Galata Gazete


26 Mart 2020 Perşembe

Coronavirüs karşısında çaresizlik mi?


Coronavirüs karşısında çaresizlik mi?

(Çaresizliğe gülerken devamı… )

Coronavirüs Çin’den tüm dünyaya kısa sürede yayıldı. Bize uğramaz özgüveni içinde gelmekte olanı sadece izlemek ile yetindik, çünkü biz Çin’den binlerce kilometre uzaktaydık, fakat bizi aşıp batı ülkelerine ulaştığında virüsün yayılma hızının ve yönünün bir doğru üzerinde ve zamana bağlı olarak olmadığını öğrendik. Önlem alınmalıydı ama her şeyi bilen ve kadir olan ülkelerde öyle önlem dediğinizde askere emir verir gibi olmuyordu… İktidarlarını sürekli gündem değişimi ve yalanlar üzerine kuranlar halkla ilişkilerin yöntemlerini kullanarak olanı yok, yok olanı var etme becerisi ile virüsün gerçek boyutu halkın gözünden kaçırılacağına inanıldı, çünkü o güne kadar başarılı olan yöntem elbette başarılı olmaya devam edecekti…

Coronavirüs öyle bir şey yaptı ki, çok iyi çalışıyor diye sanılanların aksine hiç de çalışmadıkları, oyaladıkları ve çalışıyor gibi gösterdikleri ortaya çıkarttı... Sözler ile peynir gemisi yürümüyor, yaşananlar her ne kadar yasakların altına atılıyor olsa da gerçekler bir yerde sırıtmaya devam ediyordu... Halka ilişkiler ile profesyonel ilgilenenler tüm medyayı kullanarak kampanyalar yapaya ve hedef göstermeye başlamıştı, çünkü virüsü birisi yayıyor olması gerekliydi, en masum, en zayıf halka seçilip onların üzerine gidildi. O en zayıf halka ise yaşlılar seçilmişti. Yaşlılara virüs bulaşırsa toplumun hepsine virüs bulaşır kampanyası yapılırken umrenden dönenler karantina şartları uygulanmadan ülke sathına yayılmasına izin bile verilmiştir. Hedef gösterilenlerin yanında gözden kaçırılanlar vardı…

Baharı karşılayalım derken…

Baharın gelişi ile ilgili haber bültenlerinde magazin haberler yapılıyor, cemreyi görmeye çalışanlar ekran önünde cemre nasıl düştüğüne seyretmeye çağrılırken, cemre ha düştü düşecek derken cemre belki düştü ama cemre de virüs taşıyor korkusu saldı etrafı, çünkü düşen cemre değil virüs oldu gündemimize... Baharı bile bir arada karşılayamaz olduk...

Ekranlar önünde yapılan her tartışma programı, yapılan her basın açıklaması işin magazin boyutundadır, beklentilere uygun gerçekler değil, olması gereken açıklanır. Ekranların önünde halkımız virüs gerçekliğinin magazin boyutu ile karşılaşıyordu, çünkü virüsün yıkıcı etkisi henüz ailelere ulaşmamıştı, kontrol altındaydı her şey, virüs taşıyıcıları vardı ama ölen yoktu başlangıçta… 

Ülkemizde beklenen ölüm ne yazık ki evine ekmek götürmeye zorlanan emekçilerden olacaktı, zengine bir şey olmayacaktı... Hani diyorlar ya “virüs zengin fakir ayrımı göstermeden”, evet virüs zengin fakir ayrım göstermeden bulaşacak ama tedavisi farklı olacaktı...

Ölenler yaşlı diye reklam yapıldı, PR çalışması sonucu yaşlılar evlere hapsedildi, çünkü en riskli gurup onlar gösterildi, vücut dirençleri düşük olduğu için. Fakat ülkemizde vücut direnci düşük o kadar çok insan var ki, işte esas ölüm onları kollarını açmış beklemekteydi...

İktidar bu süreç içinde ekonomik krizin belirtisi olan borçların yeniden yapılandırılması için kafa yoruyordu ve yeni borçlar yaratılması için olanaklar yaratıyor, online olarak nasıl borç ödeneceğini, verilerin nasıl ödeneceğini gösteren videolar ve görseller yayınlıyordu, fakat işsiz bırakılmış, yeteri kadar evine para girmediği için yeterli beslenemeyen insanların birincil derdi yaşam hakkı olduğunu göz ardı ediyordu. Elinde para olsa elbette ödeyecektir, işsizin elinde sadece umut ve hayal kırıklıkları vardır, cebinde bir de kalmışsa çay içecek kadar parası, şehir için yol ücreti bile zenginler için küçük görülürken fakir insanın gözünde 3,5 lira bile çok büyük para olur... Belediye başkanları şehir içi ulaşıma ‘fiyat ayarlaması’ yaparken gelirli yüksek olanlara göre zam yapıyorlardı, fakiri düşündükleri yok, çünkü onların hayallerinde fakirler şehirlerinde yaşamıyor, onların hayallerinde tahtadan derme evlerde yaşayanlar yoktu...

Asgari ücret ile iş bulanların bir yerden bir yere otobüs ile gitmesi büyük sorun olurken, orta gelirli memur için belki sorun bile olmayacaktır... Bugün ülkemizde ölüm kucaklarını açmış asgari gelirli olanları bekliyor ve çoğu ölümün kayıdında virüs yazmayacak bile, zatürreden öldü kayıdı yer alacaktır muhtemel…

Herhangi bir krizden sermaye sahipleri ve onların sesi iktidarlar fırsatçılık yapar, halk her durumda daha fazla ezilir... Krizi fırsata dönderip binlerce insanı açlığa ve tek başına kriz ile mücadele etmeye bıraktılar...

Devam edecek…

İsmail Cem Özkan

24 Mart 2020 Salı

Çaresizliğe gülerken…


Çaresizliğe gülerken…

Dünyayı bir sürpriz bekliyordu, kimse hazırlıklı değildi. 1980’li yılların başından bugüne kadar hakim olan anlayış liberalizm, uzun süredir yaşanan krizin içinde eski abartılı dönemini kaybetmiş, yıkmış olduğu ulus devlet anlayışı yerine koskocaman bir boşluk bırakmıştı. Yıkıntılar içinde iktidar mücadelesi içinde Ortadoğu tipik liderlerinin hakim olduğu yeni bir şirket devleti anlayışı içinde, birikimini sadece para hırsından almaktaydı. Elde ettikleri güç ile en doğruyu yaptıklarına, ideolojik yaklaşım diye sundukları ise içi boş hayalin gerçekleştirmek için yola çıkmış bir halk kahramanı olarak gördükleri süreci yaşıyorduk. Başkalarının topraklarında güç ve egemenlik savaşı içinde birbiri ile savaşmak yerine birbiri ile kendilerine adına birilerini para karşılığında savaştırıyorlardı. Savaş olan topraklar geçmişin tüm birikimlerini yok etmiş, hırs ve küçük iktidar hedefi içinde küresel bir savaşın taraftarlarıydı. Ölüm makineleri yeni olan icatlarını denendiği alan olmuş ve orada elde edilen tecrübeler ile yeni silahlar üretiliyordu. Gelişmiş olan ülkelerin ihtiyacı olan her türlü ihtiyacı bu savaşta ölenlerin ve emeklerinin üzerinden elde ediliyordu. Var olan savaşlar küresel olan hiçbir şeyi etkilemiyordu, sadece yıkıntı ve krizler içinde boğuşan ülkenin liderlerinin ihtiyacına uygun korku yaratmada araç olarak kullanırken, kendi toplum içinde cepheler açılarak kendi iktidarı mutlak hale getiriyordu.

Çaresizliğe gülmek dünyanın mizah anlayışı oldu...

2020 yılının başında Çin’de yaşanan bir sağlık krizi ve ortaya çıkan bir virüse karşı verilen mücadele yeni bir sürecin başlangıcı olacağını ve küresel bir histeriye dönüşeceğini kimse tahmin edemezdi. Çünkü gözle görünmeyen, henüz ne olduğu belli olmayan bir biyolojik silahın insanları öldürdüğü, Çin yılbaşı eğlencesini bir karabasan dönüştürdüğünü uzaktan izliyorduk. Sokaklar boşaltılıyor, ulaşım hakkı elinden alınıyordu uzak bir ülkede. Hepimiz uzaktan savaşa bakmaya alıştırılmış bir kuşaktık ve savaş orada romantik görüntüler ortaya çıkarıyordu. Uzaktan gelen davulun sesi rahatsız etmiyordu. Çin dünyanın merdiven altı ve üstünde üretim yapan, her türlü ürünün imal edilip çoğaltıldığı yer. Elbette marka sahibi olan firmalar ellerinde olan malların depodaki sayısına bakıp telaşlanmadılar, çünkü birkaç haftada virüs yok olur ya da denetim altına alınır, işler kaldığı yerden deva edecekti…

Çin yeni dünyanın üretim merkezi, batının kirli olarak gördüğü her şeyin taşındığı alan olmuştu. Ucuz işçilik, disiplinli çalışma ile harikalar çıkarıyordu Çin! Tokmak başkasının elinde Çin davulun üzerine gerilmiş deri işlevi görüyordu. Batıda olmayan hiçbir şey dünyanın gündeminde olmaz, ebola salgını bile Afrika’yı kasıp kavururken kapitalist sistem etkilenmemiş, borsalar olağan günlerinde işlemlerine devam etmişti. Dünya sağlık örgütü kapitalist sisteme zarar verecek olan tüm salgınlara karşı önlem almak ile yükümlü kılınmış bir kurumdu ve işlevini yerine getiriyordu. Ölenler hep fakir ülkenin insanları ve fakir olanlar oluyordu, çünkü salgın yeteriz beslenmemiş, vücut direnci insanları vurur, en çok da çocukları, ve sefalet içinde çocuk fotoğrafları batıda yaşayanların vicdanını kanatır ve yardım kuruluşlarını seferber ederler. Ölen kadın, erkek olduğunda vicdanlar pek kanamaz, çünkü onlar gözden çıkmış ve istedikleri askeri ve tüketici hizmetine dahil olmamış verimsiz insanlar olarak görünürdü.

Çocukların ölümü vicdanı kanatır!

Çin trajediyi yaşıyordu, virüsün içeriği ve çıkışı tartışma konusuydu. Bir balıkçı halinden çıktığı ve Çinlilerin yeme kültürünü küçümseyen açıklamalar ile batıya bu trajedi dram olarak sürülürken bile Çinlilere karşı bir öfke ve nefret suçunu yayılan cümlelerin içinde vardı. Virüsün batıya ilk yansıması Çinlilere karşı geliştirilen nefret söylemi olmuştur. Elbette bizim sahilimize de vurdu bu söylem, ülkemizde yaşayan Çinlilere karşı vebalı gibi davranış yanında kaba güç kullanıma kadar geliştirildi. Neyse ki çok uzun süre bu gündemde kalmadı, çünkü orada yaşanan trajedinin boyutu hakkında bilgi geldikçe Çinli düşmanlığı körüklenenin yerini korku lamaya başlamıştı, çünkü dünyamızın iletişim alanı küçüldükçe virüsün yayılma hızı geçmiş senelere göre daha hızlı olmaya başlamıştı…

Devam edecek…

İsmail Cem Özkan

21 Şubat 2020 Cuma

Kalas mı, klas mı?


Kalas mı, klas mı?

AKP belediyelerin mantığı kar elde etmek, elde edilen paranın artı değerini yandaşlar arasında paylaşımı üzerine kuruludur. AKP belediyeciliğinde hizmet ediliyorsa eğer, oradan ya oy ya da para elde edildiği içindir. Bu mantık elbette sadece AKP belediyelerin yarattığı ve yürüttüğü şey değildir, liberalizmin ülkemize yerleşmesinden itibaren belediyeler birileri için arpalık, diğeri ise ciğere bakan kedi muamelesi görmüştür…

Liberalizm ülkemizde cepheleşmeyi ortaya daha çıplak olarak serdi, çünkü baskı altında kalmış olduğuna inandırılan dini siyaset en özgür dönemini, kendisine yapıldığına inandığını, karşı olarak gördüklerine layık gördüğü bir süreci anlatıyor…

Batı dünyası için seyreden tarih çizgi, ülkemiz için benzer rotada ve beklenti içinde ilerlemedi, kendisine özgü, kendisine dair ayrıntıların olduğu bir çizgiden söz edebiliriz, çünkü biz üretim ilişkisi içinde ilişkilerimizi ortaya çıkarmadık, daha çok yağma, devşirme kültürünün egemen olduğu bir toplumsal duruş ve bakış açımız söz konusudur. Devşirdikçe, devşirdiklerimizden aldığımız öfke, intikam duygusu ile güç elde edenin elinde birikim tam bir baskı aracına dönüşmüştür.

Batıda gelişen her teknoloji bizde amacının dışında baskı aracına ve öfkenin, nefretin yayılma aracına dönüşmüştür. Örneğin batıda askeri olarak geliştirilen telgraf, bizde bir ulusun soyunu yok etmek için kullanılan en önemli araç olabiliyor. Telgraftan anlayan bir devlet memuru, eğer devlet içinde önemli ve yetkili olarak konuma gelmişse onun elinde acımasız bir silaha dönüşebiliyor. O silah ile yaptıkları bile bugün hala bir çok açıdan karanlık noktaları aydınlatılmayı bekliyor.

Bugün ki elimizde olan bilgilere bakarak elbette onun öncesi süreç o sürecin nasıl ince ince hazırlandığına tanıklık edebiliriz, çünkü en karanlık nokta sadece sonuçtur, hazırlık aşaması ancak devlet eli ile yaratılan birikim söz konusudur. İşin en ilginç tarafı ise karanlık sürece muhatap / mağdur/ kurban olanların eli ile devletin onlar hakkında bilgileri toplamış olmalarıdır. Daha rahat, daha düzenli, daha istikrarlı bir yaşamı özleyen ama o güne kadar adam yerine dahi konmayan azınlıklar, batı ülkelerin baskısı ile elde edilen haklar ile cemaatin dini otoritesi kendisi için ‘kazanç’ olarak gördüğü bir çok ayrıcalık ile - aslında ileride kendisini yok edecek- bilginin devletin eline verilmesi şeklinde olmuştur.

