yaşam alanları bulması yönünde olacaktır…

Elbette bir değişim dönüşüm bir adımda olmaz ama küreselleşme eğer hukuk düzenin oluşturursa işçi sınıfı yeni dünya sistemi içinde kendisine özgü mücadele araçlarını da yaratacaktır, çünkü yeni sistem içinde ulus kavramının ve bugün yaşadığımız bir çok çelişkinin hiçbir önemi kalmayacaktır…

Eğer küreselleşme başarılı olursa işçi sınıfını bugün parçalayan bir çok araç ortadan kalkacaktır…

Bugün sol başarısız ise, kendisini tanımlayamadığı ve nerede duracağını bilemediği içindir. Ulus devleti mantığı ve birikimi ile küresel firmalar ve onların oluşturmak istediği sistem ile kavga edilmez…

Devrim ve devrimci durum var olana müdahale ise, devrimciler dört eğilimlerin birleştiği partiler içinde kendilerine yaşam alanı yaratmak değil, sistem ile kavga etmek ve işçi sınıfının önünde birleşmesine engel olanları temizletmekten geçer…

Devrimci diyen her hangi bir yapı dört eğilim içinde devrim yapamayacağı ve aksine o dört eğilimi içinde “Stockholm Sendromu” yaşayacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü parti lideri geçmişte devrimcileri öldüren katilini, işkencecisini aday gösterir ve başka alternatif yok diyerek seçtirebilir…

Sonuç olarak sol ve devrimci yapıların toplum içinde var olan kendilerine karşı geçmişten kalan güveni de bu sayede yok etmesi ve küçük bir cemaat kulübü olarak kalmaları anlamına gelir…

Bugün işçi sınıfının elinde kızıl bayrak vardır. ulus bayrağını kızıl bayrak yerine ikame etme anlayışı bir anlamda ulus devlet bakış açısından başka bir şey değildir. Ulus bayrağı işçi sınıfını birleştirici değil, ayrıştırıcıdır. İşçi sınıfı her türlü kültürel farklıklara rağmen, kendi içinde her türlü ayrı duruşu koruyarak, entegrasyon ve asimilasyon olmadan, olduğu gibi kabul edilerek, çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir şekilde asıl düşmanı ile mücadele edebilir ve mücadelesini evrensel boyuta taşıyabilecek güçte ve birikimdedir...

“Bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sözü boşuna söylenmiş söz değildir… O ülkede ki (ulus devletinin yok etmek istediği) her türlü ayrı düşünceyi, yaşam biçimini, dil zenginliği sınıfın zenginliği gibi görür ve onlar kendi kültürlerini geliştirmeleri için olanak yaratacak bir sınıf örgütlenmesidir…

Kızıl bayrak yere düşmesin, işçi sınıfının ve insanlığın kurtuluşu bu sınıf savaşına bağlıdır. Kapitalist sistem var oldukça, sınıflar yaşadıkça ister istemez savaşlar, toplu katliamlar, laboratuvarlardan çıkmış salgın hastalıklar, göçmenlik hep var olacaktır…

“Yok edin insanın insana kulluğunu!” onun için sınıf bayrağını daha yukarı taşımaktan ve o bilinç ile hayata bakmaktan geçer…

İsmail Cem Özkan


30 Mart 2019 Cumartesi

Onlar yaşıyor…


Onlar yaşıyor…

Her lider kendi yanında emirlerine biat edecek ve sorgulamadan yapacak asker arar, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve o dönemin liderleri ise omuz omuza yürümeyi seçti... Onlar “kurtuluşa kadar kavga” şiarını ölümleri ile hayata geçirdiler...

Onların kişisel çıkar ve beklentileri yoktu, onlar özgür ve bağımsız bir ülke için mücadele ettiler, sömürünün yok olduğu, insanın insana kulluğunun kalktığı bir ülke. Onların ütopyasında ne liderli, ne de sınıfların olduğu bir ülke vardı. İnandılar, güvendiler.

Onlar her biri adalardan bir ütopya yarattılar ve her biri adalının şiiri içine kahramanca isimlerini yazdılar. Onlar adalıdır, her biri inandıkları gibi yaşadılar ve öldürüldüler...

Onların şiarıdır “Kurtuluşa Kadar Savaş”… Bugün yaşıyorsa isimleri, mücadele henüz bitmediği içindir... Onlar örnek oldular, nasıl bir ülke istemişlerse ilişkilerini de ona göre biçimlendirdiler... Geleceğin nüvelerini yarattıkları örgütsel yapıda hayata geçirdiler. Elbette bilirlerdi onlarda bir kenara çekilip, yurtdışına kaçıp yaşamayı, onlarda bilirdi dönüşü olmayan yola girmeden kıvırtmasını ama tercihleri o yönde olmadı...

Onlar bugün varsa inandıkları gibi yaşayıp inandıkları gibi dostluğu, yoldaşlığı hayata geçirdikleri içindir...

Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edilmesin diye yoldaşları, arkadaşları ile Kızıldere’ye dayanışmanın, yoldaşlığın, inanmışlığın nasıl olması gerektiğini yaşayarak bize göstermiştir.

Umutsuz da olsa, sonun ne olacağını bile bile onların tercih ettiği yol, yenilgiden sonra ardı sıra gelen daha kitlesel örgütlenmeleri yaratmıştır.

Onların destanı bugün da yaşıyor, bugün de kavgada, şiirde, örnek gösterilecek yoldaşlık ilişkilerinde varlıklarını koruyorlar.

“Mahir, Deniz, İbo Kurtuluşa Kadar Savaş!” sesi duyuluyorsa bir yerlerde onların liderlik vasıfları ve yaşam biçimlerinin henüz aşılmamış bugün ki ilişkilere bakarak saf ve temiz olduğunu kanıtlar…

Onların hepsi yirmili yaşlardaydı, hayalleri vardı içinde yaşadıkları toplum ve halk için…

Onların hayallerinde kişisel kurtuluş yoktu, onların hayallerinde kendisine biat edecek ve emirlerini sorgusuz yapacak arkadaşları da yoktu…

Onlar büyük bir miras bıraktılar, teslim olmadan, karanlığın içinde seslerini bırakarak…

Onlar hayallerini satmadılar…

Onlar attıkları ve yarattıkları sloganların arkasında durdular…

En uzun koşuysa elbet
Türkiye’de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez luverin namlusundan fırlayarak …
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi…
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun…

Can Yücel

Şairlerin dizlerinde kaldılar, meydanların sesi içinde yaşıyorlar…

Bugünden o günlere bakınca onları çıkmaz yola doğru sürüklendiklerini görürsünüz, olaylar o kadar hızlı gelişti ki, henüz örgüt bile olmadan öğütlerini savunmak zorunda kaldılar… zaman bazen o kadar hızlı akar ki, işte o hızlı aktığı dönem bu liderlerin yaşadığı ana düştü…

Onların ölümleri ile sonuçlanan süreç belki bir provaydı, henüz oluşturulmakta olan Gladio’nun.

