Galata Gazete


19 Mart 2015 Perşembe

Duygusal tepki!

Duygusal tepki!

Sol, 12 Eylül yenilgisinden sonra kendisini izleyici konumda, olayların arkasından sadece yorum yapar halde buldu. Bu yorumcu konumuna o kadar alıştı ki, Marks’ın 11. Tez’i sadece geçmişte söylenmiş güzel bir söz olarak algılanır oldu. Zaman zaman o söz kullanılsa da, nasıl olsa devrimcileri değil, felsefecileri ilgilendiriyor algısı bilinç altına işlenmiş olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç yok algısı sanırım solun kılcal damarlarına kadar işledi!
12 Eylül sol tarihi için önemli bir kırılmanın ve yenilginin tarihidir. Her ne kadar kendisini yenilmiş hissetmeyen solcular olsa da genel anlamda sol yenilmiş olduğunu bugün yaşanan kriz ortamına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü sol gündemi sadece yorumlamak ve birbirinin açığını aramak ile geçirmekte, içinde ki liberallerden temizlenme telaşı ve yorgunluğu içindedir.
Sol kırılmanın etkisi ile bir çok değerli üyesini sağın liberal rüzgarına kaptırmış olmasına rağmen, sağ sularda politika yapan liberallerin bir bölümü hala kendilerini solcu görmekte ve sol adına konuşmaya ve geçmiş anıların yarattığı rüzgar ile çevresine hayran kitlesi toplama telaşı içindedir.
İşverenin sağcı olması, işçinin işçi olmaktan çıkarmaz, o yüzden medya alanında sağ medyada çalışanlar patronların çıkarına uygun yazı yazarken, hala kendilerini solda görmeye ve solcu gibi özel yaşamında devam etmekteler. Ki bireylerin iş dünyası ve özel yaşantısı arasında ki çelişki artık çelişki olmaktan çıkmış, patronu için kalem oynatmak bir işçinin yapması gereken görev olarak algılanır olmuştur. Bir fabrikada ki işçi ile medya çalışanı kendisini eş görerek, yaptığı iş ve sonucunu da doğal olarak eş görmekte ve sonuçta oluşan olumsuzluktan kendisini sıyırabilmektedir. Mantık süzgecini bir silah fabrikasında çalışan işçi ile kendisini eş gören bir medya çalışanı (editör, gazeteci vb) sonuçta yaptığımız işin ürünü birilerin canını acıtıyor olabilir ama yaşamak için çalışmak ve patronun ihtiyacı olan artı değere katkı sunmak zorundayım diye mantık yürütür. Vicdan rahattır!
Sol kulvarda olup da duygusal politika yapmayan yok gibidir, solcular genelde duygusaldır ve duyguları ile tepki verirler! Yaşanan sol içi çatışmaların önemli bir bölümü, verilen bu duygusal kararların sonucudur. Duygusal insanlar kriz yönetemezler, her kriz ayrılık demektir. Her ayrılık ise ileride oluşturulacak teorik çalışmanın başlangıcını temsil eder. Ayrıl, sonra ayrılık sebebi olan duygusallığı ortadan kaldıran mantığa uygun teori oluşturma süreci. 
Bir çok medya alanında verilen duygusal tepkiler, aynı zamanda çatışmalar içinde zemin oluşturur. Gruplar, fraksiyonlar arasında incir çekirdeğini dolduramayan sudan sebepler yüzünden çatışmalar olmakta, çatışmalar sonucunda oluşan küslükler ve ön yargıların oluşturduğu duvarların örülmesini de beraber getirir. Artık küsülen tarafın ne dediği, ne yaptığı önemli değil, her koşul altında o haksızıdır ve muhatap alınmaya değmez!
Birbiri ile ilişkisi olmayan solcuların oluşturduğu yapılarda bir arada yaşamanın koşulları üzerine teoriler üretilir, geleceğin profili içinde ‘hoşgörü’, ‘çok kültürlü’, ‘bir arada yaşam’dan dem vurulur, “o belirsiz geleceğin ‘ilk nüveleri’ şimdiden atılmalıdır” diyerek de büyük ve keskin cümleler kurulur.
Sol, solcu söylemler yanında sağın benimsemiş olduğu davranış biçimlerini içselleştirmiş ve bilinçaltından o davranışları duygusal tepkiler ile vermektedir. Üstelik vermiş olduğu tepkinin sağ bir tepki olduğunu bilincine bile çıkarmaz ve her daim haklı ve ders verir konumdadır.
12 Eylül kırılması ile geçmişi ile bağı kopanların, geçmişi ile bağ kurma adına geçmişin destanlaştırılması, dokunulmaz kılınması, eleştirilmesi yerine güzellemenin yapıldığı bir süreç sonunda; eteklere biriken geçmişten kaynaklanan (kırılma döneminde yaşanan cezaevi süreçleri) birikimin oluşturmuş olduğu taşlar, fırsat ele geçer geçmez bir birine atılmakta ve güvensizlik; hareketleri belirleyen önyargıların temel taşı olmayı korumaktadır. Eteklerde bitmez tükenmez ve her geçen gün yeni taşların da eklendiği bir süreci yaşamaktayız. Her geçen gün, geçmişi ile yüzleşemeyen, geçmişi hakkında açıkça konuşamayanlar kafalarında oluşturmuş oldukları kendi gerçekliği içinde yeni taşlar eklemekte ve karşı tarafın yapması muhtemel olan siyasi çalışmayı da taşa tutarak yapamaz, iş göremez hale getirmektedir.
“Ya bendensin ya değilsin”, ya da başka söylem ile “ya sev ya da terk et” anlayışı sağ anlayış olduğunu hepimiz biliriz ama bu sağ anlayışın sol görünüm içinde olduğunu yaşayarak görüyoruz. Bu sağ duruş, bugün “geçmişime, hareketime küfretti” (eleştirdi) bakış açısı içinde ‘küçük olsun benden olsun, biat etsin’ mantığı düzlemi içinde ilişkiler oluşturulmaya çalışılmakta ve geçmişin destansı havası içinde bir arada durmaya çalışılmaktadır. Bu da politika yapamazlığı beraberinde getirmektedir, çünkü sağ duruş üzerinde sol politika olmaz.
Kitleden uzakta, birkaç göstermelik eylemler dışında meydanlarda olmayan, kendi yazar, kendi okur, kendi seminer verir, kendi dinler, sanatın para getiren tarafı ile ilgilenilip, kurumların kirasını karşılayan etkinlikler ve cafeler yeni sürecin sadece ekonomik boyutunu yansıtır.
Ülkemizde politika dinci ve etnik kimlikler üzerine politikanın dominant olduğu bir süreci yaşamaktadır.
Büyük kırılmadan sonra ülkemiz solu, sağ zeminde ve etnik kimlikler ve aidiyatlar üzerinden politika yapar oldu. Sorgulamadan biat et, geçmişi anlamadan ve bilmeden yarına kucak aç dönemindeyiz.
Sol, “mazlum halk ile dayanış, onların haklı mücadelesine destek ver” yerine, Kürt hareketinden daha fazla Kürt halkının mücadelesini (ayrılma hakkını) savunan, dayanışma yerine onlar adına karar veren, onlar gibi düşünüp onların çıkarına kararlar alıp, onlar adına tavır geliştirilen bir sürecin parçası oluverdi. Bu parçası olduğu şey dayanışma değil, solu ortadan kaldıran ve Kürt halkının kendi istemleri ve çıkarlarına karşı yapılmış bir müdahale olarak, hem kendisine hem de var olan Kürt halkının tercihine zarar verir konuma gelmiş durumdadır. Solun görevi ülke içinde yaşayan halklara ‘kendi kaderini tayin hakkı’nı kullanması için ortam hazırlamaktır, onlar adına söz söyleme ve eylem yapması değil.
Sol, etnik kimlik üzerinden politika belirlemez, solun tercihi sınıf temellidir, sınıf politikası yapar ve geliştirir. Bir arada mücadele etmeyi “bütün dünyanın işçileri birleşin” sloganı atarken sınıf temeli bir sistemi hayal eder ve o yönde örgütlenmek gerektiğini vurgular.
Yaşananları anlamak yerine duygusal tepkiler verildiği, iktidarın bilerek ya da bilmeyerek yedek değneği olduğu bir süreci yaşıyoruz.
İktidar bugün pervasız hedefine doğru koşuyorsa bunun tek sorumlusu muhalefetin iktidarın yedek değneği olma işlevi ve iktidarı kollayan tavrıdır. İktidarı kollamak için illa onun ağzından konuşmak olmadığını yaşadığımız son on yıldaki gelişmelere de bakarak anlarız. Demek ki bizler birbirimize karşı küfrederken aslında başkasını kolluyor ve koruyoruzdur! 
Kısaca bu dönemde, birbirini anlamak yerine birbirine küfredenlerin hepsi iktidarın yedek değneğidir. O yüzden küfredenleri muhatap alıp ve duygusal tepki verilmesini anlamıyorum! 
Politika duyguların dışında akıl ile yapıldığında hedefine doğru adım atmış demektir, duygular ile hareket edilmesi var olan kaosun ve girdabın kronikleşmesini sağlar. 
Sol, yakın tarih içinde kriz yönetememiş, krizlerden ders çıkarıp yeni krizlerin oluşmasını engelleyecek yaptırımlar alamamış olduğunu, duygusal tepkiler ve o durumun sonucu oluşan rahatsızlığın devam ediyor olmasından anlamaktayız. 
Krizi yönetemeyenler geçmişlerine öykünerek günü kurtarır, o yüzden sol geçmişini yaşamaktan bugünü tespit edememiş, yarını kucaklayacak örgütsel bir ağ kuramamış olduğunu yaşadığımız politik kriz ortamında bir kere daha gördüm... 
Solun, sol politikası olmadığı için dayanışma ile yetinir konuma gelmiş, halkın ve günlük olayların dışında gözlemci konumda sadece olayları yorumlarken görüyoruz...
Sol, 11. Tez’i yeniden anımsamak ve içselleştirmek zorundadır. Duygusal tepki yerine akıl ile tepki veren ve yaşanan her krizden kendisi lehine sonuçlar çıkarmalıdır. Aksi halde bu duygusal tepkiler gelmekte olan zifir karanlık koşullarda, İran solunun yaşamış olduğu gibi, solun hepten yok olması ve dinci “sol” yapılar içinde yaşam alanı arama tercihi ile karşı karşıya kalabilir.