“Meşrutiyet”, “ıslahat” gibi kavramlar içinde elde edilen düzenlemeler ile o güne kadar yaşayıp yaşamadıkları kanıtlanamayan azınlıkların yaşadıkları yerlerde nüfusları (Fransız devriminin ülkemize ulaşan etkileri ile) görünür olduktan sonra, coğrafya içinde kültürel değişimler devletin zoru ve teşviki ile değişimden söz edebiliyoruz. Kapılara bırakılan çarpı işaretler, katliamlar şehirlerin demografik yapısı iktidarda olan anlayış lehine bozuldu…

Şehirlerin yapısı bozulurken, şehirlere yapılan hizmetlerin de amacı değişmiştir. Devlet kendisi istediği ve kontrol edebileceği şehirleşme yönünde adımlar atamaya başladı, şehirler yeni oluşmakta olan sanayi devrimi ve kapitalist kültürün en önemli olmazsa olmazı olarak ortaya çıkmış ve yaygınlaşmaya başlamıştır. Şehirleşme iktidardakilerin hem kontrol hem de korkulu alanları olmuştur. Geniş caddelerin oluşması bu korkunun şehre yansımasından başka şey değildir.

Osmanlı’dan bugüne şehirlerimizin çarpıklık ortadadır, çünkü çarpıklıktan, yağmadan beslenen bir kültürün elbette kalıcı ve uzun soluklu sağlıklı bir şehirleşme içinde olması beklenemezdi… Olmadı da, çarpıklık ihtiyaca göre değişimler ile devam etmiştir. Gerek görüldüğünde deniz doldurulmuş üzerine saray yapılmıştır. Temeli o kadar zayıf devlet yapısı kendisini yapıları ile de gösteriyordu. Üstte ihtişam, altta denizin üzerine atılmış taşlar… Dolma saraya gidecek yollarda dolma alanların üzerinden geçerken zaman içinde darlaşmıştır, çünkü sarayın çevresinde yer alanlar geleneklere göre sarayın nimetlerinden nemalanacaktır. Kimse emek harcamadan orta çıkan artı değeri kaybetmek istememektedir…

Cumhuriyet dönemi şehirleşme açısından aslında başkentin değişiminden başka anlam ifade etmiyor, çünkü Ankara planlanırken ne yazık ki siyasi beklentiler ile planların uygulanmaması ile kendisini ortaya sermiştir. Zenginler ve bürokratların oturduğu semtler planı yapılırken, onların hizmetlerini yerine getirecek hizmet sektörünün kaynağı olan köyden kente doğru göç alanları gecekondu olarak kendisini eski şehri kuşatarak oluşturmuştur. Onların konaklama haklarını bile yok sayılmıştır, çadırda yaşayanlar hizmeti binada yaşayanlara vermek ile yükümlüdür, her ne kadar kölelik kalkmış olsa da anlayış olarak varlığını koruyacaktır bir süre daha… Köyden kente göç edenlerin ıslah edilmesi öncelikle cezaevleri olmuş, cezaevleri gecekondu semtleri içinde kalifiye eleman yetiştirme ve ayı zamanda devlete karşı gelenlerin nasıl cezalandırıldıkları yer olarak gözdağı olarak öteki olarak kabul edilen semtlerin içine konumlandırılmıştır.

Ulus devleti mantığı içinde homojen toplum yaratma projesidir Ankara. Öteki olanların öğütüldüğü ve Türkleştirildiği yerdir gecekondular, varoşlar. Devletin dili planlı yerlerde şatafatı yaşarken, gecekondularda o şatafatın hizmet sektörü elemanın yaşam alanıdır. Dil zorunludur, çünkü dili iyi kullanamayan sadece kas gücü ile o şatafatın içinde yer alamayacaktır…

Ulus devleti ötekilerin üzerine her türlü baskıyı hoş görmüş ve olması gereken olarak kabul etmiştir, güvenlik ancak polisiye ile olmayacağını, eğitimin milli olması şarttır ve o şart her şekilde kendisini yaşam içinde kanıtlayacaktır.

Şehirlerin belediye hizmeti de işte bu yağma, talan kültürünün etkisi ile oluşmuştur, hizmet ulus devletin çıkarına uygun şekilde gerçekleşirken, hizmet alması gereken büyük kesim çamur ve ulaşımdan yoksun şekilde yaşamıştır. İlk dolmuş seferlerinin gecekondu semtlerinden merkeze doğru hatlardan olması tesadüfi değildir. Siyasi iktidarda olan partilerin liderleri (tek parti rejiminin sonlanması sonrası) oy için gecekonduları gelişigüzel aflar ile meşrulaştırmış, devlet arazisi üzerinde olan gecekondu ve düzensiz şehirleşme teşvik edilmiştir…

Ankara, İstanbul ve İzmir gibi şehirler siyasi iktidarların oy potansiyeline uygun olarak yağma bir şehirleşmeye gitmiştir. Hizmet olarak dolmuş seferlerin yasal hale getirilmesi, gecekondulara su, elektrik bağlanıp arazi tapuların dağıtılması olarak algılanmış… Otobüs seferi konan uydurulan semtler artık şehrin parçası olarak kabul edilmiş, oraya okul yapılmış, karakol binaları okuldan önce açılmıştır.

Ulus devleti mantığı içinde belediyecilik anlayışı bu koşullar altında oluşmuştur. Bugünden bakarsak AKP mantığına yakın ama ondan farkı olarak kurallara uygun önce devletin çıkarı göz önüne alınarak hizmetler planlanmış ve uygulanmıştır. (Beş yıllık kalkınma planları ve şehirlerin durumu)

24 Ocak kararları sonrası yerel yönetimlerde işler ulus devletin istediği gibi gitmemiş ve yeni bir anlayış ortaya çıkmıştır. “Belediye başkanlarım, memurlarım işini bilir!” bakış açısı içinde yandaş sermayenin oluşturulması ve elde edilen paranın paylaşımı söz konusudur. Bu elbette ulus devleti ile bize özgü liberalizmin çatışmasını ortaya çıkarmıştır. Kısa zamanda ulusal bakış içinde olanlarda muhalefet yapıyor gibi gözükerek liberalimiz (bize özgü olanı) taklit etmeye ve kısa sürede mütahitler aracılığı ile yasaların boşluğundan yararlanmayı öğrenecektir… Ankara öznelinde geçmişin en büyük sol örgütlerin liderleri belediye başkanların danışmanlığı yapılarak potansiyel sol muhalefet onlar eli ile başlamadan yok edilmiştir. (Toplum direniş yapacak uçarı bu sayede henüz filizlenmeden ezilip rant uğruna suç topluma yayılmıştır.) geçmişin gecekondu mahalleleri solun oy potansiyeli olarak kabul edilirken, gecekondudan varoşlara yani apartmanlara dönüşürken solun yerini dini cemaatler ve onların oy deposu olmaya dönüşmüştür. Bu dönüşümün sonunda varoşlar şehri kuşatmış ve yönetimi almıştır.

Liberal ekonominin uygulandığı yıllarda solsuz belediyecilik dönemi başlamıştır… Gerçi sol ulus devleti mantığı içinde hayata baktığında bize özgü sol olmuş oluyor… Hizmetin halka ve yaşam kalitesini yükseltme yerine var olan işgali meşru yapma girişiminden başka işlevi olmamıştır. Sol kültür gecekondularda yerleşmeden bir darbe ile yerini varoşlara bırakması ve solun o bölgelerden silinmesi ile sonlanacaktır, hala geçmişin sol oyları bugün dahi bazı gecekondu semtlerden geliyor olması orada Alevilerin bu iktidar tarafından öteki olarak tamamı ile devletten dışlanmasından başka bir şey değildir. AKP iktidarı Alevi ve Kürtleri cephenin öteki tarafında düşman olarak gördüğü için zaten uzun soluklu iktidarını koruyabilmiştir, çünkü kendi yandaşı içinde Alevi ve “ayrılıkçı” Kürt öğelerini kullanarak kendi içinde saflarını sıkılaşmıştır…

Ülkemiz AKP ile yeni bir sürece girmiştir, politik stratejisi cepheleşme üzerine kurmuştur.

Bizler ve onlar…

Bizlere yapılan kayırmalar hepsi geçmişten alacakların tahsildir, onlar ise kaybetmeye mecburdur… Bu mantık içinde yeni belediyecilik anlayışı ortaya çıkmıştır. Dik mimari ile mütahitler varoşlarda yer alan gecekonduları apartmanlara döndürmüş, çöplük araziler üzerine bile siteler inşaat yapmaktan çekinmemişlerdir.

Mimarlar odası artık işlevsizdir, şehre karşı suç işleniyor ve belediyeler meclisleri eli ile sağı solu bir arada rantın peşindedir. İşlenen suçlara bakarsanız kimlerin el kaldırdığını görürsünüz, çünkü ideolojiler ölmüştür, yaşasın rant birliği!

Ülkemiz AKP döneminde daha keskin çizgiler ile cepheleşmiştir ama hizmet açısından bakarsanız iç içe geçmiş bir ilişkiden de söz edebiliriz. İstanbul öznelinden bakarsanız daha çıplak görürsünüz, CHP seçmenin AKP korkusu ile iktidarda tuttuğu bir çok ilçe söz konusudur, seçilen CHP başkanlarının şehre işledikleri suçlara bakarsanız AKP büyükşehir ile ortaklaştığını görürsünüz. Şişli, Kadıköy, Beşiktaş… Elbette suçlar ortaya serpilmez, çıkar birliği bir çok dosyanın saman altına iteklenmesi demektir ama şehri bir dolaşmaya başlarsanız suçu gözleriniz ile görürsünüz, çünkü çuvala sığmayan binalar göğe doğru çıkmıştır. Olmaz burada bu kadar büyük bina denilen yere gökdelen dikilmiş ve o binalar içinde entelektüel “beyaz yakalı Türkler” için sanat günleri bile yapılmaktadır…

Her seçimde bir birine benzeyen sonuç alan ilçeler/iller oluşmuştur… İzmir AKP iktidarı ile birlikte CHP kalesi olmuştur, Kadıköy, Şişli, Beşiktaş… Şimdi CHP kalesi varda AKP kalesi olmayan iller/ilçeler olmaz mı? Elbette onlar içinde söz konusu, Bursa, Konya, Sultanbeyli…

O iller ve ilçelerde her iki parti kimi aday gösterse seçiliyor… Adayın niteliği, yapacağı projeleri filan hiç önemi yoktur… Parti başkanı kimi aday adamışsa seçilecektir, çünkü her iki tarafta “korkuyu” kendi lehine kullanmaktadır… Geçmiş dönemlerin bir başbakanı sözü ile dersek “seçimlerde aday olarak kütük koysak seçtiririm”…

Sürekli değişen belediye başkan isimleri mevcut ama şehirlere yapılan hizmetlerde devamlılık söz konusu, peki eski belediye başkanı neden alındığı, neden yerine yeni bir isim yazıldığını kimse sorgulamıyor bile, seçim dönemi oluşturulan hava ve atmosfer ile o partinin adayı mutlaka seçilecektir…

Peki, giden başkan yerine yeni gelen ne yapıyor, yaşam alanlarına ve yaşam kalitesine yeni bir ekleme yapıyor mu? Sorusu ortada duruyor…

Giden ve gelen başkanlara genelde hepsi belirli cadde ve sahil şeridi düzenleme dışında şehre kattıkları fazla bir şey yok, bir de gökdelen şeklinde çıkan residence bina diye sunulan akıllı olduğu söylenen bina siteler… (istisna olan elbette yerleşim yerleri var ama çoğunluk söz konusu olduğunda o küçük başarıların önemli olmadığını parti başkanlarının adaylık listesine bakarak söyleyebiliriz) Site adı altında etrafı duvarlarla örülmüş kurtarılmış alanların dışında yeni binalar ile çevre düzenlemesi yapılıyor güya ama gecekondu mahallesine yapılan bu binalar çıplak olarak farkı ortaya koymaktadır… O binalarda iş yapan ve yaşayanlar ile hemen yanı başlarında asgari ücretle geçinmeye çalışan sakinlerin oluşturduğu yeni şehir modeli… Şehir reklam panolarına bakın dünyanın en refah ülkesinde, turistlerin gözbebeği yerlerde yaşadığımızı sanırsınız… her şey PR çalışması ve reklam üzerine kurgulanmış yeni gerçekler yaratılmıştır. farkındalık, fark gibi kelimeler şehir isimlerin önünde ya da sonunda bol bol görüyoruz.

Kalas mı, klas mı?

Yazıyı yazarken eski başbakanın ve parti başkanın sözü hep aklımda bir yerde beni kemirmektedir, kalas mı aday seçtik, yoksa klas mı? Bu ayrımı ancak söze değil yaptıklarına bakarak yanıt verebileceğimi düşünüyorum.   Seçilmiş belediye başkanlarının önünde iki seçenek var; ya kendilerini kanıtlayacak klas olacaklar ya da var olan anlayışına göre iş yapıp belediye araçlarının üzerinde resmi ve adı olan sonra unutulamaya mahkum “kalas” olarak- belki birileri belediye başkanları tarihini yazarken ismi çıkacak biri- anılacaklar…

Belediye başkanlarına bakıyorum, belediye ait şirketlerin hangisinde yönetici olarak kendisini, arkadaşını atadığını bakarak o kişinin kalas mı, klas mı olduğu konusunda ön fikir sahibi olabilirsiniz…

Belediye hizmetleri kar amaçla yapılmaz, şehirde yaşayanların yaşam kalitesini yükselten, ulaşım, su, elektrik kullanımın bir hak olduğunu kabul edip, en ucuz şekilde onlara nasıl ulaştıracağı yönünde proje yapanlardır… Bugün AKP ve CHP belediyelerine bakın genelde hepsi kar amaçlı işler yapıyor, doğalgaz, su, elektrik, ulaşım, sağlık gibi temel hizmetler bile kar amaçlı şirket mantığı ile işletilmektedir… Ulaşım zamlarına bir bakın neden çok pahalı, asgari ücretli düşünülerek mi yapmış fiyat ayarlamaları diye kafanızda bir soru oluşturun ve yanıtını verin, sonra sosyal belediyecilik kavramını düşünün. Ne yazık ki ülkemizde sosyal belediyecilik yok, oluşması içinde çaba da göremiyorum…

Bugün yaşadıklarıma bakıyorum ha AKP ha CHP başkan olmuş, hiçbir fark yok, tek fark kültürel faaliyetlerde ortaya çıkıyor, birinde A sanatçısı yandaş çıkıyorsa, ötekin de B yandaş sanatçı pay alıyor demektir… Her parti kendi yandaşını besliyor, büyütüyor, kaybeden halk oluyor elbette…

İsmail Cem Özkan

9 Şubat 2020 Pazar

Fanatik


Fanatik

Perde kapalıdır, salon ışıkları sönmüş, sahnenin kenarında bir çadır gibi bir şey durmaktadır. Çadırın ışığı yanınca oraya bakmamız gerektiğini anlıyoruz. Perdenin önünde bir adam belirir. Henüz karanlıktayken kalp atışının dijital sesini duyuyorduk, sonra uzun bir ses, ölümün habercisidir. Ölümün haberi seyirciye ulaşmıştır, fakat o haber biraz sonra öğreneceğimiz beş yaşında ki çocuğa nasıl verilecektir?

