Galata Gazete


28 Ekim 2022 Cuma

İkon!

İkon!

 

İkonlaştırmak veya ikona inanmak...

 

Yaratılan bir gerçekliktir ikon...

 

Gerçek olması veya olmasına da gerek yok, inanmak yeterlidir ikon için...

 

Bugün ikonlaştırdığımız mutlaka birileri vardır, çünkü ikonsuz kendimizi tanımlayamaz hale geldik...

 

Neden ikona ihtiyaç duyduk? Çünkü tanrısız "olamayacağımıza" karar vermek gibi bir şey, o zaman tanrı yoksa ikon var! Balkonda çizgili pijamalı bir fotoğraf birisinin ikonu olur ve ömrü boyunca "pijamalı fotoğrafım çekilir" diye çizgili pijamalı balkonda oturmadı... Çünkü onun ile yüzleşmektir balkonda çizgili pijamalı oturmak, o oturan kişi ikonlaştırılmıştır, dokunulmaz kılınmıştır...

 

Hepimizin bir dokunulmazlığı var değil mi?

 

Bazı konular hassastır, dokunmaaaa...

Kendisini bu iktidar karşısında güçsüz, yenilmiş hissedenlerin de dokunulmaz konusu vardır, "yetmez ama evet!". Kızdı mı birine mutlaka bir zaman aralığında bulacaktır kızacağı ve üstüne yapışmış olan yenilgi kokusunun çaresizliğinin getirmiş olduğu ezikliği...

 

Yalnızdır ama haklıdır, yenilmiştir ama yalnızdır.

 

Haklıdır ama haksız olarak güç karşısında ezilmiştir.

 

Ezilmiştir ama tarihten gelen haklılığı varır, tarih onu yaşanan olaylara bakarak haklı çıkarmıştır.

 

Üzerine atılan toprağın içinde ikonların kokusu vardır.

 

İkonlar bazı insanlara ağır gelir, taşıması kolay değildir, yüzleşirsen dönek olursun, yalnız kalırsın, sudan çıkmış balık gibi oksijensiz kalırsın! Kısaca ezilirsin, çaresizsin, yalnızsın...

Neden iktidar ile yüzleşmek yerine iktidarın oyuna gelmiş ve çıkar için kendisini satmış/ kandırılmış/ inandırmış insanlar ile yüzleşmeye çalışılıyor? Çünkü seni ezen bugün onu da ezmiştir, aynı potadasınız yıllardan beri...

 

Bugün üçüncü büyük parti olan HDP kurucuları ve bileşenlerin hepsi ya “yetmez ama evet”, “evet”, “boykot”çulardan oluşuyor... İçlerinde “hayır” diyen yok o meşhur referandumda... Varsa da kişiseldir, örgütsel değildir... Geçmiş seçimlerin kaçında HDP'ye oy verdin? Hani “son seçim bu, mutlaka iktidar karşısında olmak gerek, mazlumlar meclise girmesi gerek” diyerek sandığa gidip verdiğin oylar...

 

Bugün cezaevinde olan bir eski parti liderine gücü elinde bulunduran Erdoğan sağlı sollu saldırıyor, o da elinden geldiğince karşılık veriyor, iktidar gücü ve cezaevinde olan birinin karşı savunmasında duruşun nerede?

İkonlaştırmak... İkon olmak... İkon...

 

Acıların, çaresizliklerin, yenilgilerin, aynı çuval içinde olmanın getirmiş olduğu gerçeklik...

 

İkonlarda bugüne yanıt vermiyor...

 

İkonlar geçmişten güç almak için yaratılır.. Kök, geçmiş, yenilgiler tarihi...

Kavga ileride olacaklar için verilir, kavga ile geçmiş düzeltilmez...

Bugün, bir kadın tutuklandı, kadını bahane eden iktidar onun gibi düşünenleri mahkum etmese dahi susturmanın, yalnızlaştırmanın yolunu açmaya çalışıyor... Yani korkuyu ekiyor, tarlanda korku büyümesin istiyorsan o tarlaya düşen tohumu çürütmen gerek ama sen görmezden gelip o geçmişte benim yenilgimin sebebi diyerek bakıp sessiz kalırsan, tarlada büyüyen korku senin kalan cesaret tohumunu da yok eder gider, ikona dua etmeye, balkondan gelip o pijamalı adamın seni kurtarmasını beklersin!

 

İkonlar hiç bir kimseyi bugüne kadar kurtarmadı, kurulmayacaklar da...

 

Varsa bir mücadele, varsa gücün ve cesaretin, varsa geleceğe karşı umudun, varsa çevrende senin gibi düşünenler yenildin, ne ilk yenilgi ne de son yenilgin,  ne der Fidel Castro "Biz kaybedersek yeniden ayağa kalkar deneriz, Diktatörler yenilirse bir daha gelmemek üzere devrilir giderler."

 

Tarih senin haklı olduğuna bakmaz, tarih yaşananları sadece not eder. Senin tarihi değiştirme hakkın var, elbette yorumlama hakkını kullan ama değiştirme hakkını da yorumlar arasında yok etme…

 

İsmail Cem Özkan 

 

27 Ekim 2022 Perşembe

Çamur vücudumu sardı…

 Çamur vücudumu sardı…

 

"Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.

Duygusuz yavan insanlar.

Bu benim ruhum en kutsal varlığım...

Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler.

Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım.

Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.

Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum."

 

Camille Claudel

 

Seneler seneler öncesiydi, aylardan Ağustos, güneş her yaz olduğu gibi toprağı kavuruyordu. Birden hava kararmış yağmur yeryüzüne doğru akıyordu. Yağan yağmurun, çatlamış toprağın çatlaklarından yeryüzünün derinliklerine doğru karışırken ortaya çıkan çamur ile oynamaya başladı beyaz elbiseler içinde olan küçük bir kız çocuğu… Elbisesi çamur olmuştu, vücuduna doğru çamurun suyu akıyordu. Vücudunu sanki kucaklıyor, sarmalıyordu. O kız Fransız geleneklerine büyütülen Camille’den başkası değildi. Çamur ile oynadığı o gün hayatının değişeceğinden farkında değildi. Bir daha beyaz elbisesini giymedi. Çamur ona renk vermişti, o renklerin ve çamurun şekli peşinde koşacaktı…  

 

O güne kadar annesinin belirlediği yaşamı yaşayan Camile, bir anlamda annesinin disipline karşı isyan etmişti, yanında babasını bulmuş ve onun desteği ile kuralları yıkıyordu.  Geleneksel Katolik aile yapısı bir anlamda yıllar öncesi erkekler için olan reform içinde parçalanıyordu. Her değişime karşı direnç vardır bir de değişimin devamını isteyen… İlk adım önemliydi, çünkü Fransız devleti içinde kadınların o zamana kadar fazla bir hakkı yoktu, kız çocukları evliliğe hazırlık olarak yetiştirilir, onların akademiye gitme gibi bir şansları yoktu, akademi kapının önünden geçmelerine izin verilir, heykel sanatçıları için poz verebilir ama onlar erkek meslektaşları gibi davranamaz ve eğitim alamazlardı… Kadının kendisi vardı ama işlevi farklı olarak algılanıyordu. Kadına verilen bir rol vardı ve rolü annesi kızına aşılamaya çalışıyordu, fakat babası isyan eden kızının arkasında onun isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu. Belki babası da üstü kapalı olarak annesine isyan etmişti!

 

İnanmış bir Katolik olan anne, kurallara ve çevreden gelecek tepkilere karşı aşırı duyarlıdır… Baba ise liberaldir, yeniliklere ve özgürlüğe daha fazla önem vermekte ve çocuğuna o düşünceye uygun şekilde olanaklar sunmaktadır. Baba hoşgörülü olduğu kadar anne ise disiplin ve ortaçağdan kalan bir aile yapısına sadıktır…

 

Bir yağmur altında toprak ile buluşan Camille’nin hayatı değişmiştir.

 

Çamur hayat bulur ve heykele dönüşür...

 

Dönüşen sadece heykel değildir Camile’de değişmiştir ve o güne kadar giydirilen beyaz kıyafetler artık giyilmeyecektir. Tanrının unuttuğu isimdir beyaz çiçek, unutulmuş bir yerden ayrık otu gibi çıkacaktır. Kendisine tanrının unuttuğu ismi aramaktadır. İsim bir başarı üzerine verilirdi Asya’da çocuklara, belki o da içgüdüsel olarak ismini yapacağı eserler ile kazanacaktı…

 

Rönesans’ı yaşamış Avrupa’da kadınlar hala yok sayılmaktadır, onlar akademinin kapısının önünden geçmesine bile izin verilmemektedir. Kadın poz vermek için akademiden girebilir ama heykel ve resim çizmek için değildir…

 

Camille kaderini çamur ile oynayarak çizmiştir. Onu izleyen gölgesi hep acıyı, trajediyi taşır.

 

Babasının desteği ile eğitim için Paris'e gider… Orada bir çevre içine girer, kadınlardan oluşturduğu bir çalışma atölyesi kurar ve el yordamı ile birbirlerinden öğrenmeye çalışırlar… Gazeteden okuduğu bir ilan dikkatini çeker, akademi dışında öğretim üyeleri özel ders vermektedir kendi özel atölyelerinde… Hemen başvurur, kabul edilir...  Akademiye giremez ama akademi dışında çalışan ustaların yanında eğitim alacaktır… artık bir yol açılmıştır, ustalar ile yan yana gelir, o yan gelişler sırasında dönemin usta sanatçıları ile aynı atmosferi solur ve Auguste Rodin ile tanışır. Onun ile yakınlaşır. Ondan sadece duygusal değil, sanatı açısından da etkilenir, onu taklit ederek elini kullanımını geliştirir…

 

Rodin, onun hayatına iz bırakacaktır.

 

Birlikte yaşamaya başlarlar, bir kadının bir erkek ile evlilik dışı aynı evi paylaşımı annesinin hışmını çeker, çünkü olacak şey değildir! Anne kızından utanır, çünkü onu pervasız tavrı annesinin cemiyet içinde konumunu sorgular kılmıştır. Kızını eğitemeyen annenin duygusal tepkisi çok serttir ama önünde babası annesinin tepkisinin önünde ki engeldir…

 

Duygusal yıkım ailenin dağılmasını da ortaya çıkaracaktır…

 

Tiyatro oyunumuz bir video görüntüsünün duvara yansıması ile başlar.

 

Mekan bir akıl hastanesi, hastane içinde bir oda. Odanın içinde bir kadın. 10 Mart 1913 yılında yatırılan ve ömür boyu orada kalması sağlanan bir heykeltıraşın o ana ve çocukluğuna doğru giden bir öykü. Zamanın içinde kadının konumu, düşüncesi, yaşama karşı duruşu ve çevresinin ona tepkisi. Özellikle annenin kızına karşı hasmane diyebileceğimiz bir tavizsiz duruşu ve onun yaratmış olduğu atmosfer, duvara yansıyan görüntü…

 

Müzik ve dış ses bizi oyunun içine davet eder, yukarıdan aşağıya doğru bırakılan buharın üzerinde görüntü, belli belirsizidir… Sanki Camille’nin iç sessidir/ ruhudur buharın üzerine yansıyan görüntü…

 

Oyun boyunca sahne ile uyumlu video görüntüsü, bizi bir anlamda akıl hastanesinin odasından geçmişe bakmaya teşvik ediyor. Bir odanın içinden yaşanmışlıkların trajedisi. Acı, öfke, beklenti, kıskançlık duyguları arasındayız hepimiz.