İsmail Cem Özkan

17 Mart 2015 Salı

Komşum Hitler

Komşum Hitler

Herhangi bir şehirde, eski bir binanın bilmem kaçıncı katında bir mutfak. Aynı zamanda konuklarını ağırlayacak kadar geniş. Eski yapı olduğu için kapılar mutfağa açılmaktadır, çünkü geçmişte soba ile ısıtıldığı için kış ayarlında kapılar kapalı kalır ve ısıtılırmış. Şimdi soba yok, kapılar her daim açıktır.
Günlerden herhangi bir gün, ev sahiplerine misafir gelecektir. Selçuk, evin erkeği. Bir iş yerinde çalışmaktadır ve patronundan beklentisi vardır. Yıllarını iş yerinde geçirmiş, çalışmasının karşılığı olarak kademe yükselmesi beklemektedir. Beklentisi sonucu bir gün patronunu ve eşini evine çağırmıştır. Ebru, Selçuk’un eşidir ve bir iş yerinde çalışmaktadır. Bir de oğulları vardır ve okul tatil olduğu için kamptadır.
Aykut, bir iş yerinin CEO’sudur. Eşi Gamze ev kadınıdır ve kendisini blog yazarı olarak tanıtmakta ve moda sosyal dünya içinde kendisine yer aramaktadır. Kendisine yarattığı dünyanın içinden o role uygun davranmaktadır. Sesini inceltmekte ve davranışları ile bu sese uygun bize göre abartılı davranışlar içindedir. Sosyal dünya içinde arkadaşları vardır ve kocasının ilgisizliği dışında başka ilgilenenlere gönlünü kaptırmıştır ve o kaptırdığı kişinin aynı zamanda cenazesinin olduğu zamandır. Ama kocasından sakladığı ilişkiyi açık etmemek için cenazeye gitmemiş, kocasın çalışanın evine bir akşam üstü yemeğe gelmişlerdir.
Her şey normal gibi gözükmektedir. Ebru ve Selçuk aralarında ki sorunları bu akşam için unutup, mutlu aile profili çizeceklerdir. Her şey normal ve patronun gözüne girmesi için olması gereken özen gösterilmiş günlerden biridir.
Konuklar gelir, salondan zaman zaman sesler gelmektedir. Gelen sesler tv sesidir. O gün olağanüstü bir şey olmuş, ekranda belgesel kanallarından eski liderler oturma odalarına canlı olarak ekrandan çıkmaktadır. Ne tesadüfi ki Selçuk ve Ebru’nun evine Hitler gelmiştir. Hitler, Ebru ile dans etmiş, Ebru’nun konuklar için hazırladığı dolmaları yemiştir.  Konuklar mutfakta, Hitler salondadır. Konuklar, Hitler’in varlığından haber olduktan sonra olaylar gelişir ve Gamze’nin sosyal medya aracılığı ile olayları canlı yansıtması sonucu medya ve şehrin insanların haberi olmuştur. Hitler hayranları Hitler için evin önüne gelmiş, tezahürat etmektedir.
İşin içine medya çalışanları katılır. Ve olaylar zinciri yan odada Hitler vurgusu üzerine kurgulanır ve internet, tv yayınlarının yasaklanmasına doğru giden süreç başlar, çünkü buna benzer olaylar başka evlerde de olmaktadır. Bütün diktatörler evlerin salonlarında bulunan tv ekranlarından çıkmaktadır.
Bu oyunun konusu kısaca bu, peki bu oyun bize ne anlatıyor?
Açıkça vurgulayayım, bana hiçbir şey anlatmıyor, sadece Hitler hayranı olan bir kalabalığın olgusu vurgusu dışında. Mutfaktakiler mi gerçek Hitler, salonda oturan mı diye soru sorulur ama mutfaktakilerin Hitler ile benzerlikleri küçük bir anlık anekdotta geçer, o da Aykut, Gamze’nin sevgilisini öldürtmüş, Selçuk, Aykut’u bazı şeylere ikna etmek için ortam hazırlamak adına dövdürmesidir. Aslında tüm diktatörler bizim içimizde ve bizim ile yaşıyor denmek istenmiş ama başarılı bir vurgu yoktur. Çünkü mutfağa gelen kameramanın neden salona gitmek istememesi tam yansıtılmamış, ayakları yere basmayan bir direniş olarak karşımıza çıkmaktadır.
Traji komik diyebileceğim bir oyun izledim. Kara mizah unsurlar var mıydı, tersine balon mizah unsurların bol bol kullandırdığını gördüm. Karikatürlerde balon konuşmalarda kullanılan dilin sahnelerde uyarlanmış halini. Anlık gülüp geçilen ve geriye hiçbir iz bırakmayan metinler. Şimdi yazıyı yazarken acaba nerede ve neden güldüğümü anımsamıyorum bile. Ama keyif ile zaman geçirmek için seyirlik bir oyun.
Sahnede oyun akışı içinde ışığın çok iyi kullanıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Sahne tasarımına Barış Dinçel eli değdiğini sahneyi ilk anda görür görmez hissettim. Bir Dali ruhu bizim sahnemize esintisi bırakmış gibidir. Oyunun vurgulanması gereken kapıları ve ekran aracılığı ile olağanüstü koşulu çok iyi anlatmış.
Kostüm, sahne tasarımına uygun yapılmış, beni rahatsız eden hiçbir şey yoktur. Arkadan gelen sesler zaman zaman kulağımı tırmalayacak ve sahnede konuşmaları kaçıracak boyutta yüksek olmuş, fakat sanırım öyle bir tercih kullanılmış olduğunu düşündüm.
Oyundan geriye seyircinin alkışı ve hoş vakit geçirmesi kaldı. Aklıma bir soru bıraktı mı, düşünüyorum, sorguluyorum ama bir şey bulamadım. Hitler figürü, sosyal medyanın kullanımı vb..  faşizm yaşanırken ve şimdi ki zamanda yaşanan durum?
Oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yapmışlar ve keyifli dakikalar geçirmemize vesile oldukları için teşekkür ediyorum.
Şehir Tiyatroları sisteme ve yaşadığımız politik kaosa dokunmayan oyunlar seçmiş olmasına rağmen hala eleştiri oklarını üzerinden atamamış, sürekli eleştiri altında olduğu gerçekliğini sahneye çıkan Genel Yayın Yönetmenin konuşmasında hissettim.
100. yılında Şehir Tiyatroları perdelerini açmaya ve genç yazarlara da alan açmaya devam ediyor. Bu bile başlı başına başarıdır.
İsmail Cem Özkan

KOMŞUM HİTLER
Yazan: ALİ CÜNEYD KILCIOĞLU
Yönetmen: TOLGA YETER
Dramaturgi: ARZU IŞITMAN
Sahne Tasarımı: BARIŞ DİNÇEL
Kostüm Tasarımı: GAMZE KUŞ
Işık Tasarımı: MAHMUT ÖZDEMİR
Efekt: YUSUF TUNCER
OYUNCULAR
ASLI NİMET ALTAYLAR, CANER ÇANDARLI, EMRE ŞEN, IŞIL ZEYNEP TANGÖR, MAHPERİ MERTOĞLU, TANKUT YILDIZ


14 Mart 2015 Cumartesi

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!

Ülkemizin klasik bir ahlak anlayışı vardır ve bu ahlak anlayışı yasalarımıza da kağıt üzerinde sinmemişse de yasaları uygulayıcılarının ‘kanaatlerine’ etki etmiştir. “Ölen her daim suçludur, yaşayanlar kader kurbanıdır, af edilmesi ve hoş görülmesi gereklidir!” bu anlayış doğrultusunda aflar meclis sıralarından el kaldırılarak geçilir, cezaevleri bir boşalır ve kısa zamanda eskisinden daha fazla insan o boşalan yeri doldurur. Tarihimizin sürekli tekrarlayan refleksleri arasında bu durumu görebilirsiniz.
Bizim gibi ülkelerin başka bir refleksi vardır ki, bağımsız olduğu söylenen kurumların bağımsız olmadığı, ülkeyi idare eden erkin görüşlerini yansıttığını ve o görüşler doğrultusunda belgeler oluşturduğu, belgeler oluşturmakla kalmayıp erk görüşüne uygun yeni bir tarih yazıcılığına soyunduğunu görebiliriz. Hakim güce göre kendi konumunu ve duruş noktasını değiştiren bir bürokratik yapımızın varlığını ne yazık ki ret edemeyiz. Kendisini toplumun üstünde gören, toplumu yönetilmesi gereken bir ‘sürü’ olduğu, o sürüye akıl verilebileceği ama o sürüye ait bireylerin itiraz edenlerin cezalandırılabileceği bir düzenleme söz konusudur. O yüzden bizim gibi ülkelerde fikir hürriyeti her daim tartışma konusu olmakla kalmamış, aynı zamanda fikrini açıkça açıklayanların cezalandırıldığı bir devlet anlayışının hakim olduğunu yakın tarihimize bakarak dahi anlaşılabilinir.
Mahkemeler aldıkları kararlar ve uygulamaları ile her daim vicdanları rahatlatan uygulama içinde olmamış, dönemsel ihtiyaçlara göre oluşturulmuş olağan üstü yetkili mahkemelerin genelde kararları siyasi iradenin ihtiyacına göre yapılmıştır. O mahkemelerde belgeler karanlık noktalarda üretilmiş ve doğru kabul edilerek ceza verilmesi gereken kişi ya da kişilere yasaların ilgili maddesi uygulanmıştır.
Karanlık nokta konusunu biraz açmakta fayda vardır, çünkü bu karanlık noktalar tam olarak anlaşılmadan verilen cezaların hangi vicdanlara seslendiği tam olarak anlaşılmaz. 12 Eylül gibi askeri rejim altında kararlar üstten gelen siyasi tercihlere uygun olarak ‘olağanüstü koşullar’ altında verilmiştir. Bu olağanüstü koşullar altında Derinlemesine Araştırma Laboratuvarı (DAL) ve benzeri yapılar içinde profesyonel işkencecilerin hazırlamış olduğu ve işkence altında ki bireye imzalatılan belgeler tartışmasız doğru kabul edilmiş ve bu belgelere dayandırılarak bir çok insan suçu işlediği veya işlemediği konusu araştırılmadan yargılanmış ve ceza almalarına sebep olmuştur. Yangından mal kaçırır gibi, insanlar kısa zamanda yargılanmış, idam sehpaları kurulmuş ve sırası ile insanlar idam edilmiştir.
Her iktidar kendi rejimi altında her daim bir olağanüstü koşul olduğunu kabul etmiş ve bu koşullara uygun mahkemelerin çalışmasına izin vermiştir. Özel yetkili mahkemelerin ‘süper’ savcıları kolluk güçleri ile sıkı bir işbirliği içinde dava konusu dosyaları hazırlamış ve mahkemelerde binlerce sayfalık tutanakları okumuştur. Kolluk güçleri son yıllarda yaşadığımız bir seri davanın sonucuna nasıl etki ettiğine dair belgeler gün yüzüne çıkmış ve arka arkaya önce doğru kabul edilenlerin aslında doğru olmadığı ve mahkemeyi yanılttığı iddia edilen kolluk güçlerinde çalışanların sorgulandığı bir sürece girdik. Belgeler yaratılmış, suç delileri suç ortamına suç aranırken yerleştirilmiş ve ‘masum’ insanlar cezaevlerinde yıllar boyu yatmış ve de sonunda ‘uzun’ yargılanmaktan dolayı serbest kalmışlar. Suç mu, o da siyasi iradenin tercihine kalmış şekilde ileri bir tarihte olup olmadığına karar verilecek şekilde ertelenmiştir. Bir çok suç delil yetersizliğinden suç olarak cezalandırılmasına gerek görülmeden üstü örtülmüştür. Gerçek suçlular elbette ceza alacak değildir, çünkü gerçek suçlular ortamı hazırlayanlardır, tetikçiler sadece sonuçtur!
Kısaca suçu ortaya çıkaran belge bulmak yerine belge uydurmuşlar, siyasi iradenin ön yargılarını doğrulamak adına... Bu tarihimiz içinde hep böyle olmuştur, 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs, İstiklal Mahkemeleri, DGM'ler vb tüm oluşturulan mahkemelerin savcıları, hakimleri kanıt bulmak yerine kanıt yaratmışlar ve hüküm vermişlerdir. Polis, işkence odalarında (DAL), arama yaptıkları yerlerde kanıt üretmiş ve araştırmaya girmeden var olan suçları genelde masumların üzerine yayarak olayı çözmüşlerdir, üstelik ödüllendirilmişlerdir. O yüzden o adını andığım mahkemelerin kararları sonucu bir çok masum insan öldürülmüş, cezalandırılmış, ‘pardon’ dahi denmemiştir.
Ön yargılar ile yapılan tüm yargılanmalar, kararlar insanlık tarihi içinde suçtur. Bu suçun oluşmasını sağlayan siyasi tercihler ve o tercihin yaratmış olduğu güçtür. Bugün devlet kurumunun kanıt bulma yerine kanıt üretme hakkını savunanların her birinin elinde geçmişte işlenen suçların izleri vardır...
Elbette bu kanıt bulma sürecine sadece polisleri, savcıları ve de hakimleri katmak büyük bir haksızlıktır. Bu süreç karmaşık bir bütündür. İşkence görene sağlam raporu veren hekim de suçludur, işkence merkezlerine elektrik alt yapısını kuran tekniker de! Kanıt uydurmak için bilişim sektöründen anlayan ve yazılım işi yapabilen mühendisler ve onların teknik alt yapısında çalışanlar da... Bir kanıt yaratma uğruna yüzlerce insan birlikte çalıştı, o işlenen suçta her birinin parmak izi olmaya devam ediyor...
Suç, kanıt üretildiğinde kabul edilen bir ceza maddesi oluyor yaşadığımız ülkede, ne yazık ki ne yazık kii.. Bu da istendiğinde siyasi ve ekonomik çıkara göre suç kavramı keyfi olabiliyor...
Yazımı başka bir bakış açısını da ekleyerek bitireyim; yukarıda yazdığım bakış açısı ve mantık yolunuzu izleyen sadece devlet yapıyor da kendisini devlet yerine koyan ve devleti değiştirmek isteyenler yapmıyor mu? Aynısını ve belki daha acımasızını kendisini devlet gibi gören ve içine girmiş olan casusları yok edeceğim bahanesi ile yüzlerce masum ve kendisini bir ideale adamış bireylerin kişisel tarihini incelerseniz, aynı sorun ile karşılaşırsınız. Belgeler sözlü ifadeler ile üretilmiş ve kuşkular ile insanlar yok edilmiştir.
Düşman olarak görülen kurumlar ile mücadele ve kavga ettiğini iddia edenler, kendi içişlerinde suç üretiyor ve suça uygun delil üretimi yapıyorsa, mücadele ettiği mekanizmanın sadece kötü kopyası olmayı aşamazlar.
Bir birine benzeyen kurumlar birbirlerini yok edemez, sadece birbirini besler...
İsmail Cem Özkan


7 Mart 2015 Cumartesi

Yazmayacaktım ama yazayım!

