Galata Gazete


13 Haziran 2026 Cumartesi

Hak, Hukuk ve Kayyum

Hak, Hukuk ve Kayyum

Profesyonel anlamı, para karşılığı iş yapan demektir; eseri ya da ürünü kötü olup olmamasından bağımsızdır.

Mutlak butlan ile gelip yerleşen bir kayyum var. Atanmıştır. Eski başkan olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi, memleketi, eğitim düzeyi, devşirme veya düşkün olup olmadığından bağımsızdır. Kayyum atanmış ise görevlidir ya da görevlendirilmiştir.

Seçilenlerin değil, atananların ülkesindeyiz.

Meclisin hiçbir işlevi yoktur.

Bakanlar bile atanmaktadır; seçilmişler arasından değil. İşinde iyi olup olmadığının da bir önemi yoktur. Liderine sadık, biat eden, onun dediğini iki etmeyen her kişi bu sistemde, eğitim durumundan bağımsız olarak atanabilir. Çünkü sistem, seçilmişleri değil, atanmışları ödüllendirir.

Atanmış kişilere değişik isimler verilebilir.

Meşruiyetini atayan verir.

Amerika'da biri der ki: "Erdoğan'ın meşruiyetini biz verdik!"

Ne anlama geldiğini ben bilmem.

Ama atanmışların ataması da bu ülkede doğaldır. Tıpkı KDV alınırken ondan ÖTV alınması, ÖTV'den de KDV alınması gibi. Sonuçta verginin vergisinin alındığı bir ülkede, atanmışların ataması da doğal karşılanır. Sınava, mülakata dahi tabi değildir. Bir akşam telefon eder atayacak kişi: "Seninle çalışmak istiyorum, benim yanımda her koşulda olacak mısın?" diye sorar. "Evet" dediği an artık biat başlamıştır. Ne savunduğu, ne söylediği, eğitimi, geldiği kültür falan önemli değildir.

CHP denen bir parti var. Cumhuriyet rejimi içinde ilk kurulan parti denir ama yalandır. İlk kurulan parti TKP'dir. Ankara'da, bizzat Mustafa Kemal'in emriyle en yakın arkadaşlarına kurdurduğu, yani atama bir TKP'dir. TKP kapandıktan sonra CHP kurulmuştur. Daha ilk adımda resmî tarih yalan söylemeye başlar; arkasından yüzlercesi sıralanır. Ama eğitimden geçenler bu yalanları görmez. Lider ne anlatırsa sorgusuz sualsiz doğrudur denir ve insanın aklından dahi "Acaba?" diye sormak geçmez. Sonuçta bizim eğitimimiz; biat, itaat, tek doğru, tek lider, tek bayrak, tek vatan, tek İstiklâl Marşı, tek dil, tek mezhep üzerine kuruludur. Yani resmî olarak kabul ettiklerimiz tartışılamaz, sorgulanamaz; mutlak itaat vardır.

Tek partili dönemde de seçimler oldu. Tek lider, seçtiği vekilleri seçime sokup o vekillerin sandıktan çıkmasını beklerdi. Seçim akşamı, heyecanla sandıktan acaba kim çıkacak diye beklenmezdi bile. Oy kullanılırken Bakanlar Kurulu çoktan bellidir.

Sonuçta atanmışların seçilmiş olduğu meclisten her türlü yasal düzenleme geçti. Usulen tartışmalar yapıldı ama itiraz edenlerin akıbeti hiç sorgulanmadı.

Bugün CHP'nin başına seçilmiş biri tarafından değil, aksine atanmış bir heyetin aldığı karar ile mutlak butlan atandı. Hatta atanacak kişi, saatler öncesinden atanmış olduğunu bir videolu paylaşım ile duyurmuş. Ama yayınlandığı an kimse anlamadı; ertesi gün o videonun ne anlama geldiği öğrenildi.

