Zülfü Livaneli'ye neden bu kadar önem atfediliyor?
Galata Gazete
24 Ekim 2026 Cumartesi
Zülfü Livaneli'ye neden bu kadar önem atfediliyor?
22 Ekim 2026 Perşembe
Gazetecilik Suç Değildir, Gazeteciyi Biz Seçeriz!
Gazetecilik Suç Değildir, Gazeteciyi Biz Seçeriz!
Ezberlenmiş her cümle doğru değildir, bazıları gerçekliğini
çoktan kaybetmiş, artık hiçbir şey ifade etmiyordur...
“Gazetecilik suç değildir!”
Kim söylüyor ki suçtur...
Eğer suç olmuş olsa yandaş medyada muhalefet medyasından
daha fazla gazeteci istihdam edilmezdi...
Mesele gazeteciliğin suç olup olmaması değil, kimin gazeteci
sayıldığı ve kimin yaptığı işin suç kabul edildiğidir.
Muhalif olmak suç bu ülkede, kim olduğunun önemi yok,
muhalifsen geçmişine filan bakılmaz, etkilediğin çevre iktidarı rahatsız
ediyorsa suç oluşturur ve kimse o suçtur, değildir tartışması yapamaz, çünkü
anlamı artık yoktur. Hukukta madde ararlar, bulurlar, bulmazlarsa torba yasa
gelir meclise, o suç olmayan suç olur...
“Önce tutukla, gözaltına al, sonra ona uygun madde
bulunur...”
Bu sözü söyleyen bir İçişleri Bakanıydı...
Dediğini yaptı mı?
Yaptı...
Çünkü mesele yalnızca bir sözün söylenmiş olması değil, o
sözün bir yönetme anlayışına dönüşmesidir.
“Hukuk iktidarın elinde fahişedir” demiş biri...
İktidarlar ihtiyaç duyduğunda öngörülmez tepkiler
sergilemeyi alışkanlık hâline getirmişse, muhalefeti kanıksama olmuşsa,
zamanında tepki verilmeyen her şey geleneksel suç işleme alanı hâline
getirilmişse orada her şey ceza aracına dönüşebilir...
Böyle bir düzende hukuk, hak aramanın güvencesi olmaktan
çıkar; iktidarın ihtiyaç duyduğunda başvurduğu bir araca dönüşür. Gazetecilik
de bu dönüşümün dışında kalamaz.
Ülkemizde gazetecilik suç değildir, çünkü gazeteci kimliğini
Cumhurbaşkanı'na bağlı ya da atadığı biri tarafından dağıtılır. Kime gazeteci
denileceği, kime indirim yapılacağı, kimin haber yapacağına karar veren güç
sahibi olduğu yerde gazetecilik suç olmaz...
Bir ülkede gazetecileri güç sahibi belirleyip, onun
belirlediği kimlikler ile gazeteci olunuyorsa orada gazetecilik zaten yoktur.
Ülkemizde basın kartı yaşayan tüm gazeteciler yandaştır. Yani devletin bekası
için haber yapan, onun iyiliği için gerçekleri gerektiğinde görmeyen, iktidarın
sevdiği işleri yani magazin, dedikodu yapan, iktidar tarafından sunulan
dosyaları haber yapan her basın emekçisi gazetecidir. Ve gazetecilik yaptığı
için yasaklanmaz...
Buradaki ironi de tam olarak bu: Gazetecilik yapmak değil,
iktidarın kabul ettiği gazeteci olmak sorun olmaktan çıkar.
Ülkemizde gazetecilik suç değildir...
Ülkemizde muhalif insan olmak suçtur...
Kim muhalif işler yaparsa herhangi bir zamanda hakkında
soruşturma açılıp gözaltına alınabilir...
Her gazeteci yandaş değildir, bazıları muhalefet medyasının
çalışanıdır... Özgürlük, demokrasi için de olsa bir ülkede muhalif birkaç
kişiye gazetecilik hakkı verilir, sınırı aşan yani iktidarın niyetine rağmen
haber yapıp ya da yorum yapıyorsa, hatta iktidarın verdiği dosyayı haber
yapmamışsa ceza alabilir...
Yani gazeteciliğin sınırları, gerçeğin nerede başlayıp
nerede bittiğine göre değil, iktidarın nerede rahatsız olduğuna göre çizilir.
Bugün tüm medyanın ipi iktidarın elindedir. İktidar gerek
görürse kayyum atayabilir, gerek görürse kamulaştırır, gerek görürse satışa
çıkarıp yandaş birinin almasını isteyebilir... Bunu engelleyecek herhangi bir
güç yoktur, her şey yasalara uygundur...
Hafta sonu “Gazetecilik suç değildir!” diyecekler meydanlara
çıkacakmış...
Elbette gazetecilik suç değildir; yeter ki kimin gazeteci
olduğuna, neyi haber yapacağına ve nerede duracağına karar veren iradeye itiraz
edilmesin.
İktidar uygun görürse çıkarlar, basın bültenini okurlar ve
dağılırlar...
Sonuçta dünya da biliyor ki ülkemizde gazetecilik
yapılmaktadır...
19 Ekim 2026 Pazartesi
Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!
Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!
Geçmişte askerlik zorunluydu. Bugün de zorunlu. Ancak artık
parası olandan para almak için zorunlu; parası olmayanlar ise belki de ordunun
ihtiyaç duyduğu personeli karşılamak için askerde tutuluyor!
Öyle bir zamandan geçiyoruz ki askerlik zorunlu olmaya devam
ediyor. Dünyanın her yerinde savaş ateşleri yakılıyor. Birbirini hiç görmemiş
insanlar, birbirlerinin üzerine bombalar yağdırıyor.
Küreselleşme yerel olanı ortadan kaldırdı, kaldırmaya da
devam edecek. Sonuçta tüketilen ürünler ortaklaşıyor.
Savaşlar da birbirine benzemeye başladı.
Şehirlerin üzerinde uçan dronlar, patlamalar…
Işıkları hiç sönmeyen şehirlerin bir bölümünde patlamalar,
sığınaklar, sirenler…
Evindeki ekranından ışık süzmeleri hâlinde gördüğü şehirlere
dron uçuranlar…
Bir düğmeye basarak füze gönderenler…
Artık savaş alanında askere ihtiyaç yok. Günlük işine gider
gibi bombalama mesaisi var. O saatlerde insan, çocuğuyla ilgilenir gibi
ilgilendiği dronuyla düşman dronlarına karşı mücadele ediyor.
Bir savaş oyunu oynar gibidir. Karşısında ne gerçek bir ölüm
vardır ne de gerçek olan herhangi bir şey. Her şey bir simülasyondan ibarettir.
Ancak gerçekte artık bir simülasyon odasında değildir; savaşın tarafıdır ve
elindeki şey gerçek ölümdür.
Savaş oyunu oynamak zorunludur!
Geçmişte köylere davulcular gelir, savaşın başladığını ya da
seferberlik ilan edildiğini duyururdu. Gençler askere alınırdı. Köylerinden ilk
kez çıkan bu gençler şehirler görür, daha doğrusu başka hayatların içinden
geçerlerdi. Kendileri dışında insanların da var olduğunu; kendileri gibi
konuşmayan, farklı şiveler ve diller kullanan insanların bulunduğu gerçeğini
ilk kez o zaman fark ederlerdi.
Bir kader birliği içinde, birlikte ölüme gider; birbirlerine
yardım eder, omuz omuza vermenin ne anlama geldiğini cephede öğrenirlerdi.
Başlarının üzerinden geçen vızıltının bir sivrisineğe ya da
arıya ait olmadığını, yanlarında ölen arkadaşlarını görünce anlarlardı. O
vızıltı kurşun sesiydi. Uzaktan gelen top mermilerinin yeri sarsan
patlamalarıydı.
Savaş biter, köylerine dönerlerdi.
Köyde gençlerin sayısı azalmıştır.
Geriye kalanlarla askerlik ve savaş anıları anlatılırdı. En
çok da karavanda pişen yemekler…
Köyün dışındaki hayatın ne olduğunu onlara savaş
göstermişti. Çölde nasıl yürüneceğini, susuz kalmanın ne demek olduğunu orada
öğrenmişlerdi. Bitlerle yaşamanın ne anlama geldiğini zaten köyden
biliyorlardı; dayanıklıydılar. Ancak daha önce hiç görmedikleri coğrafyaların
hava koşullarına uyum sağlamak kolay değildi.
Eskiden askere birlikte gidilir, askere giden herkese
Mehmetçik denirdi.
Bugün ise herkes askere kendi başına gidiyor. Giden, adıyla
anılıyor. Çünkü parası olanla olmayanın adı eşit mi olacaktır?