Yazmayacaktım ama yazayım!

HDP ile ilgili bir çok şey medyada paylaşılıyor, paylaşımlarda sanki bir şeyler gözden kaçırılıyor... HDP bölge partisidir, (kuruluş amacında bölge olmaktan çıkma gibi bir hedef koymuş olsa da) bölge sorunları ile ilgilenen ‘etnik kimlik’li politika yapıyor. Ülkemizde etnik kimlikli tek siyasi partide değildir.
HDP oluşturan politika mücadele ile oluşturulmuş ve değişerek bugüne gelmiştir. Onları aptal, akla ihtiyacı olan insanlar olarak da görmeyin, çünkü mücadele insanları daha da olgunlaştırmış, kime nasıl davranacağını bilecek kadar Kürt merkezli politikaları vardır. O odak noktasına göre tercihlerini belirliyorlar ve ona göre davranıyorlar.
Etnik kimlikli bir siyasi oluşumun sol, sosyalist vb diye etiketlemeye çalışmak sanırım siyaset tarihi içinde ayrı tartışma konusudur, fakat HDP kitle partisidir ve kitle partisi refleksini etnik duruşuna göre vermektedir. Diğer Kürt siyasi oluşumlar içinde merkez solu temsil ediyor diyebiliriz, çünkü bugün ülkemizde Kürt kimliğini merkezine almış tüm yapılar onlara göre kendilerini konumlandırmaktalar ve tanımlamaktalar.
Seçimler yaklaştı, kişiler tercihlerini sandıkta yapacak.
Her birey kendisine göre tercih belirtir ki, bu her bireyin hakkıdır.
HDP, masa başında yapılan bir pazarlığın tarafıdır. Bu masada mazlumun temsilcisidir. Devlet karşısında elinin güçlenmesi için barajı geçip meclise girmesi gereklidir, aksi halde devlet elini pazarlıkta daha da güçlendirmiş olarak masanın başında oturmaya devam edecektir.
Kürtlerin alacağı her hak, azınlıkların kazanacağı bir özgürlük alanı olacaktır.
Çok kültürlü, çok dilli, ister istemez çok dinli, mezhepli bir toplumun önü bu pazarlık sonucuna göre belirlenecektir. Pazarlıkta bugüne kadar özgürlük alanında kazanılmış somut bir durum söz konusu maalesef yok ama olmayacak anlamına gelmeyecektir.
Kürtlerin ve diğer azınlıkların ‘özgür’ olması elbette ‘ulus’ devletin yıkılması anlamına gelir. Tek dil, tek din, tek kültür... yerini çok kültürlü, çok dili, çok dinli... kısaca modern, çağdaş bir devlet anlayışı alabilir.
Elbette bizim saf duygular içinde beklentilerimiz bu bugün ki siyasi yapı ve erk sahibinin diktatörlük düşü altında olacak şey değildir. Öncelikle beyinlerde duran, uygulamada olan tüm anti demokratik yasaların, kurumların değişmesi gereklidir. Kafasına esip örneğin Merkez Bankası başkanına “sen bunu bilmiyorsun, sen ne anlarsın!” dememelidir, diyorsa ülke gidişi tekçi yapının daha keskin ve daha baskıcı bir yapıya dönüşmesi anlamına gelir ki, bunu benim gibi duyarlı biri istemez.
Kişiler tercihlerini yapar, sonucunu bilerek tercih yapar mı, o konuda kuşkularım yaşadığımız yakın tarihe bakınca büyüktür. Çünkü, kendilerine liberal diyenler son yıllarda ne yazık ki ‘ahmak ve aptal’ konumuna tercihleri ile düşmüşlerdir. Sözde özgürlük için atılan her adım zaman içinde onlara ve diğer bireylere ölüm, cezaevi, baskı, korku, soruşturma olarak dönmüştür. Vesayet el değiştirmiş ama konumunu kurumları ile korumuştur.
Bugün seçimlerde tercih yapacakların kafasında işte bu ‘korku’ durmaktadır. Aptal konumuna düşmek hiç hoş bir şey olmasa gerek, ‘kullanılmış bireyler!’.
HDP seçmeni olmayı düşünüyorsanız ve tercihinizi o yönde yapacaksanız öncelikle beklentilerinizi en alt düzeye düşürün, çünkü beklentisi yüksek olanların hayal kırıklığı bir travmaya dönüşüyor ve hayal kırıklıklarını dahi kabul edemiyorlar, inat ile hatalarını savunmaya devam ediyorlar. Bazı liberallerin durumunu gözünüzün önüne getirin yeterlidir! HDP’nin barajı geçmesi için oyunuzu verebilirsiniz, bu sizin tercihiniz olabilir. Ama bu tercih özgürlük ve demokrasi getirecek anlamına gelmesin, çünkü HDP (siyasi çıkarları ve o anlık duruşları ve müttefik ilişkisi) eli ile bugünden daha kötü günlerde yaşayabiliriz, onun garantisi yok. Gezi Direnişi süreci boyunca HDP liderlerinin (ad değiştirmeden önce ve sonrası) tavrı, duruşu, erk sahibine bakışı ortadadır... Bu hareketlerin üstünü hiç bir propaganda ve açıklama kapatamaz. Açık ve nettir. İktidarı elinde tutanların ‘tek alternatif’ olarak kalmasının en büyük destekçisi; Gezi Direnişi süreci içinde HDP ‘açılım’ süreci içinde pazarlık masasını kaybetmeme ve yakaladıkları muhatabı koruma ve kollama tercihi belirli olmuştur. (birkaç milletvekilinin direniş içinde yer alması partinin genel politikasını ve duruşunu değiştirmemiştir.) Kısaca iktidar partisinin o dönemde ki yedek değneği olmuştur, tıpkı diğer parlamento içi partiler gibi... Şu anda parlamentoda olan tüm partiler zaman zaman iktidar partisinin yedek değneği görevini görmüştür. Aslında birbirlerinden büyük farkları yoktur. O yüzden taraf olarak cephelere ayrılmaya gerek yoktur, bugün yaşadığımız ‘karanlık dönemin’ temelinde var olan kitle partilerin rolü tartışılmaz ve açıktır.
Siyaseti tercihler ve duruşlar belirleyecektir. Bu tercihlere ise bizlerin çıkarları yön verecektir. Bizim çıkarımız; çok kültürlü, çok dilli, çok dinli, çok mezhepli bir ülkede mi, yoksa zifiri karanlıkta yaşayan orta çağın gerisinde bir zaman dilimini yaşamayı hayal edenlerin oluşturacağı bir ülkede mi, bunların dışında yakın zamana kadar hakim olan ulus devlet anlayışı olan bir ülkede mi, hepsinin dışında bugün de uygulanan liberal ekonominin hakim olduğu bir ülkede mi?
Nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi biliyoruz ama bizi temsil etmeyen partiler ve liderler arasında bir tercih mi yapacağız?
Eğer, sandığa gitmek gibi bir tercih kullanıyorsam, iktidara gelebilecek desteklediğim bir kitle partim yoksa ‘aptal ve ahmak’ olmayı göz önüne alarak oyumu mazlumdan yana kullanmak olarak belirlerim, çünkü devleti elinde tutan erk sahibinin daha da güçlü olmasını istemem, çünkü ihtirasları ve uygulamalarının sonuçları ile ortadadır.

İsmail Cem Özkan 

1 Mart 2015 Pazar

J.S. Bach notalar ile canlandı.

J.S. Bach notalar ile canlandı. 

Müzik tarihinin önemli bir kırılma noktasında yer alır, o müziğe matematiği, kuralları ve birbirini takip eden dizinleri getirerek müzik (klasik) bir anlamda onun ile yeniden doğdu, bugüne kadar müzik ile ilgilenenlerin temel başlangıcı kabul edildi. O notları ile hayatı betimledi, yeniden notlar ile yarattı ve dinleyicisine bu evrensel dil ile seslendi. Notalar, onun kendisini ifade edebildiği, gelecek kuşaklara bir sözünü aktarabileceği araç olmuştur.
Bu kadar güzel cümleleri Orçun Orçunsel konser öncesi heyecanını yenmek adına yaptığı konuşmada öğreniyoruz. Her konser ayrı bir heyecandır, çünkü yorumcu kendi yorumu ile izleyiciye binlerde yıl önce söylenen sözü aktartacaktır. Elbette her aktarılan söz her ne kadar o yıllara ait gibi gözükse de günümüzde de bir şeyler ifade edebilmek için günümüze ait imgelerden de söz etmesi kaçınılmazdır. O dönemde sanatçıyı etkileyen ve bize yabancı olan halk kültürünün bir benzeri günümüzde de insanları etkilemektedir. Değişmiştir ama uyandırdığı duygusal dokunuşlar aynıdır. Aynı şekilde hüzünlenir, aynı şekilde seviniriz, sadece uyarıcılar da değişim olmuştur.
Bach bir Protestan eğitiminden geçmiş, ailesinde müzisyendir. Büyük bir orkestrayı kuracak ve yedekte de müzisyenlerin olacağı kadar geniştir. Yaşadığı dönemlerde müzisyenler kendilerini saraylarda, şatolarda o dönemin zenginlerine bir şeyler çalarken ve bestelerken bulur. Halk ile kilisede buluşur, kilise orgu ile halka notlar ile seslenirdi. O dönemlerde müzisyenler geçimlerini parası olana isteği şeklinde notlar armağan etmek ve onlara hayat vermek ile sağlarlardı. Bu müziğin seyrini, notların hangi konuları işaret edeceğini de belirliyordu, aksi halde aç kalması ve sokaklarda dolanması içten bile değildi.
Bach, Protestan mezhebine göre çocuklarını eğitmek istemesinden dolayı yaşam çizgisini genelde o mezhebin ve zenginlerinin olduğu alanlar içinde geçirmiştir. Bu ona çok geniş bir özgürlük alanı sağlamadığı gibi ekonomik olarak da pek girdi sağlamıyordu. Kısaca günümüz değimi ile etnik bir alanda, daraltılmış piyasa koşullarında eserlerine hayat vermişti.  
Bach yaşadığı zaman içinde o döneme göre bir çok insana göre iyi, kendi yaşam standardına göre aşağılarda yaşamıştır. Büyük bir bestecidir ve büyüklüğünü parayı verenler düşürüp para kırmaya dahi gitmiştir. O yüzden Bach ömrü içinde bir çok yer gezmiş, bir çok alanda konserler vermiştir. O yaşadığı süre içinde notlarının tersinde eziyeti, aşağılanmayı yaşamış, korkmuş, çekinmiştir. Çocuklarının geleceğini düşünmüş, onlara daha güzel ortamlar hazırlamak istemiş, bugün diğer anneler ve babalar gibi. İki defa evlenmiş, her evliliğinden çocukları olmuş. Büyük kızının evlenmemesini bile kendisine dert edinmiş babadır.
Bach, gözleri görmeyi bırakıp, damadının ellerine ve duygusuna güvenerek ömrünün son demini yaşamıştır. Son nefesini ise felç geçirip, artık yatağa bağlandığı an vermiştir. O bir baba, bir besteci, müziğin serüvenine kurallar getiren ve bugün dahi müzik eğitiminin temellerini oluşturan biri olarak son nefesini o felç sonrası vermiş olmasına rağmen, notaları ile günümüze seslenmeye devam ediyor. Bir anlamda Bach yaşarken bulamadığı o büyük onuru insanlık tarihinin içinde notları ile bulmuştur.
Gelelim konserimize; Orçun Orçunsel kısa açıklama yaptıktan sonra Variations Goldberg 32 ayrı parçasına hayat vermeye başladı. Fakat öncelikle bu çalışmayı piyanoya uyarladığını ve bu uyarlamanın o kadar kolay bir şey olmadığını da özelikle altını çizdi. Bir buçuk saat hiç ara vermeden çaldı. Zaman zaman hareketli, zaman zaman betimlemeler içinde izleyiciyi ayakta tutan bir konser oldu. Orçunsel bu çalışmanın bir zengin birin uyumasına yardım amaçlı bestelendiğine dair bir söylenceyi paylaşmış olsa da bu konser ile bir kere daha hissettim ki, bu piyano sesi ile uyuyacak kadar bilgi birikimim yok! Çünkü uyumak için bestelenen bir çalışmada uyumadan konseri uyanık ve sonuna kadar seyrettim/ dinledim… Orçunsel’in parmaklarını piyano tuşları üzerinde hareketini, zaman zaman kuş gölgesi yapar gibi üst üste getirişini izledim. Elleri uçuyor, tuşlara dokunuyordu. Ayağı ile elleri uyumlu, gözü ile hem tuşları hem de notları izlemesine baktım.
Bach bir konserde yeniden hayat bulurken Yaşar Kemal aynı gün içinde son nefesini vermişti. Yaşar Kemal kelimeleri ile geleceğe mesajlar bırakmış büyük bir yazardır. Yazdığı her kitabı okumuş, mahkeme tutanaklarına girmiş savunmalarını dikkatlice incelemiş olmak bile bende; iyi ki onun ile aynı çağda, aynı ülkede ve aynı gelecek umudu içinde hayata baktım, geleceğe dair umutlarımızı hep büyüttüğümüz için şanslı olduğumu düşündüm ve Yaşar Kemal ile çoğaldığımız için o büyük ustaya teşekkür ediyorum. Büyük ustam hep yüreğimde yarattığın dünyan kadar yerin olacaktır demek istedim.
“Yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir” Yaşar Kemal
Umudu hep üreterek, çoğaltarak hayata ve geleceğe bakıyorum…
Bach bir noktadır müzik için, yazın ve romanımız için Yaşar Kemal’de odur.
İsmail Cem Özkan