 

Ebru Unurtan Urağ öyle başarılı bir performans çiziyor ki, sahnede bir heykeltıraş ustasını her boyutu ile görüyoruz. Gözünün kenarına biriken yaş, öfkede bir sağanak yağmura dönüşecek gibi öfkesini gaz damlasının içinde haykırıyor… Bozulup yeniden yaratılan Auguste Rodin’in büstü… 

 

Her öfke anında büstün çamurları parçalanıyor, her sevgi duygusunda yeniden çamurların yerini aldığını görmekteyiz… Rodin’in o çapkın ama aynı zamanda duygusal bir şekilde sarıldığı, sarılma anında onun en büyük rakibi olarak görmesi, ondan almak istediği gücüde görmekteyiz... Rodin, erkek egemen toplumunda başkaldıran, öfkeli, güzel bir kadına aşıktır ama toplum içinde kendisini daha öne çıkarmak ve göstermek isteminin yaratmış olduğu bir kıskançlık, onu aldatmaya, onu cinsel olarak küçük düşürme yolunu seçmiştir…

 

Her şeyin farkındadır Camile, farkında olmanın getirmiş olduğu bir öfkede vardır, o öfke büstün üzerine şekilsiz duran çamurdan çıkarmaktadır, çamur aslında onun hayatına yön verendir, ilk adımdır ve son adımda da onun hayatını çamur biçimlendirmektedir. Karakterini, bağımsız ve kadın olmanın getirmiş olduğu toplumsal baskı karşısındaki direnci, isyanı…

 

Bu isyan annesine farklı bir şekilde yansır… Annenin tepkisi ise yok sayma, küçük düşürücü davranan kızını evlatlıktan reddetme şeklindedir…

 

Mekan bir koğuş, akıl hastalarının kaldığı bir koğuşta akıl hastalığı tarife uymasa da bir sanatçı ailesinin isteği üzerine orada kürek mahkumu gibi kalmaktadır. Ailesi tarafından unutulmak istenen evladıdır. Dedikodulara, kızlarından dolayı başlarını öne eğmek zorunda oldukları burjuva ilişkisi içinde konumlarını korumak adına canlı canlı mezara gömülen ve unutulan bir sanatçı…

 

Tiyatro salonunda seslendirilen metnin dili muhteşemdir, her vurgu, her hareket öyle içe sinmiştir ki, seyirci ister istemez kendisini Camille’nin yerine koymakta ve oyunun içinde yaşamasına sebep olmaktadır.  Irmak Bahçeci ve Yıldırım Fikret Urağ tarafından oluşturulan metin çok sağlam olunca, oyuna hakim bir yönetmen (Yıldırım Fikret Urağ ) olunca, sağlam bir oyuncu tarafından canlanınca, sizi ister istemez bir akıl hastanesinin odasında o unutulmuşluğun içine itiyor… Sahneye verilen video görüntüsü, suyun üzerine yansıyan görüntü, sahne ışıkları ve müziğin ve dış sesin uyumu ile sizi bir görsel şölenin içinde trajediyi yaşamaya itiyor… Her tiyatro salonunda alışık olduğumuz cep telefonu ile oynama bu salonda yoktu, cep telefonu ışıkları ne seyirciye ne de sahneye ulaşmadı, çünkü açılmadı cep telefonları, seyirci sanki hipnoz olmuş gibi sahnede olanı izledi, küçük aralar eşliğinde…

 

Sahne, müzik, ses, ışık, kostüm, dekor öyle iç içe geçmiştir ki, sahne salona yayılmış şekildedir. Seyirci oyunun içinde, oyuncu bir heykeltıraş olarak yanlarında çamurun parçaları öfke anında sanki seyirciye dokunmaktadır... Oyunun sonunda yazanlar, teknik ekip, oyuncu nezdinde dakikalarca ayakta alkışı hak etti ve hak ettiğini seyircisinden aldı... Muhteşemdi tek kelime ile her salonu terk edenler aralarında aynı düşünceyi ifade ediyorlardı...

 

 

İsmail Cem Özkan

 

Yazan: Irmak Bahçeci & Yıldırım Fikret Urağ

Yöneten: Yıldırım Fikret Urağ

Oynayan: Ebru Unurtan Urağ

Yapım: Pafta Tiyatro & Revocrea Kreatif Yapım & Asiye Değirmenci

Oyun İçi Filmin Yönetmeni: Kerem Çakıroğlu

Müzik: Karen Homayounfar

Dekor Tasarımı: Sırrı Topraktepe

Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu

Kostüm: Nihal Kaplangı

Afiş Tasarımı: Özgün Kaya

Reji Asistanı: Ayyüce Kar

Genel koordinatör: Nilay Kulakçeken

 

23 Ekim 2022 Pazar

Taşıma suyu ile…

Taşıma suyu ile…

 

Bir ev temeli ile birlikte taşınabilir mi? Bir ağaç kökleri ile taşınır mı? Bir devlet geleneği, devlet geleneğine sahip insanları ile birlikte taşınabilir mi?

Tüm sorulara tarih içinde yaşanmışlıklara bakarak “evet” diyorum...

Devlet nasıl olur diye sorabilirsiniz, haklısınız, diğerleri tamam da devlet olur mu?

Olur!

Osmanlı devleti balkan devletiydi… Peki, Balkanlardan Türkler, Müslümanlar uzaklaştırılırsa ya da zor ile yerlerini terk edilmeleri sağlanırsa!

İki emperyalist devlet bu konuda üşenmeden projeler, programlar, yol haritaları çıkarıp, ona uygun politikaların oluşması için Balkanlarda programlar koysa, ona göre uygun ajanlarını orada istihdam etse, dışarıdan dayatmalar ile yeni Balkan siyasi haritası çizseler?  İstenilen yeni Balkan siyasi haritasına uygun olarak halklar arasında nefret söylemleri geliştirse; bağımsızlık, ulus devlet olmanın birincil koşulu homojen kurtarılmış bölgelerin yaratılması için Kilislerin konumlarının değiştirilmesi… Halkın desteğini alacak, ekonomik olarak kilise tarafından desteklenecek küçük silahlı gerilla birliklerin oluşturulması sağlansa… O güne kadar olmamış ama test edilmesi gereken örgütlenme modelleri oluşturulsa… Osmanlı devletinin yapacağı karşı operasyonlarda mücadele eden hücreler yakalanmış olsa dahi, ancak belirli bölümünü çözecek şekilde yatay örgüt ağı kurulsa... Sonra bu modeli Osmanlı devletini çözecek ve yeni devlet kuracak kadrolara da öğretilmiş olsa...

Tüm bunlar tarih içinde oldu...

Balkanlardan kovulan Osmanlı devletini Anadolu’ya taşırken, devlet birikimine sahip kadroların ve onların destekleyicisi konumunda olan Müslüman ailelerin taşınmasının olanakları yaratılarak, ileride kurulacak olan devletin altyapısı oluşturulmuş ve var olan devlet korunmuş olacaktı...

 

Oldu da!

 

Eğer Balkan göçü olmasaydı, Anadolu’da devlet kuracak kadar (Osmanlı devleti uzun ömrü içinde Anadolu’yu kendi haline bırakmış ve oluşumunu Balkanlarda geliştirmiştir.) siyasi birikim olmadığından, Anadolu daha ağır koşullar altında halklar birbirini daha fazla boğazlayarak, kontrol dışı oluşumların oluşmasına da sebep verilebilinirdi. Kontrol altında oluşumlar hep anlaşmalar ile karşı tarafa dikte edilmiştir. Karşı taraf elde ettiklerini haklarını “büyük zafer” olarak kendi halkına sunmakta özgürdür. Yoktan oluşan bir devlet için her hak kazanılmış zaferdir…

 

Emperyalist devletler ve onun stratejini çizen politikacılar, planlarını kontrol dışına çıkacak olasılıkları en aza indirmek ile yükümlüdür. Politikalar tek bir yol üzerinde oluşturulmaz, karmaşıktır ve o karmaşa içinde her türlü olasılık öncelikle kendi aralarında tartışılır ve akla en yakın olarak kabul ettiklerini uygulamaya koyarlar…

 

Sömürgecilik tarihi emperyalist olan devletlere daha güvenli oluşumları önceden test etmek ve olasılıklarını bulmak konusunda büyük bir birikim sunar...

Bugün içinde yaşadığımız devlet, Osmanlı devlet gelenek ve göreneklerinin devamıdır. Bu devletin “homojen ulus” devleti macerası Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaynaklanan çözülmemiş ve yüzleşilmemiş sorunlardan oluştuğu gerçeği ile karşılaşırız...

Biz sanayi ülkesi olamadık, çünkü bizim sanayi bir ülke olmamız aslında sömürge kültürünü emperyalist devlete aktarmamız anlamına gelirdi ki, bu hiç bir devletin isteyeceği şey değildi... Osmanlı devletinin sömürge olarak kalması, aslında sorunlar içinde parçalanmaya doğru giden yolun önünü açıyordu.

Bir daha “Avrupa içine doğru akım yapan” bir devlet olmamızın önünde engeller, aslında devlet Balkanlardan taşınırken oluşturulmuş ve bize verdikleri olanaklar içinde kendimizi “yurtta sulh, cihanda sulh” kavramı ile ifade etmeye çalıştık. Biz, bize verilen sınırlar içinde kalacağımızı ve bir daha ne emperyalist ne de sömürge politikaları başkalarının topraklarına bakarak ne kurgulayacağız ne de ona uygun stratejiler geliştirmeyecektik. (izin verilene kadar)

 

Var olan sınırlar içinde, cumhuriyet kurulduktan sonra homojen devlet kurmak için her türlü “zoru” hak olarak gördük, ulus devletin mantığına uygun kararlar alınıyordu. İmparatorluktan ulus devlete geçişte homojen devletin oluşumun tek sonucu vardı, sermaye biriktirmek. Devlet eli ile sermaye biriktirip “batı medeniyeti” içinde yerimizi alacağımızı düşündük, planladık. Sermaye, demokrasi ile değil otokrasi ile gerçekleşecekti, bir daha asla geriye gitmeyecektik!

 

Borçlu bir devlet kendi ayakları üzerine asla yürüyemez, sadece borç verenlerin izin verdiği kadar dışarıya karşı güçlü ama içeride otokrat iktidarların oluşumuna izin verildi. Otokrat iktidarlar her zaman emperyalist devletlerin yarattığı ortamda, onların isteklerini yerine getiren liderleri ile içte oluşacak olan (kontrol dışı) herhangi değişimin önünde bizzat engel olarak konumlandırılmıştır…

 

Teknoloji ithal eden ama teknoloji üretmeyen yarı sömürge bir devlet konumumuzdan bir türlü çıkamadık...

 

Sınırlar içinde ve dışında oluşan / oluşturulan iki taraflı devleti de kontrol edecek şekilde (ileride sorun yaratacak) nedenler yumağı sınır çizgisine bırakılmıştır. Eğer iki tarafta yer alan halkların yaşam alanlarının ortasından sınır çizildiğinde, o siyasi çizgi aynı zamanda her iki devletinde kontrolü için kullanılacak bir silah haline gelebilir. Bu sayede her iki ülkeden birinde kontrol dışı oluşacak “devrim" gibi köklü değişimlere karşı devrim sonrası çatışmalar örgütlenebilir ve o devrimin en kısa sürede başarısız olması için ortam yaratılır…  

 

Kıbrıs’ın parçalanması (taksim edilmesi, 1974) garantör ülkelerin bilgisi dahilinde olmuştur. Birleşik Kıbrıs, bağımsız olarak karar alması ve kendi çıkarını koruması demektir. Ortadoğu’da gelişecek olan olaylar için bir risk teşkil ediyordu.

 

1979 yılında İran’da oluşturulan şahın iktidardan alınması süreci ve şahın yerine getirilen İslam iktidarı aslında emperyalist devletlerin kontrolünde “yeşil kuşak” stratejisine uygun olduğunu yıllar içinde anladık. Bu değişim Şii devletinde gerçekleştirilerek Suudi Arabistan gibi stratejik önemli ülkelerin iktidarının korunması ve devamı sağlanmıştır… İran’da Humeyni iktidarın güçlenmesi için Irak devletinin saldırması gerekliydi. Sınır konusu bahane edilerek Saddam rejimi bir “piyon” olarak İran'a karşı savaş açmış, bir avuç toprak almadan yıllar sonra savaşı sonlandırmıştır. Irak’ın kaderi de bu savaş ile aslında çizilmiş oldu… Kuveyt'in işgali ile Arap dünyasına mesaj verilmiş ve bir daha Kuveyt eski gücüne ulaşamamıştır. Sınırlarda oluşturulan sorunlar ne kadar hayati olduğunu bu savaş ile bir kere daha ortaya çıkmıştır.

