Galata Gazete


26 Kasım 2015 Perşembe

Hibrit savaş!

Hibrit savaş!


Yaşadığımız savaşa hibrit savaşlar deniyormuş... Hibrit savaşlarda en çok tekrarlanan cümle hiç bir şey eskisi gibi olmayacak! Ama her zaman hep eskisi gibi akmaya devam ediyor... Değişen tek şey kan gölü kan denizi oldu.
Peki, son günlerde sık tekrarlanan ‘Hibrit’ ne demektir. Bu konuda aslında belirli bir görüş ortaya çıkmış, niyet değil, somut veriler ile bunu tanımlamışlar bile. Bizim bu tanımdan uzak tutulmamız ise algılarımız ile oynanırken olmuş. Evet, içinde yaşadığımız bir savaşın adını koyanlar, elbette senaryoyu ve senaryoya uygun olarak karakterleri ve o karakterlere nefes verecek taraftarları da seçmiş.
Tek suçları belirli coğrafyada ve belirli bir kültürün içinde doğmuş olan insanlar, gelecek beklentisini dahi yaratamadan birileri adına kendi vücudunu bombaya çevirip kalabalığın içinde patlatması. Peki bu eğitimden geçmiş nesil nasıl oldu da bu oyunun içinde bir figüre dönüştü ve kim için, hangi amaç ve nasıl bir düzen için kendisini havaya uçurdu ve neden belirli yerlerdeki kalabalık içinde buna hayat verdi.
Savaşlarda önemli olan nedenler değil sonuçlardır, sonuçlardan kimler kazançlı çıkıyor ve kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğine bakmak gereklidir, çünkü hibrit savaşlarında neden yaratmak çok basit ama sonucundan yararlanmak o kadar basit bir analizi ile ortaya çıkarmıyor. Karmaşık ilişkilerin olmasının en önemli sebebi taşeron olarak başkalarının kullanılması. Taşeron katiller ise kime hizmet ettiğine bakmadan, güdülenmiş bir şekilde kendisini canlı bombaya dönüştürüp patlatması. O patlama sonucunda hiç alakası olmayan birilerin de bu işten karşı çıktığını görebiliyoruz. Yani parayı veren kim, kim bu işten faydalandı bölümü net bir sonuç çıkarmamızda görümü fluğlaştırmış olsa da sonuçta para ve yayılma isterisi ile hareket eden sınıf ve ülkeler bellidir. Taşeron işlerde ana parayı veren, işi yapan ülkeler ve kurumlar maddi olarak kazançlı çıkmakta, kaybeden bu işin emeğinde olan bireylerdir.
Hibrit savaşların en karakteristik özelliklerinden biri vekalet savaşlarıdır. Yani görünürde ortada bir devlet yok ama onun adına birileri çatışıyor... Kısaca bu tanıma göre yukarıda da açıkladığım gibi taşeronlara iş yaptırmaktır. Çalışma dünyamıza giren taşeron işçilik olayı toplumsal olaylarda ve toplumun yönlendirmesinde de araç ve yöntem olarak kullanılmakta ve isim değişikliği yapılarak görünür çıplaklığa kıyafet giydirilmektedir. Parayı veren hiçbir riske girmeden, en verimli şekilde başkasının emeğinin üzerinden daha fazla artı değeri kendi kasasına aktarmasıdır. Burada sanki işçi ve o işçiyi pazarlayan firma / kurum karlı çıkıyor gibi gözükse de sonuçta bu ilişki içinde esas kazançlı çıkan en sonunda taşeron işçiden yararlanan firmadır, çünkü uzun vadeli olarak iş yerinde işçi istihdam etmeyerek hem işçinin sendikal örgütlenmesini hem de onun özlük hakları ile uğraşmamış oluyor. Örgütsüz bir sınıf, var olan kapitalist sistemi yıkamaz, yerine başka bir şeyi ikame edemez yaşadığımız son kırk yıl içinde kapitalist sistem yıkılmış, onun en önemli aracı devlet darmadağınık olmuş ama onun bu kriz ve kaos ortamını iyi değerlendirebilecek gerçek anlamda sınıf partisi ve örgütlülüğü olmadığı için devrim koşullarını kapitalistler taşeron yapılar ile kendisini rehabilite etmeye savaş ile krizden çıkmaya çalışmaktadır. Kapitalist sistem ortaya çıktığı günden bu yana ilk defa bu kadar evrensel anlamda kriz yaşamakta ve evrensel kuralları henüz tam oluşturamadan ulus devletin yaratmış olduğu engelleri ortadan kaldırmaya el yordamı ile çalışmaktadır. Ulus devletten gelen engeller ve çelişkiler bugün yaşanan savaşların da nedenleri arasında yerini almaktadır. Ulus devleti parçalanmakta ve ulus devlet içinde yaratılmış olan pazar ve sermaye birikimi yapan katmanlar dağılmakta ve yeniden oluşturulmaktadır. Pazar aynı coğrafyada ama ürünler artık başka yerlerde başkalarına üretilmekte (taşeron) başkalarının lisansları ile kendi malın gibi piyasa sürmektedir. Montaj sanayi, ulus devletleri birbirine mecbur bırakarak arada kopması olasılığı olan ülkenin o olasılığını da ortadan kaldıracak ilişkiler ağı içinde tutmaktadır. Kapitalist sistem ulus devletlerin iktidarlarına yeni roller vermiş ve kendi çıkarını korumak ve paranın yirmi dört saat rahat hareket edebileceği borsa yapılanmasını sağlamıştır. Fakat, bu yapılanma da açıklar çok büyük ve üretim olmadan üretim yapıyormuş gibi rakamlar ortada dolanmakta ve sanal yaratılan sermaye borsalar arasında rakam olarak hareket etmektedir. Gerçekten olmayan maddi karşılığı olmayan para toplumları değiştirmekte ve kriz ortamına sokup çıkarmaktadır. Ve bunu kontrol edebilecek şimdilik uluslar arası hukuk kuralları yoktur ama fiiliyatta yaşam alanındadır.
Hibrit savaşların diğer özelliği de, barış ve savaş dönemlerinin bulanıklaşmasıdır. Öte yandan, hibrit savaşlarda kazanç ve kayıplarda farklı görüş ortaya çıkıyor. Son kırk yıl bizim ülkemizde adı konulmamış savaş yaşanmaktadır, ne zaman çatışmazlık ortamı yaratıldığını ve zaman açık savaş koşullarının yaşadığı olağan üst hal durumunda olduğumuzun kesin çizgisini kimse ortaya süremez. Irak işgali ve sonrası yaşanan durum da daha açık ve nettir. Kürdistan’ında içinde yer aldığı ülke üçe parçalanmış ve fiiliyatta parçalanan üç coğrafyada ne zaman barış süreci yaşandığı ve hangi durumda açık sıcak savaş olduğu ve savaşan örgütlerin yapısal konumlarının sürekli değişim gösterdiği ve ittifak ilişkilerin çöl toprağında olduğu gibi kaygan olduğunu görebiliriz. Örneğin IŞİD ortaya çıkaran koşullar ve destekleyen yapıların karışıklı bu savaş tanımı içinde yer alan bulanıklığı daha net olarak ortaya sermektedir. IŞİD ortaya çıkması ve kısa sürede büyük bir coğrafyada etkili olmasının net fotoğrafı olay yaşandığı için net değildir ama yaşanmakta olayların sonuçlara bakarak ilişkileri çözebiliriz. IŞİD kuruluşunda yer aldığını tahmin ettiğimiz ülkeler ve kurumları kısaca gözden geçirdiğimizde Suriye iç savaşında açıkça tavır alanların olduğunu ve sonuç itibarı ile uluslararası ilişkilerden en fazla maddi kazanç sağlayanlar olarak el yordamı ile hissedebiliriz. Suriye iç savaşından kazançlı çıkmak için sefer düzenleyenlere maddi destek veren ülkeler kategorisinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ilk anda gözüme çarpanlardır. Ama ırak içinde yapılanan ve devletleşme yolunda adım atan Kürdistan özel yönetiminin de bu yapıdan büyük ölçüde yararlandığını görebilmekteyiz. IŞİD tehdidine karşı İran dahil olmak üzere bir çok ülkeden silah ve askeri destek almış bir özel yönetim vardır ve fiilen artık orası bir devlettir. Kürdistan Ezidilerin yaşadığı bölge saldırısı dışında gerçek anlamda bir saldırı ile karşı karşıya kalmamış, sınır çizgisi içinde kontrollü bir çatışmazlık ve çatışmamazlık halini korumuştur. IŞİD’in oluşumundan en çok yararlananlar arasında Irak- Kürdistan olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Hem IŞİD karşısında yer almakta (geçmişte Halepçe Katliamını yapan Sünni Saddam Hüseyin (Baas Partisi) tabanı üzerinde kurulan IŞİD!) hem de sonuç itibarı ile en fazla yararlanan ve devletleşme yolunda somut adım atan kurum olmuştur. Petrol satışı, Türkiye ile çatışmazlık halinde olduğu iller üzerinde hakimiyetin artık fiilen değil somut hale geldiği ve kuzey komşusu ile sıcak ilişkiler olmasını sağlamıştır.
Hibrit savaşlarda, psikolojik yöntemin daha yoğun kullanılıyor... Kalabalık ortamda patlayan her bomba sonuçta korkuyu büyütmekte ve korkunun yaratmış olduğu yeni savunma ilişkilerini ortaya çıkarmaktadır. Paris saldırısı tam bu yönteme uygun olarak ve zamanlaması mükemmel seçilmiş bir patlamadır. Avrupa’ya doğru mülteci akımının olduğu bir anda Paris katliamı bu yöntemin kimler tarafından ve hangi amaçlar için kullanıldığının en somut örneğidir. Paris saldırısından kimler kazançlı çıkmıştır diye sorduğumuzda vereceğiniz her yanıt psikolojik yöntemin ne kadar başarılı bir şekilde kullanıldığı gerçeği ile karşılaşırsınız. Ortadoğu’da savaşı besleyenler ve silah satışı ile ülke içinde yaşadıkları krizi aşmak için maddi açıdan yorumlayanlar bu katliamdan kazançlı çıkarken, dışarıdan gelen mülteci akımına karşı kendi ülke içinde karşı bir duygusal duvar örmüşlerdir. Kendilerini saldırı altında hissedenler, işlerini kaybedecek korkusu yaşayanlar, hayat kalitesinin düştüğünü hisseden orta sınıf artık bu savaşın birer taraftarı olmuştur. Savaşı kendi ülkelerinde istemiyorlar ama başka yerlerde katliamlara alkış tutacak konuma gelmişlerdir. Savaştan beslenenler psikolojik yöntemden olabildiğince faydalanmaya devam ediyor, Ankara katliamı bunun en çıplak örneğidir. Suriye iç savaşında taraf olanlar iktidarını korumuş ve güçlenerek çıkmıştır.
Hibrit savaşlarda biyolojik/ kimyasal silah yaygın olarak kullanılmaktadır... Suriye ve Irak’ta savaşan ama dünyanın her tarafında kendisine biat eden taraftar bulan IŞİD orantısız ve kontrolsüz büyümesi ile savaş aletlerine ve çeşitliliğine ihtiyaç duymakta ve onun için savaşın olmazsa olmaz olan biyolojik ve kimyasal silahları kullanmaktan çekinmemektedir. Savaş suçunu araştıran kurumlar bu silahların zaman zaman kullanıldığını rapor etmekteler. Peki bu teknolojiye sahip olan ülkeler / firmalar kimlerdir, IŞİD kendisi bu teknolojiye sahip olmadığına göre kimlerden ve hangi maddi güç ile ele geçirmekte kullanmaktadır. Bu sorunun yanıtı da savaşan tarafların aslında bir biri ile sıkı bir ticari ilişkisi içinde olduğu gerçeği ile bizi karşı karşıya bırakır. Savaşanlar ortak firmalar ile bir birine teknolojik silah transferi yapmaktadır. Bir laboratuvar alanı kullanan silah sanayisi bir çok yeni ürününü bu çatışma alanında kullanarak dünya piyasasına ürününü sunmakta ve satmaktadır. İki dev ilaç sanayisinin tek açtı altında toplanmasına giden sonuç yaşanan bu hibrit savaşın sonucunda olduğu gerçeğini şimdilik kamuoyundan saklamaktadırlar, silah sanayisi ve ilaç sanayisi iç içedir. Biyolojik ve kimyasal silahlar bu ilaç firmaları içinde üretilmekte ve satılmaktadır.
Yaşadığımız sürecin adı konulmuştur, bizler bu savaşta birer figür olarak yerimizi almış ve bize verilen ve bizim da haberimiz olmadığı rolü oynamaya devam ediyoruz. Bu hibrit savaşı sonucunda kapitalist sistem alternatifsiz olarak kendisini yeniden yapılandırmakta ve hatta bu savaşın sonucunda ihtiyaç duyduğu uluslar arası yasaları ve bu yasaları uygulamasını kontrol edecek yapılar kurarak çıkabilir. İslam devletleri ve İslam örgütleri sıcak savaşın alanıdır ve bu alan içinde radikalleştirilen İslam kendisinin yapamadığı reformu yapmaya zorlanmakta ve onun önüne alternatifsiz tek bir yol konulmaktadır. Hibrit savaşları elbette sınırları ortadan kaldırıp yeniden sınırları ortaya çıkaracak ve 3. Dünya savaşı denilen kavramı yaşadığımızın farkına varmadan yaşamış ve sonucuna ulaşmış olarak çıkacağımızı ileride batılı tarihçiler bize not olarak verecektir.
İsmail Cem Özkan


19 Kasım 2015 Perşembe

Kayıtsız ve basiretsiz!

Kayıtsız ve basiretsiz!


Kayıtsızlığın ve basiretsizliğin hakim olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Kayıtsızlar ama rahatsızlar... Yapacakları güçleri var ama basiretleri yok! Her şeyin farkındalar ama seslerini kısıp izleyiciler. Gelecekleri için, kaybedecekleri kişisel kazançları için...