Kısaca, mutlak butlan kararı ile artık yasal düzlemde, hukuk sistemimize bu madde eklenmiş oldu. Bundan sonra her parti kongresi için, elinde güç olanın inisiyatifine göre Demokles'in kılıcı gibi sallanacak. Sonuçta karar verenler bunu hukuk düzenine almış oldu.

CHP, tek partiliden çoklu ya da ikili parti sistemine geçerken seçim sistemini hiç kaybetmeyecekmiş gibi kendi lehine düzenledi. O girilen ilk seçimde ise kendi lehlerine olanın aleyhlerine olduğunu gördü. Mecliste vekil sayıları eşit olması gerekirken, seçim yasası düzenlemesi ile azınlıkta kaldılar. Yani kazdıkları kuyuya düştüler. Genelde güçlü olanların özgüveni ile yapılan düzenlemeler, zayıf düştüklerinde aleyhlerine olur. Kimse de "Yahu böyle adaletsizlik olur mu?" diye söyleme ve konuşma hakkına sahip olmaz.

Sonuçta bugün CHP üzerinde bir bardakta fırtına esiyor.

Kişiler duruma göre sağa sola savruluyor. Sonuçta sorun ideolojik değil; iktidar gücünün pragmatik yaklaşımıdır.

Sistem için bir sorun teşkil etmiyor.

Düzende bir değişim olmayacak.

Sonuçta atanmışlar, atayana karşı sorumluluklarını yerine getirmiş oluyor.

Ama bizi ilgilendiren tarafı, profesyonel sanatçıların CHP mitingleri için ya da PR çalışması için o partiye sundukları ve karşılığında paralarını aldıkları eserlerdir. Yani telif ücreti ödenmiş her eser artık sanatçısının değil, parayı verenindir.

Yani CHP'nin başına seçilmiş biri geçmiş, kayyum geçmiş fark etmez; partiye hukuk düzleminde kim sahipse, eser sahibine sormadan istediği gibi, parasını verdiği eseri kullanır. Sonuçta profesyonellik böyle bir şeydir. İster kullanır, ister satar, ister fahiş bir fiyata müzayedeye çıkarıp müşteri arar. Eğer aralarında bu ikinci el satışı konusunda bir madde yoksa...

Sonuçta avukat, parasını aldığı kişiyi savunurken her türlü yaratılmış gerçeği kullanır ve müşterisini beraat ettirmeye çalışır. Ama adam "hırpo" çıktı ve avukatın en yakınını öldürdü, dolandırdı ya da başka bir şey yaptı. O avukat, "Benim savunmam geçersizdir, bu adam aslında suçluydu." deme hakkına sahip mi?

Koleksiyonerler satın aldıkları eserleri istedikleri zaman satışa çıkarır. Sanatçı ile zıt bir görüşe ait biri satın aldı diyelim. Örneğin Picasso'nun Guernica tablosu İspanyol faşistleri tarafından satın alınmış olsa, Picasso buna itiraz edebilir mi?

Bizde oldu. "Türkiyem Türkiyem Cennetim" diye bir 12 Eylül işkence şarkısı vardı. O şarkıyı biri aldı ve tüm medyalarda yayınlanmasını durdurdu. O şarkıyı söyleyen ya da besteleyen buna itiraz edebildi mi? Alanın ismini özellikle yazmadım; konu o değil.

CHP kayyumu bazı şarkıları kullanmak istemiş. Hemen biri itiraz etmiş: "Hayır, kullanamasın! Çünkü ben onu Özer başkanlığındaki CHP'ye yaptım!" Ardından diğerleri de yapmış o itirazı ve bu sayede medyada görünür olmuşlar. Gerçi ben çoğunu dinlemiyorum, tanımıyorum bile. Ama burada benim zevklerim değil, durumun kara mizahi boyutu.

Bir sanatçı, satmış olduğu eseri için parasını alıp yeni sahibi tarafından kullanılmasına "hayır" deme hakkına sahip mi?

Bazı yazarlar benim yazdıklarımı beğenmiyor diye gelip kütüphanemden kitaplarını alabilir mi?