 

Balkanlardan taşınan devlet gerek olduğunda emperyalist politikaya uygun olarak uygun koşullar altında kullanılmıştır… Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen projede gereğini devletimiz yerine getirmiştir. “Arap Baharı” sürecinde Ortadoğu’da emperyalist politikalara uygun karar alamayan liderler değiştirilmiş ve yerlerine kaos bırakılarak Ortadoğu’da yeni enerji politikası ihtiyaca göre biçimlendirme süreci içindeyiz… Kesinlikle bir araya geleceği kabul edilemeyen devletler artık bu süreç içinde birbiri ile işbirliği içinde, siyasi olarak birbirlerini tanımışlardır…

 

Taşıma su ile değirmen nasıl ki verimli olmazsa, kuruluşundan kaynaklanan sorunları çözemeyen devletler ve bir arada yaşama olanaklarını nefret söylemleri ile ortadan kaldıran ülkelerin başarılı olma şansı yoktur…

 

İsmail Cem Özkan

 

11 Ekim 2022 Salı

Hırçın Kız

 Hırçın Kız

 

William Shakespeare’in yazdığı ama sahnelerde yeniden yeniden doğan bir kara mizah olarak adlandırabileceğimiz trajedinin drama döndüğü oyun, zamanın içinden gelen ve güncel olan ile kucaklaşmasıdır.

 

Bir baba ve evlenme yaşına geldiğine inandığı kızlara taliplerin artması üzerine bir kural koyar, önce büyük kız evlenecektir, her şey sıra değil midir, duygular ve mecburiyetler yoktur, sıra ile geldik bu dünyaya ve sıra ile sıramız geldiğinde yaşayacağız bazı şeyleri… Hayata sırası gelene göre bakan bir kültür vardır, bu kültürel bakış açısı günümüzde çok değişmiş olmasına rağmen hala sırası gelene göre davranan geleneksel bakış açısı da mevcuttur... Ataerkil aile yapısının bir yansımasıdır ve o yansımanın günümüze taşınan düşüncesi ve davranış birikiminin gülünç ama trajik yanımızı sahneye taşımız Yücel Erten.

 

Klasik bakış açısıdır, büyük küçüğü kıskanır, çünkü küçük hem güzeldir hem de çok şımartılmıştır. İlk çocuk her zaman küçüğe göre daha sorumlu ve sorunlu yetişir, çünkü aile geleneksel bakış açısı içinde ilk tecrübesini ve disiplinli eğitimini ilk çocuk üzerinden deneyerek tecrübe kazanır, o tecrübeden kaynaklanan bir tecrübe ile küçük daha fazla şımartılır…

 

Kızını evlendirmek isteyen babanın kapısına evlenmek isteyen erkekler sıraya girmiştir. Elbette bu sıraya girişin en büyük nedeni paradır, çünkü kızı alan aynı zamanda mirastan ve zenginlikten de yararlanacaktır. Maddiyattır evlilikte belirleyici olan. Kız babası da kızını rahat yaşasın diye zengin birine vermek istemektedir. Para üzerine kurulmuştur aile kurumu…

 

Klasik ve bilinen bir öyküdür ve bu öykünün kurgusu sahneye uyarlanırken günümüze yansıması da öne çıkarılmıştır… Sade bir dekor ve işlevsel olan sahnenin içinde oyuncular öyle yerleştirilir ki, oyunda akıcılığın ve devamlılığın en büyük yardımcısı olmuştur. Sahnesi rahat olan bir oyunda oyuncular kendilerine verilen role hayat vereceklerdir. Oyuncu hep mimikler hem de sesleri ve davranışları ile giyindikleri rolü sahneye uyarlarken elbette sahnede yer alan diğer oyunculardan büyük yardım alır, çünkü sahnede bir oyuncu dahi oyuna uyum sağlayamadığı zaman domino taşı gibi oyun çöker, ne kadar oyuncunun yetenekli olması, yönetmenin sahneye oyun kurgusunu kurmasının bir önemi kalmayacaktır. O yüzden elde olan bir öyküyü ete kemiğe bürünmek ve üç duvar arasından seyirciye ulaşımı öncelikle elde var olan oyuncular arasından bu öyküye uygun oyuncuların seçimi ile başlar… Oyuncuların seçimi, oyuncuların birbiri ile uyumu ve uyumu daha öne çıkaracak ışık, ses, sahne düzenlemesi oyuncu ile seyirci ile ilişkisinin de seviyesini belirleyecektir…

 

Yücel Erten tecrübelidir, üstelik bu oyunu daha öncede sahneye koymuştur, devlet tiyatrosunun olanakları ile yeniden hayat bulan bu oyunda günümüze yapılan göndermeleri ile kadın sorunun evlilik ve köleleştirme süreci ve köleleştirmeye karşı kabul edilmiş gibi ama intihar ile başkaldırını destanını sahneye taşımıştır. Kara mizahın tüm olanakları ile sahneye seyircinin gülme duygusuna değil, akıldan ve bilinç ile sarılıp o sarılma ile ortaya çıkan kara mizahın kara gülmecesidir…

 

Hırçın Kız oyunu yeni açılan Taksim Meydanında olan AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yeni sahnesinde ve gül kurusu renkli koltukları üzerine oturup, gül kurusu duvar rengi ve LED ışıkları altında klimanın bıraktığı soğuk hava eşliğinde izledim. Tiyatro salonu kırmızı koltukları ile bugüne kadar gelirken yeni AKM binası içinde renk değiştirmiş, sponsor olan firmanın istemleri yeni sahneden oyuncuya yeni gibi ama eski bir oyunun yeni sunumu ile karşılaştım… Konukların davetiyeli olanları Ankara merkezinden belirlenen tiyatro salonu, seyircisini geniş bir lobi salonu ile karşılıyor… Kapının önünde ve salonun içine dağıtılmış devlet tiyatrosu konuklara yol gösteren hostesleri ile salonu doğru bakıyoruz. Sıcak bir sahneye sıcak renkler eşliği ile ineceğinizi düşünebilirsiniz ama sıcak ışıkların yerini LED ışıklar her yerden size sırıtıyor…

 

Hırçın Kız oyununu izlerken beni sahneye bağlayan bazı oyuncular olmuştur, oyunda ilk sözler sahneden seyirciye ulaşırken daha önce izlediğim aklıma geldi. Önceden izlenmiş bir oyunu tekrar izlemek aslında karşılaştırmayı ortaya çıkarır ama beni sesin salona yayılırken bir ahenk sorunu olduğunu düşündüm, seste bir sorun var ama tam tanımlayamadım, çünkü bazı kelimeleri algılamakta zorlandım…

 

Oyunda beni en çok oyuncuların tek tek performansları kucakladı, oyun bütünlüğü içinde bazı oyuncuların mimikleri ve hareketleri daha çok ilgimi çekti… Zülfükar Ali Sinan Demir gözleri ile öne çıktı gibi. O bakışlar ile nasıl bir karakteri canlandırdığını anlatıyordu. Ama onun yanında Burak Altay mimikleri ile oyunda en çok ilgimi çeken kişi oldu. Her sahnenin ve her ses değişiminde mimikleri ile oyuna derinlik kazandırıyor… Onun mimikleri ve göz hareketleri olmasaydı acaba oyun daha mı cansız olurdu? Veda Yurtsever, Hakan Meriçliler ve diğer oyuncuların birbirini destekleyen ve büyüten oyunları ile oyunu bir bütün olarak algılamamıza ve ortak emeklerinin ortaya çıkardığı klasik ama yeniden yorumlanan ve seyirci ile bire bir ilişkiye geçen oyun alkışı hak ediyordu ve o haklarını oyun sonunda aldıklarını gördüm… Bir de oyun boyunca cep telefonu ile ilgilenen insan yani seyirci diyemiyorum çok azdı. Oyun ile kucaklaşamayanlar whatsApp ile sohbetlerine ara vermediler… Parası ile koltuk işgal edenler neden o koltuklarda otururlar ki, çık fuaye orada sessiz bir ortamda sohbet et, yok diyorlar illa karanlık odada sohbet güzel oluyor…

 

Bu sırada oyunu izlememe sebep olan güzel dostum Neslihan Ekler Öztürk teşekkür ederim…

 

İsmail Cem Özkan

 

Hırçın Kız

Yazan: William Shakespeare

Çeviren: Nurettin Sevin

Yöneten: Yücel Erten

Oyuncular: Veda Yurtsever, Hakan Meriçliler, Uğur Hakan Güneri, Turan Günay, İlkay Akdağlı, Fatih Dokgöz, Zülfükar Ali Sinan Demir, Burak Altay, Çiğdem Yıldız, Ahmet Taşdemir, Ahmet Kurt, Başak Ova, Bilal Ercan, Büşra Saraç, Erdem Bilgi, Hakan Sivlim, Mehmet Emrah Hamşioğlu, Muhammed Yıldız, Oya Ünal, Özlem Karataş, Rezzak Aklar, Seda Özgiş, Tuba Aydın, Tuğçe Topçu

 

9 Ekim 2022 Pazar

Birilerin üzerine toprak atılmasın!

Birilerin üzerine toprak atılmasın!

 

Diyanetten bağımsız Alevi ve Bektaşi kurumlarının başına bir devlet şemsiyesi geçirilecekmiş… Olumlu bir adım mı, bunu zaman gösterecek…

 

Eğer ülkemizde laiklik olmuş olsaydı devlet şemsiyesi dini kurumların üzerinde olmazdı, bizde devlet dini kontrol etmek ve halkı din ile uyutmak için bu şemsiye işini hep kullanmıştır... Osmanlı'da da bu böyleydi, bugün ki cumhuriyette de böyle olmuştur. Alevilik Kurumu Osmanlı’da da hep illegal olmuş, olan dergahları ve türbelerin başına Nakşibendi devlet memuru atanmıştır... Türk devleti kurulunca da bu sistemde değişen bir şey olmamıştır, uygulama olduğu gibi hep devam etmiştir...

 

Hep bir algı oluşturulur, işte cumhuriyet kuruldu Alevilik bir anlamda özgürlüğüne kavuştu ama öyle değildir, kapatılmıştır, hatta uzun süre dergahları sahipsiz kalmış, yıllar sonra müze olarak açılımına izin verilmiştir, elbette müze olunca müdürü de Alevi olacak değildi ya, Osmanlı da gelen gelenek devam etmiş, Nakşibendi tarikatından gelenler müze müdürü oluvermiş…

 

Tarihte ilk defa bir Alevi Kurumu devlet şemsiyesi altına giriyor... İlk olduğu içinde bakalım nasıl sonuçlar çıkacak bilmiyorum ama en azından devlet şemsiyesi altında olan bir kurum ve inanca karşı nefret söylemlerinde biraz azalma olur mu?

 

Tarih boyunca kendisini savunmaya olanak verilmeyen Alevilik bugüne kadar kendisine karşı geliştirilen nefret söylemlerine karşı gerçek anlamda kamuya yayılacak şekilde bir çalışma yapamadı, kendi söyledi, kendi dinledi. Hep katliama uğradı, hep sürüldü, hep horlandı, hep ötekileştirdi... Dağların dorukları, yol geçmeyen, kervan bulunmayan yerler Alevilerin yaşam alanı olmuş…

 

Şemsiye altına girince bakalım Alevilerin hayatında ne değişecek?

 

Alevilik Kurumu içinde ruhban sınıfı oluşturmaya uygun bir hiyerarşi var, o hiyerarşi devlet çatısı altında acaba nasıl örgütlenecek, post mu önemli, bilgi mi önemli olacağını zaman gösterecek...

