Galata Gazete


11 Aralık 2014 Perşembe

Lillian'nın onurlu duruşu...

Lillian'nın onurlu duruşu...

Amerikan’ın bir dönem oyun yazlarından, kendisini sorgulayan komite karşısında onurlu duruşu ile tarihe adını yazdıran Lillian Hellman’ın yaşamına William Luce’nin satırları ile baktığımız bir oyun. Şehir Tiyatrolarının sahnelerinde yer alan oyun, küçük bir mesajları içinde saklamaktadır.
Uzun soluklu bir yaşam öyküsünün içinde hayatına yön verenler ve olaylar hakkında bilgilere ulaşmaktayız, fakat bu uzun soluklu ve tek kişilik oyun, oyunu sahneye taşıyan yönetmen Orhan Alkaya’nın geçen senelerde sahnelerde sergilediği “Rosenbergler Ölmemeli” adlı oyunun devamı ve aynı yıllara ait bir ayrıntıyı büyüteç altına almaktadır.
Aliye Uzunatağan tek kişilik performansı ile sahnede hayat bulurken, sahnenin arkasında Şehir Tiyatrolarının ekibi bulunmaktadır. Daha önce özel bir tiyatroda hayat bulan oyun bu sene değişen Şehir Tiyatroları yönetimini zora sokmadan geçiş için seçilmiş ama duruşunu da bozmayan bir oyun tercih edilmiş gibi algıladım.
Özel tiyatroların maddi yetersizlikler ve seyirci potansiyeli açsısından kalabalık ve maddi yükü ağır oyunlar sahneye koyamıyorlar. Arkasında ticari bir bakış açısı olmayan devlet ve şehir tiyatrolarının sahnelerinde tiyatro tarihi içinde önemli eserlerin sahnelenmesi daha olağan olduğunu düşünmekteyim. Üstelik kapanma kara bulutlarının devlet ve şehir sahnelerinin üzerinde dolandığı günlerde daha görsel ve özel tiyatroların oynayamayacağı oyunlar sahnelenmiş olsaydı daha bir anlamlı gelirdi diye içimden geçirmedim değil.
Sahne onbir sandalye bir çizgi üzerinde yan yana gelecek şekilde konmuş, üçer halde olan sendeleyeler arasında küçük boşluklar oluşturulmuş. Her sandalye bir anlamda bir paragrafı temsil eder gibidir. Işık her konu değişiminde değişim gösterirken, sandalyelerde oturma ve harekette ona göre değişmektedir. Oyun başladığı gibi sandalye dizimi konumlanması bitmektedir. 
Sandalye ve ışık oyuncunun yardımcı aksesuarıdır, seyirci bir buçuk saat boyunca sahneye bu araçlar ile bağlanmaya çalışılmıştır. Konular ve geçişler bir birinden bağımsız olduğu gibi bütün bakış açısı içinde bağlantılar mevcuttur. Yazarın tercihi seyirciyi değişik anlarda eriye götürüp, ileriye taşıyarak seyirciyi oyunun içine çekmeye ve o tek sesin yaratmış olduğu monotonluktan uzaklaşmaktadır. Seyirci, oyunun içinde konuları takip ederken, aynı zamanda oyunu zamanını da sorgulamaya iteklemektedir. Bir tiyatro yazarı, seyircisi için yazmadığı kendisi için yazdığı fikri Dashiell Hammet ile bir tartışmayı anımsama bölümünde dillendirmektedir. Oyun, seyirciler için değildir, geçmişine yönelik kendi iç dünyasında dönüktür. Fakat seyirciyi de dönemin sorunlarına ve Hollywood dünyasına da göz atmasını ve o dönemin meşhur McCarthy tertiplerine de uzanmaktadır.
Lillian, “Vicdanımı bu yılın modasına göre biçimlendirmem ve biçimlendirmeyi de istemem. Saygılarımla” diye belirttiği McCarthy cadı avı döneminde sorguda kendisini ifade etmiştir. Genel duruşu itibarı ile “kendi hayatı hakkında her türlü soruya karşılık verebileceği, arkadaşları ve tanımadıkları insanlar hakkında görüş bildirmeyeceği” fikrini sorgulayan komite üyelerinin yüzüne söylemiştir.  Ve bu duruşunun yaşama bakış açısı olduğunu vurgulamıştır.