Işık ile içten aydınlatılan çadırın çocuğu temsil ettiğini kısa sürede anladık. Işık fanatikler için önemlidir, çünkü ışık renkleri oluştururken bazı renkler taraftarlar için her şey demektir. Her şeyini (duruşunu, duygusunu) bir renge göre belirleyene fanatik denildiği biliyoruz, biletin üzerinde yazan oyun için ses ve ışığı takip ederek oyunun içine görsel, işitsel, olarak ilk adımı atmış oluyoruz.

Çocuğun ismi Atlas’tır. Biz onun ne yüzünü, ne de sesini duyacağız. Işıklar ile anlatacaktır ne anlatmak istediğini. Soyut ama somuttur, çadır içinde yaşamaktadır… Dedesinin öldüğü haberi verilecektir ama ortada bir sorun vardır, çünkü çocuk ölüm kavramının anlamını tam olarak bilmemektedir ve o bilmediği kelimenin açılımını babası anlatmakla yükümlüdür ve zorlanmaktadır. Baba, çocuğunun ilgi alanını kullanarak yaklaşmayı dener ve o film ve oyun kahramanlardan alıntı yaparak ölümü anlatmaya çalışır.

Ve perde açılır…

Perdenin açılması bir yatak odası ile karşılaşırız. Cenaze töreni için hazırlık yapılmaktadır. Törene uygun kıyafet arayışı içinde karı ve kocayı sahnede görürüz. Gardırop ve ayna arasında gidiş gelişler ile bir tartışmanın içindeyiz. Biraz önce babanın oğluna açıklamaya çalıştığı ölüm konusu konuşmanın özüdür, diğer yandan babanın ölüm merasimi… Eda, Atlas ile görüşmüştür. Atlas’dan öğrendiği bilgileri Tanju ile tartışmaktadır, ondnan beklentisini uygulamasını ister, çünkü o çocuğun yanlış bilgiler ile yetişmesini istememektedir. Konu çocuk eğitimi ve konuşma yöntemidir. Tanju sanki babası ölmemiş gibidir, o cenazeye gitmek ile maça gitmek arasında bir ikimle içindedir, çünkü o gün Fenerbahçe’nin maçı vardır. Elinde tuttuğu kombi bileti kullanarak canından ve babasından daha çok sevdiği takımının yanında olmayı düşünmektedir.

Babasının cenazesine mi, maça mı gidecek?

Cenaze için seçtiği kıyafette bile Fenerbahçe renkleri olan kravatı seçmiştir. Renk, takım onun hayatıdır… Töreler ve gelenekler bir anlamda mahalle baskısı ya da aile içinden oluşan baskı sonucu maça değil de cenazeye gidecektir.

Eda ile tartışması sonrası oğlu ile bir kere daha görüşür, bu sefer oğlunun elinde Galatasaray formasını görür ve anlatacağı konuyu unutur. Çıldırmış gibidir, oğlu kendi tuttuğu takım yerine ezeli rakibini tutmaktadır. Babası vermiş olduğunu eda ile görüşmede öğrenir. Ölüm konusu fanatik mantık içinde anlatılır, Galatasaraylıların yeri cehennemdir, Fenerbahçe tutanlar göğe kanatlanıp uçacak ve çenetten sevdiklerine bakacaktır. Bir kelime kafalarda oluşan odak noktasına göre biçimlenecektir… Törene Atlas gidecektir ve dedesinin sonsuzluk yolculuğunda ölüm kavramı ile yüzleşecektir… Eğer toprağa gömülürse cehennem, kanatlanıp uçarsa cennete gidecektir. Dedesinin nerede olduğunu bu sayede anlayacaktır Atlas, çünkü babası ona ölümü bu şekilde açıklamıştır…

Eda, eşinin fanatik bir adam olduğunu ilk tanıştığı günden beri bilmektedir ve onu ilk bakışta beğenmiş ve onun ile yakınlaşmak içinde tuttuğu takımını onun fanatik olduğunu öğrendiği an onun takımı hakkında gazetelerden bilgi toplamış, bir fanatik kadar bilgi sahibi olmuştur. Önemli olan Tanju’nun gözüne girip ondan bir çocuk yapmaktır belki de…

Görünümde de mutlu bir aile vardır. Cenaze sonrası mutfakta aile bir araya gelmiştir. Bir anlamda ölüm geçmiş ile yüzleşmedir, çünkü kopuş ayrılık anlamındadır…

Ailenin geçmişinde fanatizm vardır. Aile erkeklerinde bir takım fanatizmi hep var olagelmiştir. Tanju babası ile çatışmalı bir yaşamı olmuş, oyunun ilerleyen zamanında öğreneceğiz ki dayısı onu başka bir takımın renklerine bağlamıştır, bundan hoşlanmayan Tanju’nun babası torununu oğlunun elinden takım renklerini kendi takımına bağlayarak öç alma konumundadır ve torununa kendi takımının renkleri olan top, forma, imzalı fotoğrafları miras bırakmıştır… Ölüm sonrasında rekabet devam etmektedir…

Oyunun öyküsü içinde eğitim, din, aile içi çatışma, yabancı uyruklu bakıcı kadın gibi kavramlar giriyor ama geneli fanatizm içinde sorun çözümlenmeye gidiyor.

Eğlenceli, kişinin baktığı açıya göre zaman zaman kahkaha seslerinin yükseldiği, zaman zaman sahnede oyuncuların birbirine yüksek volümlü gibi duran sürekli gerilimli konuşmaları arasında geçiyor. Peki, benim gibi salonun en arkasında oturan bir seyirciye anlaşılır bir ses geliyor mu? Ne yazık ki oyuncuların sesini salondan (Kenter Tiyatrosu) almakta zorlandım. Sahnedeki oyuncudan ses salonun her yerine rahatlıkla ulaşmalıdır, duymak için kendimi gerdiğim için olsa gerek bir çok espriyi atladığımı düşünüyorum, çünkü sahneye yaın yerlerden başlayan kahkaha dalgasına katılamıyordum çoğu anlarda…  

Öykünün dili daha çok kelime oyuna bağlanmış, balon esprilerin salonda patladığına şahit oldum, çünkü espri yapılıyor ve ilk kahkaha arasında yok oluyor, kalıcı ve akla seslenen fazla bir şey bulamadım ne yazık ki… Bu arada ben Fener ya da Galatasaray taraftarı değilim, belki oyuna fanatik bir Fenerli olarak gelmiş olsaydım daha fazla zevk de alabilirdim, çünkü rakibini çok küçümseyen, aşağılayan ve başarılarını yok sayan bir fanatik dil ile karşılaştım ki, oyunun amacı da oydu sanırım.

Ülkemizde cepheleşme kavramları içinde futbol çok kullanılır ve zaman zaman cinayetlere kadar varacak gözü dönmüşlük yaratır. Peki bu yaşadığımız sorun yumağından, korkarak kaçtığımız yüzleşmelerin bir dışa vurum alanı olmuş spor…

Spor sadece spor değildir, sistem için olmazsa olmazdır, çünkü fanatizm adı altında ülkede oluşan tepkilerin, sosyal patlamanın sönümlediği alandır.

Bu oyunda sadece balon şişiriliyor ve söndürülüyor…

Oyunun ana teması, eğitimde kime göre eğitilecek, kararı çocuk mu verecek, onu eğiten ebeveynlerin mi? Kendi geleceği hakkında çocuk söz sahibi olabilecek mi? Çocuk büyükanne (babaanne), oğul ve gelin arasında ki çatışmanın ortasındadır. Çocuğun söz söyleme hakkı yoktur, birileri sürekli onun hakkında karar alıyor ve değiştiriyor, kimler ile konuşacağı, hangi okula gideceği, lüks ve korumacı aile yaşamı içinde bir çadır/fanus içinde yaşaması…

Kısaca fillerin kavgasında çimler her zaman ezilir sözünde çim yerine çocuğu koyan bir mantık içinde kurgulanmış öykü…

Eda (Neslihan Arslan), Tanju (Salih Bademci), Atlas ve annesi (Nurhan Özenen) oyun rolleri bu şekilde dağıtılmış. Oyunun içinden bakınca her biri başarılı olarak görebiliriz, el hareketleri ve vücut dili kullanımı açısından Nurhan Özenen’i beğendim, daha rahat ve rolüne uygun davranışlar içinde sesini kullanabilmekte, fakat Neslihan Arslan ve Salih Bademci için aynı şeyi söylemem zor, belki de çok fazla yüksek volümlü konuşuyormuş gibi ve gergin vücut yapılarının onlara yüklediği bir şey söz konusu olabilir, ama rahatlık ve karşısındakini rahatlatma açısından oyunun akışı içinde görebildiğim kadarı ile çok başarılı değil ama yine de başarılı diyebilirim… en azından seyircisini yakalıyor ve onlara eğlenceli bir zaman geçirtiyor…

Oyunun olmazsa olmazı sahne tasarımı ve düzenlemesi; mutfak, yatak odası, kapı dışı gibi üç ayrı bölüm için kullanılan pratik ve sahne kurumu açısından dolayı başarılı buldum, oyunculara hareket alanı sağlaması konusunda işlevsel. Işık dekor ve oyun akışına katlısını da başarılı buldum… Kıyafetler oyuncuları hareketini kolaylaştırıcı olması yanında, bir orta seviye yaşam içinde olan aileyi de seyirciye fısıldaması açısından başarılı… Çalışan anne baba, büyük anne kumar için Kıbrıs’a gitmeyi düşünecek kadar parası olan varlıklı… Orta gelirin biraz üstünde aile yaşamını bize ulaştırdığı için başarılı gördüm…

Ustalar yazılarını sonlandırırken son söz diye yazarlar, ben de son cümle olarak; eğlenmek adına da olsa vakti ve de bugünlerin ekonomik sorunları içinde parası olanlar gitsin, en azından dini, yemek içme (vegan, vejetaryen)  konuların tartışıldığı bölümde toplum normlarının dışında farklı bir bakış açısı ile karşılaşacaksınız, en azından o tartışmaların içinde anlıkta olsa katılacaksınız… Tiyatro eğlendirir, sorun çözmez, sorun çözümü için hazır reçete vermez, düşünmenizi ve size soru sormasına olanak tanır.

İsmail Cem Özkan


Fanatik
Yazan: Michael Önder
Yöneten: Çağrı Şensoy
Dekor Tasarımı: Cihan Aşar
Işık Tasarımı: Emir Uğurçağ
Oyuncular:
(Alfabetik Sıra İle)
Neslihan Arslan
Nurhan Özenen
Salih Bademci
Yönetmen Yard: İmer Özgün Bademci
Kontrtenor: Nuri Harun Ateş
Kostüm: Naz Özturna
Proje Asistanları: Burcu Şişli,Kadir Yıldırım,Devrim Selen Güner
Afiş Tasarım: Metin Toplu
Fotoğraf: Çağdaş Başar

8 Şubat 2020 Cumartesi

Tarih değişendir, bükülebilir…


Tarih değişendir, bükülebilir…

Bir ulusun tarihi sanayi devrimi ile başlar, ondan önce tarih soylar tarihidir. Soy ağacı önemlidir sanayi devriminden önce, fakat sanayi devriminden sonra soyun yerini ulus alınca ulusun efendisi olduğuna inanlar da geçmişten soy ağacını alarak kendilerince yeni bir soy ağacı yarattılar, aşağılık kompleksi, öykünme olarak adlandırın ne ise işte en alttakilerde kendilerine soy ağacı yarattılar, nereden geldikleri, aile bireylerin bir zamanlar sarayda aşçı, bakıcı, hatta konuklara yer gösteren olduğu için övünenler çıktı, çünkü öteki kariyerler (günümüz deyimi) çoktan kapılmış ve zaten kayıtlarda mevcuttu...

Başlangıçta paşaların torunları yönetti imparatorluktan ulus devlete geçişte, şimdi onlara göre ayaklar iktidar, kendileri mirasları tüketenler oldu…

Yaşadığımız bu zamanda dahi kendisine kök aramaya çalışan, gelişim sürecini tamamlamamış, en arkadan gelenler, dışlananlar, ötekileştirilenler kendilerince kendilerine tarih yaratıyor, kök arayışı içinde... Peki, sınıflı toplum içinde sınıfların belli olduğu yerde neden kendilerine yeni tarih söylemi arayışı ihtiyacı duyarlar, bu bir ihtiyaç ki her zaman içinde bu kök tartışması sürer...

Adamın teki Kürt olmuş, Alevi olmuş, Türkmen olmuş ne önemi var, katil, binlerce insanı kesmiş ama o katili bugün paylaşılmaz kılan ne? O katil katliam yaparken ne ulusunu, ne dinini, ne mezhebini düşündü, o dönemde kime hizmet ediyorsa ona hizmet etmiş, görevini yapmıştır...