Kayıtsız ve basiretsizlerin çoğunluk olduğu yerde her mücadele kayıtsız izleyenler tarafından tepkisizce izlenir ve büyük çoğunluk günlük gezmeleri ve eğlenceleri arasında yapılanın farkına bile varmaz. Yapanlara itiraz edenler ve tepki duyanları ise maceraperest ve acı çekmeyi zevk haline getirenler olarak görürler...

Sürekli seçim yapmaya zorlanan biri, var olanın dışında başkasını seçeceğini farz etmek yaşadığı toplumun dışında yaşadığının ispatından başka şey değil...

Sürekli baskı yapanların seçim ile kazandığı bir süreci yaşıyoruz. Ne kadar güçlüyse o kadar iktidarda kalan ve her daim iktidarda kalmak içinde sürekli baskıyı ve baskı içinde fütursuzca harcama yapmaktan çekinmeyen bir erkin yaşadığı süreçte, sessizce olanlardan rahatsız ve sadece homurdanarak günleri geçiriyoruz…

Homurdanıyoruz, her şeyden rahatsızız!

Her şey gözümüzün önünde oluyor, üstelik hiçbir şeyi saklamaya ihtiyaç duyulmayacak şekilde… Ama çıkarlarımız bizim gördüğümüz şeyi fark etmemizi engellediğini, fark etsek dahi ‘çıkarımız gereği’ sessiz kalıp kayıtsız kalmayı tercih ediyoruz. Tercih ediyoruz, açık faşizmi bize zarar vereceğini düşünmediğimiz için... Hep ötekiler zarar görür ve bizim dışımızdadır…

Sessiz kalıyoruz, çünkü yaşam kalitemizin kazançlarımızı ile orantılı olduğunu ve kazancımız yerinde olduğu sürece rejim değişikliğinin bizi etkilemeyeceğini bilinçaltımıza telkin ediyoruz. İran’daki gelişimleri, Afganistan’ı görmeden sadece şimdiki zamanı ve anı yaşamaya özen gösteriyoruz. Parası olmayan ve fakirin zaten tercih hakkı yoktur, gelene paşam, gidene ağam, var olana hacım / efendim demeye devam etmek zorunda…

Kaybedeceğimiz bir şeylerin olduğunu bildiğimiz için devletin değişimine sessizce onay veriyoruz. Çünkü itiraz edenin başına neler geldiğini sürekli ekranlardan görüyoruz, hatta düşene bir tekme atmak için sıraya bile giriyoruz, çünkü güçlüden yana gözükmek her zaman kazançlıdır, en azından çocuğumuzun geleceği için erkin elinden öpmek gerek!…

Onay veriyoruz, çünkü kaybedeceğimiz artık fazla bir şey kalmadığına inanıyoruz, elimizdekini korumak için sadece sessizce bize verilen onay günlerinde gidip sandığa güçlü olanı seçerek ‘istikrarı’ koruduğumuzu kendimizi kandırarak kabul ettiriyoruz.

Bilimsel eğitimden geçtiğini iddia edenlerin ‘zemzem’ suyunun ne kadar yararlı ve şifa verici olduğu üzerinde ki tartışmaları artık sıradan ve günlük bilimsel çözüm yolu olduğunu düşünen bir eğitilmiş kesim var. Bu eğitilmiş kesim hangi üniversitede, hangi kürsüden para kazanacağını ve öğrencilerini müşteri görme alışkanlığı kazandığının farkında bile değil.

Öğrenci müşteri oldu…

Hasta müşteri oldu…

Afet kurbanları müşteri oldu…

Kronik hasta olanlar müşteri oldu…

Su tüketenler müşteri oldu…

Organik ürünleri tüketenler müşteri oldu…

İşçiler müşteri oldu, kiralık firmaların elinde...

Patronlar müşteri oldu, uluslar arası pazarlama firmaların elinde…


Müşteri olmayan kaldı mı?

Müşteri olarak bakılan yerde, çıkarların çatıştığı noktada toplum içinde basiretsiz ve kayıtsız kalanların artmış olması tesadüfi değildir. Toplum mühendisleri ulusları basiretsiz ve kayıtsızların çoğunlukta olması ile yok ediyor, yerine ne mi gelecek? Şimdiden kimse bunu açıkça telaffuz edemiyor…

Güruhların hakim olduğu bir yaşam alanında, basiretsiz ve kayıtsızların çoğunluk olduğu bir sürü konumunda, olaylar karşısında homurdanarak rahatsızlığımızı kendimiz duyacağımız ses ile sadece kendimize fısıldıyoruz.

Korkuyoruz, korktukça kayıtsız kalmayı tercih ediyoruz…

Basiretsiz ve kayıtsız olduğumuzu kendimize dahi söyleyemiyoruz ama yaşıyoruz…

Arada sırada sokağa çıkıp bir eyleme katılıp ömür boyu onun anısı ile yaşayan sıradan vatandaş olmak dışında artık yapacağımız pek fazla seçeneğimiz olmadığına inanıyoruz…

Tükeniyoruz…

Tüketiyoruz…


İsmail Cem Özkan

13 Kasım 2015 Cuma

Ankara garının önünde…

Ankara garının önünde…

İnsan bedeni üzerime yapışıyordu. Benden kopanlar ise başkalarını üstüne. Beton rengini kırmızıya dönderirken, zemin karanlık olmuş, barut rengini betona vermişti. Etrafa yayılan kendi parçamı görüyordum, benim dışımda bir şeyler oluyordu ama benden kopuyordu bir şeyler. 

Ankara garı önündeydim, soğuk ve ayazın hakim olduğu bir günde uzaktan gelen arkadaşlarımın sıcaklığı ile omuz omuza vermiş halaya durmuştum. Halay havada asılı duran ayazı ısıtıyor, gün henüz üzerimize yeni yeni vuruyordu. Güneş ısıtmamıştı hala, soğuktu, dost sıcaklığı arasındaydım.

“Bu meydan kanlı meydan” diyerek Ruhi Su binlerce yık ötesinden sanki bize sesleniyordu, aramızda olmayanlar bile halayımıza katılmış bizle birlikte slogan atıyordu. Her yer direniş olmuştu, yıllar önce olduğu gibi. Taksim meydanında ortaya çıkan bir pratikten üretilmişti slogan, gerçekten her yer direniş, her yerde özgür alanlar oluşmuştu. Özgürlük türküleri, özgürlük içinde yeni besteler çıkıyor dillere yapışıyordu. Direniş kendi müziğini yaratmıştı, kültürü kucaklaşma ve birbirine danışmadan bir işin ucundan tutmak olmuştu. Direniş kültürünü yaratıyordu, yeni insanına ilk dokunuşunu veriyordu. Parçalıyordu geçmişe ait olanı, yeniden oluşturuyordu. 

Direniş parçalıyordu, yeniden yeniden oluşuyordu binlerce yıldır yoğrulan insan yeniden biçme giriyordu. Ankara garında bu sefer vücudum parçalanıyordu, ruhum ile birlikte. Yeniden biçe giremiyor, arkadaşımın kazağı üzerine bir nokta gibi etim saplanıyordu. Özgürlük türkülerimiz dillerimizden çıkmış barut kokusu ile havaya karışıyordu. Korkunçtu, korkunç olanı yaşıyordum ve korkunç olanın korkunç olduğunun bile farkında değildim. Parçalanıyordum… 

Ankara garı, birinci dünya savaşı başlangıcında Varşova garı önünde gibiydi. Aniden gökten gelen bir bomba patlamıştı Varşova Garı önünde ve onlarca insan hava uçmuştu, umut dolu, gideceği yerin hayalini kurarken, geldiği yerden hayallerini getiren insanlar. Varşova Garı 1 Eylül günü havaya uçmuştu, gökten yapan Nazi bombaları eşliğinde. Ankara Garı önündeydik, arkamızda bir bomba patladı, umutlarımızı, söyleyeceklerimizi ve yaşayacaklarımızı havaya uçurmuştu. Tıpkı Varşova Garı önünde bekleyen isimsiz insanlar gibi, kimse onların acısını ve yasını dahi tutamadı, birkaç günde Almanya bütün Polonya’yı işgal etmiş, işgal güçleri hayatta kalanları kamplara götürmek için trenlere bindirmişti. Gar yıkıntısı altında ölülerin kanlarının üzerine basarak geçmişti kamlara giden Yahudiler, Komünistler… Kanlara barak gittiler acılarını yaşayamadan… Acılarımızı yaşayamadan kanlarımızın üzerine basarak yardıma koştu dostlarımız. Etrafı kaplayan gaz bulutu altında... Yardıma geleceğine gaz sıkmışlardı, kanlarımızı temizlemek ister gibi Toma’lardan su sıkmışlar, nefes alamaz halde bırakmışlardı. Ölüyorduk, nefesimiz ciğerimize gitmiyordu. 

Nefesimizi ciğerimize gitmiyordu, son nefesimizi gaz bulutu eşliğinde veriyorduk. Eskiden olsa öksürür, küfür ederdik, şimdi sesim çıkmıyordu, son nefesim gaza karışmıştı. Üzerimizde bomba patlamış, arkasından gaz fişekleri yanlarımıza düştü, beyaz dumanlar çıkararak.  Ölüyorduk, ölürken bile etrafımızda yaşanan koşturmaların farkındaydık, izliyorduk. Her şey bizim dışımızda gerçekleşiyordu. Bizim dışımızdaydı ama merkezinde biz vardık. Parçalanıyorduk, uçan parçamı gördüm biraz gözlerimin önünden geçti, tansiyon düştüğünde gözün önünden geçen bir karaltı gibi. Geçti gitti… 

Geçti gitti, gözlerimin önünde her şey geçti gitti, farkındaydım, izliyordum. Vücudum beni terk etmişti ama bilincim hala benimleydi. Duman, kan, beton, arkadaşımın bir parçası üzerimde. Kanım kanına karışmış, kanı kanıma karışmıştı. Kan kardeşi olduk. Hiç tanımadan, istek yapmadan, bir olduk, tek gömleğe giren canlar olduk, bir olduk. Hepimiz birdik, birimiz hepimiz oldu. İnanmıyorsanız gelin bakın gömleğimizin içine, her birimizi görürsünüz. Kimse bizi birbirimizden ayıramayacak, çünkü arkamızda patlayan canlı bomba bizi tek yapmış, yüreğimizi arkadaşımızın eline düşürmüştü. 

Bu meydan kanlı meydan, bu meydan barış isteyenlerin sesi oldu.

Bizler de bir gün bir kavgada, bir meydanda sizlerin sesinize karışacağız, sessizce. 

"O büyük gün geldiğinde 
ben kimbilir kaç yıldan beri 
ebedi yatağımda toprağın derinliklerinde 
sonsuz bir uykuda uyuyor olacağım 
fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi 
uyanıp, sesimi kimse duymadan 
o büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla 
kara toprağın altından, ben de haykıracağım. 
Unutup geçmişte kalan acı dünü 
kimbilir belki bir kış günü 
üzerimi yorgan gibi kaplayan 
bembayaz karın soğuğundan.... 
ya da sonbahar mevsiminde 
kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım 
ve milyonları saran o doyulmaz sevince 
ben de sessizce ortak olacağım. 
Mevsim ilkbahar sıcak bir yaz olsa da 
gece gündüz farketmez ben her zaman hazırım 
adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da 
kalmamış ta olsa şu dünyada mezarım 
hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma 
o müjdeyi ben doğadan alacağım 
nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama 
hiç kimse farketmeden ben de katılacağım.”

20 Ağustos 1981'de Adana Cezaevi'nde haykırmıştı Mustafa Özenç, 10 Ekim günü saat onu dört geçe aynı şekilde haykırdık. 

Duygularımız ortaktı, dileklerimiz ortak. 

Ankara Garı önündeydik, an KARA oldu!


İsmail Cem Özkan

5 Kasım 2015 Perşembe

Lobi mi, devrim mi?

Lobi mi, devrim mi?

Kürt sorunu ülkemizin en zayıf noktasıdır ve bu zayıf nokta ülkede oluşan ve oluşmakta olan cepheleri ve kırımlarda belirleyici olmaktadır. Çatışmanın düşük yoğunluklu olmaktan sıcak savaşa evrildiği dönem sonunda yeninde düşük yoğunluklu çatışmazlık ortamının başlaması umut edilmektedir. Çünkü Kürt sorunun tarafları olan devlet ve PKK bu süreç içinde kendi ellerinin güçlendirmek için ara verilen (buzdolabına kalkan) dönemde masa başında yaşanan bilek güreşini açık alanda sıcak çatışmaya dönüştürerek, halk desteğini ya da desteksizliğini kanıtlamaya gitmiştir. Masa başında, ‘hani halk arkandaydı, hani güçlüydün’ diyebilmek için var olan tüm örgütlü yapıları susturmak ve dağıtmak adına baskısını artırmıştır. Düşük yoğunluklu savaş henüz sonlanmamıştır, çatışmazlık ortamı güçlerin masa başında yerleri alması ile başlayacaktır. Ama sorun çözümü basit bir yol değildir, Ortadoğu’da yaşanan her gelişme bu sorunun çözümünü daha da karmaşıklaştırmaktadır.

Her etnik mücadele ulus devleti için yapılan mücadeledir…

Ülkemiz ulus devletidir, anlamı homojen toplum yaratmak için içinde bulunduğu ‘öteki’ olarak görünenlerin toplum çoğunluğu gibi olmasını sağlamak adına, eğitim, ordu, emniyet, maliye, sanayi… vb devlet kurumları aracılığı ile baskı kurmak ve onu eriterek yok etmektir. Ulus devletin en önemli koşulu ya içindekini asimile edecek ya da mübadele yolu ile devleti olanı kendi devletine anlaşmalar içinde göndermek. Ulus devleti, belirli bir coğrafyada yaşayan, belirli bir bayrak altında olan her vatandaş o ülkenin bireyi olmayı kabul ettiğini kabul eder, çoğunluk millet adına cezai yollarını meşru görerek uygular. Öteki aslında ceza alması gereken ve çoğunluk içinde erimesi gerekendir. Hangi ulus devleti olursa olsun bu kural Fransız devriminden sonra genel doğru kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Soykırım ve mübadele bu kavram ile anılması tesadüfen değildir, her ulus devleti katliamlar zemine oturmuştur, asimilasyonun adı uyum ile değiştirilmiştir. Ulus devletlerin doğuşu hep sancılıdır, doğduktan sonra daha büyük acıları içinde barındırır. 