27 Şubat 2015 Cuma

Sylvia

Sylvia

Bale, belli figürlere, adım atışlara dayalı dans ve müzikli gösteri türüdür diye tanımlamışlar. Bale hiç izlemeyenlerin bu satırdan ne anlar bilemiyorum ama sözün hiç kullanılmadığı, söz yerine adımlar ve vücut dilinin muhteşem birlikteliğine müzik şahitlik ediyor ve aynı zamanda yönlendiriyor ya da tersi söz konusu da olabilir. Bütün bunların bileşeni ile oluşurken, sahne ve sahne içinde dekor, kostüm ve ışığında bu muhteşem şölene katkıları ile seyirci ile buluşan bir sanat dalının klasik bir eserine şahitlik ettim.
Klasik bir konu, birden ilk bakışta aşık olanlar, ayrılık ve sonra birleşme. Bu basit ve binlerce yıldır işlenen bir konunun bale ile yeniden anlatılması ve öykü süzgecinin yeniden ele alınıp işlenmesi ile oluşmuş Sylvia.
Yunan efsanesinin güzel perisi Sylvia ile Aminta'nın aşkının anlatıldığı ve 3 perdeden oluşan temsil henüz ilk perdesinde, daha perde açılır açılmaz dekor sizi büyülüyor ve büyülü bir masalın içine davet ediyor.  
Birinci perde - Kutsal Orman
Sahne muhteşem derinlik hissi veren bir orman içinde geçmektedir. Orman içinde ağaçlar birbiri ile kucaklaşmış, her yaprağın altında sanki bir göz olacakları izlemek ister gibidir. Orman içine yansıyan ışık, derinliği daha da güçlendirmiş ve Eros bir köşeden hareketsiz olarak izlemektedir. Ta ki kendisine verilecek göreve kadar sessiz, hareketsiz olarak tanrı sabır ile orada her şeyi görmekte ve hissetmektedir.
Bale, tapınma amaçlı yapılan orman dansı ile başlar. Aminta, tökezleyerek düşer ve ayini bozar. Aminta'nın tutku ile sevdiği Sylvia o sırada aşk tanrısını aldatmak için avcıları ile beraber gelir. Aminta kendini gizlemeye çalışır fakat Sylvia izi fark eder ve okunu Eros’a yöneltir. Aminta tanrıyı korurken kendi yaralanır. O sırada Eros’da Sylvia’yı vurur (Eros'un, aşkı, baştan beri korumayı temsil ettiğini hissediyorsunuz, tek bir ok atma hareketinin bile nasıl bir asaletle yapılabileceğini o anda gözlemliyorsunuz.) ve yaralanır ama bu yaralanma onu etkisiz hale getirmek için yeterli olmuştur. Avcı Orion'un da Aminta'nın baygınlığını kutlarken o sırada Sylvia’yı seyrettiği ortaya çıkar. Sylvia ona doğru dönerken o yine kendini gizler. Bu sıra da Sylvia Aminta'ya karşı yakınlaşmıştır. Avcı kadın kurbanı için hayıflanırken Orion tarafından sürüklenerek kaçırılır. Köylüler Aaminta’nın bedeni çevresinde matem tutarlarken gizlenmiş olan Eros, çobanı canlandırana kadar kendi gerçek kimliğini saklamaz ve Aminta’yı Orion’un yaptıkları konusunda bilgilendirir.
İkinci perde - Orion'un Ada Mağarası
Bir mağara içindeler. Mağara ormanda olduğu gibi içinde derinliği olan, tavanı yüksek ve sadedir. Mağara duvarları içinde koyutluklarda ateş vardır, o ateşler mağaranın içini aydınlattığı hissini vermektedir.
Orion’un Adasında gizlediği esiri Sylvia’yı boşu boşuna şarap ve mücevherlerle ikna etmeye çalışır. Burada bir parantez açarak beni etkileyen bir anıda paylaşmak istiyorum, çünkü doğu müziği eşliğinde elinde küçük zillerle dans ettiği öyle bir sahne var ki,  büyülendim. Sylvia şimdi Aminta'nın yasını tutmaktadır. Göğsünden çıkarılan oku hasretle bağrına basar. Orion oku ondan çaldığında Sylvia Onu esir eden adamı kendinden geçene kadar sarhoş eder. Bu arada okunu ele geçirir ve onun yardımı ile Eros'dan yardım ister. Sylvia'nın çabaları boşa değildir. Eros hemen gelir ve Aminta'nın onu bekleyen görüntüsünün hayalini gösterir. İkisi beraber Sylvia'nın aşkının onu beklediği Diana Tapınağı'na (Artemis) doğru hareket ederler. 
Üçüncü perde - Deniz Kenarındaki Diana Tapınağı
Artemis tapınağı muhteşemdir, sütunlar ve tapınma merkezi sahnenin ortasındadır. Fors özel bir ışık ile aydınlatılmış, meşaleler sütunların başında ortamı gerek gördüğünde aydınlatmaktadır.
Aminta Diana Tapınağı'na biraz sonra Eros la beraber gelecek olan Bacchanal'ı (Şarap Tanrısı) bulmak için gitmiştir. Kavuşmanın verdiği birkaç sevinçli dakikadan sonra Sylvia'yı arayan Orion çıka gelir. O ve Aminta kavga ederler. Sylvia Diana'nın mihrabının arkasına saklanır, Orion onu takip etmeye çalışır. Savaş Tanrısı bu hareketle çileden çıkar Orion'u cezalandırır, Aminta ve Sylvia'nın birlikteliğini de ret eder. Şefkatli Eros Diana'ya bir hayal gösterir. Kendiside bir çoban olan Tanrıça'nın geç aşkı Endymion'u ona hatırlatır. Diana'nın kalbinde bir değişim olur ve kararını geri alır. Aminta ve Sylvia Tanrıların iyi niyeti altında bir araya gelirler. Eros’un etkilediği çift sonuçta her zorluğu yenecek, aşk yine galip gelecektir.
Sylvia balesi dekoruyla, kostümleriyle, müzikleriyle, koreografisiyle bu sezonda izlediğim en iyi temsillerden biriydi.
Koreografının, eğitmenlerinin, dansçılarının, emeği geçen herkesin ellerine, bedenlerine, sahneye ışıkları yansıyan ruhlarına, tükenmeyen enerjilerine sağlık... Alkışınız ve seyirciniz bol olsun!
Sylvia rolünde,  Deniz Kılınç/ Melike Manav, Aminta rolünde Olcay Tunçeli / Melih Mertel, Diana rolünde, Ebru Cansız/ Ebru Mıhçıoğlu  Eros rolünde, Melih Mertel/ Deniz Özaydın ve Orion rolünde Erhan Güzel/ M. Nuri Arkan/Ömer Erenler gibi solist dansçılar başta olmak üzere,  İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin tüm solist dansçılarının da dönüşümlü olarak dans edecekler diye belirtilmiş bana gelen bültende. Bütün sanatçılar alkışı hak ediyor ve gidin, alkışınızı esirgemeyin…
İsmail Cem Özkan


26 Şubat 2015 Perşembe

Yenilerek zafer elde etmek!

Yenilerek zafer elde etmek!

Zafer denen kavram görecelidir, bazı yenilgiler de zafer hanesine yazılır. Yenilmiş orduların ülkeleri genelde yenilgilerini kendi halkalarına zafer olarak anlatır ve yeni bir tarih yazımına girişirler. Eğer kapalı bir toplumsa ve diğer ülkeler ile iletişim yoksa o ülkenin insanları uydurulan bu tarihe inanır ve resmi tarihin yetiştirdiği bireyler yenilgilerini zafer olarak kutlar ve gurur duyarlar.
Resmi tarih bir anlamda kendi halkına yalan söyleme aracıdır ve bunu yasal olarak yapılır ve hiçbir şekilde vicdan rahatsızlığı bırakmaz. Çünkü devletlerin vicdanı olmaz, hesaplaşacağı kimseler yoktur! Her iktidar devletin resmi tarihini kendi çıkarına göre değiştirip yeni tarih yazdırabilir ve bu yeni tarihin gerçek ve tek doğru olduğunu iddia bile edebilir. Tarih yazıcılar eli ile oluşur ve yazıcılar da her daim güçlünün yanında, mazlumun karşısındadır. Çünkü her yazıcı profesyoneldir.
Devletlerin uzak tarihi kadar yakın tarihi her daim tartışmalıdır, çünkü yakın tarih günlük politikaya daha çok etki etmekte ve algı oluşumunu sağlamaktadır. Devlet algılar ile yönetilir!
Her seçim bir anlamda tarihin yeniden yorumlanmasıdır, çünkü erk sahibinin değişimi anlamındadır, erk sahibinin gücü ile orantılı olarak tarih yazımı değişiklik gösterir ve erk sahibinin ihtiyacına göre tarihte bazı ayrıntılar öne çıkarılıp zafer kazananların gururu günümüz insanına yansıtılır. Tarih algıları biçimlendirir!
Tarih yazıcıların yalanlarını ortaya çıkaran romana ve öykülerdir. Kalmışsa eğer sözlü edebiyatımız ve türkülerdir. Bunlar resmi tarihin sağlamasını yapabileceğiniz unsurlar olmasına rağmen, eğlence aracı görülmesi nedeni ile kimse bu konuda karşılaştırmalı bir araştırmaya girmez, çünkü riskli bir iştir ve bu riski üzerine alıp yapabilecek insan sayısı çok azdır. Tarih karşılaştırmalı incelendiğinde doğruya yakın bir gerçeklik ile karşılaşılabilinir.
AKP uzun süre iktidarda kalan bir parti ve resmi tarihimizi kendi çıkarına uygun olarak değiştirmiş, okullarda okutulan yeni bir tarih yazmıştır. AKP siyasi tarihimiz içinde kendine özgün deneyimleri ile dikkati çekerken, lideri bir anlamda ulaşılmaz, her şeyi bilen, kimse ona akıl veremez, gerek gördüğünde rest çeken, kendisine sadık adamlarının arkasında sonuna kadar kalan bir lider profili çizmektedir. İktidar olduğu süre içinde hiçbir zaman kendi arkadaşlarını eleştiri okları altında bırakmamış, onların Osmanlı iktidarı döneminde olduğu gibi yeniçerilerin önüne yem diye atmamıştır. Korumuştur, hatalarını bile bile hatalarını yok saymış, arkadaşlarım yapmaz demiştir. Kendisini liderlik koltuğuna taşıyan her arkadaşını şemsiye altında tutmuş, gerek gördüğünde pasif göreve atamıştır.
İktidarı yolunda hedeflerine ulaşmada engel gördüklerini akıllı politikalar ve ittifaklar ile tek tek ortadan kaldırmasını bilmiş, muhalefet partilerini bu iktidar yolunda yedek değnek olarak kulanmış, gerek gördüğünde değiştirmekten zıt kutuplara sıçramaktan çekinmemiştir. Düşman yoktur, müttefik vardır cümlesini kendisine rehber edinmiştir.
Yeni bir seçim sürecindeyiz, bu seçim sürecinde AKP yıpranmış, liderini saraya taşımış bir parti konumundadır. AKP, bu seçim sürecinde yenilgi ile çıkacağını bilmektedir.
AKP yeni süreçte sandıkta yenilmek zorundadır, (yenilgi, son seçimde aldığı oydan düşük oy alması anlamındadır.)  çünkü başarılı olursa sarayda ki liderinin konumu tartışma yaratacak ve güç dengesinin bozulması demektir. Sarayda ki liderin amacı rejim değişikliği için mecliste koltuk sayısının fazla olmasıdır. Son seçimden düşük oy ise gerçek liderin hala kendisi olduğunu ve kazanılan her oyun onun gösterdiği performansın işareti olarak okunacaktır.
Yenilgi ile çıkan bir partinin liderini değiştirmek daha kolaydır. Başarılı olan birinin egosunu dizginlemek siyaset içinde zordur. Eğer parti yenilgi ile çıkarsa şimdiki lider olarak görünen koltuğunu yenilgi ile koltuğunu bırakmak zorunda kalacak ve yaramaz çocuk gibi köşesine çekilmek ile yetinecektir... Yerine sır ve eylem arkadaş olarak görünen getirilip parti yeni yolunda yeni biçimi ile devam edecek planları yapılıyor olabilinir.
Şimdi, AKP’nin seçim stratejisi büyük olasılıkla 'yenilgi' olacak ama iktidar koltuğunu bırakmayacak bir yenilgi / zafer olması gerek. Bunun için muhalefet birliğini bozacak ve oy dağılımını daha geniş kesimde olacak şekilde siyasi partilere el altından destek vermek zorunda. Geçmişte olduğu gibi. En çıplak destek bildiğimiz gibi ‘yetmez ama evet’ sürecinde DSİP'e verilmişti. Balkondan teşekkür alacak kadar önem verildiği konuşmada ortaya çıkacaktı. Muhalefete verilen dolaylı ya da direkt her destek, muhalefet partiler arasında ki oy oranın dağılımı ile muhalefetin iktidara taşıyacak oy oranı eriyecek ve iktidar için çoğunluk ortadan kalkacak ve AKP ister istemez seçim barajını bir ‘seçmen’ olarak kullanıp çoğunluk milletvekili sayısına ulaşmak isteyecektir. (başkasını seçmiş ama barajı aşamayan her oy partiler arası dağıtılacak ve çoğunluk partisi hanesine daha fazla yansıyacaktır, barajı aşamayan her oy bir anlamda dolaylı iktidar partisini seçmiş olacaktır.)
Bu seçimde AKP kimlere destek vereceği aslında şimdiden belli gibi, çünkü ittifak konusu Fettulah Gülen cemaati karşıtlığı olacaktır. Buna hazır soldan - sağdan gelme partiler her daim yan değnek olmak için alacağı yardımı bekliyor olabilir.. Elbette bu AKP karşıtı gibi gözüküp aslında dolaylı destek verilecek bir süreçtir. Çok karşı gibi gözükmek bir anlamda desteklemektir.
Bu seçimin kritik önemi var, çünkü rejim değişikliği için parlamentoda çoğunluk önemlidir.
AKP kurmayları işte bu çoğunluğu seçim barajını bir seçmen olarak kullanmak için değişik kartlar açtı.
HDP %10 barajı aşamayacağı üzerine kurulan bu strateji başarılı olursa AKP istediğini rahatlıkla alır konuma gelecek, bir taş ile birden fazla amaca ulaşılmış olunabilinir.
Bu seçimde AKP kaybedecek ama mecliste sandalye kazanma üzerine stratejisini kuruyor.
Bu oyunu bakalım kimler bozabilecek?
AKP’nin sarayda hesapları, seçim meydanlarına çıkmadan ittifaklar ile bozulabilinir mi?
Seçim müttefikler üzerinden bir oyundur, seçime giren partiler rakibini düşman değil de müttefik gördüğünde başarı oranı yüksek olacaktır. AKP doğuşuna giden süreç müttefiklerin birlikte seçime girip kazanımları ile döşendiğini unutmamak gereklidir.
İsmail Cem Özkan