 

Ülkemizde her açılım bir masa devrilmesi ile sonuçlanmış, çünkü masa devrilmese masaya gelen sorunlar ile yüzleşmek gereklidir. Yüzleşmek bir anlamda öteki olarak kabul edileni muhatap almakla kalmıyor, ona pozitif ayrımcılık yapacak kadar ileri boyuta taşınacak suçların yeniden ortaya çıkarılması ve hesaplaşmasıdır… Ülkemizin dereleri sadece kan taşımadı, insan kemiklerine de ev sahipliği yapıyor. Derelerde olan kemiklerin ete bürünmesi, sessiz çığlıkları sese dönüşmesi elbette rejimin kurumlarının yeniden düzenlenmesi ve resmi tarihin yeniden yazılmasını ortaya çıkaracaktır…

 

Her açılımın gerçek sonuçları vardır ama bu sonuçlar ile yüzleşmeye ne toplum ne de sistem hazırlıklarını yapmıştır. Yukarıdan aşağıya örgütlenen devlet yapımız, yukarıdan aşağıya değişimi dayattığında acaba hep pozitif ayrımcılıktan yararlanmış “çoğunluk” olduğunu düşünenlerin ellerinde devlet olanaklarının azalması karşısında direnci olacak mıdır? Alışkanlıklar ve nefret söylemi ile biçimlenen toplumun ön yargılarını kırmak siyasi bir sonucu doğurur.

 

Her açılım bir anlamda o açılım için öngörülen toplum liderine ve kurumlarına para aktarmak demektir. Genel anlamda parasını veren düdüğünü çalar... Devlet para aktardığı hedef kitleyi kendi amacına uygun değişimini dayatması veya gizliden asimilasyon için oran hazırlamaz mı?  

 

Başka açıdan bakarsak eğer yapılan projede parayı alan, parayı verenin istediği makamdan çalmaya mecburdur... Eğer devletin istediği makamı çalmazsa devletin öngörüleri boşa düşmesi ve birden para kaynağının kesilmesini ortaya çıkarmaz mı?

 

Alevi açılımı bakalım ne zaman masa devirmeye kadar gidecek?

 

Kürt açılımı başarısız oldu, sonu hendek içinde üstleri toprak ile örtülen Kürt vatandaşlara oldu...

 

Her açılımın sonunda birilerin üzerine toprak atılmasın!...

 

İsmail Cem Özkan

 

7 Ekim 2022 Cuma

Sansür…

Sansür…

 

12 Eylül öncesi bir sansür kurulu vardı, tek elden orada sansürlendi... Bugün ise sansür yapan kurum sayısı fazlalaştı, tek elden yerine eskisi gibi tek ideoloji ve tek parti çıkarını gözeterek sansür kurulları farklı mekanlarda çalışmaya devam ediyor. Kurum sayısı artınca elbette çalışan eleman sayısı da arttı, bir de sansür kurullarına dahil olmayan gönüllülerde toplum içinde aynı işlevi –rejimi/ istikrarı korumak- adına yapıyor...

 

Sansürün amacı bellidir, rejimin yalanlarını ortaya çıkaracak bilgileri- pardon doğrularını ve yaratılmış gerçeklikleri hakkında oluşacak soruları baştan önlemek amacı ile sistemin arıtma birimidir... Evimize gelen suları nasıl ki su arıtmadan geçirip yeniden temizliyorsa, bize ulaşacak olan bilgilerde devletin bekası için arındırması ve halkın yararına olmayan tüm bilgilerin temizlenmesini gereklidir ve bu işi adı farklı olan sansür kurulları yapar.

 

Halkın iyiliğini düşünen kurumlara verilen genel isim sansür kuruludur ama artık sansür demiyoruz, her kurum için oluşturulmuş birimlere birden fazla isim verilmektedir...

 

Yayınevi sahipleri yayınladıkları kitabı daha çok satmak için okuyucusunun istediği dili yakalamak adına sansür yapar, devlet adına görev yapanlar ise halka zararlı bilgi gitmesin diye...

 

Ortada bilgi varsa devletin çıkarı veya şirketin çıkarına ters geliyorsa ya süzerek kullanılır ya da görmezden gelip yokmuş gibi davranılır. Her durumda da sansür vardır, birinde görülen diğerinde görünmeyen…

 

Günümüz koşullarında sansürsüz toplum ve şirket olmaz, çünkü çıkar varsa orada sansür kaçınılmazdır...

 

Sansürlerin hepsinin işlevi aynıdır, zarlı olacak bilgiyi / kelimeyi temizlemek…

 

Reklamını kesen sansür kuruluna Basın İlan Kurumu, ekranda kelime cımbızlayana RTÜK, cumhurbaşkanına hakaret suçu ve takibi için oluşturulmuş avukatlar grubu... Maliye bakanlığında bile sansür kurulu var, bazı rakamlar yok sayılır ya da görmezden gelinerek eksik bırakılan rakamlar halka açıklanır… Aynı şeye benzer söz konusu işler ise istatistik kurumu içinde geçerlidir, öyle örnekler alınır ki sokağın sesi farklı çıkar her açıklamada… Piyasayı belirleyen kurumların açıklaması aynı şekilde, kısaca kamuoyunu etkileyecek her açıklamanın olduğu yerde bir sansür kurulu vardır… 

 

Bu arada “Sansür Kurumu/ dairesi” diye bir kurum kaldı mı?

 

İş yerinde patrona iş arkadaşını ispiyonlayan da farklı bir sansür kurumu işlevi görüyor, o gelince otosansür devreye giriyor! Patronun/ daire başkanlarının kulağı olanların olduğu yerde ister istemez otosansür devreye girer, patronun/ daire başkanlarının hoşuna gidecek haberlerin oluşumunu sağlayanlar da farklı bir sansür kurulu işlevi görür… Sansür hep içeriye karşı yapılmaz, bazen içe yönelik sansür kurulları da olur. Devletin lideri bir gün çıkar der ki “kandırıldım!” bilin ki orada ters sansür hayattaki görevini yapıyordur!

 

Sansürsüz anımız yok gibi!

 

Metrobüs'te / otobüste yanında duran/oturan kişi WhatsApp yazışmayı okuyor ve polise şikayet ederek kurumun kendisine verdiği görevi yerine getiriyor...

 

İran’da bugünlerde kadınların ayaklanması ile başlayan süreçte internet kesilmesi ve sansürden bahsediyor ama bizde de hiç bir şey eskisi gibi değil... Yaşantımızın her anında süzülmüş bilgiler altında gerçekten uzaklaştığımız bir yaratılmış gerçeklik içinde hayatı anlamaya ve kavramaya çalışıyoruz…

 

İsmail Cem Özkan

25 Eylül 2022 Pazar

Kader...

Kader...

 

Tarihte olmuş olayların tek sorumlusu ve tek suçlusu olmaz, o yüzden tarihimizin en karanlık, en baskıcı süreci arka arkaya gelen iktidar değişiklikleri içinde olmuştur...

Abdülhamit tek başına çok uzun iktidarda kaldığı süre içinde yaptığı uygulamalar ve katliamlar yüzünden kendisine “kızıl sultan” denilmiştir, yani o kızıl kavramı Rus devrimi ve Fransız devrimi ile ilgisi yoktur, kandan gelen bir kızıllık... Ama tarihin tüm kanlı olayları onun sırtına mı yüklemek gereklidir?

Onu takip eden ve kendisini sürgüne gönderen İttihat Ve Terakki Partisi, Abdülhamit'ten daha kanlı olaylara imza atınca tek sorumlusu bu parti ve yönetici kadrosu mu oluyor?

Elbette tek sorumlu değiller ama sorumsuz da değiller...

Tarihte olaylar “öyle olması gerektiği için olmuş” diyebilirsiniz ama tarihi akışın önüne bir bent kurularak başka şekilde akması için olanak ve imkanlar olmasına rağmen elinin tersi ile itekleyip baskıcı rejim ile yol almayı seçenler oldu mu, kısaca tercih hakkı verildi mi, zorunlu olarak mı o çıkmaz sokakta debelenip durdular?

Bizim talihsizliğimiz krizi yönetemeyen liderlerin ve kadronun tarihin o kırılma anında orada olmalarıdır. Tarihin kırılma sürecinde onları oraya itekleyen siyasi atmosfer sömürgeci / emperyalist ülkelerin kışkırtması oluşması olasılığı ne kadardır ve onlar oraya tesadüfen mi çıktı, bilerek mi onlara iktidar gücü verildi?

Elbette, karmaşa (kriz koşulunda) içinde birilerin lider olması olayların iteklemesi ile tesadüfi olaylarında etkisi vardır diyebiliriz ama tarihte hiç bir şey tesadüfen olmaz. Onları oraya taşıyan ortam yaratılır ve o role en uygun olanlar o rolü oynamak için orada olurlar, çünkü tarih bilgisi yetersiz, krizi yönetmeyen liderlik vasfı olmayan ama lidermiş gibi davranılmış egosu ve korkuları yüksek olan bireylerin o statüde olması tarihin akışındaki rollerini oynamasına olanak verilmiştir...

 

Tarihi bireyler sadece içinde oldukları zaman içinde önemlidir, onun dışında sadece tecrübesi ve birikimini ileriye taşıyan olarak anılır. Onlardan beklenen tecrübelerini kendisinden sonra gelen kuşağa aktarmasıdır…

 

Tarih, tecrübelerin aktarılması ve birikimi ile oluşur.

Osmanlı devleti "hasta adam" olarak tanımlandıktan sonra elbette hasta adam ya iyileşecek ya da yıkılacaktı. Emperyalist güçler yıkmayı kendi çıkarlarına geldiği için kabul etmişler ve yıkılması için her türlü olasılığı planlamışlar ve uygulamışlardır, çünkü güçlü olan başka ulusların ve halkların kaderini belirler. Ülkenin sınırlarını belirleyenler sınır boyu içinde oluşacak çatışma olasılıklarını önceden planlar ve sınırları o hassasiyetler üzerine kurup ve planlarının içinde yerleştirip zamanı gelince söz dinlemeyen olursa eğer onu da eğitecek/ hizaya getirecek çatışmaları canlandırır ya da gizlerler...

Osmanlı devletinin mevcudiyetinin tamamı ile ortadan kalkmasına karar verilmiş olsaydı Balkanlardan başlayan ve Anadolu ve Mezopotamya’ya sürülen Müslümanlar için ayrı bir devlet düşünülemez, onları orada soykırıma kadar götürülecek çatışmalar ortaya çıkarılır ve Balkanlarda yaşayan öteki konumuna getirilenlerin kökü mülteci tanımı oluşturmadan yok edebilirlerdi... Balkandan ve Kafkasya’dan Anadolu’ya sürgün gelenler olmasaydı, bugün yaşadığımız ülke ve ismi belki hiç olmayacaktı… Sürgün gelenler yeni bir devletin oluşumunun temelini oluşturacak birikimleri ile geldiler.


Emperyalist devletler için Balkanlardan sürülen Müslüman ahali için Anadolu’da bir devlet kabul görmüş ki, tam Ortadoğu ve Asya geçişi üzerinde kontrol edilebilen geçiş ülkesi yani tampon bir ülke oluşması çok önceden karar verilmiştir... Rus devrimi ile tampon ülke kararının ne kadar “doğru bir karar” olduğunu zaman göstermiştir...

 

Osmanlı ve onu takip eden cumhuriyet sürecinde ülkemiz güçler dengesi içinde Rus ve emperyalist İngiltere ve daha sonra Amerika’da katılacağı bir denge üzerinde şekillenmiştir. Rusya'nın Sovyetler Birliği adını alması Rus geleneksel dış politikada etkisinin azaldığı anlamına gelmez…

 

Ekonomik olarak çökmüş, “hasta adam” konumunda hiçbir zaman çıkamamış, siyasi ve tarih birikimini ülke çıkarı için kullanmak yerine iktidarda kim varsa iktidardan gelen gücü kendi ve çevresini güçlenmesi olarak kullanan ne yazık ki bir siyasi anlayışa sahibiz…

 

Tarihte rol almış kişiler hakkında nefret söylemi geliştirmek ve tarihi sadece nefret söylemi geliştirmek için kullanıldığında paranın iki yüzü gibi nefret edilmesi istenilen kişinin sorgusuz, sualsiz savunucusunu da yaratılır. Nefret, karşısını doğurur ve kaçınılmaz olarak toplumda bir arada yaşama kültürünü ortadan kaldırıp, ileride çatışmayı geliştirecek ortamı yaratır.