Kirli bir savaşın masum ve temiz duyguları olan çocuklarıydı. En ağır işkenceden geçtiler, en yakın arkadaşlarını gözleri önünde öldürdüler. En dayanılmaz acıyı yaşattılar, henüz 68 rüzgarı ülkemiz üzerinde eserken…

Onlar karanlık bir dönemin en aydınlık gençleriydi. Onların ütopyası vardı, insanlığa ve geleceğe dair…

Türkiye devrim ve sol tarihin en önemli kilometre taşı oldular, arkalarında büyük bir miras ve deneyim bıraktılar… Ne mutlu onların mirasını yaşatanlar, selam olsun adalı olanlar…

Her 30 Mart’ta 12 Mart darbesi ile yüzleşilmesi gereklidir. 12 Mart bir kurmacaydı, uzaktan bakınca bir öç alma kurmacası. Mecliste idam edilmeleri için kalkan eller ve kayıtsız kalanlar hepsi bu sürecin birer ortağı olmuştur…

Öç alındı, canlar toprak ile buluştu. Gladio kendisini ispatladı. Ama bir şeyi iyi hesaplayamadılar, bir ölür bin geldiler… 12 Eylül’e giden süreç de onların ölümü üzerine başladı…


İsmail Cem Özkan


17 Mart 2019 Pazar

Korku geleceği teslim aldı.


Korku geleceği teslim aldı.

Korku, geçmişte yaşanmış bir travmanın ileriye taşınmasıdır. Geçmişte yaşanmış ya da anlatılmış korku dolu öykülerin kişi üzerine bıraktığı etkinin toplumsal boyuta sıçramış halini yaşamaktayız. Bizim mirasımızdır korku. O kadar içselleştirmişsiz ki, neden korktuğumuzu bile bilmeden korkuyu tetikleyen her türlü uyarıcıya karşı bilinç dışı tepki vermekteyiz. Korkumuzu tetikleyen her olay bizim zayıf karnımızdır, çünkü ulus devleti adına verilen eğitim ile hepimizin en küçük hücremize işlenmiştir.

Eğitim, sistem adına insanın biçimlendirilmesidir. Ulus devleti ile ortaya çıkmıştır, homojen toplum yaratmak adına bireyleri sistemin istemlerine uygun standartlaştırılması işidir. Eğitim, bir anlamda copsuz güvenlik gücüdür.

Eğitim ile bizim içinde yaşadığımız ülkenin bir beka sorunu var olduğunu ve bu beka sorunun da temelini jeopolitik/ stratejik konumu özelliğinden kaynaklandığını vurgularlar… Kısaca korkun derler. Korku eğitimin temelidir. Korkumuz yüzünden bizim ülkenin insanı başka dil öğrenirken var olanı kaybedeceği korkusu yüzünden başka dili zor öğrenir. Korku o kadar içselleştirilmiştir ki, açık olarak konuşmaya gerek bile yoktur, çünkü hepimiz hissetmekteyiz. Korku ile yüzleşmediğimiz içinde zaten hiç birimiz neden korktuğumuzu dahi bilmeden içgüdü ile yani duygularımız ile tepki veririz. Eğitim bize duygusal olmayı içselleştirdi, aklı tatile çıkardı. Akıl yani mantık bizim çocukluğumuzda bir matematik sayısı gibi öğretildi, sonra hepten vazgeçtiler. Çünkü ulus devleti yıkılması için var olanın bozulması ve çökertilmesi gerekliydi. Ulus devlet ulus için üretici olmayı teşvik ederken, küreselleşme yani liberal ekonomi ve siyaset ise tüketici olmayı ve daha ucuza satın alınabileceği bilinçaltına işledi… Tüketicinin mantığa ve ulus devlet içgüdüsüne ihtiyacı yoktu, küresel markaların tüketilmesi ve küresel firmaların ülkemizde şube açması daha öncelikliydi.

Öncelikler her zaman sistemin omurgasını ve duruşunu belirler…

Ulus devleti yıktık demek ile geçmişin tüm bilinci ve eğitimin getirmiş olduğu güdüleme hemen ortadan kalkmıyor, onun izleri birkaç kuşak o coğrafyada yaşayan insanların üzerinde devam edecektir. ulus devleti küreselleşeme karşısında bir kağıttan kaplan gibi savruldu ve yıkıldı, yerini küreselleşme bir sistem oturtamadı. Sanki sistem varmış gibi devam eden işleyiş var ama hukuki temeli eksik. Hukuk olmayan yerde ise her türlü savrulma ve otoriteye yani gücü olan istediğini yapma hakkına sahip olduğunu hissediyor. Bu durumda popülist politikanın küresel olarak hakimiyetini ortaya çıkardı. Popülizm faşizmin biçim değiştirerek yeniden güçlenmesi anlamına gelmektedir…

Popülizm ulus devletten aldığı korkuyu biçim değiştirmiş de olsa kullanır, çünkü elinde kazır bir silah vardır. ‘Verimlilik’  ilkesi zaten liberal ekonomisinin ana damarı değil miydi? Ulus devletinden işine geldiğini alan, işine geldiği ile güya yüzleşmiş gibi yok sayan ya da mahkum eden bir duruş göstererek, o güne kadar ulus devleti altında ezilmişleri de çevresine toplayarak yeni bir beka sorunu yaratır. Popülist politika omurgası olmayan, paradigması ne ise ona göre davranandır. Dün dündür ve bugün ki işine geldiğini yapandır…

Bugün ülkemizde sürekli çatışma ve cepheleşme üzerine politika uygulanıyor, tıpkı diğer popülist iktidarların yaptığı gibi. Karşılarında gerçek anlamda bir güç görmeyenler, cepheleşme yolu ile ülke sınırları içinde yapay cepheler oluşturmakta ve kendi iktidarını daha uzun süre devam ettirmek için elinde ki tüm olanakları kullanıyor. Fakat küreselleşmenin yani tüketici toplumun gölgesi gün geçtikçe büyümekte ve tüketim toplumu ister istemez sistemin kendisinden kaynaklı krizler içinde oluşan girdaplar ile boğulmaktadır. Cepheleşme bir anlamda yaşanan krizin görünen bir tarafıdır ve güçlü gözükmek için bir yöntemdir. İktidar arkasında yıkılan devletin güçlü tarafını göstermektedir, aynı zamanda kendi çevresinden beslenen bir toplumun sivil gücünden faydalanmaktadır. O kemikleşmiş çevre ile muhalefeti istediği gibi biçimlendirirken olası muhalefet hareketlerini de denetim altına tutmaya çalışmaktadır…

Her seçim dönemi, bir beka sorundur, çünkü beka korku demektir.