7 Şubat 2015 Cumartesi

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir.

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir.

Hangi sistem altında yaşarsanız yaşayın, hangi rejim altında olursanız olun sanattan kimse korkmaz, sanat korkunç değildir.
İktidar, iktidar koltuğunu kaybedeceğinden endişelenerek iş yapar ve endişesini bastırmak için; baskı araçlarını kendi hizmetine sunulan hukuki, ahlaki, geleneksel kuralları en sonuna kadar kullanır. İktidarın amacı daha fazla iktidarda kalarak yaratmış olduğu çıkar ilişkisi ortamından olabildiğince yararlanmak ve kendi çevresine çıkarsal ağı daha karmaşık oluşturup, iktidar koltuğunda uzun süre kalmayı amaçlar. İktidar ilişkileri, karmaşık çıkar ilişkilerin bir biri ile olasılık üzerinden kurgulanması, ilişkilerin uzun süre devam ettirmesi üzerine kuruludur. Her çıkar ilişkisi başka çıkar ilişkisi ile çatışır ve bu çatışmanın yaratmış olduğu krizi iktidardaki yönetebildiği sürece koltuğunda oturur.
İktidar olan her yerde kriz vardır, uzun süre iktidar kalmanın birinci koşulu krizleri yönetebilme yetkisini elinde tutabilmek ve yönetebilmektir. Krizi yönetemeyenler tarih içinde yerini kısa sürede alır. Her çıkarsal ilişki bulunan zaman içinde daha karmaşık hale gelir, her şeyi ile paralele giden çıkarsal ilişkiler bile bir zaman sonra yolları çelişir ve daha çok pay elde etme hırsına dönüşebilir. Bu çıkar ilişiklerin çatıştığı ortamda kaos oluşabilir, kriz bu kaos ortamın sonucudur.
İktidarda kalmanın ve iktidar yolunda oluşan korkuların hiç biri sanat ve sanatçı ile ilişkili yoktur. Ancak iktidara gidiş yolunda kullanılan söylem ve daha keskin ve direkt anlatım aracı olarak sanat eserlerinden ve sanatçıdan yararlanır. Bu araçlar da parası olana ve güce göre sanatçının tercihi önemli rol oynar. Kullanan kim olursa olsun (ister sipariş, ister gönüllü) üretilmiş ürünlerin amacı yönünde popüler araçlar tarafından hedef kitleye ulaşımı sağlanır. Bu üretilen ürünlerin ne kadarı gerçek anlamda sanat ya da değil konusu her daim tartışma konusu olmuş olmasına rağmen, para ile ve karşılığı olan özgün ürünlere sanat adını verildiğini hiç akıldan çıkarmamak gereklidir. Belli bir estetik kaygı ile belirli kurallar içinde üretilmiş eserlere sanat adını vermiş olursak eğer, bu kaygıları karşılayan ama erk sahibinin ihtiyacını yerine getiren eserler ancak bir amaca hizmet eder ve korku yaymaz. Ancak sonucu ve kullanıma amacına uygun olarak tedirginlik yaratır ve bu tedirginliği korku ile karıştıranlar sanattan korkuyorlar söylemini kullanmaya eğilimlidirler.
Hiçbir sistem, rejim sanattan korkmaz amacı doğrultusunda o sanat ürünlerini kendi amaçları için kullanmak için iktidar ve erk sahipleri algılar ile oynayabilir, gerek gördüğünde dolaylı veya direkt propaganda aracı olarak kullanabilir. Her propaganda aracının amacı karşısında ki hedeftekinin zayıf noktasını kitleler tarafından algılanmasını ve var olan dengelerin bozulamasın hedefler. Ama bu sanatın işi ve görevi değildir. Sanat anlık çıkar ilişkisi içinde sadece bir meta ve uzun süreli yatırım aracı olarak bulunduğumuz zaman diliminin ruhuna işlemiştir. Meta olan her şey alınır satılır, yatırım aracı olarak kullanılır. Bugün tiyatro salonlarında oynanan oyun, sergi salonlarında sergilenen her eser bir çıkar ilişkisinin parçası ve üretenden daha çok aracıların para kazandığı bir çarkın parçasıdır.
Kısaca yaşadığımız zaman diliminde parayı veren düdüğünü çalar, istediği aracı propaganda aracı kullanabilir. Bugün sisteme, rejime hiç eleştiri getirmeyen her ürün, her bohem havada yaratılan ilişkisi dolaylı olarak rejimin daha uzun süre yaşamasını ve hayattan memnuniyeti ifade eder. Rejime, iktidarı rahatsız etmeyen her sanat eseri, sanatçı dolaylı olarak rejime ve iktidara destek veren dolaylı propaganda aracı işlevini görür ve iktidar gerek gördüğünde üretilen ve üretenleri bu meta ürünlerini ve üreticilerini kullanır.
Sanat dalı korku yaymaz, hiç bir sisteme de korku vermez. Günümüzde sanat, parayı verene hizmet eder, paraya boyun eğmiştir sanat. (Gerçi eğmediği bir an var mı düşündüm, para bulunmadan önce belki dedim kendi kendime!)
Bir çok insan ezberlemiş olduğu kalıp cümleler kurar ve konuşmalarında tekrarlarlar. Örneğin “sanattan korkuyorlar!” kalıbı gibi.  Kalıp cümleler genelde doğruyu yansıtmaz, sadece bir alışkanlığın devamını göstermekten başka…
Sanat eserleri yasaklanıyor, sanatçılar içeriye atılıyor, hatta derisi yüzülüyor, şimdi bunlar korkudan değil mi diye düşündüğünüzü duyar gibiyim. Evet, yasaklar korkudan değil, başka çıkar ilişkisinin ortaya çıkarmış olduğu dönemlik şeylerdir, çünkü yasaklanan şeyler yine aynı iktidar ve rejim içinde yasaklanmadan çıkarılıp hatta rejimin savunduğu söylem bile olabiliyor. Yasaklar, anlık kriz döneminde krizi yönetme aracı olarak kullanılmaktadır, o da korku değil, sadece tedirginlik yaratmak ve rahatsızlık vermek için bir propaganda aracıdır. “Bakın baş kaldırırsanız bakın başınıza neler neler gelir!” diyerek gözdağı vermenin başka bir boyutudur.
Korkan insan korktuğu yerin yanından geçerken ıslık çalarmış, sanat eserlerinin, sanatçının yanında geçerken erk sahibinin ıslık çaldığını hiç görmedim!
İsmail Cem Özkan 