Evinde savaş oyunlarını en iyi oynayan, yüksek skorlar elde
eden; seçilmiş, bencil, arkadaşlık ilişkileri kuramamış, yalnızca oyunlar
aracılığıyla sosyalleşen insanların savaşına doğru evrildik.
Duygu yok, acıma yok, ölüm yok…
İçinde bulunduğu anı yaşamak yerine kendisine sorulan
sorulara yanıt vermek yerine cep telefonuna bakan bir gençlik…
Onların savaşı başladı.
Bireylerin savaşı…
Parasını verenler için ölüm kusanlar…
Bundan hiç rahatsızlık duymayan bencil insanların savaşı…
Çünkü attıkları bombaların düştüğü yerdeki yaşamı
görmeyeceklerdir. Orada yaşayanlar bunu hak etmiştir; başlarına gelenler
müstahaktır onlara göre.
İşlerini yapar, gönül rahatlığıyla mesai dışındaki
yaşamlarına devam ederler. Oyun oynayarak!
Bugün savaş baronları, tetiğe basacak elemanlarını en yüksek
skorları elde eden oyuncular arasından seçiyorlar.
Kendisini işine verecek, savaşacak bu gönüllü savaş
tetikçilerinin bulunduğu yeni bir savaş sürecine girdik.
Bu askerlere Mehmetçik denmez. Onlara başka bir isim
bulunmalıdır.
Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün
Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün
Erdoğan, kendisine karşı nefret duygusundan haberdar
elbette. Bu kadar çok nefretin kendi ismi üzerinde toplanmasını siyasi bir
kazanca dönüştürdü. Her nefret, karşı nefret duygusunu besler ve bu beslenen
duyguları yönetirsen siyasi bir harekete dönüşür... Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Düşman olmayınca devletin varlığı tartışmalıdır. Düşman
olmayınca devlet neden vardır? Bir düzen için, adalet için, istikrar için...
Bunların hepsi güzel cümlelerdir, çünkü devletin varlık sebebi aslında baskıdır.
Biçimlendirmektir, yeniden standartlar belirlemektir... Zaman, her zaman
standartları değiştirmiştir.
Gelişimsiz, durağan bir toplum olmaz!
Devletin yasaları durağandır. Durağan olduğu için kısa
sürede engel olur. Bundan dolayı devletin yasaları sürekli olarak değişir,
çünkü gelişimin önünde engel olanların ortadan kaldırılması gerekir. Peki, bu
engeller kime göre?
Seküler kesimlerde kendisine, inancına ve yaşam biçimine
karşı duyulan düşmanlığı bir silaha dönüştürdü. Bu öyle bir silah ki esnek,
muhalefetini yok eden ya da parçalayan sihirli bir değnek işlevi gördü...
“Bütün yollar Roma'ya çıkar.” Ya da günümüz deyimiyle,
“Osmanlı'da oyun bitmez.” Çünkü Roma öyle bir devlet organizasyonu yaratmış ki
kendisi yok olsa dahi yöntemleri ve mücadele biçimleriyle devletlerin ruhunda
hep yaşamıştır...
Bugün devletimiz de Roma devlet anlayışına uygun
örgütlenmiştir...
İnsanları iki şey belirler: yedikleri (tükettikleri) ve
toplumsal çevreleri (siyasi atmosfer)!
Bugünün zamanının ruhu, Erdoğan'ın yolunu açmakla kalmadı,
ona benzer liderlerin de önünü açtı, çünkü tüketimimiz küreselleşmiş oldu!
Küreselleşen insanın yereli kalmaz!
Roma siyasetçilerinin insanlığa armağanı olan kulisler, ayak
oyunları, insanların çıkarlarına göre yönlendirilmesi, kaprisleri, egoları,
hayalleri... Hepsi bir potada eritildi...
Düşmanlık, düşmanlığı yaratır...
Nefret söylemleri, yeni nefret söylemlerini besler ve
büyütür...
Sihirli değnek ortadadır...
Tüm liderlerin elinde devletin değneği, bir de onların
değişmez koltuk hırsları vardır. Elde ettikleri gücü kaybetmemek için aklın
almayacağı şeyleri yaparlar. İnsan bazen koltuğa o kadar alışır ki ayakta
durmak zorlaşsa da kalkmayı aklından geçirmez...
İnsan için beyin hep gençtir. Yaşlanan insan, hâlâ akıcı ve
etkili konuştuğunu düşünür, gençlerle yarışır. Kendisine övgü bile çıkarır;
kendisini aynada görmez, göremez! İnsan için vücudunun iflasını ne yazık ki
beyin henüz kabul etmez. Kabul ettiği an, zaten kısa sürede Doğa Ana görevini
yapacak ve insanı toprakla sırlayacaktır...
Bugün liderler neden koltukta çok uzun süre oturuyor?
Çünkü o koltuk, onlara süper güç olma ayrıcalığı veriyor...
Bir koltuk!
İnsanlık tarihi ne koltuklar gördü, geçirdi...
Yaşadığımız çağın atmosferi bakalım ne zaman değişecek?
13 Ekim 2026 Salı
Cadılar Hep Var, Sadece Mahkeme Değişiyor
Cadılar Hep Var, Sadece Mahkeme Değişiyor
İhanet Yıllarında Yaşamak — Tiyatro Pera
Tarih tekerrürden mi ibaret? Mekân değişiyor, özneler
değişiyor, biçimler değişiyor ama içerik hep aynı mı kalacak? İnsanlık, tarihe
bakıp hiç mi ders almıyor?
Tarih, zamanın içinde bir yolculuktur; geçmişten bugüne,
bugünden geleceğe uzanan bir bakışın ifadesidir. Zamanı geri döndürmek,
yaşanmışlıkları değiştirmek mümkün değildir. Ancak yaşananların algılanışı ve
anlatılışı, kişiden kişiye, durulan noktaya ve bakılan açıya göre değişir.
Sanat ise tarihçinin bakamadığı, hatta kimi zaman bakmaya
cüret edemediği noktalara yönelir. Olayları iç içe geçirir, yeniden yaratır,
yorumlar; geçmişle bugünü buluşturarak geleceğe mesaj gönderir…
Nesrin Kazankaya imzasını taşıyan Tiyatro Pera, İhanet
Yıllarında Yaşamak oyunuyla yeni mekânında seyircisine merhaba dedi. Artık
yerleşik bir salonları var. Sıcak atmosferi ve turuncu sandalyeleriyle
seyirciyi karşılayan bu yeni mekân, tiyatronun anlatı dünyasına da samimi bir
çerçeve sunuyor.
Tiyatro Pera'nın farklı zamanlarda sahneye taşıdığı
oyunların ortak bir noktası var: İnsana dokunan öyküler… Toplumsal olayların
bireyde bıraktığı izler, bireysel gibi görünen yaşanmışlıkların toplumsal
kökenlerine uzanan yolculuklar… İhanet Yıllarında Yaşamak da bu çizginin bir
devamı.
Öncelikle sahne tasarımından başlayayım. Üç ayrı kürsü
işlevi gören yükseltiler, daha ilk bakışta bir mahkeme atmosferi yaratıyor.
Seyircinin bakışına göre sağda bir mikrofon, karşı tarafta ise üzerinde
mikrofon bulunan bir masa yer alıyor. Ortadaki kürsü diğerlerinden daha yüksek
konumlandırılmış; burada da bir masa ve mikrofon bulunuyor. Bu yerleşim,
sahnedeki güç ilişkilerine ilişkin ilk ipuçlarını veriyor.
Başlangıçta üç ayrı noktaya yönelen ışık, oyun ilerledikçe
anlatının akışına göre seyircinin dikkatini yönlendiriyor. Işık kullanımının bu
açıdan başarılı olduğunu düşünüyorum.
Müzik ve ses kullanımı da oyunun atmosferini kuran önemli
unsurlardan biri. 1950’li yıllar Amerikan ruhuna uygun İngilizce caz şarkıların
söylenmesi ve 1692 yılı Salem’den yükselen ilahi şarkılar, ses dünyasının özenle oluşturulduğunu
gösteriyor. Müzik, yalnızca sahneler arasındaki boşlukları doldurmuyor; zamanın
akışını, olaylar arasındaki bağlantıları ve birbirlerine yapılan göndermeleri
seyirciyi yormadan, doğal bir biçimde aktarıyor.
Mahkeme salonundaki sorgulamalar ve sanıkla kurulan
diyaloglar da etkili bir atmosfer yaratıyor. Gazetecilerin tepkileri,
mikrofonlardan yükselen sesler ve sahnedeki ses düzeni, seyirciyi adeta mahkeme
salonunun içine taşıyor. Böylece izleyici, olup bitenleri yalnızca dışarıdan
seyretmiyor; kendisini o yargılama sürecinin bir parçası gibi hissediyor.