Katile katil demeden, övünen bir ulusun çocukları olunca ne olacak?

Yeni katliamlar, ölümlerin bakın kökü bizde var, öldürelim demek için mi? Hasan Sabbah denen katili canlı bombalar ilk defa hayata geçirildiği süreçte popüler yapıldı, kim için, kime hizmet etti o kadar canlı bomba?

Canlı bombaların etkisi ile ne sistem değiştirildi, ne de iktidardakilerin anlayışı, fakat değişen bir şeyler oldu, bugün o değişimin sonucunu yaşıyoruz… Bugün ülkemiz ve çevremizde ki ülkeler canlı bombalar ile iki dudak arasına sıkıştırılan hukuk anlayışına kadar geriledi, toplum içinde cepheleşmeler yaratıldı, sömürü düzeni daha da arttı, örgütsel yapılar dağıldı, bireyler korkusu ile baş başa bırakılırken, iktidar düşünsel boylamında alternatifsiz hale getirildi… Canlı bombalar kime hizmet ettiğine bakarsanız, bugün iktidarların kim için var olduğuna, iktidarda söz sahibi olanların çıkarları ve para hareketine bakmanız yeterlidir… Halka hizmet artık yoktur, birkaç yandaş firmaya, küresel firmaların çıkarları yönünde taşeron iş yapanların hakim olduğu bir düzen kuruldu…

Yüzlerce canlı bomba ile katliamlar yapıldı, Kürt halkı adına, İslam adına, ya da Türklük adına, peki o canlı bombaların Hasan Sabbah ile olan ilişkisi, neden popüler yapıldı, neden solcular eli ile yürütüldü bu canlı bomba tarihi?

Alın size tarih, alın size kök, alın size sonuç...

İktidar kendisine ait tarih yaratır, en küçük örgütlenmede de bu söz konusudur, bugün nüfusta kayıtlar ilk tutulduğu ana kadar gidebilir, kökünüzü nüfus kayıdından bulabilirsiniz, peki size katkısı nedir? Hastalık kayıdı tutulmuş olsa, genlerden gelen hastalığınızı önceden bilir, ona göre yaşam şeklinizi değiştirebilirsiniz, o da yok… Peki, ne önemi var, kökünü bileceksiniz?

Kökünde yer alan isimlerin mezarı bile yok, o isimlerin malları için akrabalar arasında akan davası olmuş, kan davası birbirini tanıyanlar arasında olur, tanımayanların cinayetleri ise katliam, savaş, kıtlık ile olur... Bir de ulus çıkarı gereği sermaye için gider tanımadığı insanı öldürür, gelir sermeyenin devletine madalya alır, bir kaç kuruşta aylık düzenli bahşiş...

Bir ulusun tarihi sanayi için yaratıldı, çünkü sermaye biriktirmek için aptallaştırılmış yığınlara, destanlar ile övünen tüketici, köle olmaya hazır insanlara ihtiyaç vardı, yaratıldı... Bir ulusun tarihi resmi tarihtir ve genelde tartışmaya açıktır. Ulus devleti içinde mutlak doğru olarak kabul edilenler, karşılaştırmalı tarihte doğrunun yaratılmış gerçek olduğunu görürsünüz. 

Bugün kendisini ezilen hissedenlerde kendilerince tarih yaratarak ezilmişliğinden kurtulmaya, ne kadar kadim bir topluluk olduğunu kanıtlama yarışında, yaratılmış tarihe itiraz ederken de kendisi başka bir tarih yaratır…  Tarihi olanlar iktidarın nimetlerinden yararlanır, bakalım yararlandırabilecek bir iktidar söz konusu mu?

İsmail Cem Özkan


7 Şubat 2020 Cuma

Masanın Altında


Masanın Altında

Bir yayınevine bağlı olarak tercümanlık yapan bir kadın, hayatın zorluklarını aşmak için bir çare bulmuştur, küçük evinin masasının altını kiraya vermek. Büyük batı şehirlerinde insanların yaşamı kafalarda canlandırıldığı gibi geniş alanlar ve mutlu aileliden oluşmaz, o yaşamın içinde birbirinden daha zorlu yaşamak zorunda kalan ve o şehri terk edemeyen ve daha iyi yaşamak için gelen mülteci, göçmenler ile karmaşık ilişkilerin olduğu yerlerdir. Batı göçmenlerin istila ettiği ve fakir ülkelerin insanlarının hayallerini süslediği yerlerdir.

Yaşamak zordur, rüyalarınızı süsleyen şehirlerde. Çöplük içinde yaşayanlar kendi yaşamlarını yakınlarına açıklarken çöplüğün ay ışığı altında gösterimini anlatır, romantik hayaller eşliğinde kurulan cümleler. Gerçek ancak orada yaşamaya başlayınca yüzünüze vurulacaktır ama yüze tokat atılana kadar hayaller gerçeklerin yerini tutacaktır…

Zaman içinde trajedi, komedi olur, yaşanırken dramdır…

Küçük bir ev, banyosu ve tuvaleti olan... Şimdi size nasıl olur evde tuvalet olmaz mı, banyo yok mu? Evet, garip ama batı için banyolu ve tuvaletli ev doksanlı yıllarda her evde olmaya başladı, onun öncesi bazı evlerde vardı, tuvaletler ortak kullanımlıktı… İzin almak gerekliydi geçmişte, anahtar yoksa zaten kullanamazsınız… Fakir insanların yaşadığı evlerde bazı günlük ihtiyaçlar lüks gibi sunulur, aslında her insanın olmazsa olmaz olmalıdır. Sürrealist gibi görünen bir çok şeyin gerçek üstü olup olmadığını hemen anlayamayabiliyoruz, zaman içinde bizim ile dalga geçiyor beynimiz ya da yazarı diye düşünebiliriz.

Kara mizahın sürrealist bir anlatım ile buluşmasıdır Roland Topor’un eseri olan “Masanın Altında” zamanın eğrilmesi, insanın zorunluluk karşısında eğilmesi ve düşünmediği yaşama zorlanmasıdır…

Her tiyatro eserinin öyküsü kendi kurgusu içindedir. Kurgu öykünün içindedir, öykü belki de kurgunun… her öykünün başlangıcı vardır, vurucu cümle ile başlar, soru işaretlerinin silinmesi ile bitebilir, zorunlu değildir gerçi… 

Florence (Derya Artemel) tercümandır. Güzel bir kadındır. Yayınevi sahibinin gözdesi ve aşık olduğudur. O yüzden o diğer tercümanlara göre daha fazla kazanmaktadır. İşinde titizdir ve her kelimenin yerli yerine oturmasını isteyen titizlikle işine sahip çıkan ve işini zaman yarışı yerine doğru olarak üretime katılması tarafındadır. Tercümanların işi gerçekten zordur, onlar hayat standartlarının çok altında para kazanmaktadır. Hem bekar hem de tercüman… Batının büyük şehrinde tercüman ev kirasını ödemek, biraz da yiyecek almak için evini kiraya verecektir ama o kadar küçüktür ki, ne yapsın, masanın altında bir yer kalmıştır ve orada yaşamaya zorunlu kalan bir kaçak göçmen bulacaktır, çünkü başka şansı da yoktur. Her ne kadar sosyal devlet kavramı yok olmuş olsa da yasal oturum olanın başını sokacağı bir ev (oda) kirası devlet tarafından karşılanır… Florence, çaresiz olanı bulur evine, masanın altında yaşayacak bir kiracı bulur.

Doğu Avrupa’dan gelen kaçak göçmen Dragomir’dir (Memetcan Diper). Daha önce de daha kötü yerlerde yaşamak zorunda kalmış, masa altı belki de en sağlıklı ve lükstür onun için… Çaresizdir, sokakta yaşamak daha tehlikelidir, çünkü sokakta yaşayana işi vermezler, dilenci muamelesi görür. O ayakkabı yapan bir ustadır... Elinde deri ayakkabıyı dönüşürken ustalığın marifetlerini gösterir. Geldiği ülkede sevilendir ama hayallerinin peşinde gelmek zorundaydı, belki de yaşam koşulları onu oradan göz ettirmek zorunda bıraktı, çünkü fakir bir ülkede ustaların kıymeti pek bilinmez, bedava yaptırılmaya çalışılır işler.

Uzun bir giriş yazısı yazdım, diyeceksiniz neden? Çünkü sürrealist olanın da real bölümü çıplaktır ama o çıplak anın kısa sürede olayların döngüsü içinde yok olduğunu düşünürüm.

Sahne’de ayağı olması gerekenden daha uzun bir masa vardır, arkasında bir platform. İki sandalye ile desteklenmiştir. Masa altında ışıklandırama yapılmıştır. Bir ayna masanın ayağında askıdadır. Masanın üzerine tepeden aşağıya inen bir mutfak lambası… Sahne çok sadedir, oyunun ruhuna uygundur masanın konumu. Gerçi sürrealist imgelere uygun masa daha da abartılarak birazda şekli bozuk olabilir miydi diye içimden geçirdim… Oyunun akışına uygun ışık tasarımı yapmış olduğunu oyun süresi içinde gördüm… Kısaca kostüm üzerine de birkaç cümle kurayım; kostüm göçmen işçi için başarılı, yamalı olması ve işçinin titizliğini belirtir konumunda. Temizdir, yaşadığı yere karşı sorumludur. Florence ise tizidir, sadedir. Durumuna uygun bir kıyafet içindedir… Dragomir’in kuzeni Gritzka’nın (Mustafa Ergüven) kıyafeti doğudan gelmiş göçmen gibi değildir, fakat onun sokak müzisyen olması ve sonra ünlenecek kadar salonları doldurur hale gelmiş olması o kıyafetin anlamını ortaya çıkarıyor. Raymonde (Nurkan Törün) ve Marc (Ercüment Acar) kıyafetleri ile yerli beyaz yakalı bir üst kesimi çağrıştırmıyor ilk anda… Marc yayınevi sahibidir, kısıtlı bütçe ile yayıncılık yapan küçük bir işletme sahibi diyebiliriz. Feminen tavırları onun evlenme niyetini ve Florence karşı tavrı karikatür gibi kalmış, absürt bir durum söz konusu… Abartılı davranışları kıyafetten uzak tutuyor bizleri, acaba gerçekten o kıyafet onu taşıyor muydu? Marc sokak müzisyenliğinden konser salonlarında şarkı söyleyen dönüştüğünde elbette bir değişimin kıyafet üzerinde de gözükmesi kaçınılmaz olması gerekliydi diye düşünüyorum…

Söz olunca sözün bize uyarlaması ve sahnede ki geçişlerin içinde ki absürt durumu çıkarması açısından bakıldığında dramaturji çalışması bana göre başarılı olmuş, fakat oyunun son sahnesi yani çözümleme için aynı şeyi söyleyemem. Çünkü cümle yarım kalmış gibi geldi bana, son söz henüz söylenmemiş hissine bir ben mi kapıldım diye seyirciye baktım, çünkü oyun bitmiş oyuncu alkış bekliyor karanlık sahnede ama kimse alkışlamadı ilk anda, biri sanırım anladı ki onun alkışlaması ile hepimiz hak ettiği alkışı sahneye doğru savurduk…

Oyun oyunculuk kadar vurgular üzerine kurulu, çünkü o kurgular seyirciye vurgulu cümleler ile gitmesi gereklidir, en fakir ve orta halde yaşayan ve kaçak olarak ülkeye gelmiş ve kaçak yaşan insanların davranışları. Mimikler, yılgınlıklar, korkular, özgüven yoksunluğu, çekingenlik, yanlış anlaşılma duygusu, ilk adım korkusu… Öykü çok basit gibi sunulmuş ama üzerinde çok çalışılmış. O çalışmanın, alın terinin karşılığını ancak sürrealist ama aynı oranda real, yaşamın içinden alınan bir kesit… batı dünyasının toplum eleştirisinin ve ahlak bakış açısının çelişkisi bu oyunun içinde serpiştirilmiş ve üstelik serpiştirilme yan oyun ya da kısa zamanda sahnede gözüküp ayrılan oyuncular üzerinden veriyor olması oyunun izlenmesini daha da çekici kılıyor…

Ortada absürt bir durum var, masanın altında yaşam ve ev içinde evden çalışan bir tercüman. Absürt olan doğalmış gibi seyirciye sunuluyor, tek fark Raymonde eve gelip arkadaşı ile kısa konuşmasında bu absürt durumun doğal olmadığı vurgusu yapılıyor. Raymonde arkadaşını korur gibi günümüz toplum ahlaki içinde olaya yaklaşırken, yeni boşanmış olmanın yalnızlığını ve arayışını da söz arasında geçiştiriyor. Özlem duyduğu bir arada yaşamın, farklı bir yaşam içinde buluyor.

Günler bir birini izlerken eve hiçbir şekilde haber vermeden Dragomir’in kuzeni gelir. Gritzka’da kaçaktır. Memleketten gelmiştir ve köydekiler hakkında kısa bilgi vermektedir. Dragomir annesini sorar, sessizce geçiştirilir. Göçmenler sokakta kalmayacak masanın altında kalacaktır, izin istenecek ve ev sahibesinin iyi niyeti çıplak olarak ortaya konur, onlara iyilik yapacaktır… Masa altında iki kişi, masanın yanında ve evde bir kadın… Kadın ve erkek yakınlaşması kaçınılmazdır, ilgi yalnızlığın giderilmesidir.