28 Ocak 2015 Çarşamba

Cansız bedenler çürürken…

Cansız bedenler çürürken…

Etrafta cesetler nefes almadan yatıyor. Üzerlerinde ne bir leş yiyici, ne de leş yiyerek geçinen insan vardı. Sessizlik ortamı kucaklamış, etrafta biraz önce yaşanan savaşın son izi olan duman dağılıyordu. Savaş artık mertçe değil, görünmeyen yerden gelen bir bombanın yer yüzüne yakınken patlaması sonucu bir hançer şeklinde insanın arkasından saplanmasıydı. Düşmanı görmüyordun, nasıl biri, ne konuşur, nasıl yaşar gözünde canlandırmadan onun attığı bir bomba ile yok oluyorsun. Ne bir ses kalıyor geriye, ne de yaşayan her hangi bir şey.
Cesetler sokakların içinde, kapı önlerinde, kokuşmaya henüz başlamadan öyle duruyor. Zaman durmuş gibi gözükmesine rağmen, zaman sürekli kendi devinimi içinde yol almaya devam ediyordu. Bir çok insan ise o ölüm anını beyaz ekranları aracılığı ile şahitlik yapıyordu, bir direğe bağlanmış kameralar aracılığı ile.
Ölüm, sessizce kucaklıyordu tüm yaşayanları.
Yaşayanlar ise bir birini boğazlıyordu.
Her boğazlama ise birilerin elini ovuşturmasına yol açıyor, kasalarına giren dolarları düşünüyordu. 
Birileri ise ertesi gün çocuğunu hangi kreş yuvasına yazdıracağını düşünmekte ve kreş parasını nasıl ödeyeceğini hesapları içindeydi.
Savaş yaşandığı yeri yok ediyor, diğer yerlerde ise savaştan elde edilen sermeye birikimin getirmiş olduğu göreceli refahı yaşıyordu.
Tarih sayfaları kan ile doluydu.
Kan geçmişin izlerini, kelimelerini, zaferlerini şanlı, onurlu, onursuz, yenilmiş, kazanılmış şekilde yazıyor, soykırıma uğramışları ise hiç anmadan geçiyordu, çünkü soykırımın yaşayan çocukları yoktu, yok olan nesillerini, atalarını ansınlar, dillendirsinler.
Sessizlik ölüm anında yoktu sadece, soyu kurumuşların tarihi de sessizdi, kimse anımsamak ve için toprak altını kazmıyor, o dönemden kalan tabletleri popüler şekilde dillendirmiyordu. Sessizce geçiştirilen tabletlerde kanların üzerinde kendi parmak izimiz varsa, o parmak izini silmek için son teknoloji ürünü temizlik malzemeleri ile izleri karıştırmaya çalışıyor buluyorduk kendimizi.
Kan suçu yaratır, suçlular kan izlerini silmek için ellerinde ki her olanağı kullanır.
Suçlular bir arada yaşamak yerine, kendi homojen toplumunda yaşamaya özen gösterir, toplumu içinde bu homojen yapıyı bozan varsa hemen onu yok etmeyi düşünür ve onu yok etmek için iftiralar, linç etmek için ortam hazırlar, sonra onun acı çekmesini büyük bir keyif ile izler.
Kan ile beslenenler, kan aktıkça daha çok mutlu olur ve suçlarına ortak bulmaktan keyif duyarlar.
Suçlular tek olayı sevmez, suçlarını kitleselleştirmek için uğraşılar, çünkü kitlesel yapılan şeyleri suç olarak kabul edilmez. Toplum bir bütün olarak cinayet işlemez inancı hakimdir, çünkü çoğunluk her daim haklıdır ve hakkını zor kullanım aracı olan devlet mekanizmasını kullanarak gösterir.
Devlet, suçluların suçlarını suç olmaktan çıkaran bir araçtır.
Devlet olan yerde, fakirler zenginleri öldürmesin diye yasalar vardır. Zenginler ise suçu kendi güçlerine göre tanımlar ve uygulatır.
Devlet olan yerde suç kavramı, zenginler arasında ki orantısız rekabeti dengelemek için vardır.
Devlet olan yerde kim suçlu, kim suçsuz kavramını çıkar ilişkisi belirler ve uygular.
Çıkar ilişkisi sözde herkesin eşit hakları olduğu, rekabetin eşit güçler arsında yapıldığı farz edilir ama hayatta öyle bir şey yoktur, çünkü maddi gücü olan, güçsüzü yanına alır ve istediği verimliliği elde edene kadar çalıştırır, işine yaramadığı an posasını bir delikten aşağıya bırakır.
Savaş, çıkar ilişkilerin sonucunda oluşur ve çıkarlar olduğu sürece insanlar  birbirine kırdırılır, zenginler daha çok zengin olur.
Savaş olan yerde kara ilişkiler ve para olur ve ama her savaş kontrollüdür ve kontrollü olarak kara paranın ve insan hareketine izin verilir, gerek görüldüğünde izin verilenler suçlu olarak gösterilip linç edilmeleri sağlanır.
Her sömürge toplumunda, toplumun sürekli parçalanması ve atomize olması için iç çatışma sürekli sıcak tutulur, eğitim ile bu çatışmanın tohumları kuşaktan kuşağa aktarılır.
Yarı sömürge ve sömürge toplumlarda ekranlar bu çatışmanın her an gündemde kalması için programlar yapılmasına olanak verilir, ortam hazırlanır.
Her ortam başka bir cinayetin habercisidir. Cinayet işlendikten sonra bu haberleri doğru okumaya gayret ederiz.
TV programlarını genelde balon olarak görürüm ve ilgilenmem ama yaşadığımız zamanın ruhu içinde bizi her yerden kuşatan uyarıcılar var, o uyarıcılara karşı insan ister istemez kafasını dönderip bakıyor.
Savaş sadece silah ile olmuyor, başka öldürme araçları ile beynimizin içi boşaltılırken, geçmiş birikimlerimizin de antika dükkanında satılan metaya dönüşmüş olduğu gerçekliği ile karşı karşıya kalıyoruz.
Sosyal medyadan gelen mesajlara bakınca tartışma değil de sanki cephe savaşı! TV ekranlarında reyting için yapılan popüler programların ister istemez bir izleyici fun club’ü oluyor. Her fun club’ün bir de popüler lideri!
Liderlerin etrafında bileylenmiş taraftarlar ve tutuğu liderin (tartışma programında aslında sıradan bir konuk) sözlerini sosyal medya hesaplarından paylaşırken, aynı zamanda rakip gördüklerini küçümseyen, alaya alan cümleler gördüm.
İlkel bir duruş olarak algıladım, çünkü savaşı isteyen ve cephede birbirini öldüren insanlar, düşünme yerine eylem yapan, eyleminin sonucunu düşünemeyen bir piyon konuma getirilmiş birey ve içgüdüsü ile oklarını (cümlelerini) fırlatırken görürüm.
TV ekranlarında kan dökülmedi, baş yarılmadı ama balon sohbetlerden bugüne kalan sadece öfke, içini boşaltmış, ekran karşısında tatmin olmuş bireylerin bıraktığı kondomları sosyal medya sayfamda kelimeler olarak gördüm...
Sonuçta bu toplum içinde yaşayan ve farklı doğruları olan bireylerin neden bir arada huzur içinde yaşayamayacağının küçük bir deney sahnesi olmasından öğreticiydi.
Bizler bir arada değil, bölünerek yaşamayı ve öldürerek kan ile beslenmeyi kendimize doğru olarak kabul etmiş bir kültürün evlatlarıyız.
Tarihimiz kan akıyor, insanlar kan içinde boğuluyor, doğal olarak onların torunları da kan içmek için kan dökmek adına fırsat kolluyor...
Etrafta cansız bedenler, nefes almayan canlılar. Henüz duman o ölüm yerinin üzerinde.
Sokakta bir direkte duran kameradan canlı olarak o ölüm anını ve sonrasını evimizden, yolda giderken akıllı telefon ekranlarımızdan seyrediyoruz.
Her birimiz her şeyi görüyoruz, ama farkına varamıyoruz, çünkü her birimiz yalnızlaştırılıyoruz.
Yalnızlaşan insan korkar, korktuğunda sosyal medyadaki duvarına bir şeyler yazar, fun club üyesi gibi tuttuğu liderinin her cümlesini paylaşmak için algılarını sadece o ana odaklar ve paylaşır. Karşısında gördüğü düşmanını küçümser, onu işlevsiz bırakıp, tek başına bir çukurda, o cansız bedenlerin arasında görmek ister.
Korku, yaşadığımız toplumu daha da atomize ediyor, parçalanıyoruz. Parçalandıkça kendi doğrumuzun tüm dünyaya egemen olmasını düşünüyor, bizim konuştuğumuz dilin hakim olmasını düşlüyoruz.
Görüyoruz, farkında değiliz!
Cansız bedenler çürürken, çürüyenin sadece o beden olduğunu düşünüyoruz, kendimizi görmeden!
İsmail Cem Özkan


16 Ocak 2015 Cuma

Seçimler yaklaşırken…

Seçimler yaklaşırken…

Seçimler yaşadığımız çağın olmazsa olmazıdır, dağda ki çobanın oyu ile fabrika sahibinin, sahnelerin yıldızının da oyu tektir, birbirinden ne üstündür ne de aşağıdır. Ama varoşlarda yaşayanların oyları bir araya geldiğinde birbiri ile benim oyum daha değerli, senin oyun daha değersiz tartışmasını sonlandırmış, benim dediğim olur demiş. Elbette bu sözü söyleyebilmesi içinde dış etkin güçlerin çıkarı o yönde olması önemliymiş. Varoluşlar şehirleri kuşattı ve sonunda aldı ve yağmalamaya girişti. Varoşlar oluşurken (henüz gecekondu mahalleri iken) yoktan rantı yaratmayı öğrendi, iktidara gelince her şeyi ranta dönderip koltuğunu sağlama alacak kadar çevresinde bir çıkar birliği kurdu. Seçim ve partiler çıkarlar birliği üzerinde sözünü söyler, düşünce ve özgürlük daha sonra gelir!
Siz hiç ben özgürlük istiyorum diye seçime giren siyasi partiyi, göremezsiniz. Özgürlüğü parçalara ayırır, işine gelen özgürlüğü öne çıkarır, diğerlerini yok sayar, iktidara geldiğinde diğerler özgürlük isteklerini dillendirenleri de yok etmek, asimile etmek için eline geçen gücü onlara karşı kullanır. Başörtüsüne özgürlük isteyenler, Alevilerin inanç özgürlüğünü yok sayması kadar doğal ne olabilir! Başörtüsüne özgürlük diye imza kampanyalarında sıraya girip imza atanların önemli bir bölümü kariyer, iş, bazı imtiyazlar elde etme adına imza atmış, ama özgürlük istemi olan Alevileri yok saymış, hatta görmezden gelmiş. Zamanı gelince onlarda özgür olsun diye fısıldamışlar, özgürlük kavramı geniş anlamda kullanıldığı zaman. Ama artık isimlerinin önünde profesör, doçent, doktor ve de çocuklara kurs verebileceği köy, medrese vb yaptıktan sonra. Her şey çıkardır, çıkar olan yerden imza mı eksik edilir!
Seçimler partiler ve bağımsız adayların kıyasıya yarışıdır ve jüri üyesi oy kullananlardır. Fakat her jüri üyesi kağıt üzerinde eşit haklara sahip olsa da gerçek öyle değildir. Seçim sandığı önünde ağanın, patronların adamları durur, marabanın, işçinin, memurun gizli oy, açık sayım ilkesini kontrol eder. Hadi bakalım ağanın, patronun sözünün dışında oy ver. Didik didik edilir, kimmiş bakayım o vermeyen aranır ve bulunur. Demek neymiş efendim, oy hakkı vardır ama ağanın, patronun ve çıkar ilişkisine uygun olarak oylar verilir, akıldan önce çıkar gelir.
Çıkar ilişkisin çatışma alanı olan sandıklar, her seçimde ülke sathında seçmenin önüne konur. Seçim başlı başına büyük bir rant yaratma kapısıdır. Seçim döneminde ülke ekonomisi canlanır, bayrak imalatçıları, reklam evleri baskı araçları ile seçmene gidecek propaganda araçlarını yetiştirmek için geçici eleman dahi alır. Her seçim dönemi yıpranan iktidar, yıpranan derilerini döker, yeni deri ile yeni parti gibi seçmenin karşısına dikilir, ben iyi yönetiyorum ve sizin iyiliğinizi düşünüyor ve iyiliğiniz için baskı aracı, sansür vb şeyler yapıyorum. Hepsi sizin iyiliğiniz için!
İktidar seçmenin iyiliğini düşünür, muhalefet iyilik düşüneceğini dillendirir. Sonuçta her biri iyilik severdir ve iyilik yapar! Seçim bir anlamda krize düşen iktidarın çıkış kapısıdır, kilitlenen ekonominin can suyudur. Para basılır, dağıtılır, ayakkabı kutusuna konur hepsi iyilik ve devletin bekası içindir. Bazı liderler sarayda yaşıyormuş, o de iyilik almanın bedelidir, göze batmaması gereklidir.
Seçime gelir, çatar, sandıklara oylar atılır. Gizli oy açık sayım yapılır... Sandık başında devlet temsilcileri ve seçime girenlerin temsilcisi vardır. Sonuçlar belli olur ve açıklanır. Birileri kaybeder, biri kazanır. Kaybeden aslında hep kazandığını ama hile yenildiğini açıklar. Kazanan ise balkona çıkar konuşma yapar, havai fişekler eşliğinde sonradan uydurulmuş mehter marşı çalar. Zamanın ruhuna ve halkın nabzına göre müzik eşliğinde yeni dönemin başladığı dünyaya ilan edilir. Kazanan kazandığı, kaybeden kaybettiği ile kalır, itirazları kısa süre sürdürür ve unutulur. Alışmam diyenler alışır, el öpmem diyenler el öper, çıkarı için fır fır dönenler seçim sonucuna göre dönüşünü sonlandırır ve yeni duruma göre konumlanır.
Sonra iç konuşmalarımız ile baş başa kalır ve iç konuşmalarımızı dost sohbetlerinde dillendiririz!
“Seçime girip kaybedenler hep sandık hilesinden bahseder ve güvenlik sorununu dillendirir. Anladım hile var, yazarken kaydırıyorlar falan filan… Hepsi doğru, sen seçime giriyorsun ve sana atılan oya sahip çıkamıyorsun, sahip çıkacak bir teşkilat yapın yok, lojistik faaliyet yürütecek bir profesyonel çalışman yok, sonra hep şikayet hep şikayet... Şikayet edeceğine seçime girme en azından seni bir ciddi parti sansınlar. Seçime girip de her tarafı dökülen parti nasıl iktidara gelir ki?”
“İşte yaşadığımız sonuç, mecliste ki bütün siyasi partiler iktidarın yedek değneği konumunda varlıklarını koruma derdine düşmüşler... Seçim kazanma gibi bir dertleri yok... Olsaydı bugünden sandık güvenliği için yapılanmaya gider ve onun için bütçe ayırırdı... Son dakikada gönüllüler ile yapılan işler ancak bu kadar oluyor...”
“Örnek bir olay anlatayım; bir yerel seçimde etnik kimlik ve inanç seçmene seslenen Turgut Öker aday olmuştu. Gittim oyumu ona verdim. Benim oy verdiğim sandıkta ona oy verecek benden başka kimse yok, çünkü onun potansiyel seçmeni benim oturduğum yerde oturmuyor... Yani sandıkta tek oy benim olmak zorunda... Sonuç açıklandı aaa benim oy yok! Kazanmaya az bir oy kalmış olsaydı kendi inisiyatifim ile o oyun peşinde giderdim ama seçim sonucunda yüzdelerin alt tabanında olduğu için peşine düşmedim. Ama kazanma olasılığı olan ama sandık sayımında ciddi sayım yapanlar olmuş olsaydı, benim o tek oyuma sahip çıkar ve gerekli yere yazdırırlardı.
Başkasının oyuna sahip çıkamayanlar kendi oylarına da sahip çıkamazlar...
Alınacak ders, benim oyum büyük olasılıkla bir sırasına yazılmıştır ve orada bulunan muhalefet sandık başkanları buna göz yummuştur… Ya da geçersiz olarak işaretlemişlerdir… Ama sonuçta benim oyuma sahip çıkamayanlar, ülke yönetimine aday olamazlar... Olamadılar da, hep iktidar kazandı... İktidar partisinin kazanmasına en çok muhalefet partisinin sandık görevlileri hizmet etmiştir…”
Seçim yaklaşıyor, fır fır dönenler, milletvekili olmak için parende atanlar, ceplerine para koyup parti kapılarını ziyaret edenler bugünlerde ortalıkta geziyor. Partiler seçim bildirisi yazdırma derdinde, parayı nasıl denkleştiririz telaşında. İktidar, iktidar gücünden aldığı gücü kullanma derdinde, muhalefet ise parlamentoya girme barajı aşma derdinde kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan köpek gibi dönüp durmakta. Bu dönmeler girdap oluşturmakta ve siyasi ortam kasırgaya doğru giden tartışmalar için şimşekler, yıldırımların yaydığı ışıltılar etrafa ilk kıvılcımlarını yaymakta, seçim için gerekli olan cepheler belirlenmektedir. 
Ülke ne çektiyse bu cepheleşmeden çekmiştir denir ama cepheleşme ekonomiye can suyu olur, var olan sorunlar unutulur, bir anlamda beyim yıkaması gerçekleştirilir. Balkon konuşması ile bazıları doyuma ulaşır, bazıları yeni duruma uygun çıkar ilişkisine dayalı nasıl fır fır döneceğini hesaplar… Seçilenler arasında çocukluk arkadaşı aranır!
Seçimler ekonomi için gerekli, toplumsal tepkilerin sıfırlandığı süreçtir. Bu devlet, bu sistem oldukça seçimsiz dönem olmayacaktır, ne zaman başı derde girse birilerin seçimden bahsedecek, erken, olağan, olağanüstü seçim ile tepkiler sıfırlanacak, beklenmeyen köklü değişimler engellenecektir.
İsmail Cem Özkan