Korkuyu yaymak mı istiyorsunuz, beka sorunu var deyin yeterli, her korkan mesajı alır...

Beka sorunu, ülkemiz öznelinde Sevr anlaşması ile yüreklere korku olarak işlenmiştir. Sevr yenilmiş devletin yok olması anlamına gelmektedir. Ulus devlet olmak isteyen bir milletin bir daha başını kaldırmaması ama en önemlisi de yakın zamanda işlenmiş bir kitlesel katliamının da hesabının sorulması ve elinde tuttuğu topraklarının kayıbı anlamına gelmektedir… Balkanları yakın zamanda kaybetmiştir, Avrupa ile artık bir nehir sınır olmuştur, doğu sorunu ‘Tehcir’ ile güya çözülmüş gibidir ama kazandığı zaferinin keyfini süremeden kaybetmesi anlamına gelmektedir. Bu yaratılmış büyük bir travmadır. Kaybetme korkusu ve güvendiği halklar tarafından arkasından hançerlenme yani ‘güvensizlik’. Dram trajediye dönmüştür, zafer yenilgidir ve yenilginin en olduğunu öğrenmişlerdir. Öğrenilmiş bir korku ulus devleti içinde beslenecektir, çünkü o ‘Tehcir’i yaratanlar ulus devletin temelini oluşturmuş, her birinin cenazesi ülkemize devlet töreni ile gelmiş ve devlet töreni ile kabristana konmuştur. Yani yeni ulus devlet, imparatorluktan aldığı mirası sorgulamadan olduğu gibi kabul etmiş ve savunmaya geçmiştir. Devleti bu korku üzerine kurmuştur.

Ulus devletin refleksi bellidir. İşgal edilen savaş ganimeti toprakların kayıbı demektir beka sorunu. Beka demek ganimet topraklara ve şehirlere yerleşenlerin kalbinde daha anlamlıdır...

Bir gün gelirde ölülerin akrabaları toprakları almak isterse, ölümlerin hesabını sorarsa? Bu korku öyle bir korku ki, millet kavramını oluşturacak boyutta olan bir korku.

Korkuyu duyanın etnik kimliği artık önemli değildir, korkanlar her şeye rağmen, her türlü ayrıştırıcı özelliğe rağmen yan yana iç içe dururlar, ya bir gün gelirler ve hesap sorarlarsa, hesap sormaları önemli değil de ellerinde ki toprak ve servet giderse?

Korku aslında gelecek korkusudur, geçmişten kalan mirasın geleceğe taşınmasıdır beka sorunu...

Cepheleştirmek istediniz mi ülke içinde insanınızı beka deyin yeterlidir, çünkü ülkenin çoğunluğunun bir ‘beka’ sorunu vardır.

İsmail Cem Özkan

18 Şubat 2019 Pazartesi

O Gece


Suçlu Gerçekten Kim? : “O Gece”…

“O Gece” oyununu izlemek için koltuğuma oturuyorum… Sahne dekoru içinde çerçeveler var. Çerçevelerin arka tarafında ayna… Platform büyük ve ortada çerçevenin alanını belirliyor… Tavan bölümünden aşağıya doğru sarkan avize… Seyircilerin büyük bölümü ellerinde ki cep telefonları ile sahnenin görüntüsü alıp, anında sosyal medyadan paylaşımlarda bulunuyorlar… Anımızı bizi izlediğini sandığımız geniş bir arkadaş ya da sosyal medya arkadaşlarına paylaşılıyor. Anında selfiler çekiliyor, selfiler ortak arkadaşlara gönderiliyor…

Oyun başlama anonsu duyulduktan sonra hemen başlayan bir müzik. Sahneye sağdan soldan gelen oyuncular. İki ayrı bölüm ayrı dünyaları sembolize ediyor diye içimden geçiriyorum. İki ayrı dünyanın birbiri ile ilişkisi oyunun akışı içinde kafamızda oluşan soruların giderilmesi ile açığa çıkacaktır…

Zengin bir çift evlilik için gün saymaktadır, evlilik için verilecek yemekte kimlerin hangi masaya oturacağına kadar her şey planlanmaktadır. Elit bir çevre, elit çevrenin elit konukları… Ahu ve Erdem çiftinin ilişkisini etkileyen bir pürüz vardır ve o pürüz oyunun sonunda ortadan kalkacaktır… Oyunun kurgusunda işlenmiş ve merak uyandıran bir sorun. Sorun yumakları ve sorunun çözümü oyunun kurgusunu ve omurgasını oluşturuyor…
İkinci ailede ise sorunları vardır, hem ekonomik hem de yaşama bakışları ile ilişkilidir. Mutsuz bir çift: Sıla ve Ulaş… Ulaş hiçbir işte dikiş tutturamamış, sorunlarını evine taşıyan ama aynı zamanda ekonomik olarak evin düzenini bozan konumdadır. Sıla bu işi sonlandırmak istemektedir ve kafasında çözdüğü evliliği artık bitirecek resmi bir başvuru yapması kalmıştır… Onların sorunların çözüm yolları oyunun içinde bir gizem olarak durmaktadır.

Sorunlu ilişkilerinden kaçarak bir araya gelen Sıla ve Erdem, umudu birbirlerinde ararlar. Ancak acemice geçirdikleri ilk gece de olanlar olur. Sıla’nın nefesi kesilir, olduğu yere yığılır, kalır. Ölüm ve ölüm karşısında çözüm yolları arayışı içinde Erdem, ölüm anını yeniden kurgular ve o kurgusunu mahkeme önünde de savunur. Kendisine yardım eden ortağı ile hikayenin değiştirildiğini seyirciye gösterir… Bütün bu işlerden habersiz olan Sıla’nın eşi çaresiz bir şekilde bu çözüm karşısında boyun eğecek ve başta yaratılan sorunların çözümü ekonomik gücü elinde bulunduranların arzuları yönünde ve onların çıkarlarına uygun çözülecektir…