Sonuçta "İzahı olmayan şeyin mizahı olur." diye bir cümle vardı.

Gereksiz işler bunlar.

Bugün benim cebimden ne kadar para çalındı? Enflasyon diyerek benim cebimden tüm birikimlerimi çaldılar. Buna karşı bir şey yapamıyorum.

Ben de açıklama yapacağım:

"Benim cebimden alın terimin karşılığını çaldığınız için onu kullanamazsınız. İzin vermiyorum!"

Kılıçdaroğlu seçim öncesinde, Adalet Yürüyüşü sırasında CHP için bir sloganı öne çıkarmıştı: "Hak, hukuk, adalet!"

Bugün gelinen noktada ise slogan sanki kendiliğinden güncellenmiş gibi duruyor:

"Hak, hukuk, kayyum."

Demek ki bazı sloganlar iktidara göre değil, şartlara göre değişiyormuş. Sonuçta her iki slogan da sağ sloganıdır. Değişen yalnızca son kelime olmuş.

Prensiplerin Değil, Koşulların Siyaseti

Prensiplerin Değil, Koşulların Siyaseti

CHP ile solun ilk buluşması bu "mutlak butlan" öncesinde de vardır. Cumhuriyet henüz gerçek kimliğiyle tam istikrarlı günlerinde değildir.

27 Mayıs 1926 yılında Viyana'da TKP'liler bir konferans toplar. TKP, bu konferansta artık Bolşevik çizgiye tam oturmuştur. Komintern üyesi olan parti içindeki görüş ayrılıkları ortadan kalkmış ve parti homojen bir yapı göstermeye başlamıştır.

Ama esas ilginç olan, konferans sonrası yaşananlardır. Vedat Nedim Tör, elindeki belgeleri MİT'e ya da polise teslim etmiştir. TKP tarihinde bu hareket, onun "hain" olarak anılmasına sebep olur. Bu belgeler üzerine ülke içinde TKP operasyonları yapılır ve davalar açılır.

Ocak 1932 yılında Kadro dergisi çıkar. Bu derginin özelliği, eski TKP'liler ile hâlen TKP içinde örgütsel bağı ve üyelik düzeyinde ilişkisi olan kişilerin bir arada bulunmasıdır. Sonuçta bir “hain” ile örgütsel bağı olanların buluşması söz konusudur.

Şevket Süreyya Aydemir’e göre, işçi sınıfının çok zayıf olduğu ve yoksul köylülüğün toprak ağalarına karşı bir mücadelesinin bulunmadığı koşullarda, Mustafa Kemal Paşa’nın gücü ve itibarı belirleyici bir rol oynayabilirdi.

Bu koşullarda, etkili ve kapsamlı bir devletçilik uygulamasıyla sınıf çatışmalarına yol açmadan, bağımsızlıkçı, milliyetçi ve demokratik bir sosyalizm "yukarıdan aşağıya" kurulabilirdi.

Bu sayede "imtiyazsız, sınıfsız bir toplum" yaratılabilirdi.

Bu görüşe uygun olarak Kadro dergisinin kadroları aslında kendi amaçlarına uygun bir çizgi çizerler. Mustafa Kemal ile bir dönem boyunca birlikte yürürler. Yani onun şemsiyesi altında sınıfsız topluma ulaşmayı hedeflerler.

Bir süre bu dergi yayın hayatına devam eder. Ardından Mustafa Kemal'in işine gelmediği bir anda dergi kapatılır ve kadrosu dağıtılır.

Dağılanlar, yeni rejime kayıtsız şartsız hizmet etmeye devam ederler.

Bu noktada temel soru şudur: Mustafa Kemal bu sürecin ve bu yönelimin farkında değil miydi? Eğer farkındaysa, neden buna izin vermiştir?

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 26 Ocak–10 Şubat 1934 tarihlerinde yapılan 17. Kongresi, bu Kadro çalışmasının da sonu anlamına gelir. Bu kongre kararıyla TKP’nin Türkiye’deki faaliyetlerinin durdurulacağı belirtilir. Böylece TKP’nin karşı propagandasını dengelemek için Kadro’ya duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Sonuç olarak Kadro, TKP’nin ülke içi propagandasına karşı bir panzehir olarak işlev görür.