Oyunun asıl gücü, tarihsel olaylar arasında kurduğu
paralellikte ortaya çıkıyor. 17. yüzyıldaki Salem cadı avı ile 1950'li yıllarda
Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC) önünde yaşananlar,
farklı dönemlerde benzer korku ve baskı mekanizmalarının nasıl işlediğini
gösteriyor. Bir tarafta dinî inançların arkasına sığınılarak yürütülen
suçlamalar, diğer tarafta siyasal kuşku ve ideolojik baskı altında hedef hâline
getirilen insanlar…
Her iki dönemde de korku, insanları denetim altına almanın
ve topluma yön vermenin bir aracına dönüşüyor. Amerikan aydınlarının hedef
alınması ve sindirilmesi, Salem'deki cadı avıyla aynı düşünsel zeminde
buluşuyor. Böylece “cadı avı” kavramı, geçmişte yaşanmış belirli bir olayın adı
olmaktan çıkarak farklı dönemlerde yeniden üretilen baskının, korkunun ve
düşünceyi denetleme arzusunun simgesine dönüşüyor.
Oyundaki imgeler soyut değil; tarihsel gerçekliklerle
doğrudan ilişkili. Arthur Miller'ın 1950'li yıllarda sorgulanması ve bu sürecin
arka planı, anlatının önemli dayanaklarından birini oluşturuyor. Marilyn Monroe
ile evliliğinin de Miller'ın kamuoyundaki görünürlüğünü etkilediği
düşünülebilir. Ancak oyunun asıl meselesi, tek bir kişinin neden hedef
alındığından çok, bir insanın hangi koşullarda şüpheli ve suçlu ilan
edilebildiği.
Resmî tarih, çoğu zaman gücü elinde bulunduranların bakış
açısından yazılır. Oysa bu oyunda olaylara yalnızca iktidarın penceresinden
bakmıyoruz; yargılananların, suçlananların ve yaşananların doğrudan
muhataplarının gözünden de bakıyoruz. Arthur Miller'ın yaşadıklarıyla Salem'de
cadı olmakla suçlananların deneyimleri arasında kurulan bağ, tarihin farklı
dönemlerinde benzer mekanizmaların nasıl işleyebildiğini görünür kılıyor.
Salem'de kız çocuklarının ormandaki oyunlarıyla başlayan
süreç, nasıl olup da bir cadı avına dönüşüyor? Olayların içinde yer alan
kişilerin kendi amaçları doğrultusunda suçlamaları yönlendirmeleri, korkuyu
büyütmeleri ve bütün bir kasabayı bu sürecin içine çekmeleri, oyunun dikkat
çekici yönlerinden biri. Kişisel hesaplaşmalar, arzular ve çıkarlar, zamanla
toplumsal bir yargılama mekanizmasına dönüşüyor.
Ormanda yakalanan kızlardan birinin evli bir erkekle yaşanan
cinsel ilişki, o erkeğin eşinin ölümünü isteme ve hatta mezarının üzerinde dans
etme hayali… Bütün bu ayrıntılar, cadı avının ardındaki kişisel histeriyi, öç
almayı açığa çıkarıyor. Böylece kamusal alanda dinî ve ahlaki gerekçelerle
yürütülen suçlamaların gerisinde, son derece insani ama yıkıcı arzuların ve
hesaplaşmaların da bulunabileceğini görüyoruz.
Burada din, yalnızca bir inanç alanı olarak değil,
sorgulanamaz hükümler üzerinden insanların yaşamlarını belirleyen bir güç
olarak karşımıza çıkıyor. Gücün din ve devlet etrafında örgütlendiği bu
düzende, değişmez olduğu ileri sürülen kurallar, değişen koşullar/zaman içinde
birer baskı aracına dönüşebiliyor. Korku yoluyla toplumları yönlendirmek;
insanları çaresiz bırakmak, itaate ve biate zorlamak, nihayetinde güç
sahiplerinin şiddeti ve cinayetlerin önünü açabiliyor.
İki dönemin yargılama süreçlerinde de gerçekleri ortaya
çıkarmak yerine sahte kanıtların ve düzmece ifadelerin esas alınması, masum
insanların cezalandırılmasıyla sonuçlanıyor. Mahkeme, adaletin tecelli etmesi
gereken bir yer olmaktan çıkıp önceden oluşturulmuş yargıların onaylandığı bir
mekanizmaya dönüşüyor. Hedef bellidir, o hedefe giden her yol mubahtır.
Oyunun tarihsel dönemler arasında kurduğu bu bağ, bizi
yalnızca geçmişte yaşananlarla değil, adaletin, iktidarın ve bireyin konumuyla
da yüzleştiriyor.
Nesrin Kazankaya, yönetmen olarak popüler isimler yerine
genç, tiyatroya gönül vermiş oyuncularla çalışmayı tercih ediyor. Üstelik
oyunda her oyuncu birden fazla karaktere hayat veriyor. Bu durum, oyuncuların
farklı karakterler arasındaki geçişleri nasıl kurduklarını, seslerini ve beden
dillerini nasıl dönüştürdüklerini görmemize olanak tanıyor.
Barış Yalçınsoy'u Arthur Miller'ın yanı sıra Rahip Parris,
Yargıç Danforth ve başkan rollerinde izliyoruz. Arthur Miller rolünde daha
fazla öne çıktığını düşünüyorum. Diğer rollerinde ise ses tonunu ve beden
dilini değiştirerek birbirinden farklı kişilikler yaratması gerçekten
etkileyici.
Oğuz İşçi, Elia Kazan rolünde özgüvenini kaybeden, teslim
olan, muhbirliğe yönelen bir insanın çaresizliğini başarıyla yansıtıyor. Kendi
çaresizliğine bir açıklama getirmeye çalışırken giderek yalnızlaşması, buna
rağmen sistemin çarkları içinde yer alan şirketlerde kendine iş bulabilmesi,
karakterin çelişkilerini görünür kılıyor. Arthur Miller'ı yargılarken ona karşı
hissettiklerini yansıtması da performansının başarılı yanlarından biri.
Bahar Karaoğlu, Marilyn Monroe rolüyle oyunun ilk bölümünde
öne çıkarken Salem kasabasında Elizabeth Proctor karakteriyle bambaşka bir
çizgiye geçiyor. İki karakter arasındaki farklılığı başarıyla ortaya koyduğunu
düşünüyorum.
Kaan Kurtoğlu'nun rahip rolünde daha fazla öne çıktığı
kanaatindeyim. Gökçe Burcu Zümrüt ise caz solisti olarak muhteşemdi.
Seval İnan, Abigail Williams rolüyle dikkat çekiyor.
Karakterin ihtirasını, cüretkâr tavrını ve kendine güvenen hâlini; diğer kız
çocuklarını yönlendirme biçimini başarılı bir şekilde sahneye taşıyor. Üzerine
düşen rolün hakkını veriyor.
Oyunda liseli genç yetenekler de var. Esel İsrafilova,
Rozita Almozlino, Zeynep Su Polat ve Selin Gümüşkaya'yı ayrı ayrı ayakta
alkışladım. Genç oyuncuların karakterlerini içselleştirmeleri, sahnedeki
duruşları ve oyunun bütününe sağladıkları katkı beni etkiledi. Performanslarında
yalnızca ezberlenmiş bir metni seslendiren oyuncular görmüyoruz;
canlandırdıkları karakterleri ve oyunun meselesini kavramış, sahnede yaşayan
gençler izliyoruz. Ortaya koydukları performansın, usta oyuncuların da
takdirini kazanabilecek nitelikte olduğunu düşünüyorum.
Tüm oyucuların sahne içindeki hareketleri, sahneye giriş ve
çıkışları, her biri ince ince hesaplanmış, oyunu daha akıcı, daha görünür
kılıyor.
Oyun, zaman zaman iki dilli bir anlatıma bürünüyor; duygular
kimi anlarda İngilizce ifade ediliyor. Bu tercih, oyunun dönem atmosferini ve
anlatım biçimini destekleyen unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.
Nesrin Kazankaya oyunu yazmış, düzenlemiş, çevirmiş ve
yönetmiş. Geçmişe bakarken çağımıza ilişkin de çok şey söylüyor. Tarihin farklı
dönemlerinde karşımıza çıkan korku, baskı, ihanet ve itaat mekanizmalarını
sahneye taşıyarak seyirciyi bunlar üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu bütünün
oluşmasında Şafak Eruyar'ın emeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.
İhanet Yıllarında Yaşamak, tiyatronun bütün unsurlarının bir
araya geldiğinde nasıl güçlü bir anlatı oluşturabileceğini gösteren bir oyun.