Türkiye kurulmadan önce ve kuruluktan sonra Kürt ulusal mücadelesi ile yüzleşmiş ve her seferinde birbirine benzer yönetmeler ile bu uluslaşma yolunu kendi siyasi hakiminde olan coğrafya içinde sorunun üstünü örtmüştür. Bugün artık saklanamayan bu gerçek ile uzun süren düşük yoğunluklu savaş ya da başka değim ile kirli savaşın sonucunda artık hepimizin kabul etiği ve saklanamayan bir gerçektir. Bu kadar ortalık alana düşmüş ve her bireyin bir şekilde canını acıtan bu sorun her hangi bir şeyin altına itilecek konumda değildir ve ertelenen sorun artık çözüm bulunmak zorundadır. Bu çözümün zorunlu olmasının  nedenlerinden biri elbette dış ülkelerde ya da komşu ülkelerde gelişen iç savaşın ve sonucunda bize yansımasıdır. Katliamlar, sorunun çözümü için acil bir şeyler yapılmasını zorunlu kılan uluslar arası vicdanın kanamasına neden olmuştur. Eğer Saddam Hüseyin Halepçe Katliamını yapmamış olsaydı, Irak bu kadar kısa sürede işgal edilecek konuma gelmeyecekti. Halepçe Kürt halkının uluslaşma sürecinde en önemli kırılmalarından biridir, bugün devlet gibi özerk bölge olmasının başlangıcını işaret eder. Elbette Halepçe öncesinde bir çok katliam yaşanmış, ulusal mücadelede en ileri uçlar ortaya çıkmış olsa da o coğrafyada değişimi sağlayan iç güçlerden daha çok dış güçlerin etkisi olduğunu son yaşadığımız çağdan bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz. 

Irak’ta yaşanan bu değişimin elbette ülkemize etkisi büyüktür, çünkü Kürt ulusu artık uluslar arası ilişkiler içinde önemli bir konuma gelmiş ve korunması gereken uluslaşma sürecinde olan haklar konumundadır. Güney Kürdistan olarak kabul edilen ırak Kürdistan’ı devletleşme için önemli adımlar atmış ve devlet mekanizmasını kurmuştur. Fiili olarak devlet konumunda olan özerk yapının artık pratik atılacak adımın zamanı kollanmaktadır. 

Suriye iç savaşının başlaması ile devlet gibi ama devlet olmayan Kürdistan yeni bir parça sınırları belli olacak şekilde eklemlenmektedir. Lider ve önder kadrolarının farklı olması bu iki parçanın hemen birleşmesinin önünde en büyük engel gibi durmaktadır. Elbette burada ki siyasi adımları iç dinamiklerden daha çok dış ülkelerin çıkarları belirleyecektir, ya ayrı ya da birlikte ya da bunların dışında başka bir çözüm yolu ile devletleşme yolunda olan ulus devleti gerçeği ile karşı karşıyayız. 

Türkiye içinde yaşanan gelişmeler bunlardan bağımsız yorumlanamaz, yorumlandığında ise eksik kalır. Türkiye NATO ülkesidir. NATO bizim ülkemizin tarihini darbeler ile içli dışlı ilişkileri olan bir kurumdur. NATO hem geçmişimizi hem de geleceğimizi belirleyen en önemli kurumların başında yer alır, çünkü NATO bilgisi ve şemsiyesi altında oluşturulan GLADİO (Kontrgerilla) yapısı günlük cinayetlere ve katliamlara parmak izini bırakmaktan çekinmemiştir. Ülkemiz içinde bağımsız bir ulus devleti kurma amaçlı savaş yaptığını söyleyen bir örgüt yoktur. Uluslaşma yolunda önemli adımlar atmış, ulus kimliğinde olması gerektiği gibi aidiyet duygusu gelişmiş, diline ve kültürüne sahip çıkan bir hareketten söz etmekteyiz. 

Birlikte yaşama ve bir arada geleceğe bakma söylemini hem iktidar hem de masanın diğer tarafında olan PKK söyleminde dile getirilmektedir. Ortak bir söylemin yakalanmasında elbette yaşanmış geçmiş bir sürecin tecrübesi yatmaktadır. Bugün ki somut durum, NATO’ya rağmen, dış ülkelerin konumuna ve çıkarına rağmen sorun eskisi gibi yok sayılamaz, askeri ve silah ile bastırılamaz konumundadır ve çözüm kaçınılmazdır. O halde olması olasılığı yüksek olan henüz ilk işaretleri siyasi arenada görülmeyen bir durumu tartışmaya açmayı doğru buluyorum. Eğer Güneyde bir bağımsız Kürdistan kurulursa Kuzeyde yer alan Kürtler hangi tercih ile baş başa kalacaktır? Eskisi gibi silahlı mücadele yapmaya kalkarsa lojistik destek aldığı yeni kurulmuş ülkenin çıkarına uygun olmayacağı için orada çatışma kaçınılmazdır. Bu çatışma Kürt ulusuna vereceği zarar beklenenden daha büyük olabilir. Ya da tek devlette Kürt devletini büyütmek ve yaşaması için Stalin’in 1924 yılında geliştirdiği ‘Tek Ülkede Sosyalizm’ kuramına bezer bir tercih yapacaklar. Bu da yeni kurulmuş Sosyalist devletin çıkarı için ülkemizde TKP’nin aldığı tavra bezer bir tavrı Kürtler almak zorunda kalabilir mi? Bu şu anlama gelmektedir; modern söylem ile ‘Lobi’ faaliyeti yürüten ve yanı başında yeni kurulan ülke çıkarı için her türlü özveriyi gösteren o ülkenin kültürüne sahip insanların tercihi ve örgütsel yapılarını belirleyecektir. 

Kürdistan devletinin güney sınırlarımızda kurulması ülkemiz içinde gelişen uluslaşma sürecinin bir devlet ile taçlanmasının önünde ki en büyük engel olacak ve bir arada yaşamanın yolları aranacaktır. Modern dünyanın ve ülkemiz gerçekliği içinde kabul görebilecek en önemli bir çözüm sürecinin kapıları güneyde yaşanan gelişimlere bağlı olarak açılabilir. Ülkemiz son kırk yılını sürekli ve istikrarlı bir şekilde kriz ve kaos ortamındadır. Bu kaos ve krizden çıkabilecek ne alt yapısı mevcuttur ne de siyasi irade. Onlar çevremizde gelişen olaylara bağlı olarak savrulmakta ve akıllı tepkiler yerine duygusal tepkiler vererek ülke toprağını daha fazla kana bulamaya ve haklar arasında düşmanlığı geliştirmekten öte bir şey yapmamaktadırlar. 

Sorun mutlaka bir şekilde çözülecektir… 

Kürt halkı ve onun temsilcileri olma olasılığı yüksek olan bir Kürdistan Devleti karşısında alacağı tavır, lobi faaliyeti yürüten demokratik kitle örgütü olmak yolunda mı, ya da devrim için mücadele etmek şeklide mi olacağını kendileri karar verecektir. Elbette bu konuda homojen bir sonuç çıkmayacaktır ama çoğunluğun tercihi ülke içinde yaşanacak ‘yeni’ barış sürecinin belirleyicisi olacaktır. PKK ve devletin masa başında ve kapalı kapılar, kalın duvarların arkasında izole edilmiş odalarda yapılan her türlü pazarlık halktan kopuk ve üstten aşağıya dayatma şeklinde olacaktır. Ülkemizde her türlü siyasi gelişme tabandan değil, yukarıdan aşağıya şekilde uluslar arası emperyalist güçlerin çıkarına uygun şekilde olmuştur. 

Halka sorulmayan ve halka rağmen bir değişim sürecini yaşamaktayız. Bu süreç sonucunda akan kanlar bizden, çıkan sonuç emperyalistlerin çıkarına uygun olacaktır. Her ne kadar ‘Tek Ülkede Kürdistan’ fikriyatı çatışma halinde olan güçlerin çıkarlarına uygun olsa da siyasette genelde bizim öngörülerimiz değil, yaşamın akışı belirleyici olmuştur. Eğer lobi faaliyeti içinde olacak olursa ülkemizin sağ iktidarı bir taş ile birden fazla sonuç elde edecektir. TKP’nin yirmili yıllardan başlayan ve kendisini fesih ettiği döneme kadar Türkiye devrimci çizgisine yapmış olduğu katkı ne kadar ise lobi faaliyeti içinde yer alacak ‘solcu’ Kürtlerin de katkısı o kadar olacaktır. Öncelik Kürdistan’ın çıkarı görenler elbette Türkiye’de gelişecek olan her devrimci çizginin önünde çıkarları gereği engel olmaktan başka seçenekleri yoktur. İlk işaretini Gezi sürecinde elde edilmiş bir ‘muhatabı’ kaybetmemek için yapılan tercihlerden anlayabiliriz. 

Çözüm eğer bağımsız bir devlet kurmak ve ayrışma değilse, o zaman koşullara uygun şekilde ortak bir yol bulanmalı ve artık akan kanın durması zorunludur. 

Katliamlar, cinayetler bu hakların kaderi değildir…

Barış hemen diyorsak, öncelikle silah ile güçlerin güç gösterisinden vazgeçmesi, namluların ucundan silah değil çiçek çıkmalıdır. Yaşanan tüm geçmiş ile yeniden yüzleşilmeli ve işlenen cinayetlerin faillerinin üstü örtülmemelidir. Bir arada yaşamanın gerekliği olan düzenlemeler yapılmalı ve ulus devletten olmaktan çıkarak çok kültürlü bir devlete eğilirken, kapalı kapılar arkasında yapılan pazarlıkların ortadan kalkması zorunludur. 

Geleceğimiz Ortadoğu ülkesi olmaktan değil, tek doğrunun hakim olduğu, tek liderlerin yaşandığı, tek dilin, tek dinin, tek mezhebin çoğunluk olmadığı, azınlıkların hakları korunduğu ve pozitif ayrımcılık ile güvence alındığı çağdaş olmasını arzuluyorsak öncelikle bunun önünde yer alan ulus devlet anlayışını yıkmak, bir arada yaşamın koşullarını geliştirmek zorundayız. 

Ne yazık ki bugün ki karanlık ortamda bunları söylemek bile karanlık içinde kıvılcım olmaya yetmiyor. Karanlık ortamın yarattığı kaos ve kriz ortamında ülkemiz geleceği hakkında bizlerin söz söylemesi dışında müdahil olabilmemiz için örgütlenerek artık iç dinamikler ile bu karanlığı parçalayabileceğimiz söylemek isterdim. Ben olma olasılığı olan bir durumu erkenden tartışmaya açarak, 12 Eylül’de çamurlu bir zemine düşen sol güçlerin bir an önce toparlanmasını ve yeniden ayağa kalmasını arzuluyorum. Çünkü lobi faaliyeti içine girecek Kürt güçlerin solu hepten daha derin kuyuya iteklemesi kaçınılmazdır. Onların iradesi dışında gelişme olasılığı yüksek olan bir durumdur. 


İsmail Cem Özkan

1 Kasım 2015 Pazar

Perdeler kapanırken…

Perdeler kapanırken…

Tiyatro yaşamın üç boyutlu olarak sahnede canlandırmasıdır, üç duvar vardır sahnede ve duvar olması gereken yerde ise seyirci vardır. Oyuncular için bu olmayan duvar arkası dönülmemesi gereken yerdir, çünkü orada seyircisine duygusunu mimikler ile aktarırken yüzünün ve vücudunun oynadığı rolün içinde birer araç olarak kullanır.  Yaşamın bir aynasıdır ve yansımasını sahnede görür. Üstün Akmen “Ayna... İnsanın aynasıdır. İnsanı, insana anlatan bir sanat dalıdır.” der tiyatronun işlevi üzerine sorulan bir soru karşısında.

Tiyatro çok karmaşık ilişkilerin iç içe geçtiği ve her türlü aracın sahne üzerinde ve arkasında kullanıldığı ve değişik tekniklerin iç içe geçmiş halde seyircisine sunabilen bir sanat daldır ve o sunumların hepsi canlıdır ve hata yapmaya veya mükemmele ulaşmaya çabadır her sahnenin ışığı yandığında. İşte bu tatlı telaşın bir de ayrılmaz parçası vardır ki, ona eleştirmen denir. Tiyatro eleştirmeni olmadan daha güzele ve daha mükemmele doğru adım atamaz, eleştiri alkıştır ama tek alkış yeterli değildir, çünkü sahne üzerine yaşananları bir bütünden bakıp, öznel durumlarına kadar ince ayrıntısına kadar inceleyen gözler gereklidir. Dramaturgisinden, oyuncuların o sahnede ki performanslarına kadar. Sahne dekorundan, sahne ışığına… bir yönetmenin bütünü yakalayan gözü gibi eleştirmen de yönetmenin göremediği noktalara dikkate çekerek daha keyifli, seyri daha güzel oyunun sahnede hayat bulmasına katkı sunar. Aynı zamanda izleyicileri de eleştirmenler ister istemez yönlendirir, oyunun daha fazla sahnede kalmasına katkı sunar.