CHP gibi bir parti elbette elindeki her olanağı yeni devletin ihtiyaçları doğrultusunda kullanır. Hatta henüz CHP kurulmadan önce, kendi kadrolarına “sahte” ama yasal bir TKP kurdurur ve Komintern ile üyelik müzakeresi bile yapar. Sonuçta cumhuriyeti kuran kadrolar, önce kendi yollarının hayata geçirilmesi için her aracı kendi lehlerine kullanma becerisine sahip bir devlet geleneği içinden gelirler.

Pragmatik yaklaşım, geçmişten aldıkları bir mirastır. Zamana ve koşullara göre kısa vadeli çözümler üreten İttihat ve Terakki geleneğinde bu yaklaşım açıkça görülür. İlk darbeyi gerçekleştirip iktidar koltuğuna gelen bir siyasi anlayışın, uzun yıllar boyunca iktidarda kaldığı dönemi açıklarken birçok çelişkiyle karşılaşmak mümkündür. Ancak olayları kısa vadeli faydacı bir perspektifle okuduğunuzda, düşünce kalıpları daha net görünür. Çünkü bir gün birlikte hareket ettiklerini, ertesi gün sürgüne ya da idama göndermeyeceklerinin bir garantisi yoktur.

Siyasi amaca uygun her yol, ideolojilerden ve dönemin dış koşullarından bağımsız olarak, yalnızca kendi durdukları noktadan değerlendirilir ve buna göre araçsallaştırılır.

Bu kökten gelen her siyasi hareket içinde pragmatik yaklaşım belirleyicidir. Önce devlet, ülke, bayrak, birlik, parti gibi kendi tanımladıkları “esas” üzerinden hareket ederler. Bugün birçok örgütsel yapı ve düşünce kalıbı, köken olarak kendisini İttihat ve Terakki geleneği ve dolayısıyla Mustafa Kemal hareketi içinde konumlandırır.

Bugün ülkemizde sol siyasetin kendi duruşunu henüz net olarak oluşturamadan, özgün bir siyasal çizgi geliştiremeden CHP mitinglerinde görünür olması da bu düşünce kalıbıyla ilişkilidir. Dönemsel çıkarlar, pragmatik yaklaşım ve CHP içinde kadro devşirme amaçlı taktiksel duruşun kökeninde yatan düşünceyi, geçmişten bugüne taşınan bu tarihsel refleks içinde aramak gerekir.

Sonuç olarak, bu tarihsel çizgi içinde görülen şey ideolojik bir süreklilikten ziyade, koşullara göre şekillenen bir siyasal refleksin sürekliliğidir. Prensiplerin sabitliği değil, koşulların belirleyiciliği; bu tür siyasi hareketlerin asıl açıklayıcı anahtarıdır.

 

Solcu Değişmez, Sadece Saf Günceller!

Solcu Değişmez, Sadece Saf Günceller!

Dün söylediklerinin tam tersini söylüyorsa, mutlaka diyalektik bir açıklaması vardır.

Bazı solcular öyle kalıplar uydurur ki sonunda kendileri de o kalıpların içinde çürür.

Bir sol örgüt üyesi, bir dergi çevresine bulaşmış ve o dergiyi okuyan bir solcu, ömür boyu hep orada kalacakmış gibi bir izlenim yaratılmıştır. Sanki böyle bir gelenek oturtulmuştur. Mahir Çayan geleneğinden geliyorsa hep Mahir Çayan çizgisinden devam edecekmiş, Hüseyin İnan geleneğinden geliyorsa hep Devrimin Yolu çizgisinde kalacakmış, İbrahim Kaypakkaya geleneğinden geliyorsa da ömür boyu partizan çizgisinde olacakmış gibi bir anlayış vardır.

