Bir Ateşin 33 Yılı
33 yıl geçmiş... Ne çabuk geçti, ne çabuk...
2 Temmuz için yola çıkmadan önce sevgili dostum Asaf Koçak
ile görüşmüş, “dönüşte” diye sözleşmiştik. “Hadi,” demişti, “sen de gel...”
İşim vardı, gitmem söz konusu değildi... Dönünce, o hırsız kılıklı birinden söz
edeceğim demişti, edemedi...
Yanan otelde ölüme giderken mızıka çaldı. Mızıka çalmadığı
anlarda Cumhuriyet gazetesine haber geçmişti: “İçeriden biri bildiriyor...”
İlk defa yaptığı bir heykel satılmıştı, üstelik bir sanat
galerisinde... Deve kuşu... Onu yapmıştı. İbrahim Demirel’in galerisinde...
Bir şair kadına âşık olmuş...
O şair kadını Almanya’da görüşmüş, ondan dinlemiştim...
Sivas’ta kardeşi öldürülen gençler, ailelerin fertleri,
sendikacı bir kadın arkadaşım ile gelmişlerdi. Onlardan dinlemiştim; benim
olmadığım zamanları... Onları Hollanda’dan alıp evime getirmiştik. Benden sonra
işkence tedavi merkezi olarak kullanılan Danimarka’daki psikolojik
rehabilitasyon merkezine gittiler...
Asaf Koçak hem çizgi yoldaşımdı hem de dostumdu. Bunu bir
iki defa daha yazmıştım... Şair dostumuz Adnan Yücel...
Üçümüzün Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, kapıya yakın bir
masamız vardı. Şiir ve karikatürden söz ederdik. Her iki sanat birbirine o
kadar yakındır ki; tüm şairler dostumuz, çizerler yoldaşımızdır...
33 yıl geçmiş sözleşmemizin üzerinden... 33 yıl ne kadar
uzun, ne kadar kısa...
Daha dün gibi, acının yüreğime düştüğü an...
O acı her sene tazelenir, yeniden yanar, yeniden kulağıma
mızıka sesi gelir...
Asaf’ın karikatür için mesleğinden istifa edip Ankara’ya
geldiği günü anımsarım...
Verilen sözleri, tutulmayan sözleri... Kapağı olmayan
albümü... Çok önem verirdi karikatüre... Onun hayat çizgisi, karikatüründeki
çizgi olmuştu...
Sonra şair dostlarım gelir usuma...
Ozanlar...
Ozanların sazı ile semah öğrenmem...
Semah gösterilerinde saz çalmaları...
Alevi deyişleri...
Onlar gelir geçer usumdan...
Daha dün gibi benim çocukluğum, ölen dostlarımın arkasından
ağıtlarım...
Ne kadar çok ağıt biriktirmişim?
Ne kadar dostum ışıklar içinde...
Ne kadar dostum usumun gri hücreleri arasında...
Ne kadar...
Zaman geçti gitti...
Onları yakan ateş, yıllar içinde daha çok insanı yaktı...
Canlı bomba ile, kılıç ile baş kestiler, kızları cariye
yaptılar, köle pazarında sattılar... Siyasi İslam işte bu!
Sivas’ta benzin bidonu taşıyanlar, Ortadoğu’yu, ülkemizi bir
ateş çemberine döndürdü...
Öldürdüler, “Allahu ekber” diye bağırdılar... “İşte cehennem
ateşi” derken kahkaha ile güldüler...
Ortada benzin bidonu taşıyanlar, siyasi İslam’ın Arap Baharı
olacağını hiç bilemeyeceklerdi. Öğrendiler... Arkalarına Amerikan
emperyalizmini alınca ellerinden kılıç, vücutlarından bomba, akıllarından
ölümden başka bir şey geçmedi. Her ölüm üzerine zafer nidaları oldu. “Allahu
ekber” diye bağırmak... Bomba gökten düşüyor, “Allahu ekber”... Uzun namlular
ile insan öldürüyorlar, “Allahu ekber”... Canlı bomba ölüme giderken “Allahu
ekber” diye bağırıyordu...
Kısacası Sivas 2 Temmuz, “Allahu ekber” nidalarının bir
sistematik saldırı sloganı olacağını kim düşünebilirdi?
Maraş, Çorum katliamı yapanlar da “Allahu ekber” diye
bağırmışlardı...
Siyasi İslam kendisini iki kelime ile vücut bulmuş, siyasi
iradesini ortaya koymuştu...
Onlar için özgürlük, kendilerinin sonsuz can alma, kendisi
gibi olmayanı köle yapıp pazar kurup satma olarak algılanmıştı... Kadınları
türbana, türban yetersiz diyerek peçe arkasına alıp, kadınların haklarını
ortadan kaldırdılar. Pazarda alınıp satılan, yanında erkek olmadan çıkanları
ise köle yapma, cezalandırma haklarını kendilerinde buldular...
33 yıl geçti ömrümden.
Asaf için 33 yıl geçmedi... Onun zamanı durdu. Ben ise
yaşlandım, gözyaşım hep aynı yerde, kurumadan durdu...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.