Oyuncuların birden fazla rolü üstlenmesi, sesin ve beden dilinin etkili
kullanımı, müzik, ışık ve sahne düzeni bu anlatıyı destekliyor. Özellikle genç
oyuncuların oyunun meselesini içselleştirerek sahneye taşımaları ayrıca
değerli.
Olanağı olanların bu oyunu mutlaka izlemesini öneririm. Çünkü
sahnede yalnızca bir hikâye anlatılmıyor; geçmişle bugün arasında bağ kuran,
insanı ve toplumu sorgulamaya çağıran bir tiyatro deneyimi sunuluyor.
İsmail Cem Özkan
İhanet Yıllarında Yaşamak
Yazan, düzenleyen, çeviren ve yöneten: Nesrin Kazankaya
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Dekor ve kostüm: Adnan Berke Şenyüz
Işık: Kemal Edis
Hareket düzeni: Melisa Pelit Demirci
Oyuncular: Barış Yalçınsoy, Oğuz İşçi, Bahar Karaoğlu, Gökçe
Burcu Zümrüt, Kaan Kurtoğlu, Seval İnan, Esel İsrafilova, Rozita Almozlino,
Zeynep Su Polat, Selin Gümüşkaya
10 Ekim 2026 Cumartesi
Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!
Herkes Biliyor, Kimse Bilmiyor!
10 Ekim 2015 sabahı, saat 10.04 civarında telefonum acı acı
çaldı… “Yaşıyor musun?” diye bir ses geldi telefonun ucundan… “Evet,” dedim.
“Ne oldu?” “Aç televizyonu,” dedi.
O anda dondum kaldım. Gitmediğim bir eylemde kendi ölüm
haberimi alacağımı düşünmemiştim… Ölümle yaşam arasında, insan etinin havada
dalgalandığı, insanların birbirlerinin üzerine düştüğü o anı düşününce donup
kalmıştım. Durdum, gözlerim pınar oldu. Çekildim içime, acım öfkeme sarıldı.
Ne olmuştu? 33 canı alanlar, bu sefer daha büyük can
almışlardı…
Canım dostum Özcan Yaman, “Seni birine benzettim,” dedi. “O
yüzden kalbim durarak seni aradım,” demişti…
Kalbi duran bir dostum vardı, o kanların içinde kayda
alıyordu… Onun acı, telaş, korku, öfke ve çaresizlik yüklü sesiyle başlamıştı
günüm…
O gün neden gitmemiştim, aslında biliyordum ama nedensiz
kalmıştım…
Ölenlerin isimleri açıklandıkça, Malatya’da afişlerimi her
eylemde bastırıp meydanda taşıyan gençler vardı. Çocuklar vardı. Yoldaşların
isimleri tek tek geçiyordu…
Ne güzel insanlar vardı ölenler arasında, hepsi 33 güzel
genç gibi, Ankara’da kanatlanmışlardı…
Siyasi İslami örgüt, ülke kurulduğu günden bu yana düşman
olarak bizi gören “Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri” üyesi İslamcılar, bizi
bu sefer canlı bombası ile öldürmüştü…
Hepimiz bir turna olduk, göğe yükseldik, ateşten semah
durduk!
Ateşe dönmüştü en yakınlarımız…
Ekranlar parçalanmış dövizleri gösteriyordu, altına cansız
bedenler…
Devletin düşmanlaştırdığı, ötekileştirdiği Kürtler,
Aleviler, komünistler ve devrimciler, Ankara Garı’nın arkasındaki toplanma
alanında canlı bombayla hedef alınmıştı. Patlama, en fazla insanı öldürecek
biçimde gerçekleştirilmişti…
Hasan Sabbah’ın fedaileri biçim değiştirmiş, içeriği
değişmiş, hedefi değiştirerek binlerce yıl sonra Ankara Garı’nın arkasında
ortaya çıkmıştı.
Katili hepimiz biliyoruz, hepimiz biliyoruz katili yaratan
sistemin o katilleri korumaya, kollamaya, katliamın üstünü kapatmaya bugün de
devam ediyor…
Ölenlerin yakınlarının üzerine gaz sıkan bir güvenlik
anlayışı vardı o gün Ankara Garı’nın arkasında… Saldırı sadece siyasi İslam eli
ile değil, patlama sonrası yaşanan ölümlerin sorumluları da bugün hâlâ koruma
perdesinin arkasında, olayın gerçek boyutunu göstermemek için uğraşıyorlar…
Katili hepimiz biliyoruz. Katilleri yaratan sistemi, onları
koruyanları, katliamın üstünü örtenleri de biliyoruz. Ama söz konusu hesap
vermek olduğunda, herkes susuyor, herkes bilmiyor!
O gün serçeler havalandı meydanda. Bugün o serçelerin kanat
sesleri, çığlıkları dostlarımın sesine karışarak hâlâ kulağımda, yüreğimde
yaşamaya devam ediyor…
9 Ekim 2026 Cuma
Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi
Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi
AKP, örnek Müslüman kadın olarak yetiştirdiği kişi hakkında, ‘fon dolandırıcısı’ iddiası üzerine ne yaptı dersiniz?
Partiden uzaklaştırma?
Hakkında ceza davası açılması mı?
Dosyayı zamanaşımına bırakacak sözde ifade almaları mı?
Bir dönem gözden uzak tutup unutulmasını sağlamak mı?
Peki, bu örnek insan nasıl örnek oldu?
Bir dönem başörtüsü davası vardı. Türbanlı kadın öğrencilerin
okuma hakkı, elinden sözde “laik”, özde Kemalist seküler yaşamı benimsemiş,
kafalarındaki örümcek ağları ile yeni örümcek ağlarının oluşumuna katkı sunan
bir tepki üzerine kuruldu.
Bir şeyin reddi aynı zamanda savunulmasıdır.
Sert karşılık, sert direnç ve sert karşı cepheyi oluşturur.
12 Eylül darbesini yapan Kemalist anlayış, ulus devletinin
yıkılışını kendi elleriyle gerçekleştirdi ve
siyasi ılımlı İslam projesini ülkemizde hayata geçirdi.
Ilımlı İslam'ın iktidara gelmesinin ancak ters tepkiler ile
olacağı biliniyordu.
Bir sembol seçildi.
Türban.
Türban üzerinden siyasi İslam örgütlendi.
Kemalistler olmasaydı bu örgütlenme gerçekleşmeyecekti.
Önce okullarda türbanı yasak kıldılar.
Kemalist dünya görüşü, “devletten” gelen emri kutsal gördü,
katı kuralları ile okullarda uyguladı. Çünkü tekkeler ve tarikatlar yasasında
yaşananların burada da yaşanacağını kabul ettiler . Zor
ile bastır, yok et, devletin denetiminde yeni bir düzen oluştur...
Tekke ve tarikat yasakları sadece Alevileri yok etti,
diğerinin üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı şemsiyesi çekildi...
Siyasi İslam ülkemizde hep devletin şemsiyesi altında
kollandı, gerek olduğunda güçlendirildi.
“Komünizm ile Mücadele Dernekleri” siyasi İslam'ın
örgütlenme alanı olmuştur. Dinsizliğe karşı dincileri örgütle!
Onlara iktidar yolu daha önce açılmış, kısa sürmüştü ama
artık Yeşil Kuşak Doktrini içinde bizde de bir ılımlı İslam iktidarı
hedefleniyordu. Yolu türban ile açıldı...
Kemalistler olmasaydı onlar asla iktidar olamazdı.
Çünkü yasaklar, yalnızca yasaklananı ortadan kaldırmaz;
bazen onun etrafında yeni bir kimlik, yeni bir mücadele alanı ve yeni bir
siyasi güç de yaratır.
Onlar mitingler yaptılar. Cumhuriyet mitingleri, siyasi
İslam'ı kesin iktidar koltuğuna taşıyacak yoluydu, yapıldı!
Bazı “tedirgin”, “rahatsız” Kemalist kalıntısı vardı, onları
da Ergenekon davası ile uysallaştırdılar...
İstanbul Büyükşehir Belediyesini alan “Türkiye'yi alır!”
Büyükşehir seçiminde solcuları parçaladılar. Her parti kendi
adayı ile girdi ve Erdoğan iktidara adımını attı...
Parmağında tek yüzüğü, kaçak yapılmış bir binada ev sahibi
diye tanıtıldı.
Propaganda yeni bir insanı yarattı.
İşte halkın kaynaklarıyla yürütülen bu sürecin bir başka
boyutu da yeni bir insanın, yeni bir siyasetçinin ve yeni bir başarı
hikâyesinin inşa edilmesiydi.
O da “örnek insanını” belediye bütçesi ile yarattı.