Sanat eleştir, eleştirdiği içinde toplumun idarecileri tarafından kontrol edilmesi bir güç görülür ve sanatın her daim iyiliği düşünürler. İdarecinin iyiliği her zaman daha fazla sansür ve daha fazla kontroldür. Sanat bu baskı koşulları altında kendi dili ile sansürü parçalar ve istediğini dolaylı da olsa mutlaka söyler ama sanatçıların geçim kaygısı bu söylemlerin yerini balon ve anlık tepkilere bırakır ki bu sanatın suçu değil sanatçının tercihidir. Eleştiri yerine kapı kulu olmayı seçen, eleştirmek yerine övmeyi seçen sanatçılar yaşarken güzel yaşarlar ama sanat alanından ayrıldıkları an, üretimleri durduğu an kimse o kişileri anımsamaz. Binlerce yıldır ülkemiz topraklarında yaşayan tiyatro sahnelerinden binlerce oyuncu / yazar geçmiştir ama bugün dahi anımsananlar ancak sanatın işlevine uygun eleştirel olarak dünyaya bakan sanatçılar kalmıştır. Sarayın soytarısını kimse anımsamaz ama soytarılar sanatçılara göre daha varlıklı ve göreceli olarak daha güzel yaşamışlardır.

Üstün Akmen eleştirmendir ve hakkını veren yazarlardandır. Eleştirdiği oyunu ve oyuncuları kırmadan kıvamında Köy Enstitüleri mezunu öğretmenler gibi bilgece ceza vermektedir. Sahneye hakimdir, sahnede hareket eden etmeyen her şeye karşı dikkatli bakar. Eleştirmenlik yorucu bir iştir ama bu yorucu işi yaparken dahi bundan büyük keyif alan ve tiyatronun daha da ileri gitmesi için çaba sarf eden ideal biridir. Tiyatroda oyuncu oyununu oynar, bazen doğaçlama yapar ama hakkını vermeye çalışır. Işıkçı oyuncuyu izler ve yönetmenin tercihine göre ışık yaparken üç boyutlu sahnede gölgeler ile sahneyi daha da büyütür. Ses teknisyeni yan sesleri öyle anda verir ki sahnenin tepesinden bir martı bize bakıyor hissedersiniz, ses sahneyi daha da büyülerken, ışık ile dansa durur. Sahne üzerinde hareket eden oyuncuya kostüm eşlik eder, kostüm öyle bir şekilde olmalıdır ki oyuncunun daha rahat hareket etmesini sağlarken oyunun ruhuna ve zamanına seyirciyi taşımalıdır. Ve dekor! İşte bu dekor eleştirmenlerin gözüne ilk vuran uyarıcılardır, öyle bir dekor yaratılmalıdır ki seyirci oyunun içine dahil olsun ve sahnede görünmeyen duvar tamamı ile ortadan kalkarak salon bir sahne olsun… Bütün bunları bir yönetmen yardımcıları ile birlikte düşünürken, bir de eleştirmen düşünmek ve bütünü görmek zorundadır. Üstün Akmen bütün bunları ince ayrıntısına göre görür ve yazar. Perdeler kapanırken Üstün Akmen ve diğer eleştirmenler için perde kağıt üzerine kelimeler döküldükten sonra kapanır. 

Türkiye’ye geldiğim günden sonra medya alanında değişik işlerde çalıştım. En çok keyif aldığım alan ise cadde gazetesi çıkarırken tiyatro eleştirmenliğidir. Eğitimim sinemadır ama benim işgüzarlığım yüzünden bir çok alanda kendimi geliştirdim. İşte beni bu işgüzarlık ve yaşamın tüm parçalarını sahneye taşıyan tiyatroya itti. Tiyatroya teknik bir yönetmen gibi bakmadım, bir oyun yazarı olarak kurgulayarak izlerken yeniden kafamda yorumlamadım, çünkü benim önümde Üstün Akmen gibi bir usta vardı ve onun eleştiri yazılarını okuyarak ve onun baktığı doğru noktayı tespit ederek sahneye nereden bakmam gerektiğini bilerek baktım. Eleştiri yazılarımı bir öykü anlatıcısı ya da bizim geleneğimizde olan masal anlatıcısı gibi oyunu yorumlayarak kendime özgü bir dile doğru eğrilirken ustamdan feyz almaya özen gösterdim.

Üstün Akmen, aramızda konuşurken ben ona Üstün Abi, ustam, üstadım derdim.
Üstün abi benim için önemli biriydi, sürekli yazı gönderir, düşüncesini paylaşır, bende kısa yanıtlar yazar ve sessizce anlaşırdık. Tiyatro gösterilerinde fuayelerde sohbet eder, tiyatroya başka açılardan bakar ve görüşlerimizi yazıya dökerdik. Her izlediğim oyun hakkında acaba derdim Üstün abi ne demiş... çünkü o benim gözümde duayen bir tiyatro eleştirmenidir. Eleştirmenler Birliğinin başındadır. Bir kalp krizi sonucu aniden aramızdan ayrıldı, boşluğunu kimse dolduramaz ama tiyatro perde diyecek ve birileri izleyip eleştirecek…

Üstün Akmen’in eleştirel bakış açısı salonda ve gazete sayfalarında gölgesi hep olacak..

Huzur içinde uyu, seçimde oy kullanamadan gittin ama tercihini biliyordum. Umarım o tercihin hayatta karşılığını bulur, son yazında dediğin gibi ‘mavilikler barışın simgesi’ olacak...

İsmail Cem Özkan
31. 10. 2015- İstanbul


29 Ekim 2015 Perşembe

Kötü kötüdür!

Kötü kötüdür!

Ülkemiz uzun süre yaşadığı kırılmalarına yeni bir halka eklemekte ve sürekli kırılma yaşamaktadır, kısaca kaos ve krizden kurtulamadan yeni kaos ve krizlerin kucağına oturmakta ve çözüm yolu bulamadan olayların etkisi ve sarsıntısı eşliğinde savrulmaya devam etmektedir. Çöl fırtınası içinde kalmış kervan gibi günlük ihtiyacını yolda gidermeye çalışmaktadır ve çöl fırtınasının yaratmış olduğu tahrişten kervan içinde kalan her toplumsal katman etkilenmektedir.

Ülkemizin en önemli krizi ekonomiktir, liberal ekonomi karma ekonominin yaratmış olduğu çürük alt yapıyı iğleştirememiş aksine var olan çürük da olsa geri kalmış teknolojisinin üstüne yeni bir şey koyamadan ‘özelleştirme’ adına satarak ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Uluslar üstü sermaye kendi çıkarına uygun olarak evrensel planlarını katı şekilde uygularken, değişik coğrafyalarda montaj sanayisini geliştirerek, her koşulda ulusların bu montaj teknolojisine bağlı kalarak kapitalist sisteme daha uzun bağlanmasını sağlamak için alt yapı oluşturmaktadır. Her hangi bir coğrafyada ‘devrim’ ile sistemden kopma olduğunda montaj sanayisinin teknolojisini elinde bulunduranlar için doğal olarak devrim ile kopanlar sisteme her hangi bir tehdit oluşturmayacaktır.

Devrim ile sistemden çıkanlar teknolojileri elinden alındığında ve sistemin dışına düştüğünde daha ağır kaos ve kriz ortamında kalmasına neden olacak ve ışıklar içinde camekanlı sokakların yerini karanlık hakim olacağı varsayılmaktadır. Bu karanlığa hiçbir yeni toplum dayanamayacak ve Sovyetler gibi geri dönecektir! Montaj sanayisinin değişik coğrafyalara yayılmasının en büyük nedeni uluslara üstü sermayenin bu öngörüsü yatmakta ve korkusunu bu şekilde önlemeye çalışmaktadır.

Uluslar üstü henüz kapitalist sistemin yasaları kağıt üzerinde oluşmamış olmasına rağmen fiili olarak hayatın içindedir ve her firma belirli coğrafyaya bağlı olarak kalmadan paranın sürekli hareket olduğu bir alanda hayatta kalma yarışı vermektedir. Tröstleşme tehlikesine karşı sistem önlem alamadığı için devler arasında mücadele bir çok ülke ekonomisinin çökmesine kriz ortamında çırpınmasına sebep olmaktadır.

Kapitalist sistem ‘by by Lenin’ ve onun yarattığı sistem derken yenisini oluşturamamış, ulus devleti belki de olması gerektiği zamandan önce tarihin çöplüğüne bırakmaya çabalamış ama hiçbir yasası ve öngörüsü olmadan esen rüzgarın eşliğinde! Bu ‘Yeni Dünya Düzeni’ verilen dönemde ulusların ve uluslaşma sürecini henüz tamamlamamış toplumlarda sermaye birikimi komik bir görünüm almış ve her sermaye sahibi aslında var olan sistemin sadece taşeronu ve taşerona verilen kırpıntılar ile ayakta durmaya çalışan konumuna dönmüştür. Teknoloji üretmeyen her ülkenin sermayesi başka sermaye için sadece montaj ürün yapan bir yedek değnek konumundadır ve istenildiğinde hemen vazgeçilebilecek konumundadır.

Bizim gibi geri kalmış ülkelerin sermayesinin el değiştirmesi sadece dış güç olan uluslar üstü sermeyenin ihtiyacına göre olmaktadır. Yeni sermeye grubu ve işverenler dernekleri ancak hizmet sektörünün temsilcilerinden oluşmakta ve her an ortadan kalkacak gücü temsil etmekteler. Kısaca çöl fırtınası içinde çöl kumlarının hareketli olduğu yerde hiçbir zaman istikrar olamayacak ve istikrarsızlık sürekli krizin ana nedeni olacaktır.

Ülkemiz ‘Ortadoğu’ ülkesi olmasını tercih edenler buna uygun siyasi figürleri toplumun üzerine asmış ve onların kaprisleri ve öngörüsüz maceraperest ruhlarına uygun hava vererek tüketim toplumunun her türlü ihtiyacına uygun olarak tüketici, eğitimsiz ve sadece tüketmeye güdülenmiş bir toplumsal düzen inşaat etmiştir. Bu tercihe elbette sadece ekonomiyi ve toplumsal katmanları etkilemedi, toplumsal kademeler arasında ilişkileri de etkilemiştir. Geçmişte belirli bir ideali savunanlar bu dönemde ideal olanın daha fazla para kazanmak ve parası olanın gölgesinde söz söylemek olduğu keşfetmiş ve her türlü hareketin ‘geçmişte kalacağı’ ve ‘sorgulanamayacağı duygusu’ hakim olmuştur. Bu elbette ahlakı ortadan kaldırmıştı. Kendi bacağından asılan koyun gibi kasabını bekleyen birer kurbanlığa dönüştüğünü farkına bile varmayan kişilikler ve bireyler ortaya çıkmıştır. Geçmişin hesabını vermeyen ve gününü gün eden bireyler. Elbette bu işte de gözü açıklar ve saflar olacaktır, ama ‘Yeni Dünya Düzeni’ saflar için kapılarını çoktan kapatmış, onlar olsa olsa kapı kulu olacaktır.

12 Eylül bizim ülkemizin rotasının değiştiği en önemli kırılma tarihidir, o tarih ile liberal ekonomi ve onun ürünü olan liberal düşünce ülkemize sola küfretme ile kendisini tanımlamış ve geçmişin tüm sol değerlerini piyasa koşullarında alınıp satılan ve geçmişin anılarının pazarlandığı ortama dönüştürerek elde viski, piyano sesi eşliğinde yağmalanmış boğaz görüntüsünde ‘günlük’ yaşayan ve geçmişin tüm değerlerini paraya döndüren ve geleceğin de parası olanın parası kadar yaşayacağı bir düzen olduğunu öngörüsüne göre parası olanın yanında ya kapı kulu ya da sözcüsü olarak varlığını konumlandırmıştır.

Sol liberal adı verilen ve bireylerin öne çıktığı bu süreç ile ülkemiz içinde ‘yaşanan’ adı konulmamış ‘savaşın’ sonuçları kısa sürede kendisini göstermiş, homojen gibi görünen toplumun aslında homojen olmadığı ve gözlerimizden kaçırılan bir çok ayaklanmanın ve katliamın yaşandığı geçmişi olan kapalı bir cumhuriyete sahip olduğumuz gerçeğini toplumun tüm katmanları anlamıştır. Resmi tarih ile eğitilenler bu yeni sürecin sert rüzgarından ‘savrulmuş’ uç noktalarda görüşlerini savunurken ve karşılıklı cepheleşmeye gitmiştir. ‘Vesayetten kurutulacağız’ diyerek yeni ‘vesayetler’ yaratılmış ve bu yeni yaratılan ile de çıkarlar çatışmasına göre bireyler farklı konumlarda kendilerini tanımlama ihtiyacı duymuştur.

Sol liberal, geçmişin hesabını her daim kapatan ve bugünü konuşandır. Geçmişin hiçbir zaman hesabını vermemiş ve vermek içinde onu zorlayacak hiçbir yapı olmamıştır. O yüzden sol liberaller buna güvenerek sürekli saf değiştirmiş ve yeni konumuna vicdanı rahat şekilde uyum sağlamıştır. Bir gün küfürler ettiği bir sermeye sahibine, ertesi gün danışman olarak işe girmesi her hangi bir soru oluşturamamış, düzenin şartları bu denilip geçiştirilmiştir. Ahlak ortadan kalkığı için geçmişte yaşanmışlıkları yeri geldiğinde kullanmaktan çekinmemiş, geçmişin liderlerinin anılarının pazarlandığı ortamlar yaratmaktan da çekinmemiştir.

Sol liberaller ahlaksız ve ilkesizdir.

Yeri gelir kolunun arasına dosya alır arabulucu olur, yeri gelir kürsüye çıkar sözcü olur, yeri gelir rakip olarak gösterdiği bir sermeye ve liderin parası ile ona karşıymış gibi yapıp algılar ile oynar, yeri gelir ‘eşinin’ üstüne kendi biriktirdiği kendi bokunu atar ve bunu dahilik belirtisi olarak pazarlar. Yeri gelir yeni keşfettiği aidatlar ve ırklarının temsilcisi olduğunu vurgular ve kendisine gelecek her türlü eleştiriyi o ırka ve etnik yapıya yapıldığı vurgusunun arkasına saklanır.