Örgüt, ölüm ile büyür!

Örgüt, ölüm ile büyür!

Örgüt olabilmenin temelinde hedef olmak zorundadır ve bu ortak hedefleri olan insanlar bir araya gelir, ikinci aşamada para gelir. Para olmadan örgüt olunmaz, çünkü işleyiş ve hareketin temelinde para yatar. Para olmadan artık gönüllü olarak bir yerden bir yere yürümez!  Üçüncü koşul ise lojistiktir.  Lojistik hem örgüt iç işleyişi hem de hedefler yönünde hareket alanı sağlayan ana yoldur. Bu yol olmadan insan ya da canlılarda olduğu gibi damardan bir şey akmayınca yapı çöker ve ölür. Devletler yol olmadan var olamazlar örneğin, o yüzden devlet hükmettiği yere en kısa sürede ulaşabilmesi için yolları geliştirir, yolda mola yerleri, ve ikame depoları oluşturur ve lazım olduğunda en kısa sürede o malı oradan alıp hedefe ulaştırmak ile yükümlüdür. Eğer bunu yapamaz ise örgütsel işleyişini kaybeder ve kaos ve kriz yaşar. Kriz yönetimi en kısa sürede krize yol açan sorunu çözmekten geçer. Lojistik aynı zamanda olası krizi yönteme ve çözme aracıdır.
Örgüt olmanın olmazsa olmazı bu üç saç ayağıdır, bir tanesinin eksik olması örgüt olmanın dışında geçici organizasyonlar / inisiyatif / proje vb. adını alır.
Örgüt olmak için kurumlar ve bireyler planlı ve eş güdümlü hareket etmesi zorunludur.
Örgüt olmanın tarifi içinde devamlılık esastır.
Örgüt içinde bireylerin ve kurumaların hareketleri baştan kabul edilmiş kurallar tarafından belirlenir. Böylece belli bir iş, eş güdümlü, iş bölümüne ve uzmanlaşmaya dayalı bu sistem sayesinde yerine getirilebilecektir.
Örgüt kültürü, üyeler tarafından paylaşılan temel değerler olarak tanımlanabilir. Genellikle örgüt kurucuları bu kültürün oluşmasını belirler ve yönlendirir.
Her siyasi örgütün hedefinde kitleselleşme vardır. Kitleselleşebilmesi içinde hedefleri yönünde sempatizanlar yaratması için seçilmiş toplumsal kitle ile iletişime geçmek zorunluluğu vardır. Bu hedef kitle ile iletişime geçmek için değişik araçlar kullanılabilinir. Teknoloji ve kültüre bağlı olarak her örgütsel yapı, hedef kitle ile iletişim kurmak ve sürekliliği sağlamak zorundadır.
Örgüt nedir ne değildir konusu uzun yıllardır sosyoloji ve felsefe alanında tartışmalara neden olmuş, değişik tanımlar yerine getirilmiştir. Ben yaşadıklarımın ve okuduklarımın ışığı altında yukarıda kabaca olsa da bir çerçeve içine oturtmaya çalıştım. Fakat yaşam içinde oluşan siyasi örgütlerin büyümesi ve gelişmesini tarih bilgileri altında incelediğimde yazdığım cümlelerin çok eksik olduğunu düşünüyorum. Fakat kısa ve köşe yazısı formatı içinde ancak bu kadar yazabiliyorum, çünkü yazının konusu için bu örgüt tanımının önemli olmasından ve vurgulamak istediğimi baştan anlatarak giriş yapmak istedim. Çünkü her cümle farklı algıları ortaya çıkarmasını istemiyorum.
Yaşadığımız çağda örgütler kendiliğinden kurulurken, bazıları bir proje ile hayat bulurken, birçoğu devlet kendi varlığını korumak ve zorunlu olduğunu vurgulamak için kendisine karşıymış gibi örgütler kurabilir ve yönetebilir. Genelde devlet dilinde bu örgütlere anarşist ve terörist diye anılır ama genel verilen bu isimlerin gerçeği yansıtmadığı yaşanan pratikler göstermiştir. Elbette gerçek anlamda anarşist gruplar ve örgütler bu cümlemin dışındadır. Devletin ne dediği değil, onların kendilerini nasıl tanımladığı önemlidir.
Afganistan'ın Sovyet işgalinden sonra ortaya çıkan siyasi atmosfer içinde Amerika direkt olarak Afganistan içinde işgale karşı savaşma yerine, yönlendirebildiği, kontrol edebildiği örgütler kurdu. Bu örgütler müttefik devletler içinde müttefik devletin siyasi iktidarına karşı kurulmuş olsa da, Afgan işgali ile birlikte bu örgütler müttefik devletinde mücadele etmesi yerine Afganistan içinde mücadele etmesi sağlanmıştır. Soğuk savaş koşullar içinde geliştirilen bu yöntem yeni bir doktrinin ürünü olarak karşımıza çıktı. Bu doktrin “Yeşil Kuşak” adı verilen bir kuşak üzerinde olan tüm devletlerin geleceğini belirleyecektir. Daha sonra bu BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) olarak değiştirilmiştir.
Örgütler bu kuşak ve projeler içinde yeniden düzenlenmiş, yeni düşman ve müttefik tanımları yapılmıştır. Elbette kurulan her örgüt amacına uygun davranmış olmasına rağmen, kontrol dışı ve kurucularına karşı saldırılar da gerçekleştirmiştir.
Örgütler, kurulduğundan itibaren Amerika ve NATO'nun yarattığı lojistik hatları kullandılar ve çok kolay bir şekilde başarılara imza attılar. Dolar ve lojistik başkasının kontrolü altında büyüyen İslam menşeli örgütler, amaç İslam birliği altında ellerinde ki olanakların kıymetini zaman içinde anladılar. Devleti olmayan devlet gibi çalışan karmaşık ve geniş bir coğrafyaya seslenebilecekleri çok kültürlü, çok uluslu ama tek dinli ve İslam cihadını dünya çapında yaygınlaştırabilecek konuma doğru eğildiler.  Sorun kuruluşunda yer alan üç saç ayağın ikisi başkansın elindeydi. O başkasının elinde yüksek ve henüz siviller tarafından kullanılmayan savaş teknolojisi vardır. Onların bilgileri dışında nefes almaları imkansız gibidir. Fakat zaman içinde El Kaide liderleri bunun farkına vararak kullanamadıkları teknolojiyi kullanmayarak kurtulmaya çalıştılar. Üyelerine ise teknoloji şeytanın işidir diyerek onlarında alışkanlıklarını yok etmeye ve en ilkel koşullarda mücadele etmesini öğretmeye çalıştılar. İşte bu girişim onların sonunu hazırlayan bir süreci anlatır. Bugün o ekolden gelen liderlerin önemli bölümü öldürülmüştür.
Kontrol dışı olan hiçbir yapı bu küresel dünyada yaşama şansı yoktur, çünkü her birey teknolojiyi kullanmakta ve her teknoloji aynı zamanda askeri istihbarat için bir araçtır.
NATO varlık sebebi kara paranın küresel olarak kontrol etmek ve ona göre müdahil olmaktır. Devletler kara para yaratır ve kontrollü bir şekilde bu kara paranın alanı içinde örgütler kurar ay da yönetir. Devlet olmanın temelinde düşman olmak zorundadır,
Düşmanı olmayan devlet, devlet değildir!
Muhalif olan ve devlet ile mücadele eden örgütler, silahlı mücadeleyi temel almışsa kendisini ölüm ve kan ile beslemek zorundadır, çünkü ölüm ve kan örgütün sesinin daha da duyurması ve devlet ile sorunu olan vatandaşların bu zorbalığa karşı direnenlerin kahraman olarak algılanmasını ve destanlaşmasına ortam hazırlar. Ne kadar çok saldırı ve ölmek ve öldürmek o kadar daha çok yeni üye, daha çok para, daha çok ilişki demektir. Ölüm kısaca propaganda aracıdır. O araç hem örgüt ilişkilerini daha sıcak tutar, daha çok disiplinize eder, hem de dışarıya karşı bazı insanların (örgütün hedefindeki) sempatisini kazanır. Bu sempatizanların örgüt üyesi olmasını kolaylaştıran süreçler ölüm sonrası yapılan eylemler ve seremonidir. Üye olacak kişinin hem onuru okşanır hem de amaç uğruna öldüğünde nasıl uğurlanacağını yaşarken görür. Hasan Sabbah bu kuşak sürecinde birden popüler olması tesadüfi değildir. İslam örgütleri canlı bomba eylem biçimini öncelikle Müslümanların çok yaşadığı yerlerde ve farklı mezheplere karşı kullanmıştır. Mezhepler arasında yer alan çelişkiler kullanılırken, mezhepler arası diyaloğu da ortadan kaldırmıştır. Her canlı bomba ve sonucunda ölüm birilerini çok sevindirirken, birilerine yas yaşatmıştır. Canlı bombada amaç çok insan öldürmek değildir, genelde bomba taşıyan ve birkaç kişi ölür ama etkisi bir atom bombası kadardır. Toplum içinde çelişkilerden yararlanılır ve yeni bir söylem zor ile benimsetilir. Toplumun dokusu ve dinamikleri ile oynanır. Bu kargaşaya ve daha çok ölüme yol açar ki, batının silahı ile doğunun insanı bir birini boğazlar.
El Kaide ve türevleri Suudi rejimine karşı kurulmuş ama en çok da Suudi parası ile eylem yapar konumda olmasını kimse sorgulamaz, çünkü ölüm düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırır, güçlü olan kendi sesini duyurur ve toplumun algısı ile oynanarak tercih etme hakkı elinden alınır. Yazılan senaryoya tam uyum yani biat artık tek tanrıya değil, güce ve parayadır.
Danimarka’da yaşanan karikatür krizi aslında kurgulanmış ve bu kontrol dışına düşmüş örgütleri ve öfkeyi kontrol altına almak için yaratılmış suni bir gündemdir. O gündem o kadar iyi bir şekilde kullanılmıştır ki, Irak işgali ve Suriye iç savaşında olması olası direnişleri kontrollü bir şekilde oluşturulan yeni örgütler ve liderler ile yürütür hala gelinmiştir.
İslam dini kendisinden önce olan tüm dinlere sahip çıkan ve hepsini kucaklayan bir din olarak kendisini tanımlar ve uygulamaları eleştirir, Allah'ın kelamına sahip çıkar. Müslüman inancında tüm peygamberler aslında Müslüman’dır der. Çıkan bir karikatür sonucunda bir çok Müslüman ölmüştür, kendisini yakmıştır. Bu aynı zamanda dünyada oluşturulan yeni İslam algısının da biçimlendirilmesi ve var olan yerine; görmek istedikleri İslami yaratma sürecidir. Dinde reform yaşamış, laik devlet anlayışını özümsemiş toplumlarda bu son yaratılan İslam profili aynı zamanda üçüncü büyük savaşın düşmanın da kim olacağını işaret etmektedir. Bu imaj, çoğunluğu Hristiyan olan toplumlarda islamofobi algısının kök salması ve ırkçı örgütleri yaşanan krizde İslam, Yahudi dünyasından gelen ötekilerin dışlanması ve yeni Avrupa ideallerine uygun homojen toplum yaratılması için fırsattır. Yaşanan ekonomik krizi çözememiş, uzun süreli devam eden kriz, kriz olmaktan çıkmış artık kısır döngüye dönüşmüştür. Bu döngüden çıkış yolu olarak savaş ve savaş sanayisi, ilaç / gıda sekötürü güçlendirilmesi ve üretir, ürettiğini satar konumuna getirilmesi gereklidir. Savaş işte bu kısır döngüden çıkmak için önemli bir araçtır, çünkü savaş olan ülkelerde üretim olmaz, silah tüketimi fazla ve yeterli besin olmadığından ilaç tüketimi normal zamanların daha üstünde ve üstelik karaborsadır. Avrupa kendi iç tüketimi için gıda üretir hale gelmiş, çiftçisini destekler ve ona Pazar açmıştır. Afrika’dan, Ortadoğu’dan artık gıda malzemesi Avrupa ve Amerika yolunda değildir. Tersi söz konusudur.
Yapay olarak oluşturulan bu yeni düşman algısı ve İslam algısının Avrupa ve dünya gözünde değiştirilmesini İslam dünyasında yaşayan aydınların ve münevverlerin kabul edilmesi bir uzun süren toplum mühendisliğinin başarısıdır. Ilımlı İslam, bir ajitasyon ve propaganda sürecinin toplum mühendisler tarafından her türlü algı kullanılarak yarattığı bir olgudur. Bu açıdan bakarsanız Sivas yangını bu mühendislerin kullandığı bir propaganda aracı olmuş ve AKP iktidarına giden yolun “hızlı tren” rayını döşemiştir. Sivas katliamı dinci örgütlere doğru kitlesel katılımın ve ülkede oluşturulan yeni hassasiyetleri yaratmıştır. Yeni yaratılan hassasiyette eskiden hoşgörü ile bakılan şeylere, bugün bizim ile dalga geçiyorlar algı değişimine ve düşmanlık söylemlerine doğru dönüşmesi sağlanmıştır.
İslam dünyasının peygamberi Hz. Muhammed’tir ve son kitabın gelmesine aracı olan son ve tek peygamberdir. İslam, Hz. İbrahim’den beri gelen her kutsal kitaba sahip çıkar ve onları için aracı olanlarda bizim tanrımızın elçileridir der. Bugün bunu diyen artık yoktur, sanki son otuz yılda unutulmuş gibidir. Unutulmuş gibidir, çünkü Hz. İsa karikatürüne ses çıkarmayıp hoş görenler, bir provokasyonun piyonu olabiliyorlar. 
Yayınlanan karikatür, fotoğraf, çizgi, minyatür ilk defa yapılıyormuş gibi algı oluşturuldu ve olaylar çelişkilerin ve değiştirilmesi istenen ülkelerde patlama yaptı. Aslında İslam dünyası geçmiş birikimi ile en hoşgörülü dindir, bütün dinlerin ve görüşlerin kendi içinde yaşaması için ortam hazırlar ve olanaklar sunar. Ama bu hoşgörü artık yoktur, en ufak tepki büyütülmekte ve cinayet işlemek için ortam yaratılmaktadır. Bunların hiç biri tesadüfi değildir, çünkü genetiğimiz, kültürümüz ve birikimlerimiz ile oynuyorlar, üstelik başarıyorlar da.
Yaşanan Danimarka ve Fransa olayları ben de farklı duygular oluşturdu, çünkü algılar ile oynanırken birden arkasında olmayacağın bir adamın arkasında bağırır bulduk kendimizi. Derin bir nefes alıp kendi kendimize soru soramaz hale geldik. Nereye doğru gidiyoruz? Biz dışlanıyoruz ama nereye doğru?
Ölümler, cinayetler aslında din adına değildir. Tam tersi örgütün iç dinamiklerini savaşa hazır hale getiren iç iletişimi güçlendirmek, öte yandan düşman olarak gösterilenlere gözdağı vermek, orada (Avrupa ve Amerika’da) yaşayan ve dışlanan ve dışlanacaklara kucak açma eylemleridir. Her ölüm ve cinayet örgütleri daha da büyütmektedir.
İsmail Cem Özkan