“Burada” okuyamayanı Amerika'ya gönderdi.
Okuttu belediye bursu ile...
Burs dediğimiz şey bizim paramız aslında. Bizden alıp
Amerika'da o kişinin yaşaması sağlandı... Seküler yaşamı benimseyenlerin parası
ile “örnek” insan yaratıldı...
O orada okudu...
Geldi...
Burada da artık özgür olan okulların kapısından geçip
mesleğinde adım atarken, siyasetin camekânından da el sallamaya başladı...
Erdoğan için örnek insandı.
Sevmiştir mutlaka.
Örnek siyasetçiydi...
Devletin bir zaman yasak konulmuş koridorlarında artık
yöneticiydi.
Yasaklayanlar o koridorlardan uzaklaştırıldı, yeni kadrolar
yerleşti.
Sorunsuz örnek bir insan, “yeni” devleti yarattı...
Yeni insanların tek lideri vardı...
Tek sembolü vardı. Başparmağın avuç içine alınıp dört
parmaklı bir sembol...
Heykeli yapıldı...
Meydanlarda heykeller, liderin isimleri her yere kondu...
Üniversite ismi, üniversitelerin yerleşim yerlerinde
isimler, şehirlerin caddeleri, sokaklarında isimler hep yaşayan siyasilerin
isimleri ile doldu...
Okul isimleri siyasilerin isimleri, siyasi yasaklarda bu
isimlerin üzeri kapanmadı, çünkü devletin okulu aynı zamanda propaganda yasağı
olacak değildi ya!
Ilımlı İslam iktidarı sistemi değiştirdi, çünkü tek adamın
yetkisi tek kişide somutlaşması gerekliydi...
Sözde Bakanlar Kurulu öncelikle ortadan kalktı. Meclis
dışından bakanlar atandı. Bu sayede Meclis içinde olmayan bakanlar Meclis
kapısına uğramadı, onlara soru soranların soruları yanıtsız kaldı ya da basın
bülteni ile geçiştirildi...
Siyasi gücün tek elde toplandığı bu düzende, hesap sorma
mekanizmalarının ne kadar işlediği de ayrı bir mesele hâline geldi.
Ekonomik kriz, birilerine fırsat oldu...
Enflasyon bir silaha dönüştürüldü...
Borsa kapitalizmin olmazsa olmazıdır.
Borsada emek harcanmadan, kaynağı belli olmayan sıcak
paralar hareket etti.
Sonunda şişti...
Bu işten saadet zinciri yaratılacağı bulundu.
Geçmişin saadet zinciri tecrübesi olanlar “büyük” insanlar
oldu.
Ve geldik, örnek insanın, eşinin ve çevresinin “fon vurgunu” adı verilen olaya takıldığı noktaya...
Örnek insan, yetiştirildiği kültüre göre hamle yaptı.
Yakalanınca “vicdanı” ortaya çıktı, kazancın bir bölümünü iade etti.
Dosya kapanacak mı?
Elbette kapanacak, çünkü iktidar hesap sormak yerine
kendisinden olanı koruma üzerine kurmuş bir düşünce yapısına sahiptir. Her
türlü olay olur, “kol kırılır ve yen içeride” kalır...
Halkın parasıyla eğitim, halkın kaynaklarıyla siyaset,
halkın ödediği bedelle kurulan bir itibar... Sonra bir sorun ortaya çıktığında
vicdanın devreye girmesi ve paranın bir bölümünün iade edilmesi.
Peki, bu bir hesap verme midir, yoksa örnek insan projesinin
itibarını kurtarma çabası mı?
Halkın parasını kullanarak örnek insan yetiştirmek kolay.
Asıl mesele, o örnek insanın hesap vermesi gerektiğinde kimin örneği olduğunun
ortaya çıkmasıdır.
Halk Finansmanlı Örnek İnsan Projesi'nin en ironik yanı da
budur: Faturayı halk öder, başarı hikâyesini iktidar yazar; hesap sorulacağı
zaman ise herkes susar.
4 Ekim 2026 Pazar
Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık
Suçluyu Bulduk, Dosyayı Zamanaşımına Bıraktık
“Onların en büyük kaygısı günah işlememek değil, işlediğini
belli etmemektir.” — William Shakespeare
Bugünlerde de “Şu yargılansın, bu yargılansın!” lakırdıları
çoğaldı. Aslında bu, muhalefeti etkisizleştirme yöntemlerinden biridir. Çünkü
kimin yargıladığı, kimin yargılandığından daha önemlidir.
İktidar, hazırlıklı ya da hazırlıksız, gündem değiştiren bir
durumla karşı karşıyadır. Siyasette kimin ne yaptığı, niçin öyle tepki verdiği
zaman geçince daha çıplak ortaya çıkar. Sonuçta siyaset, manipüle etme
sanatıdır; kitlesini bir arada, diri ve seçime hazırlıklı tutma sanatıdır.
Bunu beceren siyasetçi ve partisi, iktidar koltuğundan
kalkmamak için her yolu mubah görür. Tek başına ayakta duramayan
siyasetçilerden medet umanlar da onun iktidarını devam ettirmek için her yolu
rahatlıkla kullanırlar. Çünkü ortada çok büyük bir pasta vardır ve o pasta
henüz tükenmemiştir. Tükenmiş olsa dahi hesap verir konumda olmamak isterler.
Yani suçu, kabahati çok olanların kaybedeceği de çoktur. Fakat
bu suçların, kabahatlerin diyetini ödeyerek, hacı gibi siyasette Washington’dan
geçip oraya el sürerek, nasiplenerek, meşruiyetini alıp gelmek mümkündür. Sonra
temiz elleriyle, “Nerede kalmıştık?” der ve yoluna devam eder. Sonuçta kime
hizmet ettiği, kime karşı sadık kaldığı, kardeşliğin ölçüsüdür.
Her iktidar, belli bir süre içinde kendi içindeki
“çürükleri”; yani çok fazla yağmalamış, seçmenin gözüne batar hâle gelmiş, gözü
doymayan açları çevresinden uzaklaştırarak ve suçları onların üzerine yıkarak
aklanır.
Lider her zaman habersizdir, bilgisizdir, kandırılmaya
uygundur. Ne olursa olsun lider korunmalıdır.
Sonra “Mahkeme açılsın, yargılansın!” lafı ortaya atılır.
Mahkeme açılır, dava zaman aşımına bırakılır. Unutulmaya yüz tutunca aklanır ve
her şeyin üstü kapanır.
Bir bardakta fırtına çıkarmak, siyasetin en çok kullandığı
yöntemlerden biridir. Kamuoyu o fırtınayla ilgilenirken aslında gemi su
almaktadır; kaptan ise fırtınanın ortasında idareyi kaybetmek üzeredir.
Yolcular bardağa odaklandığı anda, kendilerinin de büyük bir fırtınanın içinde
olduğunu unutur.
Ahmaklar ise sosyal medyada “Şu yargılansın, bu
yargılansın!” diye kampanyalar düzenler, o bardaktaki fırtınayı gündemlerine
alırlar. İktidarın da en çok istediği budur: Yargılamak!
Bugüne kadar yargılanmamış kim kaldı?
Halkın büyük çoğunluğu icra dairesinin kapısında dosya takip
ediyor.
Kredi borçları sınırı aştı. Yeni kredi alamayan ne yapacak?
Eğitim denilen büyük bir kandırmaca var. İnsanların
duygularıyla oynayıp çoğunu üzerinden köle hâline getiren, okul masrafını
ödemek için her türlü özveriyi gösteren ailelerin çaresizliği bir silaha
dönüşmüştür.
Sağlık aynı şekilde...
Güvenlik aynı şekilde...
Çaresiz insanların işi gücü, vicdanını rahatlatacak
mahkemeler açılacak; kurbanlar yargılanacak, arkasında bulunan dayısına göre
hüküm alacak ve olay kapanacak.
Kapanmayan şey ise bütçe olacak!
Bir bardakta çıkan fırtınayla oyalanmak, manipülasyonun sadece
bir yoludur.
Suudiler Yemen’e girince bizim de askerimiz orada ölecek,
diyen var mı?
Yemen’de Husilerle çatışmak, aynı zamanda İran’la çatışmak
olmayacak mı?
İran cephesi açılmayacak mı sanıyoruz?
Bütçesi olmayan bir iktidar savaşa girerse, her şeye muhtaç
hâle geleceğimizi unuttuk mu?
Çaresizlerin ülkesinde, bir bardakta çıkan fırtına yalnızca
bir gündem değiştirme yöntemi değildir. Aynı zamanda vicdanları rahatlatmanın,
öfkeyi başka yöne çevirmenin ve asıl hesabı görünmez kılmanın da en kolay
yoludur.