Marc yayıncıdır ve Florence ilgi duymaktadır. Ona kur yapar ama kur ile bu işten sonuç alamayacağını düşündüğü için Raymonde açlır. Onun Florence ile görüşmesini ister, fakat Raymonde başka bir yol izler ve masa altında yaşayanlara bir öneri ile gider. Kendi evinde uygun bir oda vardır ve orada ayakları üzerinde olabilecekleri bir yaşam önerir. Öneri kabul görür ve bir gün masa altı boş kalır… Florence, Marc ile evlenmeyecektir. Ondan iş almayacaktır. Daha zor yaşam koşulları altında olmasına rağmen evine daha doğrusu masa altına bir daha kiracı almaz…

Zaman her şeyin ilacıdır derler ama ilaç olması izin zamanın uzaması gerek sanırım, fakat oyunda zaman eğrilir ve yeni koşullar altında yeniden buluşur masa altı kiracılar ve ev sahibesi…

Oyunun sonu bellidir, fakat oyunun sonuna doğru gelirken oyunun hem yönetmeni hem de Florence canlandıran Derya Artemel rahat, oyunu özümsemiş, rolünün gereklerini yerine getiren ve oyun süresi içinde arkadaşlarının oyununa katkı yapandır. Başarılı oyuna Memetcan Diper (Dragomir) katkı sunar. Gerek masa altında ki dar alanda, gerek yemek yapıp masa başında yemek sunumunda, gerek son bölümdeki duruşu ile oyunun önemli oyuncusu olduğunu oyunu ile kendisini kanıtlar. Oyuncu olmanın gereklerini yönetmenin istemi yönünde başarılı bir şekilde yerine getirirken, Gritzka ile dar alanda çıkardığı performansı ile göz doldurur. Mustafa Ergüven hem ağız mızıkası çalması hem de oyun içinde ki karakterine uygun davranışı, rahatlığı ile oyunun ruhunu yakaladığını düşündüm. Oyunun başlangıcından masa altını terk edişine kadar ki süreçte ağız mızıkası ile yapılan müziği büyük olasılıkla çaldığını düşündüm… Müzik Alper Maral yapmış ve oyuna en uygun müziği yaptığını düşünüyorum, masa altı ve sonrası diye ikiye ayıracağım bir ayrım söz konusu ve her iki süreci de başarılı buldum…

Elbette oyunun mesajları yardımcı oyuncu gibi gözükenler verdiğinizi daha önce yazmıştım, o yüzden her iki kalan oyuncu Nurkan Törün, Ercüment Acar’ı başarılı buldum… Onlar oyunun hem akışını hem de hızını belirleyen bir katkı sunuyorlar…

Bizim Tiyatro yeni bir oyun ile seyirci karşısına çıkmış, 38 yıl sahnelerde olmanın tecrübesi ile oyunu seçmiş ve kendi oyuncuları ile sahne demiş, bize de seyretmek ve alkışlamak düşüyor…

İsmail Cem Özkan



Masanın Altında
Yazan: Roland Topor
Çeviren: Esen Özman
Yöneten: Derya Artemel
Dramaturji: Ayşe Ayter
Dekor-Kostüm Tasarımı: Makbule Mercan
Müzik: Alper Maral
Işık Tasarımı: Ayşe Ayter
Yönetmen Yardımcısı: Mustafa Ergüven
Reji Asistanları: Sedat Yerlikaya, Beyza Nur Bilici

Oynayanlar: Memetcan Diper, Derya Artemel, Mustafa Ergüven, Nurkan Törün, Ercüment Acar 

27 Ocak 2020 Pazartesi

Devlet!


Devlet!

Dünyamız devletlerden oluşan bir küre, o kürenin içinde yaşamaya çalışıyoruz, çatışmalar ve felaketler içinde… Sınırlar ve sınırları geçmeye çalışan milyonlarca insan, bir yanda lüks yaşam hemen yanında her şeyden yoksun fakir bir yaşam... Birinin yarının diye hayali var, diğerinin bir dakika sonrası için düşüncesi bile yok. Sınırlar hayalleri de belirliyor, gelecek kaygısını da… Sınırlar bizi bir sistem içinde kontrollü kalmamız için var. Sınırların varlığı diğer sınırın var olmasına dayanır ve o öteki sınırı düşman cephesi olarak görür ve oradan gelebilecek saldırılara karşı devlet kendi korkusunu yaratır ve sınırlarını güvence altına alır, çünkü sınır korku üzerine kurulmuş bir çizgiden başka şey değildir.

İnsanlık sınırlarını çizdi, doğadan koptu, çünkü kendi sınırı içinde köle insan ve diğer canlıları yarattı, hatta yeni türler oluşturdu kendisine tam biat eden ve de itaat eden… İnsanlık doğadan kopuşu evcilleştirdiği hayvanlar ile ilk adımını attı, artık insan için hiçbir şey doğal olmayacaktı, çünkü köle ve esir alma bunların yanında yağma kültürünü de gelecek kuşaklara taşıyacaktı. O kadar çok sevmişti ki yağmayı, çalışmadan beslenen asalak toplulukları kurdu. En asalak olanları da feodal düzende imparator/ padişah adı verilen devletler içinde kurdu, çünkü bunların varlık ve zenginlik sebebi sürekli yağmalayacak savaşlar açması ve başka diyarları sömürge yapmasıdır…

Sömürgecilik o kadar benimsenmişti ki, feodal düzen yıkıldı yerine kapitalist sistem kuruldu ama sömürgecilik sadece isim değiştirmekle kalmadı daha kanlı, daha vicdanız, daha hilekar, daha kirli ve de kanlı bir sistem kurdu ve adına da emperyalizm dedi. Kapitalizm ulus devleti yarattı, eğitimi ortaya çıkardı, daha kansız ama kesin sonuç veren bir insanın çeşitliliğini yok eden, doğayı talana dayalı bir yeni savaş aygıtı. Eğitim ile doğa karşısında daha avantajlı gelmek için bilimi kendisine köle yaptı, bilim ancak kapitalist sistemin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde organize edildi ama inde aykırı otları da engelleyemedi… 

Sınıflı toplum yaratıldı, kendi içinde düşmanının büyümesine olanak verdi, çünkü düşmanı büyümediği sürece kendisinin büyüyemeyeceği gerçeğini baştan biliyordu. Düşmanını eğitim, örgütlenme adı altında nasıl tasma yarattı ve tasmayı kendi elinde tutmak için her türlü yalanı gerçek gibi sundu…

Bir ulusun devleti olur mu, tarihte oldurdular.

Ulus kavramının teorisinde olduğu gibi homojen devlet yaratamadılar, çünkü doğaya aykırıydı bir homojen yapının kocaman coğrafyaları hükmetmesi. Göçün olduğu yerde, yağmanın olduğu yerde, savaşların olduğu yerde homojenlik sadece katliamların üzerine örtmek için yaratılmış bir nedendir sadece.

Bugünkü devlet sermayenindir, ulusun, mezhebin, dinin değildir ama öyle algılar ile oynayarak o devlet kavramı içinde yaşayanları bir hizada tutmak ve devlete karşı gelecek güçleri baştan sönümlendirmek için...

Devlet kavramı sınıf kavramı içinde varlığını koruyor, bir sınıfın diğer sınıfa karşı gücün adı devlettir. Hükmetmenin olduğu yerde devlet vardır. Bugünkü kapitalist sistem içinde devlet paraya sahip ve hükmedenler için vardır.

Sınıflı toplumlarda cemaat, din, mezhep bir devlete sahip çıkmaya çalışsa da görünürde, devletin olanaklarından yararlanma bir süreliğine verilir ama bunun da çıkar çatışması içinde bir sonu vardır, çünkü devletin varlık sebebi sınıfsaldır. Bugünkü kapitalist düzende sermaye devletin sahibidir ve olanaklarını kendi krizlerinde kullanması için var olmasına izin verir.

Yaşadığımız devlete sahip çıkan, kendisine ırkçı diyen güruhun devleti olmaz, onlar hep ezilen ve hep sermayeye uşaklık edenlerdir. Bir ırkın, devleti algısı altında diğer ‘ırktan’ gelenlerde kendilerini o ‘ırkın’ parçası gibi görür, işte öteki ırkın mensupları o anda en aşağıya düşmüş düşkün olmaktan ve kendi kültürüne, benliğine sahip çıkamayan zavallı olmaktan başka ifade olmaz...

Kültür, dil, coğrafya, inanç bir kader gibi sunulur insanlığa ve kader denen kavram ise boyun eğ demekten başka şey değildir...

Kader denen kavramın altını boşalttığınız an devlet kavramının da altı boşalır, çünkü kader birliği denilerek devlet kururumu ayakta tutulur...

Dünyamız devletlerden oluşur insanlar için ama kuşlar o sınırları tanımaz. Kuşların sınırlarını da devlet adı altında doğa ile savaşan gözü doymayan, sürekli yağmalayan, yaşadığı coğrafyayı ve canlıları düşünmeyip sadece kendi kasasını doldurmayı düşünen yağmacıların tahribatı sonucu göçmen kuşların yolları, konaklama yerleri yok ediliyor, korkarım ki gelecek de gökyüzü sadece insanın yaptığı uçakların hakimi altında olacak bu kapitalist sistem var olduğu sürece…

Kapitalist sistem de bir gün yok olacak ve yarattığı tahribatı gelecek kuşaklar ne yazık ki göğüslemek zorunda kalacak…  Küreselleşme bu sistem içinde paranın serbest dolaşım hakkıdır, fakat başka sistemde küreselleşmenin anlamı ve içeriği değişecektir, o değişim içinde de sınırlar ortadan kalkacaktır… Kuşların özgürce gittiği yolardan bu sefer insanlar yağmalamak, başkasının emeğini ve birikimini çalmak için gitmeyecek, birikimini paylaşmak ve daha da gelişmek ve de çeşitlendirmek için buluşacaktır… Bugün ütopya gibi görülen bu niyet, umarım gelecek için ütopya olmaktan çıkmış, yaşanır olur…

İsmail Cem Özkan


25 Ocak 2020 Cumartesi

Ömür Göksel, cebinde şarkı sözleri taşıyan çocuk…


Ömür Göksel, cebinde şarkı sözleri taşıyan çocuk…

İlk çığlık attığında sanırım annesi “şarkı söyle yavrum” diye fısıldamış olmalı kulağına, şarkı söylemiş evlerinde ki pikaptan gelen sesler eşliğinde, pikap sesi gelmediğinde annesinin söylediği şarkılar ile sesinde notalar dans etmiş, kanatlanıp kanatlanıp onun benliğine işlemiş müziğin o çekici notaları… Radyo günlerlinin o doyumsuz ve yokluk yıllarında yayınlanan müzikler yeni dünyalara açılan kapı olmuş, geçmişi, bugüne taşırken dünya bir radyonun içinden odalara kadar girmiş… müzik spor kadar yaşamının bir parçası olmuş, arkadaş çevresini de belirleyen olmuş bu çocukluk dünyası… Evinde olmayan sevdiği ve aradığı plağı bir plak satan dükkanda görmeye görsün, cebinde ne var ne yok oraya bırakıp gidecek kadar tutkuludur… 

Müzik içinde ilk öğrenimini evinde almış, ilk öğretmenleri annesi ve babası olmuş… Hayata bakışında bir estetik kazandırmış annesi ve babası ilk öğretmen olarak, onu hayata bakış açısını vermişler, o da onların yüzünü kara çıkarmamış, ona öğrettikleri gibi hayata bakmış…

“Alçalmaya gönüllü olmaktansa, alçakgönüllü olmayı tercih ederim.” diyecek ileri yıllarda geçmişine bakarken ve hayata bakışını bir cümle içinde özetleyecektir…  Alçakgönüllü olmuş, şöhretin doruklarında, ödüller aldığı ilk zamanlarda dahi…  Şımarmamış, kendini tanımış, çünkü o yetiştiği kültürü özümsemiş, kabul etmiş olduğu yaşamı değiştirmek için çaba sarf etmemiş, sadece kendisini korumayı ve hedefine ulaşmak için her türlü zorluğu aşmayı bilmiş…

Ömür Göksel hayatını değiştiren yol ayrımı bir okul arkadaşının şakası ile yeni yola ilk adımını atıyor, müzik alanında ilk ödülünü aldığında hayatının da çizgisi artık bellidir. O belli olan hayatının ilk adımlarını ise yurtdışı dönüşünde askerlik ocağında atacaktır. Askerliğe ilk adımını attığında kayıt sırasında sporcu olduğunu bildirmiş olmasına rağmen gazetelerdeki çıkan haberleri okumuş, müzik meraklı amirleri sayesinde sahne almaya başlar, askerliğini bitirdiğinde artık orada ki sesin İstanbul’a kadar ulaştığı ve bir çok müzik gurubu tarafından kendi orkestralarında şarkı söylemesi için davet altındadır. Sahne tecrübesini askerlikte almıştır ama bugün dahi sahneye çıkacak kadar amatör ruhu içinde heyecanlıdır, ilk sözü söyleyene kadar heyecanı devam eder.

Çocukluğunda ezberlemiş olduğu cebinde taşıdığı şarkı sözü olan kağıt parçaları onun alt yapısını oluşturmuştur, sahnede rahatlıkla söyleyeceği şarkılara yenilerini katacaktır zaman içinde, oradan elde birikimleri sayesinde sesine uygun yeni parçalar üretmeye de başlayacaktır. Annesine ve babasına okula gitmeden önce söylediği İtalyanca şarkının yerini binlerce değişik dilde şarkılar alacaktır… İlk göz ağrısı bugün dahi kulağındadır ama kendi yazdığı, bestelediği, Türkçeye kazandırdığı melodilere şarkı sözü yazarak sağlam adımlar ile hayatının çizgisinde emek harcayarak, alının terini mikrofonun üzerine bırakarak yol alacaktır… Kulaklarda farkı bir ses radyolar aracılığı ile geniş kitlelere ulaşırken, plaklar, sahneler, değişik orkestralar önünde bağırmadan, sesine uygun şarkıları seçip seyircisini yaratacak ve olgunlaştıracaktır…

Hayatın akışı kişinin elinde değildir, büyük sözler söylenir, kesin hedefler belirlenir ama kişinin dışında öyle bir girdap olur ki ister istemez her insan o girdabın rüzgarı ile savrulur, savulanların bir bölümü ağaç yaprağı gibi yere düşerken bir bölümünün akıbeti hakkında da bilgi sahibi dahi olamayız. Fırtına içinde, tozun toprağın arasında yok olup gitmiştir, mutlaka bir yerlerde toprak ile buluşacaktır ama gözlerden uzak. Hayata duruşunu açıklarken Mevlana’nın sözünü anımsatır “Yere düşen yaprağa bak, ibret al, o da eskiden toprağa yukarıdan bakardı.” O yukarıdan bakmadı hiçbir dostuna ve dinleyicisine…

Ömür Göksel, “gençlik doğanın eseridir, oysa yaşlılık bir sanat eseridir.” derken bugün ki kendi konumunda belirlenmiş oluyor, o “sanat eseridir.” çünkü o hayata üç saç ayağından bakıyor, “sevmek, düşünmek, gülmek”. Bu saç ayaklarından birini hayatı boyunca yalnız ya da eksik bırakmamıştır, o yüzden mutlu insandır, karşısında ki insanın, canlının değerini bilendir.