Oyunun genel konusu ve akışı bu şekildedir, şimdi bunu okuyanlar oyuna gitmeyeyim, nasıl olsa konuyu anladım diyebilir. Ama tiyatroya sadece oyunun konusunu anlamak için mi gidilir? O zaman oyucular sadece anlatıcı konumda olur. Sahneye biri çıkar o kadar oyuncuya gerek olmadan öyküyü anlatır ve anladınız artık salonu terk edin diyebilir. Bu suretle tiyatroya sadece oyunu konusunu anlamak için gidenler için sorun zaten baştan çözülmüş olur! Ama tiyatro sadece konu değildir, o andan alınan ve size ulaşan duygulardır… Oyuncuların performansı, onların ustalıkları… Bu ustaları yönlendiren yönetmen, ışık, dekor, sahne tasarımı, kostüm… Kısaca tiyatro sadece konu değildir, konu öyküdür ve öyküyü kitap okuyarak da ulaşabilirsiniz, her tiyatro eserinin kitabı ya da teksti bulunur, onu alıp okuyarak tiyatroya gitmeden oyun hakkında hayal gücünüzün size verdiği olanaklar içinde anlamaya çalışırsınız… Ama tiyatroya bir seyirci dekoru görmek için de gidebilir, onun yanında seçilen müzik, seçilen ışık ve kurguya uygun kostüm, hepsinin önünde oyuncu seçimini ve oyuncuların birbiriyle etkileşimini deneyimlemek için de. Örneğin, yönetmenin oyunu sahneye koyarken tercihleri nelerdir? Acaba oyuncu tercihlerini yönetmen kendi özgür iradesi ile mi yapmıştır  yoksa sahneye koyan  prodüksiyon firması mı? Evet, işin bir ticari boyutu vardır ve her ticari işletmenin hedefi para kazanmaktır… Profesyonel bir tiyatro sahneye terini, yorumunu bırakır ve seyircinin hoşlanacağı ve reklamını yapacağı bir seyirlik sahnelemeye çalışırken varlığını sürüdürecek bir gelir elde etmeyi de planlar elbette. Ve nihayet bütün bu bileşenler üzerinden her tiyatro kendi seyircisini yaratır…

“O Gece” oyununun bana yansıyan boyutu; oyuncu, kostüm, sahne dekoru, ışık, müzik bütünlüğü oldu… Tiyatro eleştirisini genelde emeğe saygı çerçevesi içinde yaparım, beğenmediğim oyunlar hakkında yazmam, çünkü benim sübjektif bakışım ve seyrettiğim oyunun o günkü temsilinin kötü olmasını rastlantısal olayların bana yansıması olarak algılarım. Böyle durumlarda, fırsatım olursa oyunu tekrar  izlerim ama yine de yazmam, çünkü oyunla ilk karşılaşma bende negatif bu önyargı oluşturmuştur… Biliyoruz ki önyargılar bir şeyi olduğu gibi görmemiz engeller…
Öncelikle oyunun yönetmeninden başlamak isterim, ince ince oyunu öyküsüne uygun olarak kurgulamış, emek vermiştir… Eline aldığı öyküyü en iyi bir şekilde sahneye taşımaya çabalamıştır… İşi çok zordur, elbette araştırarak, soruşturarak kendisine sunulan aday oyunculardan oyuna uygun oyuncu seçecektir. Oyuncuların birbirleriyle uyumlu olmasını gözetecektir.  Rejisörlük tecrübeleri ışığında, oyuncuların performanslarını daha önce görmüş olmak zorunda olduğunun bilincindedir… Katalogdan oyuncu seçemez… Sahneleme esnasında oyuncular arasındaki denge ve uyumu yakalamaya çalışacaktır. Örneğin, ses uyumu çok önemlidir, bir oyuncunun çok sesi yüksek çıkarken, diğerinin sesi çok kısık olduğunda oyunu arka koltukta seyreden seyirci bir oyuncunun sesini rahat algılarken, diğerini sadece fısıltı olarak duyacaktır ve seyircinin algısı üzerine bir baskı oluşturacak, hatta belik onu oyunda koparacaktır… Sahneye oyuncular sorunsuz çıkmak zorundadır, birbirlerinin oyunlarını güçlendiren ve destekleyen konumda olmalıdırlar; çünkü sahnede bireysel başarı yoktur, bireysel gibi görünen başarı da aslında ortak başarının bir yansımasıdır. Örneğin arabesk ses sanatçılarının başrol yapıldıkları filmlerin yan rol oyuncuları genelde usta oyunculardan seçilir ki, usta oyuncunun performansı ve ustalığı başrolde oynayan deneyimsiz arabesk sanatçısını görünür kılsın… Ama sinemadan farklı olarak, tiyatro canlı bir sanattır ve sahnede her türlü aksilik yaşanabilir…  Usta oyuncular, sahnede seyirci karşısında oynarken sadece kendi rolleri ile ilgilenmez, arkadaşlarının performanlarını ve seyirciye giden duygu yoğunluğunu da güçlendirirler. Çünkü, tiyatro yapısı gereği komünaldır, ortak emek üzerine başarı elde edilir…

Öte yandan, sahnedeki dekor oyuncuya rahat hareket etme alanı bırakmalı, mümkün olan en az eşya ile en çok vurgu yapacak şekilde düzenlenmeli, metni beslemeli, soyutlanmış ama somut olmalıdır… “O Gece”de dekor verimli kullanılmış, bölümler arası geçiş, sahnede zaman kaybettirmeden, yani işlevsel olması açısından başarılı tasarlanmış. Işık dekoru desteklerken, oyuncuların mimiklerini ve hareketlerini öne çıkarmış ve öyküye uygun olarak seyirciyi yönlendirmesi açısından da başarılı olmuş. Işık tasarımı ve avizenin renk değişimi bana göre iyi düşünülmüş…

Oyunun konusunu öğrenen seyirciler, kendileri ya da çevrelerinde yaşanmış olaylarla oyun arasında bir köprü kurabilirler. Belki de magazin dünyasına düşmüş ve üstü kapatılan bir cinayetle ya da magazincilerin çok hoşlandığı çok konuşulan olaylardan biri ile bağlantı kurabilirler, ucu açıktır… Sonuç bölümlerinde, ürettiği soruları kendisi yanıtlamayı tercih eden ve  seyirciye kendi sorularını yanıtlama şansı bırakmayan bir oyun olarak gördüm. Oyun belki de ölüm sahnesinden sonraki mahkeme sahnesi ile sonlanabilir ve oyunun sonunda seyirci kendi soru ve cevapları ile başbaşa kalabilirdi… Suçlu gerçekten kim?

Hoş vakit geçirebileceğiniz bir oyun izledim, emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan


Oyunu Künyesi: 
Yazan: Özlem Saraç
Yöneten: Bilge Emin
Sahne-Işık Tasarımı: M. Nurullah Tuncer
Kostüm Tasarımı: Senem Gelgi
Dramaturg: Günay Ertekin
Koreograf: Aslı Öztürk
Yönetmen Yardımcısı: Ekin Deniz Görk
Cast: Gülden Avşaroğlu
Oynayanlar:
Şencan Güleryüz
Begüm Birgören
Tolga Güleç
Gözde Çığacı
Cahit Gök