Muhalefeti yeniden biçimlendirmenin yolu da buradan geçer.
Birileri yargılanır, kamuoyu rahatlar. Birileri suçlanır,
öfke diner. Dosyalar açılır, manşetler atılır. Sonra zaman geçer.
Ve sonunda herkesin beklediği o sihirli cümle gelir:
“Artık bu konuyu kapatalım.”
Çünkü mesele gerçekten hesap sormak olsaydı, yalnızca
suçluyu bulmak yetmezdi. Hesabın da ödenmesi gerekirdi.
Ama bizde bazen düzen daha basittir:
Suçluyu bulduk, dosyayı zamanaşımına bıraktık.
Bardaktaki fırtına dindiğinde ise geminin ne kadar su
aldığına bakmak için artık çok geç olabilir.
30 Eylül 2026 Çarşamba
Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!
Nazım 19’unda Ne İse Kırkında da Odur!
Yağmur çiseliyor. İstanbul her zamanki gibi yağmurla
birlikte yavaşlamış, hatta yer yer felç olmuş. Buna rağmen salon dolu.
Kadıköy’deki eski gazhane, tiyatro salonuna dönüştürülmüş. Salona girmeden
önce, bilet kontrol alanında garip bir koku hâkim. Aynı havayı onlarca insan
soluyor; bir şey olacaksa hepimize olacak. Belki de daha oyuna girmeden,
farkında olmadan ortak bir kader duygusunun içinden geçiyoruz.
Sonra salona ve aslında geçmişin içine giriyoruz.
Sahne bir cezaevi. Dört tarafı demir parmaklıklarla çevrili
bir alan, arkada bir saz, sahnenin iki yanında Nazım Hikmet’in portresi ve
şiirler... Seyirciye yakın yerde, yine parmaklıkların arkasında şiirler ve aşk
mektupları duruyor. Daha oyun başlamadan zamanın içine çekiliyoruz. Özlem Deniz
Yetkili’nin tasarladığı cezaevi dekoru ve kostümler, Salih Kanatlı’nın ışığıyla
birleşince geçmişin bir taklidi gibi durmuyor; bugünün içinden o zamana açılan
bir kapı gibi hissettiriyor. Fatih Çiçekli’nin yaptığı özgün müziklerle Bursa
Cezaevi’ndeki Nazım’ın hayatına, zamanın içine çekiliyoruz.
Sahnede bir tarafta 19 yaşındaki Nazım, diğer tarafta kırk
yaşlarını yaşayan Nazım var. İki ayrı beden, ama sanki aynı ruhun iki ayrı
zamanı. Gençliğin coşkusu ve dünyayı değiştirme arzusu ile hayatın bedellerini
olgunlukla karşılayan kırk yaşındaki Nazım aynı sahnede buluşuyor. Dün neye
inanmışsa bugün de o inancın arkasında: Nazım 19’unda ne ise kırkında da odur.
Zaman ilerlemiş, bedeller ağırlaşmış ama idealleri
değişmemiştir. Üstelik cezaevinde olmak onun üretmesine engel değildir.
Üretmek, içeride önyargıları yıkarak yeni dostluklar kurmanın, yatay ilişki
kurmanın anahtarıdır. O ürettikçe çevresindeki insanların hikâyelerinden
beslenir, düş dünyası büyür.
Dört parmaklığın arkasında ise dört kadın var… Nazım’ın
hayatına giren kadınlar. Zaman zaman roller çoğalıyor; biri sözünü bitirmeden
diğeri kaldığı yerden devam ediyor. Nazım’ın hayatındaki kadınları yalnızca
birer karakter olarak değil, onun duygularına açılan kapılar olarak görüyoruz.
Dışarıdaki yaşam da zordur onlar için. Dışarıda da görünmez bir cezaevi vardır;
insanın yaşamını ve özgürlüğünü kısıtlayan başka duvarlar...
Sahnenin kendisi de zamanın içinden çıkıp gelmiş gibi. Işık,
kostüm, ses ve dekor; hiçbiri yalnızca dönemi taklit etmek için kullanılmamış.
Dönemin tarihini ve duygularını taşıyan arkadaki saz ve müzikler, oyunun
bütününe hizmet ediyor.
Ve sonra cezaevinin diğer insanlarıyla, yani Memleketimden
İnsan Manzaraları ile karşılaşıyoruz. Her biri geldiği yörenin şivesini,
korkusunu ve hikâyesini beraberinde getiriyor. İnsanların cezaevine düşmesine
neden olan koşullar üzerinden dönemin korkusu ve arkasındaki sistem
sorgulanıyor. Cezaevi ayrı bir dünyadır; orada gerçekler çıplaktır.
Nazım’ın yakınlarından gelen “yolundan dönmesi, düzenle
uzlaşması” talepleri ve onu içeride tutan dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal
Fevzi Çakmak’ın tutumu, siyasal baskının izlerini sahneye taşıyor. Komünist
olduğu için hedef alınması, geçmişte birlikte yürüyenlerin düzenin kadrolarına
geçmesi... Bu siyasal atmosfer bugün de farklı öznelerle devam ediyor. Evrensel
hukukun yerini kişiye özel cezalandırmaların aldığı günümüz dünyası ile geçmiş
arasında köprüler kuruluyor.
Özneler değişebilir, yöntemler değişebilir, zaman
değişebilir. Fakat insanın korkusu, baskı karşısındaki tutumu, adalet arayışı,
inandığı şey uğruna bedel ödeme meselesi bütünüyle ortadan kalkmıyor. Oyun bunu
seyircinin karşısına bir ders gibi koymuyor. Aytunç Şabanlı, İzel Seylani,
Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Beşe, Umut Ersoy,
Kurtuluş Altaylı ve Altekin Erginel’den oluşan kadro, bu meseleyi bize doğrudan
yaşatıyor.
Az oyuncuyla çoklu karakter yaratılması oyunun ritmini hep
canlı tutuyor. Her oyuncu birden fazla insanın hikâyesini taşıyor. Zaman
kırılıyor, hikâyeler birbirine geçiyor ama oyun hiç dağılmıyor.
Seyirci koltuğunda bir an 19 yaşındaki Nazım’ın coşkusuna
kapılıyor, bir an kırk yaşındaki Nazım’ın ağırlığını taşıyor, bir an
cezaevindeki bir başka insanın çaresizliğine ortak oluyoruz. Ve zaman bir
noktadan sonra önemini kaybediyor.
“Bizi esir ettiler, bizi hapse attılar: beni duvarların
içinde, seni duvarların dışında…”
Bu sözler sahnede geçmişte söylenmiş bir söz olmaktan
çıkıyor. Duvarların yalnızca dışarıda olmadığını, insanın hapishaneyi kendi
içinde de taşıyabileceği düşüncesi bugünün seyircisine kadar ulaşıyor.
Oyunun ruhunda Nazım Hikmet’in tiyatro bakışının izlerini
sürekli görmek mümkün. Yaşar Ersoy’un yönetiminde onun söylemleri, düşüncesi ve
tiyatro anlayışı oyunun içine ince ince işlenmiş. İnsanlar zaaflarıyla da
erdemleriyle de sahnede. Yukarıdan bakan bir anlatım yok. Oyun bizi bir şeylere
ikna etmeye çalışmıyor; bize bakmamız gereken yeri gösteriyor ve gerisini bize
bırakıyor.
Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, 45. yılında tam da kendi
anlayışına uygun bu oyunla geleceği kucaklıyor. Yaşar Ersoy’un kurucusu olduğu
tiyatrosunu ustalara ve emin ellere bırakmış olmasının verdiği özgüven, bu
anlayışın daha da ileriye taşınacağı duygusunu seyirciye geçiriyor.
Yıllar geçerken değişmek, gelişmek, yenilenmek ama özünü
kaybetmemek… Ve dün söylenen bir sözün, yıllar sonra bugün hâlâ seyircinin
karşısında bir karşılığı olabilmesi…
Lefkoşa Belediye Tiyatrosu bunu başarıyor.
Yaşar Ersoy’un temelini attığı bu ışık, 45 yıllık köklü bir
çınara dönüşerek bizi zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Sahne, karanlığın
ortasında aydınlığı, umutsuzluğun inadına umudu yeşertirken; direnmenin, insan
onurunu var eden en soylu eylemlerden biri olduğunu 45. yılın gururuyla usulca
kalbimize fısıldıyor...