Yurtdışına gidiş, orada yerleşme ve orada sahne almalar ile bir anlamda gurbettedir ama gurbetin olduğu dönemde de İstanbul ile bağlantısını koparmaz. Çocuklarının okulu oradadır onlar okulu bitirene kadar da orada kalacaklardır. Çocuklar kendi hayat çizgilerini belirlediklerinde ülkeye dönüş artık daha gerçekçidir ve şan şöhretin zirvesindeyken yurtdışına gitmiş olan Göksel, uzun yıllar sonra yurduna dönecek ama onu eski bir arkadaşı karşılayacaktır. Ülke değişmiştir, yeni dinleyici kitlesi olmuştur, gözden uzak olunca yeni kuşak tanımadığı içinde gönlüne almamıştır. Eski ilişkiler değişmiştir, yeni ilişki ağı ve yeni bir düzen vardır ülkemizde. Yeni olana alışmak kolay değildir, alçak gönüllü bir şekilde yeniden ilişkiler kurmaya ve sahne almaya başlayacaktır. TV programları yapacak, sahne alacak, yeni kuşak ile de iletişime geçecektir, sesi ile dört kuşağı kucaklayacaktır, sabırlı ve ağır ağır adımlar ile yol aldığı sahne yaşamında.

Pınar Çekirge'nin yeni söyleşi kitabını okudum, bir nefes, bir ömür, bir nota peşinde koşan yorumcu sanatçı Ömür Göksel... Romantik, duygusal, incitmemek için kelimeleri cımbız ile seçen Pınar Çekirge'nin yeni kitabı pınar gibi akıyor, bir çırpıda elinizden bırakmadan okuyorsunuz. Bölümler arasında resimler ile desteklenmiş, her bölümün başında QR kodu yer almakta ve eğer elinizde QR kodu okuyucusu varsa sizi bir birinden güzel sürprizler karşılayacaktır. (QR kodu okuyucusu olmayanlar korkamasın, youtube adresi de mevcut)... Kitabın kapağında “cebimde saklı şarkılar demiş alt başlığına, ben de saklı olanı merak ettim, Pınar Çekirge kadar şanslı olmadığım için youtube kanallarında buldum, insanın içine, ruhuna, kalbi titreten kendi ritmine ayak uyduran şarkıları ve o muhteşem yorumlayanın sesi… Ömür Göksel, içten sorulan sorulara içten yanıtlar vermiş, başarının altında ki sırları kitabın değişik sayalarına yayarak vermiş, elbette almak isteyen o mesajların içinden o güzel öğütleri alacak ve kendi ömrüne rehber edecektir diye düşünüyorum…

Çocukluğunda cebinde para yerine şarkı sözleri taşıyan Ömür Göksel, popüler olmak yerine sanatçı olmayı seçmiş ve sanatından taviz vermeden bugünlerde radyo programları yaparak dinleyicisi ile buluşmaya devam etmektedir, elbette canlı olarak söylediği müzikleri ile seyircisinin göz bebeklerine bakarak sahne almaya devam ediyor… Popüler olmak bugünlerde bir gün içinde değişen periyotlara kadar indi, o akılda kalmayan ve popüler olanı seçmedi, kalıcı, kalbe, akla ve zamana seslendiği şarkıları bizim ile buluşturdu, buluşturmaya da devam etmektedir, iyi ki bu dünyada Ömür Göksel sanatçı olmayı seçti, kalıcı olarak beynimize, kalbimize ve müzik tarihinde ki onurlu yerini aldı…

Pınar Çekirge her zaman yaptığı gibi dikkatli, ince ince araştırmış, sadece gazete kupürleri ile kalmamış, eski dostlarını ve kadim arkadaşlarını da bulmuş, sormuş, soruşturmuş ve her sorusunun içine bilgisini ve tecrübesini katmış… Okuması rahat ve içten bir kitap olmuş, okudum, ben keyif aldım, siz de alacağınızı düşünüyorum… Hem bir sanatçıyı hem de tecrübelerinin bize bıraktığı birikimi bulacaksınız. İnsanlık tarihi birikimdir, bu anlamda yararlandım, çünkü paylaşıldıkça bikrimin bir anlamı olur…

İsmail Cem Özkan

Cebimde Saklı Şarkılar
Ömür Göksel İle Nehir Söyleşi
Pınar Çekirge
Ceres Yayınları, Ararlık 2019, İstanbul
ISBN: 978-625-7023-07-8

21 Ocak 2020 Salı

Tarla Kuşuydu Juliet


Tarla Kuşuydu Juliet

Mutfak’ta bir kadın ve bir erkek yemek yapmaktadır, seyirci yerlerini alırken salonu yemek kokusu sarmakta, sessizce oyuncular seyircileri gözlemlemektedir… Sahnenin yarısına yakın bir bölümde ise sahne vardır, gitar, davul, org gibi aletler dört kişin sığacağı bir alan mevcut. Sahne iki ayrı bölümden oluşmakta, seyircilerin bir bölümü her zaman olduğu gibi salon ışık altındayken ve henüz uyarı gelmemişken sahneyi fotoğrafını çekiyorlar…

Engin Alkan yine aynı oyun ile ama oyuncuları değişik bir yeni yorum ile sahnededir. Anladığım kadarı ile matematikte kullanılan olasılık kavramını sahneye uyarlıyor. Bir senaryonun kaç değişik biçimde sahneye ve değişik oyuncular ile uyarlanır ve yeniden yaratılır? Çünkü her tiyatro eseri yönetmenin elinde yeniden hayat bulur ve yeniden yorumlanır… Engin Alkan hem yönetmen, hem oyuncu, hem müzisyen, hem müzik aleti çalan hem de dramaturg.

Deniz Çakır bu sefer Engin Alkan’ın yanında yer alan oyuncudur. O da hem oyuncu hem de müzik aleti çalan konumundadır, diğer oyuncu ve müzisyenler Fatih Al, Mert Şişmanlar gibi. Elbette Deniz Çakır engin Alkan gibi değişik rollerde daha fazla sahnede kalacaktır, fakat her oyuncu sahnede kaldığı süre içinde hem rollerine yeni yorumlar katarken hem de sanki doğaçlama yapıyormuş gibi oyunlarına doğallık katmaktadırlar. Her oyuncu fırsatını bulduğu an seyirci ile iletişme geçip onlar ile küçük diyaloglara girmektedir.

Dekor oyunun can damardır, hem öykünün akışı hem de oyuncuların hareket alanı için en ince ayrıntısına göre düşünülmesi ve yerleşik sahnede oyun oynamayan ve sürekli sahne değiştiren tiyatrolar için her türlü olasılık hesaplaması olan dinamik bir tasarım yapmak zorunludur… bu oyunda sahne iki alana bölünürken oyunun kurgusu masanın etrafında geçmektedir. Masa uzun ve ada şeklindedir… Masanın arka fonunda fırın, dolap kapısı, duvardan oluşmaktadır… Su ya da doğalgaz borusu duvarı kucaklamış şekildedir…

Masanın yanda bir dört kişilik sahne yer almaktadır. Gitar, bateri, org, klozet… Ses düzenin olmazsa olmazı mikrofon… Bölüm geçişleri bu bölümde sahnede yer alanların yeteneklerinin gösterdiği ve oyuna dair yapılan müzikli göndermelerin olduğu alandır… Her oyuncu bir şekilde her aleti çaldığını dönüşüm içinde gösterecektir.

Tarla kuşuydu Juliet
gezip tarlada biraz uçtu
sonra Romeo'nun kafasına pisledi
ve gitti başka bir tarlaya kondu

Oyunun konusunu William Shakespeare ünlü eseri Romeo ve Juliet’tin devamı niteliğindedir. Eğer diye başlayan cümle kurmak yerine intihar sonrası kurtulanların yaşadığı ve üzerinden 30 yıl bir düre geçtikten sonra onların hayatına, yaşam alanı olan mutfaklarına uzaktan bir bakış söz konusudur… Eleştiri mizahın incelikleri içinde yapılır, öncelikle ad ile başlanır, çünkü neden erkek ismi öndedir, günümüzde “first lady” anlayışı hakimdir, kadın ismi önce yazılır, bu düzlemde zamanın anlayışına ince göndermeler ile günümüzün anlayışının ve bakış açısının çelişkileri de vurgulanır. Kadın erkek ilişkisi, evlilik ve aile yapısı ve mutlu ve mutsuzluğun getirmiş olduğu arayışlar…

“Bulutların üzerinde insanı gezdiren aşk nasıl olur da böyle bir hâle gelir?” sorusuna aranan yanıt içindeki bakış açısı içinde mutsuzluğun nedenleri işlenirken kutsal olan da mizahın dilinden nasibini alır. Katolik anlayışı içinde evlilik bakışı sorgulanırken papazın beklentileri, kadına karşı duruşunu da sahnede kahkahalar arasında izledik. Elbette kadın erkek ilişkisi olunca konu 18 yaş altı için pek hoş karşılanmayan davranış ve cümlelerinde sahnede olmazsa olmazı olacaktır, göze hoş gelen ve iteklemeyen bir ince eleştiri konusu içinde salonda bulunan çocuklara da gönderme yapılarak seyirci ile hoş bir diyalog kurulur… Peki, Shakespeare kendi oyunu üzerine yapılan bu eleştirilere karşı savunmada olmayacak mı, o kadar içten çağrılınca mezarında fır fır dönen Shakespeare sahnede ki yerini alacaktır. Shakespeare elbette seyirci ile iletişime geçip kendisine yapılan eleştirileri sorgular, sorgu sadece seyirci ile değildir elbette kendi yarattığı kahramanları ile de yapılır…

Oyuna adını veren tarla kuşu ve bülbül tartışması yapılır ama kazanan olmaz, çünkü oyunun içinde ki kahramanları hiçbir zaman kazananı ve de kaybedeni olmayacak, tiyatro kazanacaktır. Kazanan bizler olduk, çünkü başka bir yorum ile yeniden sahneye taşıyan, yeniden yorumlayan ve seyirci ile buluşturan Engin Alkan ve oyunda emeği geçenlerin özverisi sonucu…

Elbette fazla reklama ihtiyacı olmadan seyircini salonlara çekecektir oyun… Tiyatromuz en karanlık zamanında karanlığın içinde ışık ile sahnesini aydınlatmaya devam ediyor… Seyircisini bekliyor, umarım salonlara yeni seyircileri çeker ve tiyatronun seyircisi biraz da olsa artar…

Bu arada kısa değinmeden geçemeyeceğim, çünkü popüler dizi oyuncuları bir bir tiyatro sahnelerinde yerlerini almaya başladılar, elbette bunda etkili olan yeni büyük salonların ticari hizmete açılmış olması yatmaktadır. Salonlar açıldı ama o büyük salonları oda tiyatrosu sanatçıları (popüler olmadıkları, her tv ekranında gözükmedikleri için) istenilen seyirciyi toplayamayacaktır, bir dönem sinema sanatçıların gazinoları kurtarmak için gazino sahnelerinde yerini alması gibi bu sefer de dizi oyuncuları oyunlarda yerlerini almaya başladı, umarım sinema sanatçılarının yaşadıkları hayal kırıklıklarını yaşamazlar…

Sahneler her kendisine güvenene açıktır, yeter ki usta çırak ya da okullu bir eğitimden/öğretimden geçmiş olsunlar, çünkü sahne kamera arkası oyunculuk gibi değildir, “stop” diyen olmaz seyirci önünde…

İsmail Cem Özkan



Tarla Kuşuydu Juliet

Yazar: Ephraim Kishon
Çevirmen: Hale Kuntay
Yönetmen: Engin Alkan
Yönetmen Yardımcısı: Gizem Ertürk
Yönetmen Yardımcısı: Nihan Ekitöz
Dekor Tasarım: Cihan Aşar
Kostüm Tasarım: Nihal Kaplangı
Müzik: Murat Bavli
Asistan: Dilara Ük
Asistan: Mert Marankoz
Oyuncular: Deniz Çakır, Engin Alkan, Fatih Al, Mert Şişmanlar

19 Ocak 2020 Pazar

Kazaen (Beyoğlu'nda Çarpışmalar)


Kazaen (Beyoğlu'nda Çarpışmalar)

Beyoğlu denilince İstiklal Caddesi ve insan seli akla gelir. İnsanın olduğu yerde gürültü, karmaşık ses çöplüğü de sizi ister istemez karşılar. Eğlence mekanlarından dışarıya taşan ses, sokakta ki insanı da sarar ve kalabalık içinde sizi cadde boyunca savurur. O kalabalığın içinde tesadüfi karşılamalar, hiç beklemediğiniz anda omuzunuza çarpan başka bir omuz ve bir anlık kızgın bakışın aynı hızda dağıldığına farkına varmadan şahitlik edersiniz…

İstiklal Caddesi aynı zamanda küçük bir dünyadır, ülkemizin tüm renkleri yanında dünyanın renkleri de kalabalığın içindedir, her rengin, her dilin, her acının, mutluğunun kucaklamasıdır… Yasakların kalabalık içinde yok olduğu, kendisini göstermek isteyenlerin görünmez olduğu aynı zamanda görünür olduğunu da şaşkınlık içinde farkına varırsınız…

İstiklal caddesinde sadece insanlar mı çarpışır, elbette değil ülkemizin kısa tarihi de çarpışır, tüm çelişkileri ile cadde üzerinde ki binaların duvarlarına işlenmiştir. Tarih kendisini sessizce hissettirir…

İstiklal Caddesi sadece bir cadde değildir aynı zamanda 6-7 Eylül Pogromu, canlı bomba ile yapılan katliam, tinerci çocukların öldürdüğü insanlar, dolandırıcılar, dolandırılan insanlar…

Cumartesi Anneleri kayıp çocuklarını aramak için Galatasaray Lisesi önünde ki meydanda yer alan “Ellinci Yıl Anıtı” önünde toprak altında kalanları ararken, cumhuriyetin göğe uzanan zamanı da rakamların arkasından yukarıya doğru uzanır. O uzanan çizgi acının haykırışını da meydana hakim kılar…

O meydanın etrafında kalabalık içinde karşılaşmalar, çarpışmalar ve bir günlük hikayenin anın kesitidir bir anlamda izlediğim oyun…

Tramvayın demir yolunun kollara ayrılıp tekrar tek hatlı olduğu noktadır meydanın başlangıcı, hem ayrım vardır hem de birleşme. Salona ilk girdiğimiz anda demir yolunun bu birleşip ayrışması karşılar bizi. Yerde demir yolu vardır, sahnenin arkasına doğru sandalyeler. Karanlık ışık ile delinirken göçmen kuşlarının birbirini takip eden sıralaması gibi sandalyeler sıralanmış ve her sandalyede kendi öyküsünü üzerinde taşıyan oyuncular vardır.