14 Şubat 2019 Perşembe

Pencere


Pencere

Tiyatro salonuna ilk girdiğimizde perde kapalıydı, henüz oyunun başlama anonsu yapılmamıştı. Koltuklarımıza doğru yürüdük Metin Boran ile birlikte. Oturduk, oyunun başlamasını bekledik kapalı perdenin önünde… Günlük olayların kısa yorumları henüz bitmemişti, bir söz bitiyor, öteki başlıyor, atlayarak konuşulan konular, konular arasında bağlantı kurmadan yeni konular konuşmanın seyrini salonda ışığın kararıp, perdenin açımına kadar sürecekti… Perde kapalıydı ve bizler perdenin önünde usta oyuncuların performansını ve oyunun seyrini dört göz ile bekliyoruz. İçimizde oluşan merak, kısa bir heyecana dönüşüyor, çünkü usta oyuncuları sahnede görmek, onların oyunun içine seyirci olarak da katılmak bir ayrıcalıktır. O ayrıcalıktan seyirciler oyunu dördüncü sezonda da doldurmuş, bilet bulmak şans işi, biraz da çaba işidir…

Ve ışıklar ağır ağır kararırken geçiş müziği olarak kullanılan müzik kulaklarımıza doğru hafiften ilk cümlelerini nota olarak kuruyordu…

Londra banliyölerinde yaşam zordur, o yaşamın yoksulluğu yüzüme çarpıyor, perde açılır açılmaz. Şofben yanıyor mutfağın salona bakan tarafında, pencere salona bakan duvarda, pencerenin dışında karşı binaların silueti gözüküyor.

Londra, yoksul mahallerinden birinde yaşayan bir kadın. Tek kişinin yaşaması için inşaat edilmiş evler. İşçi evleri… Eski, çünkü kalorifer sistemi yok… Bir oda, odanın içinde mutfak, yemek odası, salon, kısaca banyo ve yatak odası dışında küçük bir yaşam alanı.

Tiyatro’da seyirciye ilk sözü dekor söyler… Sonra müzik, ışık ve sonunda da oyuncular. Oyuncular ellerinde ki öyküye ve kahramanlara hayat verirken yönetmenin vermek istediği ve yazarından ödünç aldığı duyguları yansıtır. Bir tiyatro eseri üzerine yorum yazarken olaya bereden baktığınız da önemlidir. Eğer elinizde teksti yorumluyorsanız orada ilk cümledir sizi kucaklayan ya da itekleyen… Ama seyirci koltuğundan ve yaratılmış bir çalışamaya bakacaksanız o zaman oturduğunuz koltuktan gördükleriniz ve size yansıyanlardan bahsetmeye başlanmalıdır. Tiyatro tüm sanat dallarının harmanlaştırıldığı ve sınırlarının sürekli geliştiren, sabit olmayan yaşayan bir organizmadır, o yüzden sahne her daim sıcak ve yaşayan olarak varlığını korur.

Kapıdan bir kadın giriyor, acele içinde… Eşyalarını sandalyenin üzerine bırakıp doğru banyo olarak algılayacağımız tarafa doğru gidiyor… Kapı henüz tam kapanmamıştır… Londra kenar mahallesinde hala komşulara güven vardır, kapının açık olması sorun teşkil etmiyordur… Arkasından genç bir delikanlı giriyor… Kapı açıktır, çekinerek içeridedir artık. Zil sesini duyan kadın salona geldiğinde şaşkındır…

Şaşkınlık, beklenmeye durumdur. Beklenmeye girmiştir geçmişin izlerini üzerinde taşıyan ama ürkek. Kanadı kırılmış bir güvercindir belki, belki de avına sinsice yakalaşan. Oyuncu bu duyguları hem mimikleri, hem vücut dili hem de o an tiyatro salonunda önceden hazırlanmış ışık ve müziğin yaratmış olduğu atmosfer içinde seyirciye sessizce bir şeyler anlatır ama henüz cümle ağızdan çıkmamıştır… Tiyatronun büyüsü işte böyledir. Böyle başlar büyü ve gizem. O gizemin içinde seyirci oyunun sonuna kadar ilgi ile olayları izlerken, kişilere kendisi bir çok anlam yükleyecek ve her yükseldiği zaman içinde parçalanıp yenileri yüklenecektir, çünkü her şey baştan açık verildiğinde artık o öykünün sonunu kimse merak etmeyecektir… Bir sihirdir belki ilk adım, ilk cümle, bizi yani seyirciyi etkisine alan ve dışarıda yaşanmışlıkları bir an öteleyendir. Salona, oyuna davettir.

Londra’da yaşayan otuz yaşlarında öğretmen Kyra Hollis’in evinde bir gece boyunca yaşananların, genç Edward Sergeant’in gelmesiyle başlayan, peşinden Edward’ın babası Tom Sergeant’ın gelişiyle devam eden olayların öyküsü. Eğer kısaca anlatılsa öykü böyledir.. ama o uzun bir gecenin ve sabahın içinde yaşananlar, geçmiş ile yüzleşilme, söylenmeyen sözlerin söylendiği, yeniden yeniden sorgulandığı, savcının, hakimin, suçlunun küçük bir salon içinde canlanırken jüri üyeleri olan seyircinin tepkisi…

Salonda trajedi yaşanırken, salondan kahkahalar eksik olmadı. Birilerin dramı ötekilerin eğlencesi oldu.

Bir adam evlidir, evlilik yaşarken yanlarında çalışmaya gelen tutkulu ve güzel bir kadına aşık olur ve onun ile birlikte yaşamaya başlar ama yaşadığı ev kendi evidir. Çocuğu vardır ve de eşi… Aynı ortamda uzun süre gizli yaşarlar ilişkilerini. Bir gün Kyra Hollis tatildeyken yazmış olduğu tutkulu aşk mektubu onların sonların başlangıcı olacağını hiç bilmez. O mektup Tom’a yazılmıştır ama eşinin eline geçmemesi gereklidir. Ve bir gün Tom bilerek ya da bilmeyerek mektubu mutfak masasının üzerine unutur ya da unutmuş gibi yapar ve mektup ele geçer ve Tom’un eşi aynı evde yaşanan ikili bir ilişkiden haberi olur, ki Tom’un eşi eski bir mankendir… Tom ona tutulmuştur ve o dönemde açmış olduğu restaurantlar yüzünden de popülerdir. Soyu öyle köklü, zengin ve unvanı olan bir aile mensubu değildir. Ona rağmen beni satın almazsın diyen manken kadın ile evlenir. Kyra ilişkisi ortaya çıkar çıkmaz evi aniden tek eder… Tom’un kendisi ve eşi ile baş başa kalır. Üç yıl içinde de eşini kaybeder. Eşi için şehir dışında ev alır ve ona en güzel günlerini yaşaması için elinden geleni yapar ama artık ne eski güzellik vardır ne de aşk… Kırmızı güller gönderir evine ama aşksız kırmızı gülün de anlamı yoktur… Eşini kaybeden Tom, yıllar sonra Kyra’nın evine gelir ve o geçmiş salonda yüzleşilmesidir.