Hatta hepsini geçtim; kitle partileri olan TİP, TKP ya da benzeri yapılardan gelenlerin de hep orada kalması beklenir. Son yıllarda, Yalçın Küçük ile organik bağı olan ve onun adını kullanan bazı siyasi oluşumlar, kendilerini Yalçın Küçük'ün kitaplarına dayandırarak yeni bir gelenek uydurmaya çalıştı. Hatta Deniz'i, Mahir'i ve İbo'yu birbirine karıştıran yeni gelenekler yaratılmaya çalışıldı.

Sonuçta elimizdeki sol gelenekler belli. Neyse ki artık kimse kendisini MDD (Milli Demokratik Devrim) kavramı üzerinden köklendirmiyor. Ama MDD savunuculuğundan gelen liberaller, kendilerince yeni denemeler yapıyor.

Geçmişinde TKP, THKP-C ya da THKO bulunan birisi bugün Pontus meselesi hakkında konuşuyorsa, köklerini araştırmak için Yunanistan'a gidiyorsa, ona karşı nasıl tepki veriliyor?

"Nereden çıktı bu?"

Çünkü bazılarına göre devrimciler değişmezliğe inanır: tek parti, tek çizgi, tek doğru, tek yol...

Adam Pontus köklerini araştırıyor. "Kiliseler ayakta ama halk nerede?" diye soruyor. Akrabalarının, yani büyüklerinin konuşurken hâlâ Rumca cümle yapıları kullandığını görüyor. Diyor ki: "O kök kazınmış olsa da geride kalan bir halk var."

O halkın trajedisini araştırıyor. O tarihsel okuma içinde kendisini ifade ediyor. Diyor ki: "Resmî ideolojinin yarattığı resmî tarihin dışında da yaşanmış şeyler var; onları dillendireyim."

İlginç olan şu ki buna devletten çok, kendisini TKP, THKO ya da THKP-C çizgisinde görenler karşı çıkıyor.

"Nereden çıktı bu?"

"Sen geçmişte şöyle diyordun!"

Ama aslında o söylememiş; okuduğu dergi söylemiş. O dergi artık tarih olmuş. Bugün yaşayan bir organizma değil. Hatta 12 Eylül mahkemelerinde bile ciddi bir siyasi savunma ortaya koyamamış.

Başlangıç noktasıyla geldiği yer arasında uçurum oluşmuş. İlerlemek yerine daha geriye gitmiş; klasik bir CHP kuyrukçuluğuna düşmüş. CHP liderleri arasındaki kavgalarda taraf olmuş.

Peki, insan sormaz mı:

Nereden çıktı bu?

CHP içindeki bir kavga ya da dışarıdan bir lider dayatılması seni neden ilgilendiriyor? Bir burjuva partisinin iç çekişmeleri veya dışarıdan kuşatılmasına karşı gösterilen hassasiyet nereden geliyor?

Sen işkence görürken, senin yoldaşların idam edilirken, sen düşman olarak medyada teşhir edilirken CHP ne yapıyordu?

Maraş Katliamı olurken, Çorum yaşanırken, Sivas yaşanırken; bugün senin saflarında poz verenler o günlerde ne yapıyordu?

Madem CHP ile bu kadar iç içeydiniz, neden ayrı dergiler çıkardınız? Neden ayrı örgütler kurdunuz? Neden karşı adaylar çıkardınız?

Darbenin geldiğini biliyordunuz. CHP çatısı altında birleşip darbecilere karşı direnebilirdiniz. Çünkü cephe olmadan faşizme karşı direncin zayıf kalacağını biliyordunuz. Böyle bir birikiminiz vardı. 12 Mart tecrübeniz vardı. Yenilginin nasıl geldiğini görmüş bir kuşaktınız.

Peki o zaman neden ayrı durdunuz da bugün böyle bir tavır geliştiriyorsunuz?

Diyalektik değişimden söz edilir.

Materyalizm, resmî tarihin dışında bir tarih okumasından söz eder.

İşçi sınıfının çıkarları denir.