Oyunun can damarı olan bu sahneye büyüteçle bakmakta fayda var, çünkü o dönemin koşullarını bilmeyenler için bu savunma bir anlam ifade etmeyebilir, fakat günümüz savunmalarına ve sorguda sorulan sorulara bakarsanız ne büyük bir irade ve etik bir duruş ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Çünkü baskı dönemlerinde insanlar kendileri dışında, çevresinde olsun olmasın herkes hakkında cadı avının rüzgarına göre ifade verdiği, fırıldak gibi çıkarlar etrafında döndüğüne şahitlik etmekteyiz. İktidara destek sunan, iktidar ile uzlaşama peşinde koşanların olduğu bir zaman diliminde onurlu bir aydın, yazarın ne yapması gerektiğini, yapan birinin gözünden öğreniyoruz.
McCarthy adı ile anılan dönem; 1940'lı yılların sonunda başlayıp 1950'li yılların sonuna değin ABD'de sürmüş anti-Komunist kuşkuculuğunu belirtmektedir.
1938’de kurulmuş olan Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi’nin faaliyetleri McCarthy senatör olması ile önemli bir saldırı aracına dönüştürüldü. O dönemin FBI şefinin verdiği taraflı bilgiler ile paranoyak bir kişinin günlük aşama nasıl müdahil olabileceği ve bir çok insanın hayatını karabasan döndürebileceğini gösteren bir dönemden bahsediyoruz. Komite üyeleri öncelikle sanat dünyasında ve özellikle de Hollywood’da görüşlerinden hoşlanmadıkları kişileri kara listeye alıp yıldırma politikası yürütmeye başladılar. Geçmişinde herhangi bir sol gruba sempatizan olanlar bile ifadeye çağrılıyor ve arkadaşları hakkında ifade vermedikleri taktirde, şirketlere gönderilen kara listelere almıyorlar, bu artist ve sinemacılara, hiçbir şekilde iş verilmiyordu.
McCarthy, Roosevelt ve Truman’ın yönetimleri sırasında ABD hükümetinin komünist yuvalarıyla dolduğunu, demokratların bu konuda en azından ihmalle suçlu olduklarını ileri sürdü; ama 1952’de Cumhuriyetçiler iktidara gelince, tek bir komünist bile bulamadılar. Diğer yandan seçim kazanıldıktan sonra, bunun hiçbir önemi kalmamıştı, yani en azından o dönemde kimse hesap sormadı; sonra da zaten konu gündemden düştü.
CBS’den Edward R. Murrow, 3 Mart 1954’te “Joseph McCarthy Raporu” adlı bir dosya televizyonda yayınladı. Burada, senatörün ahlaksızlığı ve acımasızlığı açıkça sergileniyordu. Nihayet Senato, 1954’ün Aralık ayında McCarthy’nin bazı eylemlerini kınayan bir kararı, 76’ya karşı 22 oyla onayladı. Bu olay oyunun sonu idi. McCarthy bir avuç şakşakçısıyla baş başa kalınca, kendisini, eski alışkanlığı olan içkiye verdi. Karaciğeri iflas edince de, 1957 yılında öldü.
McCarthy bütün bu karalamaları yaptığı dönemde Amerika halkı tarafından yüksek oranda desteklendiği ve gözden düştüğü dönemde dahi ülke nüfusunun kamuoyu anketleri; halkın yüzde 50’sinin onu desteklediği ve yüzde 21’inin de kararsız olduğunu ortaya koyacaktı…
Oyuna yeniden dönersek, sahne düzenlemesi ve ışık başarılı olarak görmeme rağmen, zamanın ruhu bugüne taşınması açısından anlamlı ama mesaj benim büyüterek baktığım gibi net ve ayrıntılı değildir, çünkü yazar bu dönemi onurlu duruşu alçak gönüllüce anlatmakta ve üzerinden sanki önemsiz gibi geçmektedir.
Yaşadığımız çağ içinde keşke bizde de Lillian Hellman gibi onurlu yazarlar ve oyun yazarları çıkmış olsaydı… Bu zaman diliminin romanları, öyküleri, tiyatro eserleri ileride olacaktır, bundan kuşku duymuyorum, sessizce direnenlerin yaşamları ileride gözler önüne serilecektir. O zaman bizim de Hellman’larımız varmış diyeceğiz.
William Luce’nin yazdığı Orhan Alkaya’nın yönettiği oyun, çevirisini Seçkin Selvi’nin, dramaturgluğunu Sinem Özlek’in, sahne tasarımını M. Nurullah Tuncer’in, kostüm tasarımını Canan Göknil’in, ışık tasarımını Kemal Yiğitcan’ın, müziğini Turgut Onur Avdan’ın, efekt tasarımı Levent Akman’ın yaptığı oyunda, Hellman rolünü 51. sanat yılını kutlayan Aliye Uzunatağan üstleniyor.
İsmail Cem Özkan


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.