İsmail Cem Özkan
Aşk İçinde Mahpushane (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)
Yaşayan ve Yazan: Nazım Hikmet
Oyunlaştıran ve Yöneten: Yaşar Ersoy
Dekor, Kostüm Tasarımı: Özlem Yetkili
Işık Tasarımı: Salih Kanatlı
Özgün Müzik: Fatih Çiçekli
Afiş Broşür Tasarımı: Umut Ersoy
Fotoğraf: Yıltan Taşçı
Asistan: Ali Moda
Işık Uygulama: Fırat Çelik
Ses-Efekt Uygulama: Mehmet Eseri
Sahne Amiri: Mehmet Demir
Oyuncular: Aytunç Şabanlı, İzel Seylani, Özgür Oktay, Hatice
Tezcan, Döndü Özata, Melihat Melis Günalp, Umut Ersoy, Kurtuluş Altaylı,
Altekin Erginel
28 Eylül 2026 Pazartesi
Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...
Hiç değişmedi, hep aynı kaldı...
“Bir köşede mırmır edenler gördüm,
Görüp yanlarına sokuldum;
Diyorlar ki: ‘Elli, yetmiş...’
‘Nedir?’ dedim.
‘Bir cuma günü zengin gelir, elli, yetmiş para verir.’ dendi.”
Şair Eşref
Aradan onca yıl geçti; düzen değişti, isimler değişti,
araçlar değişti, söylemler değişti ama görünen o ki hikâye hiç değişmedi.
Almanya'da sigortayı dolandıran, zengin yaşamını ve
göremediği bir hayatı aldığı lüks araçlarla yollara döken bir kadın ve bir
erkek tutuklanmış. İslam vurgusu, İslami kurallara göre —ki sonradan uydurulmuş
bir türban hâli mevcut; gerçekte bu örtünün 1980 öncesinde yoktur— kıyafet
giyen bir kadının teşhiri üzerinden medyada manşet manşet dolaşıyor.
Türkiye'de ise iktidarda olan siyasi İslami bir partinin
vekili, parti üst yönetiminde yer alan ve aynı Almanya'daki gibi giyinen,
siyasi İslam temsilcisi olduğunu üzerinde taşıdığı kıyafetle ortaya koyan bir
kadının medyada manşetlerde yer alması tesadüfi mi?
Elbette değil!
Siyasi İslam imajını kullanarak soygun düzeni devam ediyor.
Bu düzen öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değildir.
Medyaya reklam vererek “ev, araba veren bankayız ama biz
İslami bankayız” vurgusu yapan katılım bankalarının ve şirketlerinin vurgunu
henüz ortalığa serilmedi. Onların borsa içindeki çalışmaları, faiz ile para
işlettikleri, o evleri ve arabaları ne karşılığında verdikleri ortaya serilince,
İslam'ın meşhur şu “adaletli ekonomi düzeni” gerçek anlamda ortaya serilmeyecek
mi?
“Huzur İslam'da” vurgusunun, huzur yok olunca propaganda
dilinden sönümlenmesi gibi, elbette serilecek.
Zaten çoktan siyasi İslam, “siyasi olarak” iflas etmiş bir düzendir.
IŞİD, El Kaide, HTŞ ve Suriye devlet başkanlığına giden
siyasi İslam; sorunlara çözüm bulamadığı için Amerikan emperyalistlerinden
yardım beklemektedir. Onlardan aldıkları meşruiyet de ortadadır.
Siyasi İslam'ın yaratmış olduğu tek tip kıyafet, kendi
içinde çeşitlilik göstermesiyle bu imajı ortadan kaldırmamaktadır. Kadına araba
kullanımına izin verilmesi, iş yeri açması, çalışma hayatının içinde olması
tamamıyla reklamdan ve vitrin düzenlemekten başka bir şey değildir. Şeriat
hükümleri içinde kadının yeri bellidir.
Kadının iş kadını olarak görünmesi, yalnızca gelen müşteriye
sunulmuş bir imajdır.
Dini görüşü ve duruşu ortada olanları müşterilerini kapıda
karşılayıp, arkasından parasını cebinden alan, hortumlayan bir düzen kurmuşlar.
Onlar, gerek borsadan gerek kurdukları şirketlerden hem
devleti hem de müşterisini dolandırıp yolsuzluk yapmasının dinde yeri aranırsa,
mutlaka tozlanmış sayfalar arasında bulunur. Ama kimden referans alınırsa
alınsın, hırsızlık hırsızlıktır.
Yapılan her yolsuzluk, bir çocuğun geleceğinin
çalınmasıdır...
Her hırsız, başkasının hayalini çalmaktır; geleceğini,
başkalarının çocuklarının geleceğini karartmaktan başka bir şey değildir.
Siyasi İslam, önce para, sonra iman demiş; her olanağı kendi
lehine çevirip çocuklarının geleceğini garanti altına alıyormuş. Elbette
birileri çocuklarının geleceğini garanti altına alırken, diğerlerinin, yani
çoğunluğun, çocuklarının haklarını çalmış oluyor. Biri zengin oluyorsa, mutlaka
biri fakirleşmiş olur.
Siyasi İslam çoktan bitmiştir. Ama devlet erkini elinde
bulundurduğu sürece, hortumları cebimizden çıkmayacaktır.
Siyasi İslam ile yüzleşilemeyen toplumlarda, buna benzer
hikâyeler hep var olmaya ve yaşamaya devam edecektir.
Hiç değişmedi.
Hep aynı kaldı.
26 Eylül 2026 Cumartesi
Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı
Birlik Beraberlik İçin Son Bir Şarkı
İstanbul’da kabare işi yapan Agop, Türkiye’deki gelişmeler
üzerine yaşayamaz hâle gelince, kabaresini oyuncuları Anita, Azize ve Nefise
ile birlikte “zorunlu göç” ile Lefkoşa’ya taşımıştır. Orada açılan kabareye
başkaları da katılacaktır. Georgina, ışıkçısı da Lefkoşeli Türk’tür.
Lefkoşa o süreçte İngiliz yönetimi içindedir. Olaylar henüz
toplumlar arasında çatışmaya dönüşmemiştir. 1957 yılı, bir yol ayrımının
görünür olmaya başladığı yıl gibidir.
O tarihlerde Ortadoğu ateş topudur. Halklar birbirine
girmiş, ateş içinde savaşmaktadır. Kıbrıs’ın geleceği de bu çatışmaların
gelişimi ile bağlantılıdır; çünkü İngiliz çıkarları, adanın nasıl bir yol
izleyeceğini belirleyecektir.
Siyasi olaylar, toplumun çözülmesi ve yeniden oluşturulma
sürecinde Agop’un deyimiyle “kabare dünya içinde bir dünyadır. Mutlulukta
uzlaştığın” ayrı bir dünyadadır.
Seyircisinin özellikle her kesimden olmasına özen
gösterirken alışverişlerini de çeşitlendirmiş, her kesimden alışveriş yapmaya
dikkat etmektedir. Kısaca, o taraf değildir. Dışarıda ne olursa olsun, bu
kabare içinde birlikte mutlu olmak, aynı zamanda ortak eğlenebilmektir.
Kabare sadece eğlence değildir elbette; eğlendirirken
mesajlar da vermektedir. O, birlikten ve ortak yaşamdan taraftır. Ayrım
yapmadan tüm seyirciler karışık oturmaktadır. İngiliz sömürgecilere karşı
direnen Rumlar, Türkler, İngilizler ve diğer halklar, hepsi o kabare çatısı
altında eşittir.
Fakat dışarıdaki dünya değişmektedir.
Lefkoşa Belediye Meclisi’ndeki 12 azadan 8’i Rum, 4’ü
Türk’tür. Olaylar öyle bir gelişir ki Türkler ve Rumların yaşam alanları
arasında dikenli teller çekilir, adanın taksimi için adımlar atılır.
Bu gelişmeler üzerine Agop’un sesi duyulur:
“Farklılıklar güzeldir. Engel değildir beraber olmaya. Ama
ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler, misal o Türk’tür, bu Rum’dur, bu
Ermeni’dir derler, işler değişir. Ne vakit ki bir farklılığın altını çizerler,
o vakit bir ihtimalin de üstünü çizerler; beraber olma ihtimalinin.”
Korkusunu dillendirmekte, Rumları ve Türkleri kabaresinde
birlikte eğlenmeleri için davet etmeye devam etmektedir.
İşin ilginç yanı, o dönemde kabare altın çağını
yaşamaktadır. Kargaşanın ortasında altın zamanını yaşayan kabare!
Kargaşadan kaçmışlar, yeni yaşam alanlarını bulmuşlar ama
kaderleri belki onları izlemektedir. Ülke, İstanbul’daki Eylül Olayları’nda
olduğu gibi yağmaya, talana, öldürmeye doğru ilerlemektedir. Rumlar Rum
dükkânlarından, Türkler Türklerden alışveriş yapmakta, parası olanlar ise
İngiliz dükkânlarına gitmektedir. Elbette Rumlar gidenler tarafında değildir,
çünkü silahlı bir mücadeleye girişmişlerdir. Ayrışma, “birlik” kelimesinin
içinde olgunlaşmaktadır.