Sınıfsal bakış açısından devletin sönümlenmesi nihai hedef olarak gösterilir.

Marksizm bir şey söyler, Leninizm başka bir şey, Maoizm başka...

Ama bizde asıl önemli olan, geldiğin köke sadakat göstermektir. İnsanlar değiştiklerinin farkına bile varmaz. Başlangıç ile bugün arasında büyük bir uçurum oluşur.

Gerçekten Mahir yaşasaydı duruşu ne olurdu?

Deniz'in?

İbo'nun?

İbrahim Kaypakkaya 23 Nisan kutlar mıydı? Ardından 24 Nisan anmasına katılır mıydı?

Mahir Çayan 19 Mayıs yürüyüşü için Samsun'a gider miydi? Samsun'dan aldığı toprağı Anıtkabir'e bırakır mıydı?

"Pontus soykırımı büyük yalandır."

"Ermeni soykırımı büyük yalandır."

"Süryani katliamı büyük yalandır."

Bunları mı söylerlerdi?

Yoksa tarih, koşullar ve atmosfer değişse de değişmeyen şeyin yöntem değil, sorgulama iradesi olduğunu mu savunurlardı?

Sonuç olarak mesele şu:

Kişilerin kendi tercihlerinin değişmesi karşısında ortaya çıkan bu öfke, alay ve küçümseme nereden geliyor?

Kişi değişmez deniyor ama koskoca ülke değişti.

Ulus-devlet anlayışı değişti.

Kemalizm yeniden tanımlandı.

Kemalizm’in partisi olan CHP kabuk değiştirdi. Uzun yıllar aynı liderin iktidarda kalmasını sağladı. Her seçimde iktidardaki partinin ve onun liderinin kazanmasını kolaylaştıracak etkisiz rakipler çıkarıldı karşısına. Böylece "yenilmez lider" algısı üretildi. Oysa seçim kaybetmesine rağmen koltuğunu bırakmayan siyasetçi tipi, o partinin geleneğinde hep vardı.

Daha ne yapsın?

Her seçim sürecinde davul zurna çalınıyor. Her işçi eyleminde davul zurna çalınıyor. Ama kimse dostun kim, düşmanın kim olduğunu sorgulamıyor. Patronla iş birliği içinde olanla olmayan birbirine karışıyor.

Davul zurna eşliğinde geçen işçi eylemlerinin sonunda ise çoğu zaman uzlaşma çıkıyor.

Peki o davul zurna da nereden çıktı? Bazı Dersimli arkadaşlarım var. Onların da kafasında mesele düğümlenip Dersim'e takılıp kalmış durumda. "Dersim soykırımı" demeyen biriyle yan yana gelmem diyor; ama eski yoldaşları bugün "Dersim soykırımı" dese, onlarla yol yürümeye devam edecek. Çünkü zihnindeki temel çelişki artık orada düğümlenmiş. Sanki diğer bütün çelişkiler silinmiş, geriye yalnızca o kalmış.

Her yıl, her fırsatta paylaşımlarında, konuşmalarında yine Dersim vardır. Çünkü canı orada yanmaktadır; hafızası orada takılı kalmıştır.

Şimdi muhtemelen eski yoldaşları da ona aynı soruyu soruyordur:

"Nereden çıktı Dersim?"

 

10 Haziran 2026 Çarşamba

İki Tarih Arasında Babam

İki Tarih Arasında Babam

Bugün resmiyette babamın doğum günüdür. Gerçekte hangi gün doğduğunu bilmiyoruz. Keşke Hristiyan olmuş olsaydı da kilise kayıtlarından bulabilirdik. Ama Devlet-i Aliyye’nin devamı olan Türkiye Devleti’nde doğum günleri ülke sathında hep anlatımlara, memurların inisiyatifine bırakılmıştır.