Yuvarlak kurulan her cümle ile algı kargaşası yaratılır ve her ortamda kürsüye çıkıp konuşur. Liberalsiz ‘artık’ hiçbir medya ve toplantı olmaz. Liberallerin belirlediği entelektüel hava toplumun daha da çürümesine yol açmakta ve olması olasılık olan demokratik kitle örgütlenmenin önünde en büyük engel olarak çıkarlar, çünkü çürümüşlüklerini ve ahlaksızlıklarını her yere saçmaya devam ederler.

Ülkenin lider kadrosunun yaratmış olduğu kan denizinden hem sorumlu hem de sorumsuz gibi davranırlar. Liderlerden nemalandıkları sürece kandan beslendiklerini liderlerinden saklamazlar ama halka masum ve temiz olduklarını gösterirler. Ama çıkar çatışmasına girdiklerini ise savundukları ve gölgesine saklandıkları liderleri mezara koymak için her türlü yolu mubah görürler ve hatta zamanı gelince ‘kandırıldık’ diyerek de günah çıkarma merasimine katılırlar.

Sonuç, sol liberaller kötüdür ve kötüden iyi çıkmaz. Kötü kötüdür. Geçmişin hesabını vermeyen ve geçmiş ile yüzleşmeyen her kötü kötülük yapmaya devam edecektir.


İsmail Cem Özkan

23 Ekim 2015 Cuma

Liberal bir yazı!

Liberal bir yazı!

Liberal düşünce monarşiye karşı özgürlük ve adalet söylemleri ile doğmuş olmasına rağmen, tarihin garip bir cilvesidir ki monarşi ya da diktatörlük isteyenlerin yedek değneği olarak her daim sağ iktidarın yanında yer almış bir şekilde varlığını günümüze kadar taşımış bir düşünce ve hareketi temsil eder.

Liberal düşünce bir çok ülkede siyasi parti olarak varlığını korurken, bizim gibi geri kalmış ülkelerde liberal düşünceye sahip olanlar ve medyada etkisi olanlar siyasi parti içinde örgütlü olmak yerine özgür birey olarak dışarıda ülkenin iktidar partisine daha yakın olmayı seçmiş ve onun etrafına onun otokratik düşüncesi etrafında kenetlenmeyi seçmiştir.

Ülkemizde kendisine özgü tarih akışı sırasında liberaller arasında bölünme (çıkara dayalı ve bireysel tercihe göre) iktidar partisinin içinde çıkar çatışmasına bağlı olarak ayrışma yaşanmış olmasına rağmen, liberal düşüncenin çoğunluğunu temsil eden kesim iktidar ya da muhalefette olmasına bakmaksızın parası olanın ve güçlü olarak gördüğünün arkasında veya gölgesinde yaşamayı seçmiştir. İktidara bağlı hatta embedded konumunda olan liberaller kendi özgü gücü yerine başkasının gölgesinde özgürlük mücadelesi yapmayı seçmiş ve projeler ile kendisini ifade etmeye gayret etmiştir.

 Bilgi en önemli metadır ve bu metayı elde etmek en değerli madeni çıkarmaktan daha pahalı ve risklidir. Bu riski en alt düzeye indirmek için soğuk savaşı sonrası emperyalist ülkeler yeni dünya düzeni verdikleri zaman döneminde proje adı altında yeni bir uygulamayı hayatın her alanında geliştirdiler ve yaygınlaşması için olanak sundular. Proje sayesinde parayı verenler ihtiyaç duydukları istihbarat bilgilere gönüllü ajanlar ile risksiz bir şekilde ulaşacaklar, eğer bu bilgi akışında sorun çıkarsa ülkeler ve parayı verenler sorumlu olmayacak, projeyi hayata geçiren ‘profesyonel’ elemanlar ve dernekler / vakıflar gibi yapılar sorumlu olacaktır. Çünkü proje belirli bir bütçe karşılığında belirli amaçlar doğrultusunda belirli bir zaman dilimi içinde amaca yönelik çalışmak ve sonuçlarını bir rapor olarak para verene sunmaktır. Bu raporun uluslararası denetime açık olması için standart hale getirilmiş ve saydam bir şekilde denetlenebilecek şekilde prosedürlere tabiidir. Her projenin biçimsel olarak aynı olması ve istenilen koşulların belirli bir standart olması bu projeyi ortaya koyanların tecrübeleri ve elde ettikleri başarılar ile ölçülür. Bütün dünyada elektrik prizlerin de bir standardı yakalamayan emperyalist ülkeler projede bir standart içinde olmasını nasıl açıklayabiliriz!

Şimdi her yapının bir projesi var, özgücü yerine başkalarından alacağı yardımı düşünür olmuşlar… Proje ise, para karşılığında belirli bir süre içinde para verenin niyetleri ve isteklerini yerine getirmektir. Kısaca para verene proje adı altında elinde ki ilişkileri sunmak ve onun için bilgi toplayıp onun datenbank (bilgi havuzuna) bilgileri belirli ücret karşılığında bırakmak, yanisi gönüllü ya da küçük bütçeli istihbarat çalışması yapmak ya da istihbarat elemanın bilgi toplaması işini gönüllü para verene sunmaktır... Bu sayede batı ülkeleri ve onlardan etkilenen ‘gelişmekte olan’ ülkeler iç ve dış istihbarat elamanı istihdamından büyük tasarruflar yaparak, bu projeler sayesinde her türlü bilgi akışını sağlamışlardır.

Solcular projeci oldu, sol yerini liberal solun hakimiyetine bıraktı. Ülkemizde 12 Mart (1971) yenilgisinden sol yeni yapılar ile örgütlenmiş ve devamlılığını yeni örgüt anlayışı ile sağlamışken, 12 Eylül (1980) yenilgisinden sonra sol devamlılığını yenilmiş örgütlerin isimlerini ve yöntemlerini büyük oranda koruyarak devam ettirmeye çalıştı, yetmişli yıllarda olduğu gibi yeni arayışlar içine girecek bir ortam oluşturamadı. Bunda elbette ‘merkez komite’ adını verebileceğimiz yapıların ve kişilerin 12 Mart sonrası gibi yok edilmemiş ve yaşıyor olmalarının getirmiş olduğu bir çelişkiyi içinde barındırmasının etkisi olmuştur. Eski liderle rağmen yeni yapılar kurulamamış, özgün hareketler oluşamamıştır. Fakat bu yenilgi sonrası projelerin hayatımıza getirmiş olduğu yeni geçim kaynağı olması ve çevresini bu projeler sayesinde tüketenlerin oluşturmuş olduğu yeni ilişkiler solun derlenip toparlanmasının önünde görünmeyen ve konuşulmayan bent olmasıdır. Solcular var olan ilişkileri kötü kullandığı içinde eskisi gibi güçlü önermeler yapıp hayata geçirecek boyutta değildir.

Projenin bütçesi kısıtlıdır ve bu kısıtlı bütçe ile ancak kişiler kendilerini ve çevresinde yer alan birkaç kişiyi geçindirmeye yetecek kadardır. Proje ile elde edilen para yasaldır ve para kaynağı genelde sorgulanmadan projecilerin bütçesi üzerinden devlet denetimini yapacak kadar bilgi sahibidir. Bu işsizlik istatistiğini düşürdüğü için devletin işine gelmiş ve yeteri kadar kontrol etmek yerine bırakın yapsınlar, bırakın araştırsınlar yeter ki devletin birliğine ve geleceğine zeval gelmesin! Yeni liberal ekonominin yaratmış olduğu atmosfer bu projelere bakışı da etkilemiş ve özgürce bu alanda yaygınlaştırılmasına izin verilmiştir. Bireyselleşen ekonomi, birey özgürlüğü vurgusunu öne almış ve bu sayede toplu ve ortak bir gelecek tasarrufunu büyük bir oranda ortadan kaldırmıştır.

Proje yapmayan az kalan sol ise hala bütün bu olumsuz koşullara rağmen hala ayakta durma mücadelesi vermekte ve öz kaynağını dayanışma ile örmeye çalışmaktadır. Kim ki proje üretiyor, o aslında marjinal olmak yolunda önemli adım atmış ve kendi karnını doyurma telaşında olan birer sol liberal içinde kendisini ifade etmeye çabalıyordur.

Solcuların liberalleşmesi ile birlikte geçmişe yönelik öncelikle “küfür” romanları üretilmiş, o romanları üretenlere ‘kırmızı’ koltuklar verilmiş, o olanaklar içinde popüler olmaları sağlanmıştır. Eski solcular popülerleştikçe, bireysel bakışlarında değişiklikler ile piyano eşliğinde elde viski ile boğazda geçen gemilerin arkasından şiirler okumaya, kız kulesinden bırakılan kelimelerin sahipleri olmaya başlamışlardır. Gerek gördüklerinde meclise ‘baskın’ yapacaklar, gerek gördüklerinde yükselmekte olan İslam için ‘ufuk’ açacaklardır. 12 Eylül askerlerinin üzerine düşen ‘ılımlı’ İslam ve Ortadoğu hedefine bu yeni yükselen liberal solcuların destekleri ile ulaşılacaktır. Asker gitmiştir, vesayette bir değişiklik olmuştur. Geçmişin popüler söylemi ile postaldan takunyaya geçilmiş ama yeni düzende takunya artık çöpe atılmıştır, yerini otokratik düşler görenin vesayeti almıştır. 

Zaman hesapsız ve bildiği yönde akarken liberallerde zaman içinde ikiye bölünmüştür, çünkü destekledikleri iktidar içinde yaşanan çelişkiler ayrışmayı getirmiştir. Askeri vesayeti ortadan kaldıran operasyonlarda işlenen savunma hakkına yönelik haksızlıklar gün yüzüne çıkmış, artık tasfiye olanlara itibarlarını geri verilirken bir ‘suçlu’ gerekiyordu. O suçlu güçlü gibi gözüken ama aslında çatışma sonrasında ortaya çıktığı gibi abartılı görünüm dışında hiç varlıkları olmayan bir yapı ile orantısız güç sonucunda oluşan yeni atmosferde liberallerde tarafını seçmiştir. Bir bölümü eskiden olduğu gibi iktidarı desteklerken, diğer kesim ‘özgürlük’ anlayışına uygun olarak bireysel tercihlerini kullanmışlardır.

Liberaller ana damarından ikiye ayrılmış bir bölümü AKP taraftarı (Erdoğan diye okuyun) diğer tarafı HDP / Gülen cemaati. Her iki taraf yandaş gördükleri medyada desteklerini sunuyor, toplantı yapıyorlar... Her iki taraf özgürlük ve demokrasiden bahsediyor... Her iki ‘taraf’ Taraf Gazetesinde köşelerini doldurmaya devam ediyor. Liberaller iki ayrılmış bir taraf Hacivat’ı oynuyor, diğer taraf Karagöz… Hangisi ne zaman cemaat tarafında olmuş, kim eski halinde kalmış ama Erdoğan eleştirisi yapıyor gibi gözüküp Erdoğan desteğini Kılıçdaroğlu'na (CHP) ve Demirtaş (HDP) vururken gösteriyor... Ülkemiz liberalinden bir şey olmaz deriz ama gidip Nobel ödülü bile kulisler sayesinde alır. Her türlü yayınevinde (popüler ve çok kitap basan) söz sahibi onlar, ekranlarda söz sahibi onlar... Devlette söz sahibi onlar ama bir arkadaşlarını sit alanına ev yaptı diye hapse atanlara karşı sözlerini geçiremediler ya da bilerek ‘bırak gitsin yatsın, bizim özgürlük mücadelemize ‘neden’ olur’ mu dediler...

Şimdi liberal dostu olmayanın kitabı bedava basılmaz, popüler olamaz... Hatta kendisine solcu diyen gazetelerde bile bu liberallerden medet umar ve her türlü görüş ve istişare öncesi onların fikri alınır...

Bugün liberal olmayan her hangi bir yapı var mı? Elimi sallıyorum bir liberale dokunuyorum, kimi Ankara'daki katliamda ölenleri anarken ‘Ortadoğu olduk, normal’ derken, diğer tarafı ‘bu HDP yapılan bir saldırı’ diye okuyor...

Liberallerden bir şey olmaz demeyin, liberaller bir birini tutar, destekler, düşeni elinden kaldırır... Ama hiç biz zaman liberalin zemini olmaz, durduğu yeri kimse bilemez.

Değişir, değişim kaçınılmaz der ve değişir...

Liberallerden dost olmaz ama iyi bir yandaş olur, yeter ki mevki ve para olsun...

İsmail Cem Özkan


18 Ekim 2015 Pazar

Biz öldük!

Biz öldük!

Ankara katliamında biz öldük, öldürüldük. Vahşi bir cinayete kurban gittik. İslam tarihinin en kanı katliamı olarak geçen Kerbala olayının başlangıcına denk gelen günlerde vurulduk. Susuz kalmadık, çölde değildik ama Ortadoğu olan ülkemizin tam göbeğinde havaya uçurulduk, üstelik içimize kadar giren canlı bombalar sayesinde.

Her şeyin bilindiği ve gözler önünde olan olay sonucunda yüzden fazla canımız toprak ile buluştu, bir o kadar canımız hastanelerde şifa bekler konumunda. Bu göz göre göre bir katliamdı, canlı bombaların aramıza katılıp patlamasına olanak sunan ise hepimizin bildiği ve Suriye savaşının başlangıcından sonra ilk katliamda (Suruç) rol oynayanlar olduğunu hepimiz ismimiz gibi biliyoruz.

Cümleleri yuvarlamadan, köşeli vurgular yapmadan somut bir durum var, öldürüldük! Hepimiz kurbanız ölüm karşısında. İçimizde patlayan bombaya karşı savunmasız, tedbirsiz ve o kadar bilgisizdik. Kafamızdan aşağıya doğru giydirilen çuvalın içinde olayların akışına göre tepkiler verir konuma dönüştürüldük. Anlık tepkiler, anlık duygusal yorumlar, anlık bakışlar ve anlık taraf konumun da olmamız bizim tercihimiz değil, bizi yönetenlerin, biçimlendirenlerin oluşturmuş olduğu gündem değişiklikleri arasında algılarımız ile oynayanların başarısı olarak bizler canlı bombanın olduğu yerde duruyorduk. Patlayan bombanın gelişim sürecinde değildik, sonuçtuk!