Kabarede çalışanlar, yaşayanlar ise bu çatışmada taraf
değildir; aradadır.
Bu konuda Agop şöyle der:
“Hasbelkader içine doğduğumuz bu yerde, yerimizi arar
dururuz. Bazılarımız diğerlerinden daha fazla. Yerini bulamayanlar köklerini
salamazlar… Arada kalanların kökleri nereye doğru uzar?”
Yeni yaşam alanında kök salamayacaklarını hissetmektedir ama
umut taşımaktadır. Bir ihtimal!
O ihtimal onları ayakta, bir arada tutmaktadır. En azından
toplumdaki ayrışma kabare içinde olmayacaktır. Bir arada, birlikte çalışmaya,
birbirine karşı hoşgörü geliştirmeye çalışarak kriz anlarını
yönetebilmektedirler.
Farklı kültürden gelen insanların ortak kaderidir kabare.
Farklı kültürlerin mozaiğidir. Her dilden şarkılar söylenir. Her dilden
kelimeler sıkışır cümlelerin arasına.
Bir çatı altında bir umudu yeşertmek ve kök salması için
uğraşan Agop’un hesaba katmadığı gelişmeler ise artık onun dünyasının kapısını
çalmaya başlamıştır.
Çatışmaların en yoğun yaşandığı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti
kurulması fikri ortaya atılır ve kısa zamanda iki toplumlu bir cumhuriyet
doğar. Ayrılık, birden birlikte cumhuriyet çatısı altında yaşamaya dönüşmüştür…
Yeni umutlar, yeni gelecek hayalleri…
Agop şaşkındır, inanamaz.
İnanılması güç olan gerçekleşmiştir. Dikenli teller ortadan
kaldırılmış, cumhuriyet oluşturulmuştur.
Türk ve Rum toplumlarına devlet yönetiminde belirli
oranlarda temsil hakkı verilir. Ama azınlık olanlara, yani Rum ve Türkler
dışında kalanlara iki seçenek sunulacaktır: Kimin yanında olarak
anılacaklardır?
Ermeni Agop’a ya Rum olacaksın ya da Türk dayatması yapılır.
Seçimlerde gizli oy kullanılmasına rağmen kime ne kadar oy
çıktığı sorgulanmakta, nerede oy kullandığına bağlı olarak Türklere ya da
Rumlara ne kadar oy atıldığı ve kimler tarafından atıldığı araştırılmaktadır.
Her iki toplum, kendi lehine gelmeyen oyu ajanlıkla, hainlikle suçlayacak
söylemler geliştirmektedir. Kısaca, nefret söylemi tohumları toplumlar
arasında, azınlıklara yönelik de işlemektedir.
Dışarıda yeniden çatlaklar oluşurken kabarede hayat devam
etmektedir.
1964 yılını karşılamak için Agop hazırlıklar yaparken Rum ve
Türkler arasında silahlı çatışmalar başlar. Silahlı çatışma Anita’yı
İstanbul’daki Eylül Olayları’na alıp götürür; travması gün yüzüne çıkar.
Onu yatıştırmaya çalışırken ışıkçı Mustafa soluk soluğa
kabareye gelir. Mahallelerinin ateş altında olduğunu belirtir ve ailesini
görmek için geri gideceğini söyler.
Agop da onu izler ve geri dönemez.
Agop, İstanbul’dan sürgün edilen Ermeniler ile aynı kaderi
paylaşır…
Oyun eğlencelidir; trajedinin içinde eğlenceyi, yaşanmış
hikâyelerin yeniden kurgulanarak ortaya çıkarıldığı bir müzikal olarak
karşımıza çıkar. Hem eğlenirken hem de tarihe doğru uzanan bir yolculuktur.
Sahnede Ermeni, Rum, İngiliz ve İstanbul’dan gelen Türk
kendi şiveleri ile Türkçe konuşurken, Lefkoşalı olan ışıkçı Mustafa’nın
İstanbul Türkçesi konuşması beni şaşırttı. Ben ondan Kıbrıs şivesi ile oyuna
katılmasını beklerdim.
Onun dışında oyunu çok başarılı buldum. Her oyuncu üzerine
düşen görevi fazlasıyla yerine getirmiştir. Dansçıların oyuna katkıları da
küçümsenmez. Onlar sessizdir ama dansları ile oyuna derinlik katmışlardır.
Öncelikle oyunu yazan ve yöneten Aliye Ummanel’in tarihi
derinlemesine araştırması, onu bir müzikal içine damıtması, oyuncuları zamanın
olaylarını slogan atmadan, içten içe incelikle işleyerek seyirciye ulaştırması
açısından çok değerli.
Kıbrıs tiyatrosunun temel taşını atmış olduğunu düşündüm.
Gerçi Kıbrıs tiyatrosu hakkında çok bilgim yok ama ileride
Kıbrıs kültürünün daha görünür ve bizler tarafından izlenir hâle gelmesinde bu
oyunun önemli bir yer tutacağını düşünüyorum.
Oyuncular hakkında yazmadan önce özellikle dekoru, ışığı,
müzisyenlerin konumu ve canlı performansları hakkında da birkaç söz etmek
gerekiyor. Çünkü bunların her biri oyunun dünyasını kuruyor.
Hem oyunun seyrinin seyirciye aktarılmasını hem de oyunun
anlaşılır kılınmasını sağlamışlar. Eksik bir ışık hâli yoktur. Oyunda boşluklar
ve sessizlik, karanlık anın derinliği, sahnede karanlıkta ya da gri hâlde kalan
alanların kullanımı dikkat çekicidir.
Dekor sade ve gerektiği kadar var. Ne fazla ne de eksiktir.
Müzisyenlerin canlı performansı ise oyunun içinden geçiyor.
Her nota, her ezgi oyuncudan aldığı nefesi seyirciye taşıyor.
Bu oyunda mikrofonun nerede ve nasıl kullanılacağını da çok
güzel gerçekleştirmişler. Son zamanlarda her oyunda alakasız şekilde mikrofon
kullanarak oyuncuyu sahnede kaybeden yönetmenlerden değildir. Mikrofonun
varlığı oyuncunun önüne geçmiyor; sahnenin içinde kalıyor. Çok başarılı
bulduğum anlardır…
Oyunculara gelince, diyeceksiniz, hep Agop’tan bahsettin.
Elbette Agop oyunun başoyuncusudur. Onun anlatımı etrafında
oyun kurgulanmıştır. Fakat onun yanında yer alan oyuncular ve roller olmasaydı
oyun ortada olmazdı. Agop’un başarısı diğerlerinin başarısıdır.
Diğerlerinin başarısı, Osman Ateş’in oyunu içselleştirmesini
de ortaya çıkarmıştır. Şivesini kullanımı, mimikleri ve vücut dili ile usta
oyuncu olduğunu ortaya koymaktadır.
Anita rolünde Özgür Oktay, Georgina rolünde Hatice Tezcan,
Azize rolünde Döndü Özata, Nefise rolünde Gülsefa Dede, Mustafa rolünde Altekin
Erginel, Charis rolünde Barış Refikoğlu, Mr. Filanca rolünde Ali Moda; oyuna,
bu esere verdikleri emek her türlü övgüyü hak ediyor.
Her biri şivelerini, trajediyi ve yaşanmış acıları
anlatırken mimikleri, sesleri, duruşları ve yönetmenlerinin onlara yüklediği
görevleri ustalıkla yerine getirmişler.
Ersen Sururi’nin müziği zamanın ruhunu bugüne taşımış…
Muhteşem…
Elbette canlı müzik yapanların emeklerine sağlık. Onlarsız
bu oyun ortada olmazdı.
Emeği geçenlere canı gönülden teşekkür ederim.
İsmail Cem Özkan
Bir İhtimal Kabare
Yazan & Yöneten: Aliye Ummanel
Dekor Tasarım: Özlem Yetkili
Özgün Müzik: Ersen Sururi
Koreografi: Osman Ateş
Müzik Orkestrasyon: Cahit Kutrafalı
Işık Tasarım: Salih Kanatlı
Işık Uygulama: Fırat Çelik
Efekt Uygulama: Mehmet Eseri
Sahne Amiri: Naciye Arsel
Dekor Asistanı: Ali Moda
Orkestra: Ali Suyolcu, Ercüment Şeker, Ebru Pendakomolu,
Ozan Sezikli
Oyuncular: Osman Ateş, Döndü Özata, Özgür Oktay, Hatice
Tezcan, Barış Refikoğlu, Gülsefa Dede, Altekin Erginel