 

“Tarih ile yüzleşmek” demek, ezilmiş, ötekileştirilmiş olanların haklarının iadesi ve onları yok sayma döneminde onların elinden alınanı onlara vermek ve pozitif ayrım yapılması demektir.

 

Tarih ile barışmayan haklar, iç ve düşman olarak gördüğü komşuları ile çatışmadan duramaz, çünkü tarihten ders çıkarmak yerine nefret söylemini besleyen sonuçlar çıkarır…  

 

Bugün ülkemizde hem ülkemizin kurucularına karşı geliştirilen nefret söylemi, onun karşılığı bugünkü iktidara karşı geliştirilen bir nefret söyleminin çatıştığına şahitlik etmekteyiz. Her iki tarafın medyasında günlük olarak gördüğümüz haber seçimleri ve kullanılan dil, aslında “ben senin ile bir arada yaşayamam, gücümü daha da geliştirip seni yok edeceğim” anlayışı söz konusudur… Otokrasi ile otokrat olmak isteyenlerin mücadelesi 100 yıllık cumhuriyet tarihimizde hep olmuştur, ülkemiz bir türlü demokrasi ve ötekileştirilmiş ile bir arada olduğu gerçeğini reddetmesi üzerine siyasetini belirlemiştir…

 

Nefret söylemi hep var olmuş, sadece nefret söyleminin derecesi zaman içinde ya çok çıkmış ya da mırıldanma şeklinde devam etmiştir.

 

Ülkemizin “kader”ini belirleyen nefret söylemi ve nefret söylemine temel olacak tarihten kaynak bulmaktadır…

 

Tarihe bakışımızı değiştirmediğimiz sürece ne yazık ki bizler ne bağımsız bir ülke olabiliriz, ne de özgün bir özgür bir ülke olabiliriz, taklit ve hep dışarıdan gelen direktifler ile iç siyaseti belirleyenlerin ülkesi olmaya devam edeceğiz…

 

İsmail Cem Özkan

 

15 Eylül 2022 Perşembe

Cinsel kimlik!

Cinsel kimlik!

 

İnsan cinselliğini bastıran bir hayvandır. Eğer insan cinselliğini özgür yaşasaydı kadın ve çocuk tecavüzleri olmazdı...

 

Herhangi bir insan eline güç geçirirse önce kendisinden güçsüz olanı istismar eder. O güç sayesinde, (güç toplum tarafından erkeğe verilir, erkek hep kadından, çocuktan güçlü olduğu bilinci işlenir) o işlenen bilinç ile eğitilen erkek kendisini güçsüz gördüğünde toplum tarafından güçsüz olarak sunulan güçsüzler karşısında kaba güç, cinsel güç nefret söylemi içinde kendisini tanımlar ve büyütür.

 

Erkek bastırılan cinsel dürtüsünü, toplumun ona armağan ettiği gelenek ve görenek, din ve etik kurallarının bütününü kafasından yeniden yaratır. Ve o yarattığı güç ile kadın ve çocukları aynı zamanda içine girebileceği tüm hayvanları cinsel birer cansız obje olarak görür ve onları taciz etmekten tecavüz etmeye kadar her yolu kendinde hak görür ve yapar.

 

Erkek tanrının olduğu yerde cinsellik erkeğe verilmiş bir ayrıcalıktır...

 

Erkek devlet anlayışında cinsellik aynı zamanda erkek tarafına pozitif ayrımcılık olarak sunulmuş ve diğer cinsleri erkeğe sunulmuş bir armağan olarak sunulur. Kurban giden bir ineğin durumu ne ise cinsel olarak armağan edilen kadın ve çocukların da durumu aynıdır. Bıçağı gören kurbanlık nasıl hisseder ve isyan ederse, kaçarsa cinsel obje ve armağan olarak görülenlerin isyanı da aynı düzlemde birbirine paralel hale gelir ve erkek acımadan ve toplumun desteği ile o cinayeti işler...

 

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli özellik, cinselliğini doğal yaşamayan ve toplum tarafından öğretilen cinselliği yaşayan hayvandır...  Egemen olana verilen eğitim aynı zamanda kurban olana da kurban rolü öğrettirilir ve içselleştirilir. Kurban rolüne o kadar doğalmış gibi içselleştirir ki, sorgulamaz bile… Kapitalizmin gelişimi ile birlikte kadın hakları ve eşit iş e eşit ücret mücadelesi kadın ve çocuğun da erkekler gibi hakları olduğu gerçeği ile yüzleşmiştir insan.  Cinsel farklılıktan kaynaklanan sömürü düzeni bugün dahi bir çok alanda ve ülkede devam etmektedir.

 

Kadın cinayetleri doğalmış gibi kanıksattırılmaya çalışılıyor.

 

Ülkemizde kadın cinayetleri durdurulamıyorsa eğer, eğitilmiş cinsellik anlayışının doğal olmamasından kaynaklanıyor... Kadın cinayetlerinin artışı ile dinin iktidar mekanizmasına hakim olması arasında bir paralellik mevcuttur, çünkü din kadını ‘eşit değil, erkeğin parçasından üretilmiş bir hediye’ olarak sunan anlayışa hakimdir.

 

Batıda cinsel devrim, doğuda kafesten sokağa bakan kadın!

 

Cinsiyetin sorgulanması her zaman olmuştur ama kadın yakılması gereken bir cadı konumundan eşit bir insan olmasına doğru giden süreç; sermayenin sanayi için kullanılması, sanayinin içinde kadın emeğinin en ucuz emek olarak ortaya çıkması ile değişim başlamıştır.

 

Kadını siyasi hayattan ve çalışma hayatından uzak tutan “eşit işe farklı ücret” politikası kadının daha fazla sanayi içinde emekçi olarak konumlanmasını getirmiştir. Kadının ev ve aile içindeki konumu geleneksel olarak mutfak, tarla, erkeğin yatağını ısıtan olarak geliştirilmiş anlayışın yerini kapitalizm kadını üretim içinde en ucuz ve taciz ve tecavüze müsait bir dişli olarak görmesi ile birlikte değişmiştir. Kadının bu anlayışa karşı direnişi ve eşit işe eşit ücret, kadının seçme ve seçilme hakkının olması konusunda gelişen direniş ile kapitalizm istemeye istemeye kadının statüsü ve bakış açının değişiminde yolunu açmıştır. İstisna olarak kahramanlaştırılan kadının yerini cinsel kimliği ile kadın yeni toplum anlayışı içinde kendisine direnişler ve mücadeleler ile yer açmaktadır…

 

Cinsel devrimin batı toplumunda 68 isyanı ile başlaması tesadüfi değildir, çünkü batı da kadın erkek eşitsizliği vardır ve hala bir çok toplum içinde devam etmektedir... İnsan geçmişten gelen ataerkil yapısından kurtulamadığı sürece ne yazık ki kadın hep her ne kadar son yıllarda değer verilmiş gibi gösterilmiş olsa da erkek toplum içinde her an statüsü ne olursa olsun, eğitimi ne olursa olsun cinsel obje olarak tacize ve tecavüze uğrayabilir.

 

Kadın mücadelesine rağmen cinsel obje olarak halen reklam yüzü olarak kullanılmaktadır. Kadın üretici konumundan daha fazla tüketici yöne öne çıkarılmaktadır. Bu sayede geleneksel gelen erkek egemenliğinin farklı bir yönü ile kadın mücadelesi ile mücadele edilmekte ve kadını yine erkekten farklı bir konuma yerleştirilmektedir.

 

Son yıllarda yaşanan ekonomik kriz kadını daha güçsüz yapmış, işinden ekmeğinden ve özgürlüğünden olmamak için işyerinde işini riske sokacak her erkeğin tacizine mahsur kalmak da, iş yerini kaybetmemek için uğradığı tacizi ve tecavüzü saklamaktadır… Ekonomik kriz kadına, çocuğa taciz ve tecavüz oranını artıran bir yan etki olarak karşımıza çıkmakta ve kadını çalışa yaşamından uzaklaştıran bir neden olarak ortaya konmaktadır...

 

Cinsellik erkek için güç gösterisi olduğu sürece zayıf erkek nefret söylemi içinde kadına düşman olur, sevgisini bile düşmanlık ile gösterir... Son yıllarda ekrana gelen tüm filmler ve dizilerde sürekli kavga ve sürekli yüksek sesle konuşmak, argonun sıradan ve nefret söylemini besleyen olarak görülmez, doğal bir şeymiş gibi gösterilerek kadına taciz ve tecavüz yapan erkeği hoş gören bir konuma getirmiştir... Dayak sanki işkence değil de doğruyu arayan ve bulan erkeğin elinde bir hak olarak gösterilmektedir...

 

Kadın mücadelesi aynı zamanda bir insan hakkı mücadelesidir, ezilenler arasında cinsiyete dair olan eşitsizliğin ortadan kalkması ile kadın siyasi, sosyal hayatımızın içinde eşit bir şekilde yer alacaktır…

 

Kız çocuklarına verilen eğitim renkler ile başlar, eğer renkler ile çocuklar arasında cinsel ayrım yapılıyorsa, o çocuğa cinsel obje olarak gören bir anlayışında beslenmesi anlamındadır. Cinsel kimliğin çocuğa kazandırılması süreci ve cinsel tercihlerin oluşumu sürecinde verilmesi gereken eğitim erkek çocuk ve kız çocuğun ayrıştırması ile değil, birlikte birbirinin vücudunu tabu yapan anlayışın ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. Eğer bir yerde tabu varsa, orada taciz ve tecavüz için bir ortam yaratacak koşullarında var olması anlamına gelir…

 

“Kadın da erkek gibi eşit haklara sahip bir insandır” anlayışı toplumlar kabul ettiği zaman evrenimizde insanlık tarihi daha farklı yazılmaya başlanacaktır…

 

Dini söylem içinde söylersek Lilith’in hakkı Lilith’e verilecektir!

 

İsmail Cem Özkan

 

10 Eylül 2022 Cumartesi

Resmi tarih olması istenileni anlatır…

 Resmi tarih olması istenileni anlatır…

 

Resmi tarih devletlerin ihtiyaçlarını karşılamak için yazılmıştır, tarihte gerçekte ne olduğunun pek önemi yoktur, önemli olan resmi ihtiyaca cevap veren tarihin dehlizlerinde yer aldığına inanılan öykülerin yazılmasıdır, çünkü tarihi kökü olmayanın bugünü ve yarını olamaz... Tarih, bir eğitim aracıdır ve eğitim olmazsa zaten devlet olmaz! Eğitim sistemin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirmektir, ihtiyaca göre eğitim politikası değişebilir, dinamiktir bir anlamda. Kısaca resmi tarih olmazsa eğitim olmaz.

 

Her şehrin bir kurtuluş hikayesi vardır.

 

Terk edilmiş bir şehre ya da yerleşim yerine askerler giriyor ve oraya kendi ulusal bayrağını çekiyor. Bu durumda o şehir ya da yerleşim yeri kurtarılmış mı oluyor?

 

Kurtuluş/ kuruluş günleri bayramdır.

 

Yerel bayramlarda ulusal bayramlar gibidir, ait olma duygusu verir, düşmana karşı birlik ve güç göstergesidir.

 

“Bayrak olan yer bizimdir, o bayrak orada sallandığı sürece de bizim kalacaktır!”