Seyirciye en yakın sandalyede tedirgin, yalnız bir kadın vardır. Üniversite sınavını kazanıp okumak için Güneydoğu'dan yeni gelen Kürt kızı Dilan’dır (Gamze İpek). Üzerinde geldiği yerin rengi vardır, tedirgindir ve bilmediği yerde yalnızlığın ürkekliği vardır. Onun hemen yanında Rengin (Zeynep Özden) bulunmaktadır. Üzerinde ki kıyafete bakarak ve makyajı bize marjinal ve anarşist bir duruşu olduğunu hissettirir. Siyah renk hakimdir göz kenarları siyahın hakim olduğu makyaj vardır. Rengin’in hemen biraz arkasında Beyoğlu'nun arka sokaklarında bir pavyonda şarkıcı olarak çalışan Sevda (Bahar Karaoğlu) bulunmaktadır, onun işaret ettiği arkada ayakta duran belalısı pavyon koruması Trakyalı Kenan (İlker Yiğen). Arkaya doğru sandalyede oturan edebiyat araştırmacısı-akademisyen Berna (Nesrin Kazankaya) ve en arkada ki masada oturan yazar Kutay (Mehmet Aslan) bulunmaktadır. Ve her biri bir şekilde Beyoğlu’nda karşılaşacak ve ortak bir anı yaşayacaklarını ışıkların sahneyi aydınlatması ve sahneye yerleşimi ile ilk mesajını verir.

Oyuncuların kostümleri ve sahnedeki konumları İstiklal Caddesinin kalabalığından alınan bir kesittir. Alınan ve tercih edilen bu kesit Beyoğlu’nun bir yönünü bize ayna olarak yansıtacaktır. Yakın tarihimiz içinde belki bir yüzleşme ile karılacağız hissi oluşuyor hemen, sanırım beklentim çok yüksek!…

Işık; dekor ve kostümün ilk fısıltısına katkı sunar ve sesin kulağımıza ulaşan karmaşası ile bize bir şeyleri anlatmaya başlayacaktır… Caddenin gürültüsü kulaklarımızdadır, seçilen müzik bizi yüksek tempolu bir oyunun ritmi içine davet etmektedir.

Kaos içinde kaosun yaratmış olduğu trajik komik olayların içine seyirciyi davet etmektedir, oyuncuların şehrin kargaşasında cep telefonu ile konuşurken…

Sahne düzenlemesi sade ve işlevseldir. Dekor oyunun hızına ayak uyduracaktır, dinamiktir ve değişim caddenin kalabalık hızına ayak uydurmuş şeklindedir…

İstiklal Caddesi her daim dinamik ve hareketlidir, oyunda o hızın küçük bir yansıması olarak hızlı ve dinamiktir, koşan, çarpışan, insanlar gürültünün içindedir, kulağımızı bir ana ve bir grubun içine yoğunlaştırdığımızda anlaşır olmakta, her gürültünün içinde başka bir trajedi, komedi, dram iç içe geçtiğini görür ve hissederiz. Oyun bir anın kesitini gösterir, büyüteç elimizdedir, sahnede olanları mercek altından bakıyoruz.

Cumartesi Anneleri ve onların dramı, dolaylı olarak oyunun içine yansır, üniversiteyi yeni kazanmış ve duyduğu yerleri görmeye gelen ürkek bir ceylanın ya da yaralı bir güvercinin tedirginliği içinde. Kürt sorunu içinde doğduğu coğrafyanın ona yüklemiş olduğu sorumluluk onu taraf olmak zorunda bırakmış. Ailenin çocuklarından biri dağlarda toprağa düşmüştür. Dilan; yaralıdır, öfkelidir ama öfkesi ananın ağıdında saklıdır.

Cumartesi Anneleri eylemi sonrası polis operasyon yapmış bir gurup insanı göz altına almıştır. Karakolun hücresinde Dilan tek başınadır, biraz sonra gözü alışınca yanında Rengin’de bulunmaktadır. Dilan Rengin ile İstiklal Caddesinde karşılaşmıştır, bir birinin istemlerini anlamamış ve kısa sürede ayrılmışlardır. O karşılaşmada Rengin ne istediğini ve beklentisini açıklar, aradığı şey uyuşturucudur ama Dilan uyuşturucusu satıcısı değil, o ürkek ve tedirgin bir öğrencidir. Rengin’in ihtiyacı olan uyuşturucu ile ilişkisi yoktur. O elinde Cumartesi Annelerinin o hafta kaybedilmiş olanı anlatan bir bildiri vardır. Kürdtür, elinde bildiri vardır, işi zordur ve işkence ve kaba dayaktan sonra hücrede çaresizce başına gelecekleri beklemektedir. Rengin, boşanmış bir ailenin kızıdır ve babası profesördür. Kızının gözaltına alınmasına alışıktır. Rengin babasından Dilan’ı da kurtarması için yardım talebinde bulunur… Dilan’ın kaderi artık belirsiz değildir… onlar hücredeyken, şarkıcı, bodyguard ve yazarda gelir. Yazar yaralıdır, kan kaybetmektedir. Rengin’in zulada olan cep telefonu ile yazarın kız arkadaşına ulaşılır…

Rengin, uyuşturucu bağımlısı ve Virginia Woolf'un etkisinde kalmış bir genç ama yaşlanmış bir kadın görünümündedir. Sokakların tiner çeken gençlerden olmayan elit bir ailenin yani babası ve annesi üst gelir seviyesinden olan bir boşanmış ya da parçalanmış ailenin parçalanmış çocuğudur… Kafasında sorular vardır ve sorulara yanıt bulamamaktadır. Bir iki dönem ders aldığı edebiyat alanında yetkin öğretim üyesini tesadüfen kahvede karşılaşır ve ona yöneltir sorularını ama elin tersi ile öteye iteklenir.

Öğretim elemanı ise aynı anda başka sorun içinde yaşamaktadır, erkek arkadaşı özel yaşamlarını kendi yazdığı romanına aktarmıştır, o onun bir deneği konumuna indirildiğini düşünmektedir. Denek olmanın hayal kırıklığı ve özel olanın kamuya açılması rahatsızlığı içindedir. Aynı zamanda kendi öğrencisi ile aldatmıştır yazar.

Ünlü yazar, aldatmanın ve çatışmanın ortasında hiçbir şey olmamış gibi kız arkadaşı ile iletişimi koparmama derdindedir ama yeni romanı içinde başka alanlara açılma arayışı içindedir. Yeni alanı pavyonun ışıltılı dünyasıdır. Orada şarkı söyleyenlerin yaşamına mercek ile bakmak istemektedir ama korku vardır içinde, korkusunu aşıp oraya gitmek için cesaretlenecek biri yani eski kız arkadaşı / eşi ile konuşmak istemektedir. İç içe geçmiş yaşamlar, bir an gelir yüzleşmeyi kaçınılmaz kılar…

Pavyonda çalışan ses eğitimi almamış yerel bir popüler sanatın içinde kendisine yer arayan bir kadın ve kendisini koruması ve yolunda oluşacak engelleri aşacak bir bodyguard ile olan çatışmalı ilişkisi. Güçsüzlüğünü kas gücü olan biri ile aşma çabası… Birbiri ile bağlantılı ama bağımsız bir birey olamayacak zorunlu ilişkiler... Korku, endişe, çaresizlik… Kıskançlık ve erk gücüne karşı boyun eğiş, arkasından küfür ile rahatlama…

Olayların döngüsü bir karakolda yüzleşmeye dönüşür, mutlu sona doğru geçişin başlangıcıdır. Trajedinin komik olma anıdır belki de.

Olayların döngüsü, akışı ister istemez dramaturgi çalışmasını gerektirmektedir. Başarılı bir şekilde de gerçekleştiğini izlediğim oyunda hissettim, çünkü oyuna dışarından bakan ve eklemler ile oyunun dinamiği yazarında hayal dünyasını genişleten boyuttadır.
Oyunun felsefi boyutu da vardır, sorun yumakları içinde göndermeler ve edebiyat dünyasının içinde birbirinden bağımsız çalışmaları da bu karmaşanın içinde yer almasını isterken tarih akışı bir bütünlük içinde hepimizin ve anımızı etkilediği yönünde de bir mesajı içinde taşır, taşımakla kalmaz altı çizilir. Ulysses romanı ile Woolf’un yazdığı yazılar üzerinden bir karşılaştırma yapılırken, Odysseia ile batı dünyasının temeline kadar uzanılır. İstiklal caddesi batın dünyanın camekanı gibidir ve o camekanın bir kesitinde her farklı düşüncenin birleşmesi ve ayrışması vardır. Çatışma ve tesadüfi karşılaşmalar bir kaosun içinde ayrı bir dünyanın var olduğunu haykırır…

Oyun iki perdeden oluşmaktadır, birinci perdenin başlangıcına uygun bir sahne düzenlemesi ile ışıklar kapanacak ve alkış oyunculara ulaşacaktır. En son selamlama bize anlatılan bizim öykümüzdür. Oyuncuların tek tek başarısı, sahne içinde rollerinin gerekliliğini yerine getirirken zaman zaman göz yaşlarına, zaman zaman kahkaha, zaman zaman düşüncelere dalıp eski Türk filmlerinin duygu yoğunluğu içinde kalacaksınız… ben oyunu bütünü içinde aksayan bir taraf görmedim, emeği geçen her bir çalışanın başarısını alkışlar zaten ifade ettiğini gördüm. Fırsatı olanların kaçırmaması gereken bir oyun, burada geçmişte izlemiş olup da oyunu ilk hali ile anımsayanlarında tekrar gidip izlemlerini arzularım, çünkü oyun zaman içinde eklenen, çıkarılan anlar ve oyuncuların kendilerine biçilen rolü daha da içselleştirdiklerinden daha cana yakın, ana daha uygun bir şekilde yaşayarak oynadıklarını görecekler. Dilan, Sevda ve Rengin karakterlerinin performansı benim izleğim anda öne çıktı… Ana karakter yazar ve edebiyat öğretmeni daha bir geride, olayları yönlendiren ve akışın hızını belirleyen konumdadır. Trakyalı Kenan gerek konuşma, gerek mimik ve vücut dili ile oyunun geçişlerinde katkısı benim gördüğüm anlarda muhteşemdi. Arkada gölgede kalmış gibi gözükebilir ama aslında ön tarafta ve dikkat çekmektedir. Her bir oyuncu diğer oyuncunun oyunculuğuna sahne üzerinde verdiği destek ve katkı oyunun bu kadar başarılı olmasını ortaya çıkarmış… Elbette yazar ve öğretim üyesi karakterleri üzerinde fazla söze gerek yok, gerek ses, vücut dili ile zaten ortada… Sonuç olarak dayanışma, ışık, dekor, kıyafet, müzik… Bir tiyatro şöleni ve tiyatroya ilgi duyanlar için okul işlevini görmektedir…

İsmail Cem Özkan


Kazaen (Beyoğlu'nda Çarpışmalar)
Yazan-Yöneten: Nesrin Kazankaya
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Işık: Yüksel Aymaz
Dekor-Kostüm: Nilüfer Moayeri
Yön.Yrd: Zeynep Özden

Oynayanlar:
Mehmet Aslan
Nesrin Kazankaya
Zeynep Özden
İlker Yiğen
Bahar Karaoğlu
Gamze İpek

Asistanlar:
Evrim Artut
Gökçe Burcu Zümrüt


17 Ocak 2020 Cuma

Boşlukta kal öyle çok güzelsin


Boşlukta kal öyle çok güzelsin

Tavandan aşağıya doğru asılmış bir masa… Müzik seyircilerin yerini almasından sonra başladı. Oyun için salon sessizlik içinde kaldığında, karanlıktan sahne ışıklarına doğru gelen ve ağır hareket edenleri gördük… Yer çekimine karşı tavandan asılmış masa ve ışığın bize sunduğu imkanlar içinde kafamızda bir şeyleri canlandırıyoruz. Masanın yanında küçük bir bar, bar demek biraz abartı olabilir, ama üzerinde içki olan bir sehpa… Karanlıktan aydınlığa gelen oyuncular ve oturacakları sandalyeleri ellerinde getirdiler, aynı zamanda içecekleri de ellerindeydi…

Kafamız içinde ne canlandırdığımızın bir önemi yok, çünkü sahnede yaşanacaklardır asıl olan… Masa boşlukta hissi veriyor… Oyunu izledikten sonra dekoru başarılı olarak buldum, çünkü sahnedeki işlevi, oyunculara alan bırakması ve oyunun ruhunu yakaladığı için… Işık dekor kadar başarılıydı, çünkü ışık ve oyuncuların bakışları ile yönlendirmesi bizi nereye bakacağımızı ve kimin konuşacağını izleme olanağı veriyordu… Müzik, oyunun boşluk hissine yakışır şekilde oluşturulduğunu düşündüm…

Evlenmiş ve boşanmış, bir çocuk annesi, bir astrofizik alanında çalışan bir bilim insanı, diş hekimi, evlenmiş ve boşanmış tiyatro kursu yapmış ama hemşire olarak çalışmak zorunda kalmış bir kadın, barmen, barmenin yanında duran oyun boyunca sessizce oyunu izleyen dedektif kıyafetli ama kıyafeti karikatürlerde giydirilen bir biçimde… Konu kostüme gelmiş madem, biraz da kostümden bahsedelim; kostüm ve oyuncuların rollerine uygun seçilmiş, renkler, kullanılan mendil/ masa silme bezinin barmen elinde işlevi çok iyi düşünüldüğünü düşündüm… bilim insanı ve çocuğu olan annenin kıyafetinin sıcak renklerden seçilmesi, diğer oyuncuların kıyafetleri daha pastel ve soluk renkten seçilmiş olması da oyunun akışında kim kim ile daha fazla diyaloğa gireceği ipucunu taşıyordu. Bir yandan bizim orta oyuncuların elinde ki mendile gönderme gibi geldi ama geleneksel oyun yoktu, orta oyun vardı ama gelenekselden uzak yeni bir yorumu vardı…

Oyuncular kendilerine verilen rolleri bana göre yerine getirmişler ve yönetmenin istediği gibi role hayat verdiklerini düşündüm…  Her bir oyuncu kendisini göstereceği, öne çıkacağı sahnelere sahipti. Her oyuncu için yazılmış metinler bölümler içine dağıtılmıştı. Her bir oyuncuyu seyirci koltuğundan izleyen biri olarak başarılı buldum, hatta oyun sonuna kadar sessizce olayları izleyen ve mimikleri ile oyuna dahil olan Ülkü Şahin’i de. Ülkü Şahin oyunun sonunda neden sessiz kaldığı ortaya çıkıyor, burada yazarak o illüzyonu bozmayayım!