Bomba ayrım yapmadan bizi öldürmüştü.

Ankara’ya gidenler homojen bir topluluk değildi. Her renkten, her görüşten, her kültürden ve örgütlenmiş cahilliğe karşı tepkili olanların toplandığı bir etkinlikti. Çağrıcıların kim olduğu pek önemi yoktu, önemli olan o tepkinin seslendirilmesiydi. Ankara seslendirilme merkezi olması yaşadığımız çağın ruhuna uygun yerdi. Merkezi hükümetin yaratmış olduğu kaosa ve baskıcı tutumuna karşı biz de varız ve bizim de haklarımız var denilecekti. Henüz Ankara ayazının etkisi ortadan kalkmadan, sabahın ilk saatlerinde Ankara Garı önünde kortejler oluşurken havayı ısıtacak olan bir patlama saat 10:04’de zamanı durduracaktı. Bazı canlarımız için zaman gerçekten donacak, diğerleri için ise akmaya devam edecekti. Akan zaman kandı.

Ankara Garı önü kırmızı ve barutun yaratmış olduğu bir atmosfer ile kaplıyken polis patlamanın olduğu yere gazlar ile müdahale edecek ve kime neden saldırdığını bilmeden gazlar ile oluşmuş olan barut bulutunun daha da ağırlaşmasına sebep olacaktı. Canlı bomba kan gölüne döndürdüğü yerde nefes alacak havayı da atılan bu gazlar yok edecek ve ölümün daha da artmasına sebep olacaktı.

Ölen bizdik, katili hepimiz biliyoruz, saklamaya gerek yok!

Gözümüzün önünde, duygularımızın şelale olarak gözlerimizden döküldüğü yerde yaşandı her şey.

Canlı bomba o gün karar vererek gelmiş ve tesadüfen patlayan bir nesne değildi, planlı, sistemli ve devamlılığı olan bir uygulamanın noktasıydı. Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve Ankara ile devam eden ve edecek gibi olacağı varsayılan bir çizginin noktasıydı.

Katil ve tetiği çeken kim olduğunun artık pek önemi yok, ölen canlarımızın kanına karışıp toprağa düşmüştü, önemli olan onun oraya gelmesini sağlayan ve o ortamı yaratanların açığa çıkmasıdır. Kimler canlı bombayı hazırladığı ve bombayı verdiğinin de pek önemi yok, önemli olan o koşulların oluşmasını sağlayan emperyalist ve faşist düşüncenin kök salmasına olanak verenlerin açığa çıkmasıdır ki bu vahşet bir daha yaşanmasın! Ortadoğu’nun kaderi olmaktan çıksın. Çıkar çatışmalarının ortasında bizler öldük, öldürüldük.

Homojen bir şekilde öldük, heterojen yapımızın durumuna bakmadan. O meydanda hepimiz vardık, hepimiz örgütlenmiş cahilliğe karşı sesimizi çıkarıyorduk. Ölen biziz!

Ankara katliamında biz öldük, ama örgütsel çıkarları önüne alanlar heterojen yapımızın yapısal sorunu belki de ölülerimizi kategorize etmeye başladı ve ölenlerde ve "bizden" diyerek ayrı bir şekilde anma yapmakta ve cenaze törenlerinde sanki diğer canlar yokmuş gibi bizim canımız daha çok acıyor gibi davranışlar sergilemekteler. Her parçalanma ve ayrışma aslında örgütlenmiş cahilliğe verilen üstü örtülü bir destektir.

Bunu yapanlar bilmelidir ki, savaştığın sınıfın propagandasına dolaylı olarak destek olmaktadır, savaşmıyor savaşıyor gibi yapanların gölge oyunundan başka bir şey değildir. Ölümden propaganda aracı yapmak ne yazık ki geçmişin bize bıraktığı kötü bir mirastır. Mağdur olana gösterilen hoş görünün kötüye kullanımından başka bir şey olarak görmemekteyim.

‘En iyi biz öldük’ der gibi parti ve kurum ismi ile yapılan bu ayrımcılık ölenlerin anısına bana göre saygısızlıktır...

Ölülerine saygı duymayanlar, kendilerine saygı duymaları ve etik denen kavramdan uzak olması tesadüfi değildir. Her koşul ve ortamda kendi çıkarı için her şeyi propaganda aracı görenlerin ne yazık ki devrim gibi hedefleri olduğunu düşünmüyorum. Küçük çıkarları her şeyin üstünde tutanlar bu ülkede yaşayan halkların arkasından bıçak sapladıklarını düşünüyorum...

Ankara’da, Suruç’ta, Reyhanlı’da, Diyarbakır’da ölen biziz!

Ölüm ayrım gözetmeden bize karşı gelmiş ve katillerimiz bütün katliamlarda ortaktır...

Aynı silah ile ölürken nasıl olur da sen ben ayrımı ya da öteki ayrımı yapabiliriz?


İsmail Cem Özkan

15 Ekim 2015 Perşembe

Profesyonel!

Profesyonel!

2009 yılında devlet tiyatroları sahnesinde seyircisini selamlayarak başlayan Duşan Kovaçevic’in yazdığı oyun bugün dahi salonu doldurarak seyircisini selamlamaya devam ediyor.

Peki, bu oyun neden uzun zamandır sahnelerde ve oyuncular her oyunda aynı performansı gösteriyor? Ben 6. sezonda gidip oyunu izleme şansına sahip oldum, oyuna girerken bu kadar ilgi gören bir oyunun neden ilgi gördüğü konusunda kafamda sorular ve kendimce bulduğum cevaplar içinde girdim. Çünkü oyun hakkında daha önce okuduğum (ki ben hiçbir oyuna önceden hazırlanarak gitmem, bağımsız bir göz ile oyunu izler, sahne düzeni içinde oyuncular ile seyircinin tepkisini gözlemler ve sonra eğitimin bana vermiş olduğu ön yargılar içinde oyunu irdelerim. ) bir çok makalede ‘harika’, ‘mükemmel’, ‘mutlaka izlenmeli’ cümleleri okumuştum. Bu kadar övgü alan ve oyuncuları ödül almış bir oyunu yıllar sonra ‘artık artık yeter, başka oyun oynamak istiyorum!’ ruh hali oturmuşken izleyeyim dedim! Ama beklentimin dışında sanki ilk oyun oynar gibi heyecanlı, hareketli, eğlenceli, zaman zaman hüzünlendiren, kahkahanın eksik olmadığı bir oyun ile karşılaştım. Ön yargılar ile gidilen her yol mutlaka sizi şaşırtan, ön yargıları kıran bir şeyler ile karşılaşırsınız, ki ben oyunun ilk ışığı açılırken duygusal olarak o beklentileri ortadan kaldırdım ve hiçbir şey okumamış, duymamış gibi kendimi oyunun havasına bıraktım. Bu benim bir tercihim, çünkü hangi oyuna gidersem gideyim oyunun bana vermek istediği hava içinde eğlenmek, hüzünlenmek ve anı yaşamak istiyorum, dışarıda başka hayat akarken birkaç saatimizi belki dakikalarımızı kendimiz için kullanma hürriyetini kullanalım! Bir küçük ya da büyük salonda orada yaşayanların ve sahnede olanların oluşturmuş olduğu dünyada dakikalar içinde yaşamak bile insanı yaşadığı coğrafyadan, siyasi gerginliklerden ve birikmiş öfkeden uzaklaştırıp başka bir duruş noktasına çekip, bir de buradan bak diyen bir mesajı bilin altına, üstüne atıyoruz / alıyoruz.

Oyunun konusuna gelmeden sahne, ses, ışık ve benzeri teknik konulara kısaca değineyim, çünkü oyunu bütün yapan bu teknik alt yapıdır. Alt yapı kötü olursa oyuncunun sahnede yeteneğini ortaya koyması sanıldığı kadar kolay değildir. Elbette bazı oyuncular en kötü dekor önünde de devleşip, sahnedeki bütün olumsuzlukların üstünü örtebilir ama bu genelde tek kişilik oyunlar için geçerlidir diye düşünüyorum. Sahne; iki masa, bir üç kişilik deri koltuk bir kitaplık, ki oyun içinde sadece görüntü olarak yerini almıştır, işlevi görselliktir. Bir mini bar. Karşı oteli gören bir pencere. Daktilo, kağıtlar, kitaplar… Seyirciye göre sola açılan bir kapı. Büro olarak tasarlanmış. Oyun ile hiçbir bilgisi olmayan için sahne ilk sözünü söyler. Burası bir dergi ya da yayınevi editör odasıdır. Işık oyunun girişinde daktilo sesi ile birlikte açılır, Teodor Teya Kray olduğunu öğreneceğimiz bir kişi daktilo ile bir şeyler yazmaktadır. Yan odada eski halk türküleri çalmaktadır. Daha doğrusu Sırp yerel türküleri ve kulağımızın aşina olduğu Roman türküleri… Köylülerin türküleri olduğunu oyun içinde Teodor (Teya) seslendirecek. Çünkü geldiğin yeri unutma, burada sen buraya ait değilsin, döneceksin mesajı verilmek istendiği vurgusu özellikle oyunda belirtilecektir. Teya yayınevine editör olarak atanmış ve yüzellisekiz kişiden sorumludur. Batmakta olan bir yayınevin de önemli bir görevdedir, oranın düze çıkması için canla başla çalışmaktadır… Müzik seyirciyi rahatsız etmeden arka fonda izleyiciye mesajını vermeye devam eder. Zaman zaman oyunun akışına göre kulağımıza gelen ses, oyun içinde akışa uygun olarak hepten ortadan kalkmaktadır.

Teya 40. yaş gününü kutlayacaktır. Sekreteri olan Marta ile çıkıp o günü birlikte kutlayacak ve eğleneceklerdir. Ama olaylar öyle bir şekilde akar ki beklenti ve istemlerin hepsi oyunun havası içinde buharlaşacak ve birer beklenti olarak kalmasına sebep olacaktır. Oyunun konusu anlatırken bu noktaya değineceğim. Marta aynı zamanda onun eli kolu gibidir, zor anlarında sığınacağı bir liman işlevi görür, rahatsız olduklarını kendisinden uzakta tutan küçük sırlarını paylaştığı bir roldedir. Marta kocası ölmüştür. Çocuğu vardır. Teya eşi ile ilişkisi bilinmez ama ayrılmıştır ve emniyette çalışan biri ile evlidir. Eski eşinden bir çocuğu vardır.

Luka Laban, 30 yıl devlete polis ve ajan olarak görev yapmış, iki sene önce emekli olmuş ve şimdi taksi şoförü olarak hayatını kazanmaya çalışan eski rejimin sadık adamı. Olayları tecrübesine ve devlet bilgisine göre yorumlayan ve somut çıkarımları olan biri konumundadır. Bir oğlu vardır ve rejim karşıtı olduğu için yurt dışında yayıncılık yapmaktadır.

Didaskalik (Fransızcada “talimat” anlamında didascalıe sözcüğü için eleştirmenler birçok terimde olduğu gibi farklı karşılıkları tercih etmektedirler: didascalie, didaskalik metinler, sahne açıklamaları, sahne bilgileri, sahne yönlendirmeleri veya ayraç içleri, yan metin gibi.) oyun içinde kullanılarak seyirciyi oyuna yabancılaştırarak bir anlamda oyunda verilmek istenen mesaja dışarıdan bakmak için olanak sunan nefes alma konumunda kullanılmış. Oyunun temposu içinde aslında yazar bakın bunun altını çiziyorum, buraya bakın der ama her alt çizgisi ya da parantez içinde ki kelimeler mesaj vermez, seyirciyi hazırlar, o hazırlık içinde seyirci gelmekte olan mesaja doğru algısını açmakta kullanılır. Rejim eleştirisi aynı zamanda yaşanan çağın eleştirisidir. Değişim, değişim sonrası yaşadığımız anın kara mizah yöntem ile eleştirisini yaparken eğlenceli boyutunu öne çıkararak bir anlamda yaşadığımız trajediye parmak basmaktadır.

Oyunun konusu aslında yaşadığımız çağın bir sahneye uyarlanmış komik ama trajediyi içine iyi harmanlanmış halidir. Emekli bir polis, yayınevinin yöneticisi ile randevusuz görüşmeye gelmiştir. Annesinin hitabesini kullanarak Teya ile görüşmeyi başarır. Elinde iki çanta vardır, biri çok büyük, diğeri ise kitaplar içine sığacak şekilde olan bir çantadır. Önceleri kim olduğunu araştırır Teya, her davranışı önceden yan metin olarak okur. Sonuçta ne asker arkadaşıdır ne de çocukluk arkadaşı ama hayatının en ayrıntılı şeylerini bilmektedir.  Luka, kendisini polis olduğunu ve onsekiz yıl boyunca izlediğini belirtir. Devlet adına devlet düşmanını izler. O dönemlerde yazarlar lokaline takılan şair ve öykü yazarı bir genci takip etmektedir. İdealist, özgürlük isteyen ve var olan rejim ile barışmayan biridir. Her sözünü kayıt altına alır polis. O artık özel ilgi alanındadır. Polis teşkilatı bireyleri tek tek o dönemin olanakları içinde izlemekte ve izlediği kişinin karşısına değişik mesleklerde çıkmaktadır. Çevresini iyi gözlemlemeyen biri bu kimlik değiştiren kişiyi fark etmez. Yakın takiptedir ve konuşulanları kayıt altına alabilecek kadar da yan yanadır… Rejim kendisini korumak adına bireyleri izlemekte ve raporlaştırmaktadır yani fişlemek. Fişlenen dosyanın kabarık olduğunu oyun içinde cilt cilt çıkan kitap şeklinde hazırlanmış dosyalar ile öğreniyoruz.
Luka, polis teşkilatının kendisine verdiği görevi devletin çıkarı yönünden yerine getirirken, bir süre sonra kurbanından etkilenmeye ve bu etkinin sonucunda oğlunun teşviki ile fişleri birer edebi dile döndürmeye başlamış. Yıllar içinde biriktirdiği fişler (raporlar) birer öyküye dönüşmüştür. Konulara göre ayıran Luka yıllar sonra ameliyat öncesi kendi gerçekliği ile yüzleşmek adına kurbanı ile yüzleşme ve onun da olurunu alarak son yolculuğuna çıkmak istemektedir.