 

Tüm kurtuluş bayramları / günleri askeri geçit gibidir, uygun adımlar ile bayraklar eşliğinde ulus olma duygusu bayrama katılanlara yaşattırılır, çünkü ulus ve parçası olmak gurur duyulması gerekendir. “Bizler bu ülkede ve bu bayrak altında yaşamak ayrıcalığını yaşadığımız için şanslıyız” duygusu her bireye verilmesi ve o bireyin de içselleştirmesi gereklidir, çünkü ulus devlet ancak ortak değerler ve duygular üzerine oturmalıdır…

 

Bize yıllardır bu öğütler kulağımıza, bilincimize her türlü araç kullanılarak verildi, çünkü bu ülkede farklı olmak, öteki olmak bir anlamda devlet için risktir ve o risk en alt düzeyde tutulmalıdır. Uygun olduğunda sistem krize girdiğinde (siyasi ve ekonomik olarak) o öteki, farklı olan düşman olarak gösterilir ve iç düşmana karşı milli birlik ve devletin bekası için mücadele edilmelidir. Her türlü insan hakkı askıya alınarak mücadele edilmesi meşrudur fikri her bireye ulaştırılır ve işlenir.

 

İzmir işgali…

 

İmparatorluktan cumhuriyete giden yolu açmıştır.

 

15 Mayıs 1919’da İzmir limanında başlayan Yunan işgali, 8 Eylül 1922 günü aynı limanda sona erecektir.

 

Ege bölgesinde yaşanan çatışmalar "imha" savaşı değildi. Savaşın stratejisi Yunan ordusunu bitirmek değildi, aksine işgal altında tuttuğu kesiminden çekip gitmesini sağlamaktı. O yüzden yaşanan çatışmanın zafere/sonuca giden sürecine “Takip Harekatı” adı verilmişti. Takip Harekatı'nın başarı ile sonuçlanması sayesinde İzmit bölgesinden İstanbul Boğazı'na, Balıkesir bölgesinden Çanakkale Boğazı'na kadar Türk ordusu için hayati önem taşıyan diğer stratejik hedeflerde İtilaf Devletlerinin işgalinden, olaysız olarak ve barış yoluyla kurtarılmıştır.

 

9 Eylül günü Türk askerleri "Takip Harekatı" ile İzmir’e geldi…

 

Yunan işgalinde ve sonrası öfke ve sevinç iç içe geçmiştir. Tarih kısa zamanda güç dengesini değiştirmiş, komşular birbirine düşman olmuşlar, çatışmalar ve yağmalar çok kültürlü şehrin dokusunu bozmuştu. Linç, nefret, özlem, bağımsız olma ve bir tarafa ait olma duygusu diğerinin yok edilmesi üzerine kurulmuştu. Halklar arasında kandan sınırlar çizilmişti, bir arada yaşama kültürü ve hoşgörü kalkmıştı…

 

Her hareket, her amaç semboller ile belirlenir olmuştu. Bayraktı en önemli sembol, bayrak direğe çekildiği an “hakim benim ve benim dediğim olur” demekti…

 

Bayrak çekildi bir Ermeni konağının balkonuna, saat kulesinin gölgesi düşüyordu denize...

 

Gün doğudan doğmuş, kule zamanı gösteriyordu. Akrep yelkovanı kovalıyordu...

 

Balkonda heyecan, aşağıda birikmiş halinde öfke, birazdan linç edilecek bir rahip siyah elbisesi içinde. Kan düşecek Arnavut kaldırımına, kan ile öfke zirveye çıkacak. Öfkenin sesi eşliğinde bayrak dalgalanıyordu...

 

Öfke dinmeyecek, zafer yangın ile taçlanacaktı, beklendi...

 

Beklendi Levanten mahallesinde yangın çıkacağı biliniyordu. Levantenleri koruyan gemilerin namlularının gölgesi Alsancak üzerine düşüyordu.

 

Namlunun gölgesinde başladı ilk ateş...

 

Kadıfelkale'de yangın baştan sona seyredildi, Karataş’ta yaşayanlar Varyanta gidip yangını izledi günlerce... Tıpkı şehir Antik Roma Tiyatrosu gibiydi, seyirciler oturmuş sahnede olanı izliyordu.

 

Sahne yanıyordu, arkasında körfez, körfezin üzerinde Fransız, İngiliz gemileri, marşlar çalıyordu...

 

Sahnede yangın, içinde insan ve diğer canlılar…

 

Kilise çanları çalıyordu, çaresiz, sonuçsuz.

 

Meltem alev topunu alıp öteki mahalleye taşıyordu, ağaçtan yapılmış evler, balkonlar, dar sokaklar alevin hızını artırıyordu...

 

Homeros sanki doğrulmuş Odysseia destanını yeniden yazıyordu...

 

Tarihçiler şahitti, tarih not alıyordu, resmi tarih hep yok sayacaktı alınan notları...

 

Balkona bayrak çekildikten günler sonra yangın aynı anda üç ayrı noktada başlamıştı, meltem Levanten şehrinin Nero'nu olmuştu...

 

Roma yanıyordu sanki, Roma çoktan yıkılmıştı ama İzmir yanıyordu...

 

Deniz yanar mı demeyin yandı! Yandı martı kanadı, yandı da düştü denize düşen bir Levanten, Ermeni, Rum gibi…

 

Yangın, külü savurdu insandan ve geçmişten kalanı...

 

İnsandan en son kalan bir çığlıktı, çığlığın üstü marşlar ve bayrak ile örtüldü, karanlığa gömüldü yaşanmışlıklar ve geçmiş...

 

Saat kulesinde yelkovan kovalıyordu bu sefer akrebi! Akrep çoktan zehrini boşaltmıştı...

 

Yangın, ulus devleti olmak için atılmış büyük bir adımdır, sermaye oluşturmak için kendi yerli sermayesini yaratmak için kullanılan bir araçtır, idam sehpaları siyasi muhalefetin yok edilmesi anlamına gelir...

 

Kısaca İzmir yeni bir rejimin ilanıdır...

 

Tek bayrak, tek lider, tek ülke!

 

Kapitalist olmak için sanayileşmek, sanayileşmek için devlet eli ile zengin yaratarak sermaye sahibi yerli, milli burjuva yaratmak... Hepsi bir yangının içinde gizliydi, açığa çıktı...

 

Yanan şehirden geriye kalan, küldür...

 

Külün içinde dün ve yangın anından kalan çığlıklar. Denize kurtulmak için atlayanlar ve denizin köpüğünün içinde kaybolanlar. Bir yanda zafer şarkıları söylenirken, öte yanda ağıtlar ve kaybolan geçmiş...

 

Kaybolan evler ve anılar…

 

Yangın düne dair ne varsa yaktı, rüzgar savurdu.

 

Yaşananları ne meltem rüzgarı dağıtır bu hüznü ne de poyraz...

 

Fırtınada çıksa sakinleşmez yüreklerdeki yangın...

 

Resmi tarih olması istenileni anlatır…

 

İsmail Cem Özkan 

31 Ağustos 2022 Çarşamba

Korku!

Korku!

 

Devletin olduğu yerde korku vardır, çünkü korku devletlerin bir anlamda varlık sebebidir. Devlet bünyesinde barındırdığı halkı “korkulardan korumak için” korku üretir, çünkü ürettiği korku ile devlet kendi varlığını devam ettirir. Bir anlamda bir arada yaşamanın yapışkanıdır korku. İşgal edilmekten, emekli olunca bakacak  kadr gelirin olması gerektiği konusuna kadar korku o kadar değişik alanlarda insanların beynine işlenir ki, korkusuz hayat olmayacağı düşündürülür. Korku olduğu için devletin varlığı konusunda pek tartışma olmaz, sadece güçlü devletimiz var olduğu sürece bizler güven altında yaşadığımıza inandırılmış bireyleriz…

 

Ülkemizin tarihi bir anlamda katili ile aşk yaşayanların oluşturmuş olduğu muhalefetin tarihidir...

 

Devlet varsa, onun devamı da olmalıdır, önemli olan istikrar içinde bir çatı altında bir arada olmak. Devletin içinde yer alan iktidar ve muhalefet partilerinin ortak yönü devletin bekası için her türlü taviz verilir ve her türlü “zor” hoş karşılanabilir.

 

Demokrasi diye sunulan şey, birbirinin açığını kapatan partilerin siyasi arenada olmasıdır. Siyasi partiler sayesinde muhalefet ve iktidar vardır ve iktidarın yapamadığını muhalefet talip olur ve devletin bekası için o yapılmayan şey yapılır.

 

Devletin kaderi borcu kadardır. 

 

Kapitalist sistem sürekli kriz üretir ve kriz içinde yaşar. Kapitalist sistem için krizin çıkışı her zaman savaşlar değildir, daha basit olarak devletler borçlandırılır ve o borçlar ile dışarıdan müdahale meşru hale getirilir.

 

Elbette devletin karakteri kapitalist sistemde sermayeyi korumak ve sermayenin rahat hareket edebileceği ortamın yaratılmasıdır. Devlet sermaye için vardır ve o sermayenin çıkarı ulus devleti anlayışında daha fazla artı değer üretip birikim yaparak büyümesi istenir…

 

Devletler korku ile varlıklarını devam ettirir, o yüzden sürekli korku yayar…

 

Devlet sınıflar arası çatışmada, her zaman çatışmayı en alt düzeye tutup sermayenin çıkarının devamını sağlamaktır. Devlet bir anlamda suni bir denge aracıdır, o denge liberal politikaların hakim olduğu süreçte sermaye lehine kullanır.

 

Kapitalist sistemin vazgeçilmezidir borsalar ve orada da korku belirleyici olur. Korkunun endeksi borsanın varlığını belirler.

 

Her devletin kurucuları vardır ve genelde ataerkil toplumda kuruculara babalar denir.

 

Kurucu babalar hep idealizmi sembolize eder ve kötü yönleri genelde konuşulmaya değmez, önemli olan kazanımlardır…

 

Ülkemizdeki sol muhalefet neden hep kurucuları suçsuz, günahsız, ideal insanlar olarak görür, neden sorgulamak yerine resmi ideolojiyi, resmi ideolojiyi temsil edenlerden daha fazla savunurlar?

 

Bizim muhalefetimiz bize özgü rejim ile aşk yaşayanlardan mı oluşuyor?

 

Solun kurucu babaları Karadeniz soğuk sularında gömülürken, kurucu liderin eşi Trabzon eşrafına satılırken neden sessizce yok sayılır ve senede de bir olsa hadi analım mantığı içinde yaklaşılıp sonra ulusal bayramlarda en önde bayrak taşıyan olunur?

 

Bayrak taşıma ve kullanım koşulları bu ülkenin rejimi tarafından belirlenmiş olmasına rağmen "hayır, ben taşıyacağım, o bayrak sizi değil beni temsil ediyor" diyerek bayrak direği kapmak için kavgaya tutuşulur!

 

Devlet kimi temsil eder, kimin çıkarını korur?

 

Ulusal bayramlar zaferler üzerine oluşturulur, zafer ise ötekinin acısı üzerine oturur... Savaşlar birleşmek için değil, ayrılmak için yapılır... Savaşın niteliği sonucu belirler...

 

Resmi ideoloji, olmayanı “olmuş” gibi gösteren tarihi benimser ve onun içinden çıkardığı kahramanlar ile eğitir hükmettiği ve yönlendirdiği halkını. Her devletin resmi tarihi vardır ve kesinlikle karşılaştırmalı tarihi yani “ezdiği”, “yendiği” halkın zemininden bakan tarihi ret eder...

 

Katiline aşık olanlar katilin ismini kanı ile duvara yazmaz! Kalp içinde çınar ağaçlarının gövdesine işleyerek "sonsuz kadar birlikte" der!

 

Yok sayılanlar, kayda alınmayanlar efendilerin dillerini konuşur ve onlar için hayal görürler...

 

Korkmamız gereken en büyük şey korkunun kendisidir. Korku bizi teslim alırsa yok oluruz ama devlet varlığını devam ettirir.