Bir oyun düşünün, oyunun yazarı, yönetmeni sahnede. Hem yazmışlar hem oynamışlar; tam bir ekip işi… Elbette bu hem oyun akışını, hem de zaman içinde oyun oturdukça oyunda oluşan aksaklıkları gideren, anında yeni eklemeler yapılarak daha da kusursuz hale getirmek için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum… Ben kaçıncı defa sahne aldıklarını bilmediğim bir zamanda seyrettim ve benim izlediğim oyun Pera Tiyatro sahnesinde 16 Ocak 2020 tarihine denk geliyordu…

Özel tiyatrolar, oyunlarını seçerken ister istemez çağının ve zamanın ruhuna uygun oyun senaryolarını seçmek gibi bir otosansürün içine düşüyorlar. Özgürce, istedikleri gibi bir oyunu sahneye koymak gönülden geçer ama tiyatro gişesinden ne yazık ki geçemez… Bir de elbette ülkenin içinde bulunduğu karmaşa ve siyasi iktidarın baskısı… Tiyatro sahnelerinde içeriklerin (oto)sansürlü, kara mizahın çok kullanıldığı, mizahın keskin dilinin günlük yaşamdan uzak ama içine küçük de güne dokunan yönü şu anda İstanbul’da sahnede olan oyunların bir çoğunun içinde görebiliriz. Açık baskı rejimi altında dolaylı söylemlerin ağır bastığı ama yine de söylendiği bir şekilde “politik tiyatro” yerini daha “sanatsal” ve “gişe endişesi” içinde sahneye konmaktadır… Sanat tiyatrosu da, “balon tiyatrosu” da bir anlamda politiktir ama politik olduğunun altı çizilmez. İzleyen bulunduğu noktaya göre oyunda verilen mesajı alır, çünkü kurulan cümleler çok yuvarlaktır ve seyirciye seçme hakkı tanır. Mesaj, yazarından ve oyuncusundan bağımsızdır…

İmgeler olmazsa olmazdır, her imge bir gerçeğin altını çizer, her imgenin bir de anlatmak istediği karmaşa ve kargaşanın en basit anlatımını içinde taşır. Binlerce cümle kurmak yerine bir imgeye başvurusunuz, imgeler en kestirmeden anlatır. Mizah da çok kullanılan bir yöntemdir, aynı zamanda kara mizahın geçtiği her yerde de imgeler kullanılır.

Barın sürekli müşterisiniz, barmen ‘u’ harfini kaybetmiştir, kadın yaşadığı sorunları alkol içinde çözmeye, en azından biraz da olsa rahatlamaya ve anlık uzaklaşmaya çalışmaktadır, çocuğunun nafakasını yanına gelen birinden etini, sohbetini satarak alma derdindedir. Bilim insanı annesine inat bilim insanı olmuş, iç çatışma içindedir, zaman zaman dışa vurur içteki çatışma dışarıya haykırış olarak yansır, sürekli gülen bir diş doktoru, kendi açtığı mekanında boşlukta sallanmaktadır, alkol bağımlısı boşanmış ve yeni yaşama kollarını açmıştır ama o kolların saracağı kimse yoktur… Her biri ayrı dünyaları sembolize ederken hepsi bir barda karşılaşması ve o yaşadıkları boşluğu zamanı içinde barda yaşama geçirmeleri…

Barmen oyunun sonunda bir harfi daha kaybeder, iki harfsiz konuşur... Performansı muhteşemdi Cem Sürgit. Çok çalışmış, çok emek harcamış, diğer oyuncuların katkısı ile oyunu daha da görünür olmuş… Sibel Yıldırım, dururken ya da konuşurken birden patlaması ve isyanını kavgaya dönüştürecek kadar hırçın tiplemesi ile oyuna katkısı kaçınılmazdır, argonun rahat kulağa batmadan kullanıldığını göreceksiniz, oyuncuğu sahneyi doldurmaktadır. Can Başak, hem oyunu yönlendirmekte bakışları ile hem de duruşu ile. sesi ile de diğerlerinden daha farklı konumdadır. Oyunun orkestra şefi konumundadır, oyuncuları ve öyküyü yönlendirirken. Hüsnü Demiralay, bilim insanı, annesine inat bilim insanı olması ve annesinden ölümünden sonra onun resmini duvara asacak kadar annesinden çekinen biri, ezik bir tiplemenin fırsatını bulduğunda ne kadar isyankar ve ani patlamaların ne kadar kendi içinde yıkıcı olduğunu oyunculuğu ile başarılı bir şekilde göstermektedir. Alkışı diğer oyuncular gibi elbette hak ediyor ve alkışı zaten kendi bölümünden sonra salondan karşılığını almıştır. Oyun sırasında giydiği kıyafetinden dolayı (bekli de) elleri dikkatimi çekti, ellerine yoğunlaştım birden, mimiklerini gölgesini sanki elleri sağlıyor gibiydi… İpek Gülbir, bar havasını en iyi yansıtan oyuncu diye geçirdim içimden, oyunun içinde belki de en saklı kalmış ve oyuncuların yeteneklerini öne çıkaran yetenek olarak düşündüm… Biraz gölgede gibi, sürekli birilerin konuşması için ortam hazırlayan, aynı zamanda kendi sorunu da dillendiren, rahat, isyankar, hayal kırıkları olan bir kadını sahneye öyle bir taşır ki, tiyatro eğitimi alan veya tiyatroda oyunculuk konusunda bir şeyler öğrenmek isteyen gelip oyuna izlesinler…

Dünyayı sırtında taşıyan bizlerin boşlukta kalan sorunları, boşluk ve zamanın geri dönülemeyeceği yerde yani bir barda geçen trajik komik, dramın orta oyunculuğu havası içinde sahnelendiği bir oyundaydım. Keyif aldım. Bizlere sözde “Atlas” rolünü vermişler, dünyayı sırtımızda taşıyoruz ama kimsenin fark etmediği atlarız, sadece gülümsemesi akılda kalan…

İsmail Cem Özkan



Boşlukta Kal Öyle Çok Güzelsin
Yazan: Sibel Yıldırım
Yöneten: Can Başak 
Danışman: Feyzan Yılmaz
Dekor Tasarımı: Cihan Aşar
Müzik: Cüneyt Büyükyaka
Işık Tasarımı: Özcan Çelik
Kostüm Tasarımı:Dilek Kaplan
Afiş Tasarımı: Fikriye Atik
Oyuncular: Can Başak, İpek Gülbir, Hüsnü Demiralay, Cem Sürgit, Sibel Yıldırım, Ülkü Şahin

7 Ocak 2020 Salı

Sabır demiş…


Sabır demiş…

Tanrı bize seslendi, duyduk, hissettik, yazdık… O emir verdi, verdiği emri yanlış anladık, kırdık on emri yeryüzüne vurarak, geriye bıraktık kırılmış, parçalanmış cümleleri… Baktık, eski tanrısına dua edenlere, hepsini gördük, “dönek” dedik.

Söz ağızdan bir kere çıktı, döneklerin cezası belliydi, ölüm!

Hiç aklımıza getirmedik onlar döndüğü için yanımızdaydı oysa…

Göstermedik maharetimizi ki, bize inançları devam etsin, olsun biz ne dediysek ‘onun’ sözüdür… İnandırmadık, uğraşmadık, sadece “biat” etsinler istedik, etmeyeni kovduk, öldürdük… O günden sonra döneklere “hain” dedik… Hainliğin sınırı ve tarifi yoktur aslında, zamana göre altını doldurup boşalttık…

Yeryüzünde gölge olduk, kendimizi tanrı diye ilan ettik, olmadı “oğlu” dedik, olmadı “onun adına” kendimizi diğerlerinden ayırmak için farklı giyindik. Güç elinde bulunduran tanrının gücü ile kutsadık, karşı gelmesinler diye, karşı gelenin başına gelecek bellidir, sürgün, ölüm!

Biz insandık, diğerler canlılardan tek farkımız tecrübemizi bizden sonraya taşımak… Yoksa yılan durmadan bize ‘yasak elma’ verirdi, yaşadığımız yerden kovulmak için…

“Döneklerin cezası ölümdür” dedik, kırdığımız on emirden biri “öldürmeyeceksin” diye yazıyordu oysa…

Bütün kutsal kitaplar kurulan cümlenin ortasına gelince başa döner ve yeniden anlatır hikayemizin başlangıcını.

Bizim hikayemiz Araf’tan bu dünyaya geçtiğimizi an başlamıştır, çünkü kovulduğumuz yerde zaman yoktu, bu dünyada zaman var, doğum ile başlar ölüm ile sonlanır. O yüzden zamanın başlangıcı ve sonu bellidir de anı belli değildir…

Her ne kadar Araf’ta zaman yokmuş gibi hissettirilir ama orada da zaman vardır, çünkü kovulanlar bekleme süreleri içinde canları çok sıkılmış, beklemenin belirsizliği ile karabasanlar içinde kalmışlar, yaşadıklarından daha kötü ne olabilir diye geçmişler bu dünyaya ya da tanrı ‘tekmeyi’ bu yöne doğru sallamış…

Bir dağdan aşağıya doğru yuvarlanmış ilk insanlar, elleri yüzleri kan içinde, kan zaman demektir, kan olmayınca zaman olmaz, durur… Kan bir anlamda hareket demektir, hareket durunca zaman yoktur.

Sina Dağından indi, Adem’in oğlu, elinde tanrının yazdığı tablet ile…

Araf’tan kovulduğunda Adem ile Havva aşağıya doğru toprak, taş ile birlikte kaydı…

Tanrı, cennetinde ki iki insanı “yasak” dediğini ‘yedikleri için’ kovmuş...

Tanrının emri kutsaldır, sorgulanamaz, gözünü kapatıp yerine getirmek ile yükümlüdür ama tanrı onlara bu kuralı kulağına fısıldamayı (sanırım) unutmuş! Ne haddine Adem verilen emri yerine getirtmeyecek! Emri yerine getirmeyen Lilith ne yaşadığını görmüş, kalmış bir başına…

Biat etmeyen hak edemez cenneti...

Önce “biat et” demiş, ‘etmemiş’…

İlk isyancı olmuş Havva ve Adem...

Başka isyan edecek de canlı yolmuş şeytandan başka... Gerçi şeytan canlı mı ölü mü bilinmiyor ama öyle diyorlar, hareket edip, insanın beynine girdiğine göre canlıdır diyelim...

Yasağı deldi Havva, kopardı elmayı, Adem yedi ayvayı, Havvasını yalnız bırakmadı sahip çıktı ona...

Birlikte kovuldular...

Adem daha önce yaşadığından ders almış… Lilith kovulmuş cennetten, kalmış tek başına, tek kalmanın ne kadar kötü olduğunu görmüş, yaşamış, çünkü insan sosyal bir hayvan olarak canlandırılmıştı oysa.

Cemaatinden kovulan bireye derler “sudan çıkmış sıpa” gibi...

Araf’ta, sabır ile beklemişler ‘nihai karar’ için...

Ara yerde tanrının “insafa” gelmesini beklemiş iki kovulan...

Arada kalmak çok zordur, hem de geçmez zaman, zaman içinde olmadık şeyler gelir akla ve korku artar...

Adem ile Havva karar vermiş atlamış bu dünyaya “Araf’ta kalmak iyi değil” demiş...

Bir çok insan Adem ve Havva ile empati kurmak için Araf dağına çıkıyor her sene... Gel gör ki çıkanlar unutmuş neden Araf’a çıktıklarını...

"Sabır" demiş kovulan insan...

Eğer tanrı karar verme aşamasında biraz Adem ve Havva lehinde düşünseydi belki hiç geçmeyeceklerdi kovulanlar bu dünyaya...

İnsanı “sabırsız” yaratmış, içine bırakmış bir “kuşku”...

Adem ve Havva’dan bu yana sabır sınavından geçtik sürekli, bir türlü bitmedi bu sabır sınavı…

Devlet dairesi önü, banka veznesi önü, hastane önü, cezaevi kapısı önü, hiç bitmedi bir şeyin önünde beklemek, sabır ile öğretiyorlar, bize sabır ile beklemeyi ama sabır bir kere taşmaya görsün, dünya değişir, devrim olur!


İsmail Cem Özkan