Oyun bir polis ve kurbanın yüzleşmesi olarak kurgulanmış ama kim kurban, kim avcı olduğu konusu iç içe geçmiştir. Devlet mekanizmasının rejimin adı ne olursa olsun aynı işlediği ve yeni geleninde aynı şekilde devam ettiği bilgisi vardır. Hangi rejim ismi ne olursa olsun devlet denen mekanizmasının olduğu yerde kurban, avcı ve de bu işi düzenleyen bir teşkilatın olduğu ve olacağı vurgusu oyunun tüm sahnelerine işlenmiştir. Olay her ne kadar Belgrad’ta geçiyor olsa da, Tito rejiminden bugüne doğru yönelmiş olsa da aslında adlarını değiştirin her ülkeye ve her rejime uyarlayabilirsiniz.

Bugün ülkemizde kendisini halktın tek temsilcisi gören birini koruyan yasal düzenlemelerin olduğu ve onu eleştirmenin aslında terör örgütü saldırı olarak algılandığı ve cezai yaptırımlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. En ufak bir eleştiri bile ceza almayı ve sorgulanmayı ve savcı ve hakimlerin inisiyatifi dışında düzenlenen maddeler ile zorunlu ceza veren kuruma dönüştüğü gerçeği ile karşılaşırız.

Teya, şairdir. Eski düzenden yeni düzene geçişte kendisine bir yayınevinde şef redaktör olma görevi verilmiş, yayınevinden çıkacak kitapların yayınlanıp yayınlanması konusunda tek karar vericidir. O oraya tırnakları ve mücadeleleri ile geldiğini düşünmektedir ama Luka bu gerçek olmadığını seçilerek ve rejimin ihtiyacına cevap verdiği için o göreve getirildiği gerçeğini haykırır. Ve oğlu sürgündedir ve oğluna gönderdiği mesaj adresini devletten sakla, sağlığına bak demektir. O da eski rejimin savunucudur ve yeni rejim ile çatışmalı özgürlük istemektedir. Tıpkı yıllar önce Teya istediği gibi. Rejim değişmiş, muhalefette özneler değişmiş ama tema (konu) aynıdır.

Profesyonel iki insan, yani maaş ile çalışan emeğini para karşılığında değerlendiren iki profesyonel insanın anına, geçmişine ve geleceğe bıraktığı mesaj dolu ve her konuşmanın kayıt edildiği ve o kayıttan iyi bir tiyatro eseri çıkacağı gerçeğini oyunun sonunda daktilonun başına oturup kayıt makinesinden gelen sesleri çözümlerken ile karşılaşırız. İzlediğimiz oyun (eser) aslında yaşanırken yazılandır, izlenirken tekrar yazılandır…

Oyunculuklara gelirsek, Bülent Emin Yarar, oyunun karakteri olan polis Luka  Laban içine girmiş gibidir. Onun küfürleri ağzın içinde mırıldanması, mimikleri, özgüveni, düştüğü hayal kırıklığı ve kayıt altına alırken duyduğu heyecanı ve öfkesini muhteşem şekilde canlandırmış, bir anlamda seyirciye bakın ben bunu oynuyorum ama yaşatıyorum derken oyun sahnesine seyircisi davet etmektedir. O küçük büro bir salon olmuştur, kullandığı mimiklere seyirci katkı sunmakla kalmıyor destek dahi veriyor.

Yetkin Dikinciler canlandırdığı rol Teodor Teya Kray. Bir şair, öykü yazarı. İki kitabı çıkmış ve öğrenci gençlik içinde yıllar önce aktif olmuş, daha sonra aydınlar arasında yerini korumuş bir lider konumunda kişidir. Ailesinden uzakta ülkenin metropolu dediğimiz Belgrad’ta yaşamaktadır. Eski rejim altında sürekli ev değiştirmek zorunda kalmış, o rejim içinde devletten uzakta ve genelde maddi sorunlar içinde yaşamıştır. Yeni rejim içinde bir yayınevinde editördür. Ailesinden uzakta ve baba sevgisine kavuşamamış, annesine bağlı ve onun hastalığı sırasında yanında olamamanın getirmiş olduğu bir kırgınlık içindedir, şimdi de oğlundan uzaktadır ve özlem ile resmine sarılmıştır. Duygusaldır. Oyun içinde didaskalik metni seslendirmiş ve oyunun içine seyirciyi davet ederken aslında seyircisiniz demektedir. Seyirci ile zaman zaman kurulan iletişim ve sponten gelişen sohbetlerde muhteşem bir performans sergilemektedir. Şair, yazar ve de editör olan Teya rolünü olması gerektiği gibi yerine getirirken sanırım bir de Yarar gibi ödül sahibi de olmuş.

Usta oyuncuların oyunculuklarına bir şey denilemez, sadece övülür. İki büyük ustayı sahnede yan yana görmek ayrıcalıktır, her iki oyuncuyu büyüten aslında karşılıklı dayanışma ve oyunun gerçek rolünü iyi benimsemiş olmalarıdır. Fakat arkada iki ayrı rol daha vardır ki, işte bu iki rol aslında sahnede olan iki karaktere daha fazla anlam ve ayrıntılarını çıkmasına olanak vermektedir. Marta her ne kadar çok pasif gibi duruyor olsa da özellikle Teya rolüne dışarından sunduğu destek ve yardım etmesi hem oyuncuyu rahatlatmakta hem de akıcı ve hızla devam eden sahneler arasında seyirciye konular arasında geçişte nefes almasına olanak sunmaktadır. Bu karakteri Gülen Çehreli hayat vermiş ve hak ettiği alkışı final sahnesinden sonra selamlama anında almıştır.

Oyunun içinde tek bir sahnede sahneye gelen ve en pasif rol olan kaçık olarak adlandırılmış ama kitap bastırmak için tüm enerjisini veren ve hatta kavga etmekten kaçınmayan bir yazar adayı daha vardır. Süre kısıtlıdır ama bu kısıtlı zaman içinde dışarından gelen sesin sahnede hayat bulmasıdır aslında. Cenap Oğuz canlandırmış ama benim izlediğim oyun içinde (diğer zamanlarda ki performansını bilemiyorum) o kaçık rolüne belki de sürenin çok az olmasından kaynaklanan tam kendisini vermediğini düşündüm. Sanki oraya kolajlanmış gibidir. Biraz aykırı durmakta, sahnede olup olmaması gerektiği konusu bile düşünülecek kadar zamanı kısadır..

Bütün bunların bilgisi dahilinde oyunu, sahne düzenlenmesini ve sahneyi kullanma açısından başarılı buldum. Işık ve ses konusunda belki Küçük Sahne’nin (Beyoğlu) getirmiş olduğu düşük tavandan kaynaklanan birkaç rahatsız etmeyen sorun olmayan şeyler gördüm ama ellerine ve de yüreklerine sağlık. Tüm emekçiler, kostümünden, sahne düzenlenmesine yer alanlara kadar hepsinin ortak emeği olarak hayat bulmuş. Oyunun yönetmeni oyuna hayat vermiş ve başka projeler peşinde, onun getirmiş olduğu bu birliktelik uzun süre sahnelerde kalmasını dilerim..

Oyunun çevirisi işin püf noktası, tiyatrodan anlayan, Türkçeyi iyi kullananlar tarafından dilimize aktarılan bu oyun artık bizdendir, sadece oyucuların isimleri yabancıdır bize!

İyi ki gidip izledim, iyi ki yazdım. Fırsatı olanlar izlesin derim… hayattan bir çok şeyi kaçırdık ama en azından sahnelerde yaşananın bir bölümünü kaçırmayın..

İsmail Cem Özkan
15.10.2015


12 Ekim 2015 Pazartesi

Acıyı kelimeler tarif edebilir mi?

Acıyı kelimeler tarif edebilir mi?

Benim bildiğim kadarı ile hiçbir kelime acıyı tam olarak anlatamaz, hiçbir ses acının gerçek sesi değildir. Derinlerden gelen bir kırılmanın sesi başlangıçtaki gibi sade değildir, yıkarken ulaştığı ses artık farklıdır.

Yıkıntılar içinde duygularım, yüreğim kanıyor, kanın acısını hissediyorum. Ankara sabah serinliğinde kan deryasına büründü, iki ayrı patlama sonunda. Katil kim, kurban kim diye soramadan, henüz soru sormak için saniyeler bile geçmeden üzerimize düşen tazyikli su ve gaz bombası. Ankara kan deryasına dönerken kanın üstünü örtmeye çabalayanların çabalarına şahitlik ettik.

Gözlerimin su kanallarını hiçbir baraj tutamadı, içten ve derinden gelen gözyaşlarım önüne ne geldiyse dışarıya akıttı, önüne geleni parçaladı, kattı, önüne alıp sürükledi. Gözyaşım acımı tarif edebilir mi, sanmıyorum. Acının tarifi olmaz, olamaz. Yaşanır. Binlerce yıldır, insan ilk defa ehlileştikten sonra acıyı yaşadı ve acının ne olduğunu öğrendi ki, acı çektirerek toplumu düzenledi, korkuyu yaydı, büyüttü. İlk defa insan kendisini ehlileştirdi, sonra otu ve bazı hayvanları. Ehlileşen hayvanlar ve otlar bizi değiştirdi. Onlar ile birlikte değiştik, acı ile büyüdük, acı ile geldik bu günlere.

İnsan ilk defa hayvanı ehlileştirdi, ehlileştirdiği hayvanlar sayesinde günlerce otaklarda sürüler peşinde koşmadı. Onlar için çitler oluşturdu, korudu. O hayvanları ehlileştirirken kendisini ehlileştirdiğinin farkında bile olmadı. Farkına varanlar zengin oldu ve diğerlerini yanında karın tokluğuna çalışan işçi yaptı.

İnsan ilk defa otu ehlileştirdi, buğdayı buldu. Buğdaydan kışlık ekmek üretebileceğini öğrendi. Kışın zorlu coğrafyasında avlanmadan barındığı yerde karın acısına dayanacak ateşi buldu. Ateş ile birlikte ehlileştirdiklerini pişirmesini öğrendi, kendisine benzer olan hemcinslerden kendisini ayırdı. Öğrendiğini gelecek kuşağa aktardı.

İnsan ehlileşti, ticareti buldu.

İnsan ehlileştikçe birlikte yaşamının kurallarını buldu, şehri yarattı ticaret sayesinde.

İnsan şehri yarattı ve korku ile insanları ehlileştirilebileceğini buldu. Uğruna ölebilecekleri bir de bayrak keşfetti.

Bayrak hakimiyeti sembolize etti, bazı hayvanlar hakim oldukları yerlere çişlerini bırakırken, insan bayrağını ve çitlerini bıraktı. Kendisi için ürün verecek hayvanları ve insanları bu çitlerin içine hapsetti ve çitleri savunmaları için bayrak dikti. O bayrak için milyarlarca insan öldü, sırf kendilerine bakan daha rahat yaşasın ve kendilerine daha çok ekmek ve aş versin diye…

İnsan evrimleşti. Aslında birilerin çıkarlarına göre daha fazla ehlileşti, ehlileştirdi. İnsan yediği yiyeceğe benzemeye başladı, yiyecek insanı biçimlendirdi, insan; doğayı ve dünyayı!

İnsan toplumu oluşturdu, sonra o toplumu homojen yapma savaşına girdi, tıpkı doğayı homojenleştirip üzerinden para kazanma hırsı ile saldırması gibi…

İnsan kendi katili oldu, tıpkı doğa katili ve diğer canlıların katili olduğu gibi.

İnsan diğer canlıların yaşadığı yerlere beton dikti, adına ev dedi, kasaba dedi, şehir dedi, metropol dedi ve diğer hayvanların yuvasına dikilen evden o diğerleri kimyasal savaş aletleri ile kovuldu. İnsan diğer gördüğü insanları yaşadığı yerden kovması ve katletmesi gibi…

Ankara, 10 Ekim 2015 saat: 10:00 civarında patlayan bomba gibi, kendisi gibi düşünmeyenleri toplu öldürdü. Öldürttü. Öldürmeye de devam ediyor, her birimizi…

Bizler ötekiyiz, öldükçe suçlanan, öldükçe katillerimiz kahraman ilan ediliyor…

İnsan ehlileşti, acıyı tarif edemez oldu.

İnsanın acısını hiçbir kelime açıklayamaz, tarif edemez.

Acı yıkar, acı yeniden oluşturur. Acı toplumları yeniden yaratır…


İsmail Cem Özkan

8 Ekim 2015 Perşembe

Muhalefet olmak!

Muhalefet olmak!

Muhalefet olmak kaderimiz midir, yoksa bizim de gizliden gizliye istediğimiz bir durum mu?

Soru ancak bizim gibi bir ülke içinde anlamı olur, aksi halde başka ülkelerde sol iktidar yürüyüşü içinde ve zaman zaman da olsa iktidara gelip tarihin gidişine etki etmektedir. Ülkemizde sol ne zaman iktidara gelse kontrgerilla onun iktidarı döneminde toplu katliama yol açan eylemlere imza atmış ve iktidarı aciz göstermiştir. Kanları yerde kalmayacak sözü her daim söz olarak kalmış, sorunun arkasına ve cinayetin senaryosunu yazanlara kadar ulaşamamıştır. Bugün dahi bir çok faili meçhul cinayetin arkasında bu takipsizlik ve kanıt eksikliğini görmekteyiz. Eğer birkaç cinayetin gerçek failleri ortaya çıkarılmış olsaydı bugün dahi işlenen cinayetler bu kadar pervasız ve göz göre yapılabilinir miydi?