 

Korkular, hayallerimizi de çalar, yok eder. Günümüz dünyasında teknolojinin gelişimi ile birlikte her şeyi belirleyen ve hayatımız kolaylaştıran şey algoritmalardır.  Bir anlamda geleceğimiz algoritmaların hayal gücüne kaldı...

 

İsmail Cem Özkan 

 

27 Ağustos 2022 Cumartesi

Tarihin dehlizlerinde…

Tarihin dehlizlerinde…

 

Bir insanı belirleyen çevre ve yaşadığı zamanın kültürü ve siyasi atmosferi yanında yaptığı iştir. İnsan içinde bulunduğu meslek guru içinde de kendisini sanki yaşadığı toplumdan izole edilmiş farklı bir ortamda ve daha az sömürülen gibi görebilir ve kendisini içinde bulunduğu ortamdan farklılaştırılabilir ama gerçek farklıdır. Çalışanların hepsi istisnasız para verenin çıkarına hizmet ettiği sürece sömürülür.

 

İnsan, tarihten bağımsız ve hareket eden bir canlı değildir.

 

İnsanın davranışını, düşünce yapısını, yöntemini belirleyenleri dışlayıp sadece onu bir mesleği ile anlatmaya kalkarsanız, ancak onun idealleştirilmiş bir insan prototipini elde edebilirsiniz, insan tarihten bağımsız ve hareket eden bir canlı değildir…

 

Tarih romantik değildir.

 

Tarihin zaman dizinini dikkate almayan her biyografi ve otobiyografi çalışması eksik kalacaktır, çünkü kişiyi ortamından çıkarıp onu bir özne olarak yapılan her çalışma o kişiye karşı duyulan bir hayranlık ve nefret söyleminin bir anlamda romantik söylemini ortaya çıkarır. Tarih romantik değildir, yazıcılar için ise o anda güçlü ideoloji, bakış açısı ne ise onun çıkarına uygun anlatımı tercih eder, çünkü yazıcılar sonuçta güçlü olandan beslenir ve ondan destek alır.

 

Tarih yazıcısı parayı verenin çalışanıdır.

 

Kısaca tarih bilimsel veriler ile test edilip hep aynı sonucu alınan bir araştırma alanı değildir. Tarihe bakış açısında zaman içinde değişimleri içinde barındırır. Bir çok tarih yazısı ise bugünkü değerler ve bakış açısını tarihe uydurmaya çalışır ki, olmayanı yaratmak ve olmuş gibi kabul etmeye zorlar.

 

Tarihin bize öğrettiği bir şey vardır; hiçbir şey birden ve aniden olmaz, gelişim sürecini ortadan kaldırırsanız anlaşılmaz bir tarih algısı yaratılır. Tarih gelişim çizgisi olmayan hiçbir toplumsal olayı doğru kabul etmez…

 

Direnenler ile kazananlar aynı karanlık dehlizlerde bulunur.

 

Avrupa için ortaçağ karanlığından çıkış öyle kolay olmamıştır, engizisyon mahkemeleri ve aldığı kararlar tarihin karanlık dehlizlerinde dururken, o kararlara ve yaşam biçimine başkaldıran, direnen namuslu, aydın ve ahlaklı insanları da bulundurur.

 

Toplumsal olaylar birden olabilir mi?

 

Tarihte alt üst oluşlar yani değişimler birden olmaz, çünkü zaman içinde gelişen teknoloji ve hayat akışında hissedilmeden ama zaman içinde ayrışmanın da olduğu bir çatırdamaya bilinçsizce insanlar şahit olur.

 

Sacın üzerinde duran kurbağa, altta yanan ateşten haberi olmaz.

 

Ateş alttan yanmaktadır ve kurbağa o ateşi hissetmesine rağmen vücudunu aniden yakmadığı süreç içinde sacın üzerinde oturmaya devam eder… Direniş hiçbir zaman bireysel değildir, bireye yansıyan toplumsal değişim baskısının dışa vurumudur. Cesaret birden ortaya çıkmaz, ortam o cesareti hazırlar ve gelişen olaylar bireyi olayların içine çeker.

 

Tarihten kahraman çıkarmak…

 

Tarihin hiç affetmeyeceği şey ise yaşandığı zamanın ve zamanın ruhu içinde geçmişe bakıştır. Geçmişin tüm değerleri, birikimlerini yok sayıp, cımbız ile çekip orada ihtiyaca uygun yaşamı belirsizlikler içinde olan bir kahraman yaratıp, onu bugünün insanın beynine “gerçek tarih bilinci” şeklinde oturtulması. Yani idealize bir kahraman figürün siyasi amaçla kullanılır hale getirilmesi süreci. Her siyasi ideoloji geçmişten bir kahraman yaratır ve o kahramanlık öyküleri içinde kendi tabanını eğitir.

 

Eğitim; sistemin ihtiyacına cevap veren bir uygulamadır.

 

Yaşadığımız zamanda Osmanlı toplumu üzerine yazılan bir çok kitapta, bugün ideolojisinin o zamana uyarlaması ile karşılaşırız. O tarihte yaşayanların düşünmediği ve düşünemeyeceği davranış biçimleri, sanki düşünülmüş ve o şekilde davranmaları doğalmış gibi anlatılıyor, çünkü oluşturulan tarih söylem ile bugüne mesaj taşınıyor ve “biz onların devamcısıyız, kökümüz var” denmektedir. Tarihten kök aramak her “mutlak/değişmez lider” özlemi içinde olanın propagandası için gereklidir, çünkü tarihten verilen referanslar toplum içinde siyasi karşılığı olacaktır.

 

Dil dağarcığın kadar dünyayı algılarsın!

 

Her toplum gelişimine bağlı olarak düşünme ve olayları algılama yöntemlerini ve toplumun kullandığı kelime dağarcığı sınırları içinde belirler ve yorumlar, yani kullanılan dil zamanın düşünce yöntemini ve düşünmenin sınırını belirler…

 

Azınlık!

 

Osmanlı İmparatorluğu var olduğu süre içinde "azınlık" kelimesi kullanılmadı, Ankara’da yeni kurulan devlet ve Lozan anlaşmasından sonra “azınlık” kavramı kullanıldı. Osmanlı zamanında bugün azınlık gibi algıladığınız ve gördüklerinize “milel-i selase” (3 millet) denilirdi. Balkanlarda yaşayanlara Yunan, Anadolu’da yaşayanlara Ermeni ve Yahudi olarak gayrimüslimlere isim verilirdi, aralarındaki farkın devlet idaresi için pek önemi yoktur...

 

Osmanlı dönemini ile ilgili bir çok yazıda "azınlık" kavramını okudukça, o zaman "çoğunluk kimdi" diye sormak zorunda kalıyorum, çünkü Osmanlı devleti kendisini Türk devleti olarak görmüyordu, çok kültürlü, çok dilli heterojen bir yapıya sahipti, elbette devletin gereği kendisinin ihtiyacını karşılayacak ortak bir dil kullanmıştır, askeriyede Türkçe ağırlıktayken saray çevresinin yaşamını ve düşünce yapısını belirleyen ise farsça, Arapça kelimelerinin karışımından oluşturulan ağdalı bir Türkçeden söz edebiliyoruz. Ahali Türkçe konuşurken, saray ve memur ya da okumuş çevre ağdalı dilin resmi dil olmasından dolayı kullanmaya özen gösterir, bu sayede ahali ile devlet erkanı arasında bir ayrımında oraya çıkarırdı. Dil devlet ile halkın arasında çizgiyi, kariyeri, katmanı artık ne olarak kabul ediyorsanız onun belirleyicisi olduğunu görürsünüz. Kurucu kültür zaman içinde sınırların ve yeni kültürlerin imparatorluk içine alımıyla birlikte değişime uğramış ama hakim kültür saray çevresinde hep aynı kalmıştır. Saray ayrı dil kullanır, milletler kendi dilleri içinde yaşamaya devam eder.  

 

Profesyonel!

 

Profesyonel kavramı da bir çok yazarda farklı anlamlarda kullanıldığına şahit oluyorum, profesyonel kavramı para karşılığında işini yapmaktır. Düzenli, sistematik olarak o alandan para kazanmaktır. Profesyonel olanların hepsi usta olmayabilir, işini kötü yapar ama mesleği gereği yapmaya devam eder... Ustalık uzun öğrenim sonucunda gerçekleşir ama profesyonel olarak öğrendiği alanda para karşılığında çalışmak gibi bir kaidesi ve zorunluluğu yoktur. Bazı profesyoneller kendilerini “amatör ruh ile çalışan usta” olarak tanımlarlar, onlara göre “amatör ruhu kaybettiğin an para için çalışmak” anlamına gelir ki, o durumda yaptığı işten “zevk almadan para kazanmak” için yapılan iş anlamında kullanılır… Amatör ruhu taşıyanlar halk için ve halkın yararına çalışmaya devam eder…

 

İlk olmak…

 

Tarihimizin en çok bilinmeyenleri “ilk” olarak kabul edilenlerdir. Örneğin ilk sahneye çıkan Müslüman kadın tiyatro oyuncusu konusu hala tartışmalıdır ama ilk profesyonel olarak sahneye çıkan bellidir, çünkü profesyonel olan sanatçının duyurusu yapılarak tiyatro salonuna seyirci çekmeye çalışılır… Tıpkı Müslüman gibi Hristiyan vatandaşlar içinde geçerlidir. Bize her zaman matbaa konusu örneği verilir; İbrahim Müteferrika ilk matbaayı ülkemize getirdi diye anlatılır ama ondan öncesi zaten Hıristiyan vatandaşlarımız getirmişti, onlar kutsal kitap baskısı yaptıkları için pek sayılmaz ama matbaa Osmanlı topraklarına İbrahim Müteferrika öncesinde zaten gelmiş ve biliniyordu. Bizim tarih yazıcılarımız bilerek Hıristiyan vatandaşlarımızı yok sayarak onları bugünün bakışı içinde “azınlık” görmeye ve azınlıkların içinde yaşadıkları sadece azınlıkları bağlar anlayışı içinde tarihe yaklaşır…

 

Kadınlar sahneye çıkıyor…

 

Amatör olarak sahneye çıkan kadınların tarihi karanlıktadır ama profesyonel olarak ilk sahneye çıkan kadın sanatçımız bellidir…

 

Osmanlı toplumu içinde kadınların sahneye çıkması (Osmanlı tebaası olanlardan bahsediyorum elbette, batıdan gelip sahneye çıkan kadın sanatçılar olmuştur elbette) batıya benzemek ve batının teknolojisini almak için yapılan “ıslahat” ile başlar, ondan öncesi daha ağırlıkta dini kuralların hakim olduğundan söz edebiliriz.

 

Konu tiyatro olunca elbette bugün ki bakış açısına uygun olarak baktığımız ilk millet yani cemiyet gayrimüslimler oluyor.

 

Osmanlı'da millet kavramı…

 

Osmanlı, millet kelimesinden anladığı; “bir dinin etrafında toplanan insanlardır” kısaca cemiyettir.

 

Eşit haklar…

 

Islahat Fermanı ile gayrimüslimlere eşit vatandaşlık hakkı tanınmıştır.

 

Osmanlıda hukuk İslam kuralları (şeriat) ile çizilmiştir.

 

Bir gayrimüslim vatandaşın sahnede yer alması İslam hukuku açısından sorun teşkil etmemektedir, yani yasak değildir. Osmanlı tebaası içinde yer alan Ermeni Milleti içinde kadının sahne alması hoş karşılanmaz ve var olan tüm gelenek ve göreneklere göre asla akla dahi getirilemez.

 

Kadın sahnede yerini alamaz…

 

Ermeni tiyatro grupları vardır ve batılı yazarların oyunlarını sahnelemekteler. Islahat Fermanı sonrası kilisenin tam hakimiyetini kaybetmeye başlaması anlamına da gelmektedir. O güne kadar Ermeni Kilisesi “millet-i sadıka” kavramı üzerinden Osmanlı rejimi ile çatışmadan kapalı bir toplum olarak yaşamaya devam etmiştir. Ermeni toplumu içinde gelişen reform hareketleri elbette sanatta da kendisini gösterecektir.