Kyra, evden kaçmış ve yeni yaşam kurmuştur. Babası ölmüştür ve tüm zenginliği artık yoktur. O yeni bir zenginlik yaratmıştır hayatında. Londra dış mahallerinde yaşamakta ve orada toplum dışına düşmüş gençler ile çalışmaktadır… Kısaca çürümüş toplumun kokmaya yüz tutmuş sorunlarına elini atmış ve orada her türlü zorluğa karşın çalışmakta ve o gençleri topluma kazandırmaya uğraşmaktadır. Aristokrat bir geçmişten yoksulluğun içinde yaratmış olduğu zenginlik içindedir… Odası o zenginliğin bir yansımasıdır sanki sefalet içinde zengin bir yaşam!

Esra Bezen Bilgin’in Kyra’sı naif, kırılgan aynı zamanda ilkeleri var olan biri. O kadar ilkelerine bağlıdır ki, Tom’a sevgisi açığa çıkınca hiç kimseye haber vermeden evden gidecek ve iş yerini terk edecek kadar onurludur. Rahat bir yaşamı ret etmiştir, aşkın saflığına ve kutsallığına inanıyordur belki ama Tom onun gözünde sevgili olması yanında babası konumundadır. O babasına karşı tutkusu Tom’da aşka dönüşmüştür… Zaman zaman içindeki öfkeyi dışarıya kusmaktan da çekinmiyor, zaman zaman göz yaşlarını içine akıtma yerine dışarıya akıtmaktan da çekinmiyor. Zayıflık olarak görmüyor göz yaşlarını, samimi ve temiz duygunun ifadesidir.  Haluk Bilginer’de Kyra’nın duygusal geçişine Tom olarak giyinmiş olduğu rolü gereği göz yaşlarını tutmaması gereken yerde göz yaşını akıtırken, alaycı, yukarıdan, küçümseyen ve de kıskanç tarafını üstü kapalı, gerektiğinde açık olarak göstermektedir… Esra Bezen Bilgin’in atışlarını ustaca karşılayarak sahneyi daha da yükseltiyor. Açılış ve kapanış sahnelerinde Esra Bezen Bilgin’e eşlik eden Kürşat Demir de keyifli bir performans ortaya koydu. Özellikle ilk sahnede göstermiş olduğu performans ve babası ile  kavgasını, okulu terk etmiş olmasını ve babasının eski sevgilisi ile yüzleşmesi sahnelerinde muhteşemdi…

Dekor oyunun atmosferini yaratmaktadır ve önemini bu oyunda bir kere daha ortaya çıktı, yerleşik sahnede oyun oynamak ve oyunu sahnelemek çok önemli olduğunu bir daha gördüm. Seyirci ve oyuncuyu da öykünün içine alan ve yönlendiren konumundadır. Penceren yansıyan kar yağması, kardan yolların kapanması sahnesinde dekorun ve eşyaların yerleşimi bir kere daha önemini anlıyoruz. Elbette dekora eşlik eden ışık… Muhteşem uyum içindeydi hepsi… Abartıya kaçmadan gerekli alanın ışıklandırılması ile oyuncuyu yönlendirirken seyirciye de buraya odaklan demektedir… Trajedini ve dramın akışı seyircide kahkaha dönüşürken ışığın taşıyıcılığını bir kere daha gördüm…

Tiyatro bir bütündür demiştik, işte o bütünü sahneye taşıyan da yönetmendir. Oyuncuları, dekoru, ışığı ve de müziği yönlendiren ve bir sahnede buluşturandır. Oyunun başarısı yönetmenindir ama o başarı hepsinin emeği ile olmaktadır. Emeği geçen kapıda bilet satandan, yer gösterene kadar, oyuncusundan, teknik sorunları ortadan kaldıranlara kadar kimin emeği geçmişse hepsine teşekkür ediyorum, muhteşem bir oyuna beni dahil edip ağırladıkları için… Onlar sayesinde yeniden bir kere daha işte tiyatro bu deme fırsatını yakaladım...

“Sen ki, şu anda haklı olarak içinde yaşadığın ortamda olup bitenleri çözümlemek ve yargılamak peşindesin, hiç kendine o pencerelerden bakabildin mi? Kendinle hesaplaşmalarında dürüst olabildin mi?” 
Sorunun ucu açık, benim de yazımın sonunda elbette bu soruya yanıt verecek konumda değilim ama yine de fısıldamadan edemedim, evet kendime karşı dürüstüm, en azından kendime dair yaratılan gerçeği ben yarattım!


İsmail Cem Özkan


Pencere
Orijinal Adı: Skylight
Yazan: David Hare
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Birkan Uz
Sahne Tasarımı: Gamze Kuş
Müzik: Çağrı Beklen
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Afiş Tasarımı: Ethem Onur Bilgiç
Oynayanlar
Kyra: Esra Bezen Bilgin
Tom: Haluk Bilginer
Edward: Kürşat Demir
Yönetmen Asistanı: Melih Pamukçu
Yönetmen Asistanı: Aynur Güçlü
Sahne Tasarımı Asistanı: Efe Soykaraman
Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu
Oyun Fotoğrafları: Ali Karatuna
Oyun Fotoğrafları: Banu Kaplancalı


11 Şubat 2019 Pazartesi

Konuşulmayan geçmişimiz!


Konuşulmayan geçmişimiz!

Koçgiri olmasaydı Dersim olmayacaktı, arada İzmir belki hiç yanmayacaktı...

Yeni cumhuriyet aslında yeni olmadığını Ankara’da açtığı meclis ilan ediyordu, çünkü eski meclisi yeni yerine taşımıştı. İstanbul'da ki son meclis kaldığı yerden Ankara’da devam ediyordu.

Peki bu ne anlama geliyordu?

Çünkü devam ediyordu, Osmanlı hanedanından yetkileri alan Birinci Meşrutiyet'i sembolize ediyordu. O gün yetki, yürütme hanedan yani Osmanlı ailesinden alınmış halka verilmiştir. O gün ülkemizde bağımsızlık bayramı olarak kutlanıyordu ve meclis (Meclis-i Mebusan) bağımsızlığımızın sembolüydü.

Batının verdiği ismi benimsedik yeni cumhuriyete.

Osmanlı ismi siliniyor ve yerine batının bize yıllardır dediği ismi benimsiyorduk. Türkiye ismi batının vermiş olduğu isimdi, bize kalsa belki Yeni Türkistan ismini kullanırdık, belki başka bir şey ama batı bize ne demişse biz onu kabul ettik ve resmileştirdik, çünkü Osmanlı hanedanı henüz ortadan kalmadığı halde Türkiye ismi batıda resmi yazışmaların birçoğunda kullanır olmuştur.

Resmi yazışmalarda Osmanlı ama sözlü sohbetlerde Türkiye...

Yeni devlet homojen toplumu savunuyordu, ulus devleti kuruyordu.

Ötekilerin ayrıştığı ama azınlık kavramı içinde kalanların yaşadığı bir homojen devlet!

Azınlık ve çoğunluk kavramını batı bize dikte etmişti, biz de kabul ettik.