Bir de erkek çocukları elden alan askerî nizamname vardır. Devlet doğduğu günü bilmez ama erkek olduğunu bilir ve gelir; ailelerden o erkek çocuklar alınır, yıllarca süren askerlik ocağına bırakılırdı. Orada bitle, pireyle, güneşle, karla, yağmurla mücadele ederken; diğer yandan isyan eden Kürtlere karşı cephe savaşında olduğu öne sürülür, mahkeme kararlarıyla ya öldürür ya da sürgüne gönderirdi. Sağ salim dönenler için askerlik, ömür boyu süren bir anlatıya dönüşürdü.

Neyse ki babam öğretmendi. Öğretmenlere tanınan ayrıcalıktan yararlandı; kısa sürede temel eğitimini alıp Siirt’in köylerine ilk Türk öğretmen olarak atandı.

Orada Kürtçe öğrendi. Şafiî mezhebinin Alevi düşmanlığıyla tanıştı. Her sabah oturdukları evin duvarından bir taş eksilirdi; çünkü Alevinin evinden taş almak sevap sayılırmış. Neyse ki bu taşlar temele kadar inmeyecek kadar yüzeyde kaldı.

Köydeki tek çatılı bina, önünde Atatürk büstü olan okuldu. O binanın çatısı kaçakçıların eşyalarının deposu olmuştu. Jandarma sadece oraya bakmaz, köyün en küçük noktasına kadar arama yapardı.

O yıllarda sınır Barzani için yok gibiydi; gelir giderdi o taraflara. Bu sayede Barzani ailesiyle de tanış oldu babam. Nasıl olmasın; köydeki çatılı binanın tek öğretmeniydi.

Doğu Ekspresi’nin ulaştığı istasyondan köye eşyaları kaçakçılar taşıdı. Bunu başlangıçta o da bilmiyordu. Kaçakçı için eşya, sadece eşyadır.

Tren ve uzun yolculuk hayatıma böyle girdi. Bugün hâlâ uzun yollara gider, yolda insanlarla tanışırım. Eskiden “ülkeyi tanımak istiyorsanız uzun yol gidin” denirdi. Şimdi uzun yola gitsen de yerel kültürle karşılaşmak zor; ülkenin her yeri birbirine benzer hale getirildi. Sanki tek elden çıkmış şehirler, kasabalar… Tek nizam, tek anlayış, tek tip sokaklar. Boyalar bile aynı. Yolda giden için şehirler artık hiçbir şey anlatmaz oldu.

Bugün babamın doğum günü.
Bugün resmiyette doğdu babam.

İki rakam arasına sıkışmış bir yaşamın içinde, ben buna tanıklık ederek büyüdüm.

Beline sararak afişleri evden Tuzluçayır’a götürdüğü günler… O afişlerin gün içinde okulun Atatürk büstünde saklanması… Akşam korsan gösterilerde kullanılması… Gösteri bitince sokağa ya da köprüye asılması…

Böyle bir cepheleşmenin içinde kaldık. Aslında seçmedik; o savaşın içine itildik. Her Alevi, istemsizce bu cephenin bir neferi haline geldi. Çünkü faşist saldırı kendini Alevi düşmanlığı üzerinden örgütledi.

Maraş, Çorum, Sivas katliamları bunun en açık örnekleriydi. Ankara’da “kurtarılmış bölgelerin” Alevilerin yoğun yaşadığı yerler olması tesadüf değildi. Direniş, bu zorunlu hattın içinde şekillendi.

Sonradan öğrenecektik ki bu cepheleşme, 12 Eylül darbesini yapan generallerin ve arkasındaki Amerika’nın işiydi. Savaş bittikten, idamlar yapıldıktan ve “demokrasiye” dönüldükten sonra…

Anti-faşist mücadelenin sosyalizm mücadelesinden ayrıştırıldığını… Anti-emperyalist başlayan devrimci çizginin anti-faşist hatta sıkıştırıldığını… Ve böylece anti-emperyalist ve doğal olarak anti-kapitalist damarların binlerce insanın ölümü pahasına sönümlendirildiğini… Pentagon duvarları arasında planlanmış bir süreç gibi…

Büyük savaşlardan önce geri kalmış ülkeler hep birer test alanına çevrilir. Biyolojik ve kimyasal yöntemler burada denenir. Biz de tıpkı Arjantin gibi, Şili gibi bu test sahalarından biriyiz.