 

Müslüman kadının sahneye çıkması hayal dahi edilemeyecek konumdadır, sanatta Ermeniler öteki milletlerden daha fazla kendilerini göstermekteler. Elbette dönemin anlayışına göre Ermeni Tiyatro grupları içinde kadın tiyatro oyuncusunun sahneye adım atması içten bile değildir.

 

Sahnede kadın rolünü “kadın” oynayacak!

 

Ve Arusyag Papazyan sahneye profesyonel olarak adım atacağı daveti sanki bekliyor gibidir. Siyasi ve kültürel ortam hazır gibidir.

 

Kısaca o ortamın atmosferine bir bakalım; Arusyag Papazyan (1841) doğduğunda Abdülmecid padişahtı. Abdülmecid babası yaşarken başlayan sorunları miras almıştı. Batının bastırması ile 3 Kasım 1839 günü Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu ile başlayan bir tanzimat döneminin içindedir. Osmanlı devleti Fransız Devrimi etkisi altındadır, batının kışkırtması ile Balkanlarda ulusal mücadele başlamıştır. Elbette Osmanlı devleti içinde başlayan her siyasi gerilim İstanbul'da karşılığını bulacaktır.

 

Osmanlı imparatorluğu ve Avrupa büyük bir kırılmanın içindedir, toplumlar değişmektedir. Kapitalizm ve onun yaratmış olduğu ulus fikriyatı ve o düşünce üzerinden ulus olarak kendilerini ifade etmesi ve o ifade içinde gelişen olaylar ve çatışmalar…

 

Birey olarak Arusyag Papazyan’ı alırsanız onu sadece sahnede yaşayan ve sanki bu dünyada değil de tekstler içinde yaşayan birey olarak görürsünüz, ama birey; tarihin ortaya çıkarmış olduğu olaylar ile biçimlenir. Tarihe nereden baktığınız önem kazanır, eğer kadın merkezli olaylara bakarsanız daha farklı bir gerçeklik ile karşılaşırsınız, çünkü o güne kadar “kadının adı” yokken kadınlar bir araya gelmek için şartlar oluşturmaya ve kendilerini ifade edecekleri alanlar yaratmak için adımlar atmaya çalıştığını görürüz…

 

Kadınlar da Fransa'dan gelen ulusal kimlik üzerinden kendilerini ifade etmeye ve toplum içinde “eşit hakları için” mücadele etmek için ortam yaratmaya çalıştıklarına tarih okuyuşlarımız arasında şahitlik ederiz.

 

18 Şubat 1856, Islahat Fermanı; Bu fermanın amacı, millet sistemini kaldırarak bütün din topluluklarının eşit vatandaşlık hakları ağlayarak Müslüman ve gayrimüslim Osmanlı tebaası arasında tam bir eşitlik sağlamaktır. Elbette eşit haklar beraberinde eşit yükümlülükler getirir.

 

Arusyag Papazyan sahneye çıkan ilk profesyonel Ermeni kadın oyuncu.

 

Sırabıyon Hekimyan daveti ile ve onun yönetimindeki Naum Tiyatrosu'nda 1858 yılında sahneye çıktı. Sahnede kaldığı süre içinde önemli karakter rolleri oynadı. Sahneye adım attıktan sonra Ermeni toplumu içinde tartışmalara neden olmuş ve kendi kilise cemaati içinde dışlanmaya ve ötekileştirmeye kadar olaylar gelişmiştir.

 

Kilise ile aydınların çatışması sonucunda Ermeni toplumu, 17 Mart 1863 yılında yürürlüğe giren 99 maddeden oluşan Nizamnâme-i Millet-i Ermeniyân ve Ermeni Millet Meclisi bir fermanla Babıâli'ye onaylatmış ve bu suretle laikleşme için adım atmaktadır, patrikhanenin mutlak hakimiyeti ve yönlendirmesi daraltmıştır.  Ermenilerin bir anlamda kendi cemaat ilişkisi içinde özgürleşmesinin anayasası kabul edilmiş ve işler hale gelmiştir…

 

Ermeni toplumun Osmanlı imparatorluğu içinde yaşadığı değişim, hakları ve elde ettikleri sorumluluklar ile diğer halklar ile olan ilişkisi… Kozmopolitik şehir olan İstanbul’da (Konstantiniya / Konstantinopolis) şehrinde bir arada yaşamın getirmiş olduğu eğlence sektörünün gelişimi…

 

Osmanlı devleti durmadan arka arkaya savaşların içine çekilmektedir ve savaşlarda yenilginin getirmiş olduğu tavizler ülke içinde işleyişi de etkilemektedir. Müslüman tebaa ile eşit haklara kavuşan gayrimüslimlerin hakları yasalar ve fermanlar ile güvence altına alınmıştır. Bu sayede “Osmanlı Milleti” kavramı geliştirmeye çalışılmış ve imparatorluğun parçalanmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır.

 

Haklar yasalar ile güvence altına alınmıştır.

 

23 Aralık 1876'da Kanûn-î Esasî padişah tarafından kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir. Bütün Osmanlı tebaasının eşit duruma getirilip haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alındığını duyurmuştur. Osmanlı milleti; Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanlardan oluşmuştur denmiştir.

 

14 Şubat 1878 günü Osmanlı Rus savaşı bahane eden padişah II. Abdülhamid tarafından tüm haklar askıya alınmıştır. Bir anlamda Osmanlı milleti için karanlık zamandır. o dönemde jurnalcilik çok yaygındır, her Osmanlı vatandaşı yanındakinden kuşkulanır olmuştur, çünkü o kadar sıkı bir rejim hayata geçirilmiştir ki, nefesler bile Yıldız Sarayı'nda kayıta alınır olmuştur. Bu dönemde elbette siyasi gelişmeler olmaya devam etmiş suikastlar, komplolar, borçların getirmiş olduğu dış baskılar, savaşlar ve kaybedilen topraklar…

 

Güvensizlik tohumu bir ekilmeye görsün, nefret söylemleri ile büyümeye ve çatışmaların büyümesi kaçınılmazdır… Hamidiye Alayları ve Anadolu’da gayrimüslimlere karşı yapılan katliamlar ve cinayetler bu karanlık çağın eseridir.

 

Erkek dünyasında kadın…

 

Erkek dünyasında kadın olmak ve seyircinin onları kucaklaması… O tarihe kadar sahnede kadın görmeyen seyircinin birden kendi milletinden kadın bir oyuncu ile karşılaşması, o güne kadar kadın rollerini erkekler yaparken erkeklerin yerini kadının alması ve işini kaybeden erkek tiyatro oyuncusunun kadın oyuncuya karşı tepkisi… Seyirci, kadını sahnede görmek için salonları doldurur, tiyatro işletmecisi bundan çok memnundur. Bu arda sahneye çıkan Müslüman amatör oyuncuların ismi duyulduğu an zaptiyeler tiyatroyu basıp kimlik sorgulaması yapmaktadır. Kadının sahnede olması önemlidir işletme sahibi için, o yüzden kadın oyuncuya verilen önem, ücret elbette diğer sahneye özlem duyan kadınları da cezbetmiştir. Daha güzel, daha iyi oynayan bir kadın, sahnedeki kadının yerini alacaktır, tiyatro sahibi güzel ve daha ucuza çalışan kadın oyuncu adaylarına kapısını hep açık tutmuştur. Eğer oyuncu kadın evlenirse, seyirci artık gelmez olur.

 

1858 – 1868 on yıl sahne ışıkları arasında kaldı anıları…

 

Aruşyak Papazyan, seyircilerin tiyatro sanatçısı Yeranuhi Karakaşyan'ı daha fazla beğendiğini gerekçe göstererek 1868 yılında tiyatroya veda etti.

 

İlk profesyonel tiyatro oyuncu Arusyag Papazyan tiyatro sahnelerinden yaşanan olayların etkisi ile uzaklaşmak zorunda kalmış ama onu devam ettiren oyuncular yerini almıştır. Bir dönem çok şaşalı, magazin dergilerin vazgeçilmezi olurken, kısa süre içinde yardıma muhtaç hale gelmiş, rahatsızlanmış ve Ermeni hastanesinde cemaatin desteği ile yatırılmış ve orada da hayata gözlerini yummuştur.

 

Son nefese kadar sahne ışığı altında olmayı hep istemiştir.

 

Arusyag Papazyan, 28 Nisan 1907 hayata son nefesini bırakmış ama hayat devam etmektedir ve Ermeni toplumunun kaderini belirleyecek yıllar çok uzakta değildir…

 

3 Temmuz 1908 tarihinde anayasal güvence yeniden yürürlüğe girmiştir. İktidar kavgası bitmemiş, büyük bir kargaşa vardır. Saray ve çevresinde mücadele bir istikrar sağlayamamıştır. 23 Temmuz 1908 günü İttihat ve Terakki Cemiyeti, Makedonya’da iktidara gözdağı vermiş ve bunun üzerine gazetelerde anayasanın yeniden yürürlüğe girdiğine dair ferman yayınlanmış ve 1 Ağustos 1908 tarihinde anayasanın yeniden geçerliliği Tanzimat Ferman tarafından teyit edilmiştir. Sansür ve ajan / jurnalcilik resmen kaldırılmıştır. Genel af ilan edilmiştir. Ayrıca Islahat Fermanı nedeniyle 'gavur ve kafir' kelimesinin de içinde olduğu birçok kelime yasaklanmıştır.

 

Osmanlı devleti artık son dönemindedir, tarih kırılmaktadır, insan yaşamı da kırılmakta ve kırım sanki olağan bir şey gibi algılanmakta ve her katliamın kahramanı ve kurbanı toplum içinde yaratılmaktadır. Trajedi, dram bireylerin yaşamının vazgeçilmezi olurken, toplumlarda aynı şekilde son yıkıma doğru savrulmaktadır…

 

Bir hayat içinde Osmanlı devleti kaç padişah görür, padişahlara bakarak ahalinin daha fazla yaşadığını görebiliriz. Arusyag Papazyan hayatını örnek alırsak eğer

Abdülmecid (1839 – 1861), Abdülaziz (1861 – 1876), V. Murad (30 Mayıs 1876 – 31 Ağustos 1876), II. Abdülhamid (1876 – 1909)…

 

Padişahlık makamı öyle bir şeydir ki, kardeş kardeşi boğazlıyor… İktidarın nimetinden yararlananlar kendilerini gizleyecek bir Osmanoğlu bulup kendi ceplerini doldurmuş, onlar zengin olurken saraydan cenazeler kalkmış… Her yeni padişah tahta çıktığında törenler düzenlenmiş ve halk saraydan bağımsız olarak sarayın çıkarını belirleyen savaşların bıraktığı yük altında ezilmiş ve kendi özgürlükler ve içinde bulundukları cemaatlerin özgürlük alanları için mücadele etmiş ve kazandıkları hakları bir bir ellerinden alınmış ya da yine saraydan açıklanan fetvalar ile yeniden verilmiş…

 

Osmanlı imparatorluğunun çöküş sürecinde fırtınalar hiç eksik olmamıştır. Düzen ve istikrar için gelen her lider bir süre sonra borçların vermiş olduğu yük ve sanayi açıdan yetersiz bir ülkede, sermaye birikimi yapılmadığı için istikrar bir hayal olarak kalmıştır. Osmanlı tebaası içinde geliştirilen ayrılıkçı hareketler ve o hareketlerden kazanç elde eden emperyalist devletler "kollarımız arasında hasta bir adam var" diyerek Osmanlının son nefesini vereceği koşulları Balkanlardan başlayarak doğuya doğru oluşturmuştur.

 

Emperyalizm fırsatını bulunca istediğini alır ve tarihin akış çizgisini öyle tasarlar ki ve halkları birbirine kırdırarak amacına ulaşır.

 

Sahnede hep bir kadın oyuncu vardır artık, kadınlar tarihin karanlığını delmiş ve sahnede yerini almıştır.

 

İsmail Cem Özkan