Batı bize demişti ki; ötekilerinizi yok edebilirsiniz, ulus devletinin hakkı ama biz azınlık olarak gördüğümüzü koruyun! İşte bu bakış açısı içinde bizim ötekilerimiz Koçgiri'de ayaklanmadan sonra bastırılmış, Koçgiri halkı ateşler içinde bırakılarak ya göçe zorlanmış ya da öldürülmüştür...

Bir katliam, dersim katliamının ya da soykırımının ayak izi olacaktı. Öteki olan Kürt, Alevi, Süryani kısaca batının azınlık gördükleri dışında kalanların hepsi yeni devlet anlayışı içinde tehlikeli görülüyor ve onlar devlet terörü tehlikesi altındaydı...

Devletin varlığı ve devamlılığı için potansiyel olanların yeni devlet düzenine uyum sağlaması ve içinde erimesi gerekiyordu. O katı bakış açısı içinde öteki görülenlerin üzerinde baskı artmış ve yer yer küçük, orta ölçekli ayaklanmaların da nedeni olmuştu. Batı bize önerdiğini saklamadan ve bağıra bağıra ilan etmişti ve o ilanı sadece devlet okumuyordu, öteki olanlarda okumuş ve duymuştu. Gelmekte olanın karşısında geçmişte Balkanlarda olduğu gibi bağımsızlık ateşi yakılmalıydı. Yakıldı da, ağrı dağının zirvesinde. Doğu sınırımızı değiştiren bir ayaklanmada, toprak işgal edilmeden satın alınarak isyanın ateşi söndürülmüştür. Her isyan başka isyanın da ateşini yakacaktı, çünkü homojen devlet anlayışı isyan için zaten zemin hazırlıyordu. Ulus devleti kendi Sibiryasını yaratmıştır, sürgün diyarı. Sürgün diyarına medeniyetin batıya uzanan ellerinin kesilmesi anlamına geliyordu. Atının kürek mahkumlarına uyguladığı yöntem biz sürgün diyarlarımıza da uyguladık. Her sürgün yerinde olduğu gibi otorite sadece dipçik ile olacaktır, dipçik olan yerde isyan kaçınılmazdır, çünkü ekmekten, özgürlükten ve her türlü teknolojik gelişmeden yoksun bırakılanların eline silahı vermektir ve devlet kendi Sibiryasında buna olanak sundu. Batıda gelişmesi muhtemel her türlü özgürlük, daha fazla açıklık, daha fazla demokrasi istemi bu oluşturulan Sibirya’da ki uygulamalar ve ayaklanmalar bahane edilerek batı yeniden oluşturulmuştur. Kürdün ezilmesi homojen devletin batıda yerleşmesi için kullanılan bir araca döndürülmüştü. Dersim soykırımı/katliamı olarak kabul edilen uygulama, önce öldür, sonra sürgün dönemin tüm medyasında başlığa çekilerek, gerçek olmayan öyküler varmış gibi yazdırılarak halk içinde bir korku yayılmıştır. Bölgesine gelen sürgün Dersimliler, onlar Alevi ve Kürt olmaları yüzünden batı toplumu içine kaynaşmaları engellenmiştir. Sürgündekilerin evlere dönüş izni artık yeteri kadar batıdakiler korktuğuna inanıldığı zaman kaldırılmış ve geri dönüşler yaşanmıştır ama geri dönenlerin hakları bugüne kadar tam verilmemiştir, sürgünden dönenlerin hala arazi sorunu varlığı koruyordu… Dersim olayında bir ilk yaşanmış, ilk defa sürgünler batıya yapılmıştır, bugün bile sürgünler hala doğuya yapılır…

Homojen devlet için devletin hakimi olan parti devamlılık sağlamış, sadece lider kadrosunda bazı isimler değiştirilmiştir, çünkü yeni devlet eskisinin devamıydı, bütün borçlar da o yüzden yeni devlet üstlenmişti. Kadro hareketiydi ve kadrolar ancak devlet içinde yetişmiş bir ideolojinin etrafında ki insanlardan oluşuyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş savaş sırasında ve sonrasında anlaşmalar ile batı tarafından bize sunulan bir ortamdı. Batı istediği ortamı yaratmıştı, bırakacağı alanı, yeni devletin hakimiyet alanını masa başında belirlemişti.

Her şey masa başında planlandığı gibi olmaz, toplumların gelişimi tek bir merkezin çıkarı üzerine oturmaz. Yeni bir devlet kuruluyordu ve o devlet savaşı kazanan devletin çıkarları ile örtüşmesi gerekliydi. Stratejik kavramı bu devletin üzerine çıkarlar ile oluşturulmuş bir kavramdır. Stratejik önem kim için önemliydi? Elbette o dönem sermayenin yayılma ihtiyacı karşılayacak bir kavram içinde yer alıyordu.

Ülkemizin kuzeyinde savaşı kaybeden Almanya'nın çıkarına uygun yeni bir devlet doğmuştu ama ideolojisi batının en çok korktuğu işçi sınıfı iktidarına dayanıyordu. Belirsizlik hakimdi, kuzeyde kurulan devletin güneye açılması önlenmeliydi, çünkü güney o dönem ve bugün dahi geçerliliğini koruyan enerji yatağıydı. Türkiye işte bu çıkar çatışması sonucunda kuzeyde kurulan yeni devlet ve güç ile emperyalist kapitalist devletlerin çıkar çatışmasının ortasında kuruluyordu. Çıkar çatışması yeni devletin hakimlerinin önüne Fırsatlar yarattı ve o fırsatlar yeni ulus devleti adına değerlendirildi. Şansları vardı, her birinin tecrübesi vardı. Her bir yetişmiş kadro bu fırsatı Türk ulusu adına değerlendirdi ve bu geçiş bölgesinde bağımsız bir devlet kurdu ama bağımsızlığı çok kısa sürdü, çünkü kuzey ülkesine karşı tutumunu İzmir’de toplanan iktisat kongresinde ilan ederek yeni ulus devletinin nerede duracağı ilan edilmiş oldu. 

Gerek görülürse komünist partiyi biz kurarız!

Kuzeyden gelen yardımları ve teknoloji transferini sekteye uğratmamak adına gerek görülen her adım atılırken, gerçekten sosyalizm mücadelesi yapanların öldürüldüğü bir süreç yaşadık. Bir yandan yasaklanan ama öte yandan resmi olarak adlarının kullanılmasına izin verilen bir süreç. Bu süreçte bir çok insan hayatını kaybedecektir. Ve ülkemizin sol muhalefet çizgisi bu çatışmanın ortasında kuruldu. Muhalefet kuruluşundan itibaren yer altına iteklenmiş, öteki görülenler ise ülkenin Sibiryası olarak kabul edilen yerde unutulmaya bırakılmıştır, bir daha ki ayaklanmaya kadar.