14 Ocak 2015 Çarşamba

Hamidiye korucu derken…

Hamidiye korucu derken…

Tarihin bize fısıldadığı bir çok gerçek vardır ve bize der ki yaşananlardan ders almak insanlık tarihinin gereğidir, insanlık ancak ders alarak ilerler, aksi halde bulunduğunuz noktada kalır ve kendi kuyunuzu ve sonunuzu hazırlarsınız. Hamidiye alayları ve korucular konusuna yukarıdan baktığımızda şaşırtıcı bir benzerlik ile karşılaşırız.
Hamidiye Alayları, çoğunluğu Kürtlerden oluşturulmuş silahlı birliktir. Ermenilere karşı kurulmuş olmasına rağmen, amacı dışında Kürdistan eyaleti içinde yaşayan Süryaniler, Ezidiler ve Alevilere karşı katliama girişmiş, hatta Kürdistan eyaleti dışında Karadeniz sahillerine kadar bölgede etkili olmuş bir birliktir.
Hamidiye Alayları devletin silahları birlikleri dışında yöre halktan oluşturulan bir sivil silahlı birliktir. Öncelikle askeri eğitim almamış ama yörenin koşuları içinde silah kullanabilen erkek bireylerden oluşan birlikler, ellerinde ki silahlardan güç alarak kendilerine göre Müslüman olmayan kim varsa ya da su, otlak yüzünden kanlı olduğu aşiret üyelerine karşı katliama girişmesi ve yağmalama olayları o günün koşulları içinde olağan karşılanmış, hatta görmezden gelinmiştir.  Yeter ki devlet bölünmesin, ayrılmaya en yakın halk olan Ermenilerin devleti olmasın anlayışının üründür.
Devlet, Ermenileri düşman ilan etmiş, onların hak arayışlarını ve özgürlük istemlerini açık savaş ilanı olarak algılamış ve bu algıya uygun olarak savaş koşullarında dahi olmayan önlemler almıştır. Abdülhamid’in Hamidiye Alayları, Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgeler ve bu bölgede iç içe yaşayan Kürtlerden devşirme bir gönüllü, gönülsüz ama Ermenilerin mallarının ve topraklarının vaat edildiği bir süreçtir.  
Abdülhamid, o güne kadar kaybedilen toprakların sorumlusu olarak Ermenileri görmüş gibi ne olursa olsun, ayağına taş değse Ermeni yaptı histerisi ile Ermenilere karşı gizli istihbarat örgütü dahi kurmuştur. Ermeniler onu koltuğundan alacak bir örgüt kurmuş histerisi içinde Yıldız İstihbarat Teşkilatını kurmuştur. Bu teşkilat her ne kadar gizli çalışmış olsa da istihbarat teşkilatlarından ayıran en önemli özelliği devlete değil padişaha direk bağlıdır ve ona hizmet etmektedir. Yani devlet içinde padişaha karşı olabilecekler, onu amcası gibi koltuğundan alabilecek güçte olanlara karşı güvensiz ve onların her hareketi dikkatlice izlenmiş ve raporları padişah bizzat kendisi okumuş olduğuna dair bilgiler vardır. Halk istihbaratçı dışında Jurnalci olmaları yönünde teşvik edilmiş, bu güvenlik teşkilatı için padişahın örgütlü ödeneği kullanılmıştır.  
Hamidiye Alayları, devlet bölünmesin, tek çakıl taşı gitmesin, vatanın dirliği için olası bir bölünmeye karşı silahlandırılmış, onlarda hedef gösterilen ve gösterilmeyen düşmana karşı silah doğrultmuş ve 80 ile 300 bin insan alayların görev süreci içinde öldürülmüş.
Hamidiye alayları, Abdülhamid iktidarını kaybetmesi ile ortadan kalkmış gibi tarih kitapları yazar ama isim değiştirerek varlığını günümüzde dahi geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde Hamidiye alaylarına “Korucu” demekteyiz. Uygulama, biçim ve anlayış olarak Abdülhamid anlayışından pek farkı olmayan Koruculuk sistemi bugün dahi devlet kurumları içinde varlığını korumakta ve devletten kelle parası almaya devam etmektedir.  
Hamidiye Alaylarının olduğu zamanlarda potansiyel düşman Ermenilerdi, bugün Koruculuk sisteminde potansiyel düşman Kürtlerdir. Ermeniler ülkemiz topraklarında yoktur, yok edilmiştir. Bu yok edilme sürecinde Kürtler önemli rollerini Hamidiye Alayları adı altında yerine getirmiştir. Ermenilerden boşalan yerlere Kürtler yerleştirilmiş, bugün dahi bir çok Ermeni, Süryani, Ezidi yerleşim yerinde Kürtler yaşamaya devam etmektedir.
Günümüzde potansiyel düşman olarak artık Ermeniler yoktur, bu sefer hedefte olanlar, Hamidiye alayları döneminde alaylar içinde Kürt milliyetçili filizlenip bugün bir çınar olarak karşımıza çıkmış olmasıdır.
Devlet değişmiş ama devlet için hala vatanın birliği, bütünlüğü ve de çakıl taşı vermeme fikri vardır. Hamidiye alaylarını kuran düşünce ile bugün korucu sistemini kuran düşünce arasında hiçbir fark yoktur.
Hamidiye Alaylarını yasal olarak ortadan kaldıran İttihat ve Terakki partisi, alayların adını değiştirmiş yine Ermenilere karşı Tehcir sürecinde kullanmıştır. Kullanılan Kürtler çöllere sürgüne giden Ermenilere karşı her türlü eziyeti yapmış, korumasız Ermenilerin eşyaları yağmalanmış, kız çocukları ve kadınların ırzına geçilmiştir. Koruculuk sistemi içinde son kırk yılın olaylarına bakarsanız benzer şeyler ile karşılaşırsınız. Hatta biraz daha ileri gidilmiş Kürt köylülerine sırf korucu olmadıkları için bok yedirilmiş, evleri yakılmış, hayvanları öldürülmüş, ekilmiş tarlaları yakılmış, iş yerlerine el konulduğu gerçeği ile de karşılaşırsınız.
Devlet, bölünme korkusu yaşadığı an benzer tepkiler vermiş, o benzerlikler içinde resmi silahlı güçler dışında bölünme korkusu yaşanan bölge halkına silah verilmiş ve devlet adına cinayet işlemesi teşvik edilmiştir.
“Düşman vardır ve düşmana karşı her türlü mücadele yöntemi meşrudur ve savaş koşulu içinde insan hakları aranmaz, sonuçta savaşı kazananlar son sözü söyler. Savaşı kazanan sorgulanmaz, yargılanmaz, hüküm giymez!” anlayışı bugün dahi devleti yönetenlerin bilincinde yerini korumaktadır.
Sonuç olarak Abdülhamid uygulaması ve yöntemi ile bugün aramızda yaşama devam ediyor,
İsmail Cem Özkan