Sol, bu cinayetlerde aslında mazlumdur, fakat öyle bir algı operasyonu içinde ve propaganda sonunda ölen suçlu katiller kahraman olarak anılır olmuştur, algılanmıştır. Tarih yazıcılar bugünleri anlatırken resmi söylemin dışında söz söylemediği, bulvar gazetesinin oluşturmuş olduğu algılar ile doğruları ve gerçekleri olduğu gibi değiştirdiğini ancak olayları bire bir yaşayanlar bilebilir, büyük çoğunluk yalana yalan diyecek ne bilgi birikimi ne de kırpıntısına sahiptir.

Ülkemizde solun genel bir duruşu var, sürekli muhalefet olmak!

Her toplumsal kırılış sürecinde solun konumu muhalefette iktidarı eleştirmek şeklinde olmuş gelmekte olana karşı tutum sergileyemeden olayların içine düşmüştür. Aslında Bülent Ecevit’in yıllar öncesinden söylediği ve yargılandığı sözde ki gibi bizler sadece seyirciyiz ve sahada oynanan oyuna müdahil olamamaktayız.

Sol, salonlarda geleceğini tartışmakta, meydanlarda ise saldırı olduğunda savunma konumunda kalarak mazlumun yanında yerini almış ve mazlumların haklarını savunurken ideal olan perspektifinden uzaklaşmıştır. Sol, adaletli, özgür bir gelecek için mücadele eder ve bu hedef yönünde örgütlenir denmiş olsa da bu sözler sadece sol tanımlanırken kullanılan ama içinde adaleti, özgürlüğü sağlayamamıştır. Parti disiplini adı altında sağ örgütlenmeden pek farkı olmayan şekilde iç işlerini yürütmekte ama mazlum yanında kavgasında her daim muhalefette kaldığı ve azınlık olduğu için azınlıkların gözünden özgürlüğü tanımlamakta ve onu istemektedir.

Solun pratikte işlevi, var olan toplumsal muhalefete destek ve oluşmakta olan toplumsal dinamikler için (sol fikrinin çok dışında ılımlı İslam / etnik siyaset içinde olabilen veya başka oluşmakta olan gelişmelere) karşılıksız alt yapı oluşturmak ve onlara stratejik destek vermek! Peki, bu durumda solun iktidar olmak ve iktidar yolunda gidilecek bir örgütsel yapı için ne yapılabilinir sorusu havada kalıyor... Çünkü var olan somut durum her daim muhalefet rolünü kabul et ve ona göre davran!

Örgüt üç temelden oluşur, en önemli temel para, strateji/ istihbarat, lojistik! En sonunda ideoloji vs gelir, çünkü üç saç ayağı olmadan istediğin kadar doğru şeyler konuş, değersizsiniz, çünkü tarihe müdahale etme şansın sadece tesadüflere kalmıştır...

Ülkemizde ki solun günlük yaşama etkisi ne yazık ki tesadüf ve kendiliğinden oluşan olayların peşine düşüp, oradan sonuç çıkarmak şeklinde biçilen rolü oynamak!

Liderlik kabiliyeti ve örgütsel yapısı olmayanlar ancak üstlerine düşen tarihi olması gerektiği gibi yerine getirmek şeklindedir...

Doğru şeyler konuşup, doğru sonuçlar çıkarmak sizi ne yazık ki tarihin öznesi yapmıyor, başarısız olduğunuz içinde sizin doğrularınız gerçekleşmiş olsa dahi kimse anımsamayacaktır...

Yazının başında sorduğum sorunun yanıtına dönersem, evet, sol bugün için muhalefet olmayı kendisine biçtiği bir roldür ve ne yazık ki iktidar hedefinden uzakta bu rolü içselleştirmiştir. Muhalefette kalmak aynı zamanda her dönem popüler olmak ve belirli bir muhalefeti içinde barındırmak anlamına geldiği için gizliden gizliye solu yönlendirenlerin istediği bir durumdur, çünkü bu durumda elini taşın altına sürüyormuş gibi yapıp aslında hiçbir risk almadan sürekli muhalefet olmanın getirmiş olduğu koltuğunu korumak anlamına gelir.

Sol, iktidara geldiğinde sağın yaratmış olduğu tahribatı ortadan kaldıracak bir yeni bir strateji konusunda bilgi birikiminden eksik değildir, aranırsa solun tartışmaları içinde bu stratejik yollar bulunabilinir, hatta en geçerli ve en insanı stratejiler bile bu geçmiş tartışmalar içinde durmaktadır. Ama ülkenin içinde düşürüldüğü Ortadoğu bataklığında solun aslında üstüne düşen pek uluslar arası bir rol yoktur. Ülkemiz içinde toplumsal değişimler her ne kadar iç dinamiklerin etkisi ile oluyormuş gibi olsa da kısa tarihimiz içinde bunun iç dinamiklerden daha çok dış dinamiklerin etkisi ile olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Dış dinamiklerin verdiği roller içinde solu güvensiz görmekte ve solun başarı ile çıktığı bir onların belirlediği bir operasyonel durum söz konusu değildir. Sol iktidara gelecekse ve iktidar hedefinde yürümek istiyorsa işte bu dış dinamiklere rağmen yürümek ve onların çıkardığı her türlü engeli aşmak ile yükümlüdür. Bunu göze alacak ve buna karşı direnecek iç işleyişe ve demokratik işleve sahip bir örgütsel yapı ile yol alabilir ve iktidar yürüyüşüne çıkabilir.

Sol, bugün yaşanan sorunlara tek yanıt verebilecek tek güçtür, bu gücü siyasi başarıya çıkarabilecek tek şeyde örgütsel duruşu ve tercihidir. Yerel önem veren ve yerel siyasetçileri merkezi siyasetin içine taşırken yerelin aslında ülke olduğu ve yerel sorunu yerel dinamikler ile çözeceğini ve yerele özgü siyasi yönlendirmelerini günlük stratejilere göre değil, genel ideal olarak belirlediği hedeflere göre yapabilirse sol iktidar yürüyüşüne başlayabilir ve başarıya ulaşabilir…

Sol iktidar içinde özgürce sorunları tartışıp çözüm yolları konusunda konuşacağımız günler özlemi ile…

İsmail Cem Özkan

1 Ekim 2015 Perşembe

Kan iştah açıyor!

Kan iştah açıyor!

Ortadoğu ülkesi bataklığında yaşanan / yaşanması muhtemel olaylar çevre ülkelerde yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edecek, çünkü Ortadoğu için birileri tarafından biçilen rol yaşananlara uygun şekildedir. Orada yaşayanlar bu biçilen kaderi bilinçsiz bir şekilde yaşamak zorundadır, çünkü onlar özgür dünyanın yaşadıklarını ancak ekranlara yansıyan ışık süzmesi kadar bilebilmekteler.

Ortadoğu kan ile tarihini ve geleceğini şehir devletlerin kurulduğu günden bu güne kadar yazıyor. Kan Ortadoğu ülkelerinin günlük olarak solumak zorunda olduğu bir koku konumundadır, kanın kokusu sokakları, meydanları ve pusuya yatmış bir geçitte sürekli kokmakta ve çevreye yayılmaya devam ediyor.

Ortadoğu’dan uzaklaşmamız (1923) tarihimiz içinde çok yenidir, aynı alana bugünlerde hızla yakınlaşmaktayız (1980).

Ortadoğu ülkeleri gibi gözükmeye başladık uzaktan bakan biri için. İçinde yaşadığımız ülkenin nasıl göründüğünü uzaklaşmadığımız sürece pek farkına varamıyoruz, sanki batıya aitmişiz gibi davranmaya, batının normlarının ülkemiz içinde olması gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz, fakat yaşadığımız son otuz yıl içinde batıdan çok uzakta, ılımlı İslam politikasının sonuçlarını yaşar konumuna geldik.

Suriye konusunda iktidarın tutumu, tipik Ortadoğu ülkesinin liderlerinin tepkisi olduğunu düşünemiyoruz, bize iktidar erkinin kafasının karışık, yeni Osmanlı rüyaları görüyor hezeyanı içinde olayları yorumlamaya çalışıyoruz. Aslında bizler coğrafyamızın büyük parçasına uygun bir tercihin içinde yaşadığımızın pek farkında değiliz. İktidarın niyetleri ve amaçlarını yorumlamaya çalışırken, aslında hangi iktidar gelirse gelsin tercihleri bizlerin belirlemediği, Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası olduğu gözden kaçırıyoruz. O projeye uygun bir iktidarı yaratanlar, onun zeminin çok önceden hazırlamışlardı, bizler yavaş yavaş o hazırlanan zemine uyum sağladık…

Ortadoğu ülkelerinde kalabalık alanlar ve caddeler; suikast ve toplumu çatışma ortamına çekmek isteyenlerin iştahını kabartır, beklenmedik bir anda bir patlama ile ülke kan gölüne dönmesi içten bile değildir. Bunun en tipik örneğini Lübnan iç savaşında yaşadık, onu izleyen yıllar içinde Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelerde yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor.

İstanbul’da ki İstiklal Caddesi ve benzerleri her gün milyonlarca, yüz binlerce insanın aynı anda bir cadde üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Tipik Ortadoğu ülkesi konumuna doğru hızlı adımlar attığımız günlerde en dikkat edilmesi gereken yerler (kalabalık alanlar) olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Fakat ne kadar dikkat edersek edelim orada yaşanacak her hangi bir patlama ülkenin geleceğini kan ile yazmak isteyenlerin ekmeğini kana bulaması anlamına gelir ve kan ile beslenenler bu iştah açıcı yerden beslenmek isteyeceklerdir.

Kan iştah açar, toplumu biçimlendirmek isteyenler nezdinde. Çünkü kan ile olayların akışına setler çekilir ve kan ile yapılan propagandalar ile toplumun duyarlılıkları artırır ve duygusal tepkiler verilmesi sağlanır. Duygusal tepkilerin olduğu zamanlarda linç ve toplu cinayetlerin normal karşılandığı süreç olur. Toplu kıyımlar ve saldırıları gerçekleştirenler zaman içinde örtülü ödenek ile beslenen yapılar olduğu ve saldırıya katılan duygusal insanlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalır. O saldırıya katılanlar gerçekleri öğrendiklerinde kimin piyonu olduklarını da hiçbir zaman öğrenemeyecekler, çünkü sis perdesi gerçeklerin üstünü her daim örtecek ve gerçek yönlendiriciler Gladio örgütünün şemsiyesi altında kalacaktır. Ülkemizde yapılan her türlü toplu cinayet tesadüfler ile oluşmaz, önceden planlı ve örgütlü ve sistemli bir düşüncenin ürünüdür. Önemli olan bunların yaratmış olduğu duygusal ortamda tahriklere kapılmadan soğuk kanlı bir şekilde olaya bakmak ve komşunun katili olmamaktır.

Unutulmamalıdır ki bizler batı gibi gözüken ama tipik Ortadoğu ülkesi gibi olmak üzere olan bir ülke konumundayız, çünkü ülkenin geleceği 12 Eylül 1980 yılı ile çizilmiş ve bu geleceğe uygun şekilde yapılanmaya devam ediyoruz.

Her şehirde bir cadde ve sokak bilinçli bir şekilde kalabalıklaştırılmakta ve o caddeler ve sokaklar da ticari hayat çekici kılınmaktadır, kalabalık olan yerde siyasi iradenin propagandası da olur. Açıktan çığırtkanlıklar ile yapılmaz bu propaganda, yaşam alışkanlıklarına küçük dokunuşlar ile moda teşvik edilir ve bilinç dışı o yeni yaşam profiline insanlar uyum sağlar. Tipik Ortadoğu ülkesi olan ülkemizde kalabalık alanlarda yürüyen insanların profili ile Lübnan’da yürüyen insan profili arasındaki benzerliği kimse araştırmaz ve bu geçişin doğal ve olması gerektiği gibi olduğu düşüncesi hakim olur. Bizler kendi kuyumuzdan dünyaya bakarken, ekranlar ve ışıklı caddelerin camekanından yansıyan bir yalan rüzgarı eşliğinde bir yaprak gibi savrulmaya ve yeni konumuzu bu savrulmanın getirmiş olduğu zemin üzerinde yapmaya çalışıyoruz.

Kan iştah açıyor!

Bir toplum bugünlerde yeniden kan ile cepheleştirilmekte ve bu cephede duygusal tepkiler vermemiz beklenmektedir. Düşman ve dost kavramları sürekli değişirken komşumuz, binlerce yıl birlikte yaşamış hakları bir birine kırdırmayı ve bu kırımdan iktidar erkinin beklediği bir farazi şeklin devletin şeklinin alması beklenmektedir. Bunu durduracak şey duygu aklının yerini aklın almasıdır.

Bizler, her ne kadar üzerimize uygulanan propaganda ve eğitim sistemi ile aptallaştırılmış olsak da her daim duygusal tepkilerimiz yerine aklımızı kullanacağımız bilinci ile bakmamız, her olayda bayrak alarak sokaklara koşmak yerine dur bakalım bu işten kimin ne çıkarı ve bu olaylardan kimler ne kazanıyor diye sormamız gerekmektedir. Birilerin piyonu ve kuru kalabalığı olmak istemiyorsak, duygusal geçişler yaşadığımız anda derin bir nefes alıp, gerçekleri görebilmek için karşılaştırmalı olaylara bakmak zorundayız. Bizim her ne kadar kahramanımız varsa, karşı tarafında kahramanı vardır. Ama bizleri kahramanlar değil, biz idare etmek ve kendi geleceğimize kendimiz sahip çıkmak zorundayız. Önce akıl, sonra duygularımız ile bakmak zorundayız.

Milyonlarca insan bir caddede amaçsızca dolanması Victor Hugo’nun şu sözünü çağrıştırıyor;“Kalabalıklar her zaman tehlikelidir. İçinde ruhlarını ucuza satan alçaklar barındırır.”


İsmail Cem Özkan