Kurucu babalar, gerek gördüklerinde ötekileri kucaklamışlar, en güzel yerde ağırlamışlar, fotoğraf çektirmişler ama zamanı gelince üç ayak üstüne asılan ipte de asmayı ihmal etmemişler. Aleviler, Kürtler ve diğer ötekiler yeni devletin içinde erimesi gereken ‘çıban başları’ydı ve çıban başlarına zaman zaman ‘neşter’ vuruldu ve ‘irin’ akıtılarak güya “sağlıklı toplum” yaratıldı. O kadar sağlıklı toplum yaratıldı ki, tüm tarih uydurma ve yaratılan yeni gerçekler üzerine oturdu. Yeni devletin tarihi geçmişe ihtiyacı vardı ve o geçmiş bayramlar ve kutlamalar ile yaratılarak tüm topluma inandırıldı.

Eğitim bu yeni devletin silahsız ama en önemli savunma arcı oldu. Eğitimden geçen bireyler yaratılan gerçekler üzerinden geleceklerini ve geçmişlerini yorumlamaya çalıştılar. Bireylerin ve toplumun elinden bilgi alındı ve verilen bilgiler ile karşılaştırmasız ve tek doğrunun hakim olduğu bir yeni toplum düzeni kuruldu. Karşılaştırmalı tarih öğrenmeyelim diye, başka dil eğitimi veriliyormuş gibi yapılıp bireylerin dil öğrenme becerilerini geniş toplum üzerinde imkansız hale getirdiler. Ölü dil eğitimi sayesinde dil öğrenmiş gibi yapılan bir kesim oluştu, elbette özel kolejlerde eğitim görenler devlet için yetiştirildikleri için onlara dil eğitimi verilmiş ve yurt dışında ülkemizi layığı ile temsil etmişlerdir. O küçük azınlık içinde olan gençler 68 kuşağının nüveleri olacaktı. Onlarında bilgi hazineleri çok geniş değildi, onlara verilen bilgi kadar ülkemizi yorumladılar ve teoriler ürettiler. Sol legal zeminde geniş kesimlere yayılması bu dönemde olmuştur.

Sürekli yer altında kendisine yaşam alanı arayanların rahat nefes aldığı süreç bir askeri darbe sonrasında gerçekleşiyordu.

27 Mayıs darbesi, Nato’nun ülkemize resmi olarak müdahalesidir ve bu müdahale kuzey komşumuzun bilgisi ve onayı ile yapılmıştır.  Kuzey ülkemizin çıkarları kuruluş aşamasında zaten anlaşmalar ile belirlenmiştir. Her ne kadar demir perde, soğuk savaş koşulları olsa da ülkemizde solun gelişimi ve solun kendisini ifade etmesinde müdahil olmuşlardır. Onların onayı olmadan sol adım atamaz konumdayken, 27 Mayıs sonrası oluşan atmosferde 68 rüzgarının ülkemizde farklı esmesi sayesinde kuzeyden gelen denetimin dışına çıkmış bir sol yaratıldı. O sol ezilmeliydi ve ezildi de. 12 Mart ve sonra yok elden liderler bu sürecin devamıydı.

Kontrol dışı solun kontrol altına alınması ancak 12 Eylül ile gerçekleşecekti. Panzerler altına kalan sol, dışarıya çıktıklarında projelerin parçası haline getirilerek onları pasifsize edildi. Üstelik sol bu işe gönüllü katıldı diyebiliriz. Projeler, inisiyatifler ve arayışlar solun bugün ki krizin içinde etkisiz halde durmasın kapısını açtı.

Ülkemizin kuruluşundan bugüne kadar görmezden gelinen sorunları artık halı altına süpürülecek boyuttan çıkmıştır. Ulus devleti bakış açısı iflas etmiş ve yerine liberal düşünce hakim kılınmış ama yeni devlet küresel boyutta olduğu gibi kurulamamıştır. Şu anda geçmekte olduğumuz zaman dilimi kırılma ve yeniden oluma sürecidir.

Zeminin hareket ettiği yerde ayakta durmak bile maharet işidir.

Ulus devleti artık yoktur, yerini alan liberal anlayış geçmiş ile yüzleşme adına karşılaştırmalı tarih ve 12 Eylül sürgünün yaratmış olduğu ortamda başka dillerin öğrenilmesi ve kaynakların bizim dilimize aktarılması ile bugüne kadar eğitimin dayattığı resmi tarih çökmüştür… çöküntü bir çok gerçek ile karşılaşmamızı sağladı. Sol bugün dahi geniş bölümü ulus devlet anlayışı ile olayları yorumlamaya çalışıyor ve elinde ki bilgiler ile bunu da başaramıyor, çünkü eline verilen bilgiler yaratılmış yeni bilgilerdir.

Devletin çarkından uzaklaştırılanlar devleti ancak eline geçirdiği bilgiler ile yorumlar ve değişimi için fikir üretebilir…

Solun elinden bir çok şey alınmıştır. En önemlisi değiştirme fikriyatı (devrim) ortadan kalkmış, sadece yorumlamak ile kalmıştır. Her ne kadar geçmişin nostaljik söylemlerinde devrim kelimesi geçmiş olsa da ona göre örgütsel bir güç değildir. Öncelikler ve dayanışma kavramı içinde devrim başka bir ortama kadar ertelenmiştir…

Bugünü geçmişin ideolojik kırpıntıları ile yorumlanamaz, bugün artık dün değildir. Değişim kaçınılmazdır ve değişimi uygun yeni görüşler ve örgütlenme modeli çıkarılmalıdır. Solun elinde durağan ve değişmeyen teorileri yoktur, olmazda çünkü sol değişim üzerine somut durumun somut tahlili üzerine kendisini var eder ve ona göre değişim için mücadele edecek yapıları oluşturur.

Liberalizmin yaratmış olduğu ortamın tahribatı kaçınılmazdı, hem ulus devleti çökertti hem de bugüne kadar yaratılan sol birikimin yeni zemin üzerine oluşması için ortam hazırladı.

Sol, kısa tarih ile yeniden yüzleşmelidir. Kürt sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar ve ötekiler kabul edilen tüm sorunlar üzerine yeni bilgiler ışığı altında kendisini konumlamalıdır.

Söylemiş gibi yapmak yerine söylemeli…

Dersim, Ermeni soykırımı/tehciri geçmişin kanayan yarasıdır, katliamlar faili meçhul cinayetler, devlet çıkarı için sol içinde öldürmeler ve solun devlete benzer yönleri yeniden yeniden eleştirel göz ile gözden geçirilmelidir.

Biz yıkıntılar içinde kalmış ve sıkışmış konumdayız.

Bize sunulan tüm algoritmaları elimizin tersi ile iteleyip, yeni bir sistem ve devletin oluşması için düşünce üretmekle kalmamız gereklidir…

İsmail Cem Özkan