Kartlar Yeniden Dağıtılırken
Zamanın kırıldığı dönemlerde sorunlar daha görünür oluyor.
Enflasyon altında ezilen, yok sayılan insanların çoğaldığı bir atmosferde mutlu
olmak, heyecanlanmak için fırsat bulmak zorlaşıyor. İşte tam böyle bir zamanda Tiyatrokare,
komedinin içine saklanmış trajediyi görünür kılan bir oyunla seyirciye merhaba
diyor. Güldürürken düşündüren, düşündürürken de akıştan bir an olsun koparmayan
bir oyun.
Oyunun başlangıcında intihar etmek için kendisine bir ağaç
arayan yaşlı adamın çaresizliği, tükenmişliği ve son anın getirdiği bıkkınlık
ile teslimiyet hâli… Çiçekleri solmuş, terk edilmiş bahçe görüntüsüyle
birleşince insanı hemen öykünün içine çekiyor. Verandaya açılan kapının
aralanması, merakla bakan yaşlı kadının bakışı… Huzurevi konuklarının, bir kişi
dışında asla çıkmadığı o alana atılan adım… Etrafa dağılmış eşyalar ve antika
sayılabilecek nesnelerin bıraktığı atmosfer… Bizi adeta bir trajedinin eşiğine
getiriyor.
Ve o verandada kurulan bir konken masası…
Her şeye nasıl baktığımız değil, nereden baktığımız önemli.
Aynı sahne bir an komediye dönüşüyor, bir an sonra içimizi burkan bir
yüzleşmeye. Kahkaha ile hüzün arasındaki o ince çizgide dolaşıyoruz. O
küçümseyici “yendim seni” gülümsemesi… Ardından gelen öfke. Kaybetmenin
gerilimi. Mimiklerin sözlerden daha güçlü olduğu anlar var. Bazen tek kelime
edilmeden yaşanan bir hesaplaşma.
D. L. Coburn’un Pulitzer ödüllü bu başyapıtı, Nedim Saban’ın
rejisi ve dramaturjisi eşliğinde Melek Baykal ve Mehmet Atay’ı aynı sahnede
buluşturuyor. Bu iki usta oyuncu büyük bir doğallıkla buluşuyor; rol
yaptıklarını hissettirmeden oynuyorlar. Komedi ile hüzün arasındaki denge
titizlikle korunuyor; her hareket, her mimik, her efekt yerli yerinde. Aralarda
bıraktıkları boşluklar, suskunluklar ve nefes alan anlar, seyirciyi oyunun
içine daha da çekiyor. Sanki uzun bir ömrün duyguları damıtılmış da en yoğun
hâliyle bu masanın üzerine bırakılmış gibi; bir bakıyorsunuz, kendinizi o
masanın kenarında bulmuşsunuz.
Kartlar dağıtıldıkça oyunun omurgası da biçimleniyor. Her
bölüm diğerinin alanına sızacakmış gibi olurken, tam zamanında ayağa kalkıp
verandayı terk etmek; bir anlamda saygının dostluğa dönüşen adımlarını da
kuruyor. Sanki yıllardır bir aradalarmış gibi samimi ve içten… Hakaretler
savruluyor ama elinin tersiyle itiliyor. Yılların birikimi olan karşı duruşlar
yavaş yavaş çözülüyor. Masadaki küçük kum fırtınası yalnızca oyunu değil;
karakterleri de biçimlendiriyor.
İtilmişlikler, başarısızlıklar, birikimlerin hayatın çarkı
içinde erimesi… Elde olanlar, sistemin çarkı içinde tükeniyor. Sağlık
hizmetinin paralı olması, bir anlamda hastanın müşteri olması, zorunlu bir
huzurevi yolculuğunu beraberinde getiriyor. Miras bırakamayan ebeveynler,
mirası almayan çocukları tarafından görünmez kılınıyor. İşte oyunun en trajik
damarlarından biri burada atıyor: İlişkilerin maddi, yani para üzerine
konumlanışı…
Dekor, beklediğim gibi Barış Dinçel imzasını taşıyor. Üç
boyutlu sahne yerleşimi bizi gerçekten huzurevinin verandasına ve bahçesine
taşıyor. Çiçekleri solmuş, terk edilmiş bahçe görüntüsü, daha ilk anda
tükenmişlik hissini yerleştiriyor içimize. Başlangıçtaki çaresizlik duygusu
mekânla bütünleşiyor. Ardından kurulan masa, ağır atmosferi ironik bir
karşılaşmaya dönüştürüyor. Mekân burada yalnızca fon değil; anlatının ortağı.
Kostüm tasarımı Başak Özdoğan’a ait. Zamandan kopuk ama
zamanı içinde taşıyan bir estetik var. Her kıyafet, karakterlerin ruh hâlini
destekliyor. Işık tasarımına gelirsek eğer Osman Aktan’ın bakışı ile sahnenin
üçüncü boyutunu derinleştiriyor; mimikleri ve beden dilini görünür kılıyor.
Hiçbir detay tesadüf değil.
Oyun boyunca kırgınlıkları ve hayal kırıklıklarını
görüyoruz, elbette. Ama oyun orada kalmıyor. Asıl mesele geçmişin yükü değil; o
yükle şimdi ne yapacağımız. Verandadaki masa, bir yüzleşme alanı olduğu kadar
yeniden başlama cesareti de oluyor. Kabulleniş burada teslimiyet değil; anı
yaşama iradesine dönüşüyor.
Oyun bittiğinde şunu hissediyorsunuz:
Geçmiş yaşandı. Kırgınlıklar oldu. Hayaller dağıldı.
Ama hayat hâlâ masada.
Kartlar yeniden dağıtılabilir.
Ve belki de gerçekten hayat, elimize gelen kartlarla değil;
o an elimizde olanla ne yaptığımızla ilgilidir.
İsmail Cem Özkan
Konken Partisi
Yazan: D. L. Coburn
Türkçesi: Seçkin Selvi
Yöneten: Nedim Saban
Oyuncular: Melek Baykal, Mehmet Atay
Dekor Tasarımı: Barış Dinçel
Kostüm Tasarımı: Başak Özdoğan
Işık Tasarımı: Osman Aktan
Afiş Tasarımı: Galip Aksular
Fotoğraf: Emre Mollaoğlu
Yönetmen Yardımcısı: Erdinç Doğancı
Reji Asistanı: Mertcan Durmuş
Basın Danışmanı: Emre Duymaz
Dijital İletişim: Tatava Medya