Bizim 12 Eylül’ümüz, onların 11 Eylül’üdür. Darbecilerin kıyafetleri farklıdır ama zihin aynıdır. Amerikan patentli darbeciler “demokrasi” getirir; o demokrasi işkence merkezlerinde, idam sehpalarında, infaz timleriyle kurulur.

Benim babamın doğum günü, ülke tarihinin bir dönemine tanıklık etti.
Ben de babamdan geriye kalana hâlâ tanıklık ediyorum.
Onun bıraktığı mirası, birikimi ileriye taşıyorum.

Çünkü kendi tarihimizi yazamazsak, başkalarının yazdığı tarihi kabul etmeye ve yaşadıklarımızı inkâr etmeye mahkûm oluruz. Ben inkâr etmiyorum; yaratılan gerçekleri reddederek kendi gerçekliğimi kuruyor ve bu zamana itiraz ediyorum.

İyi ki babam doğmuş. O olmasaydı, annem olmasaydı; ben ve kardeşim olmazdık. Akan zamana küçük de olsa bir tanıklık da mümkün olmazdı.

Lüksemburg’un sözü aklımdadır: “Vardık, varız ve var olacağız…”

Tarih böyle bir şeydir. İnsana dair olan bize yabancı değildir. Marks’ın da işaret ettiği gibi, binlerce yıl önce söylenen sözler bile yeniden tekrar eder kendini. Biz de tekrar etmeye devam ediyoruz.

 

9 Haziran 2026 Salı

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Herkesin Haklı Olduğu Tımarhane

Bu ülkede herkes haklıdır. Siyasetçi haklıdır, muhalif haklıdır, televizyon yorumcusu haklıdır, sosyal medya filozofu haklıdır. Trafikte korna çalan da haklıdır, korna yüzünden kavga eden de. Kimse hata yapmaz, kimse yanılmaz, kimse eksik değildir. Böyle bir yerde gerçeğin fazla şansı yoktur.

İnsanı anlamak için psikoloji okumaya da gerek yoktur. Akşam haberlerini açmak ya da bir televizyon dizisinin iki bölümüne denk gelmek yeterlidir. Bir süre sonra kimin senarist, kimin siyasetçi, kimin yorumcu, kimin mahalle kabadayısı olduğunu ayırt etmek zorlaşır. Çünkü hepsi aynı okuldan mezun gibidir: Bağırma Sanatları Akademisi.

Türk dizileri öyle bir memleket tasarlar ki, bir süre sonra seyircisi de o memleketin vatandaşı olur. Bağırarak konuşur, tahammülsüzdür, açıklamayı gerekli bulmaz, karşısındakini hep aptal olarak görür. Gücünü abartır ama daha güçlü birini görünce sesi kısılır. Kendisi gibi davranmaz ama herkese karakter dersi verir. Akşam olunca da kendisine benzeyenleri bulup küçük iktidar oyunları oynar. Pısırık, kişiliksiz, omurgasız ama her şeyi bilendir.

Tabii mesele yalnızca diziler değildir. Çünkü diziler hayattan beslenirken hayat da dizilerden beslenir. Bir noktadan sonra neyin kurgu, neyin gerçek olduğunu kimse ayırt edemez.

Türk haberlerini izleyen ise başka bir evrenin sakinidir. O da fesattır, kötülük düşünür, hep "onun yerinde olsaydım" der, taraftır; karşısında kim varsa ona karşı nefret söylemini geliştirir. Her şey onun gözünde ya mükemmeldir ya da berbat. Ara tonlara yer yoktur. Gri renk sanki ülkeden sürülmüştür.

Sonuçta dizi ya da haber izleyen hastadır; hasta olmayan da kısa sürede hasta olacaktır. Çünkü burada sağlık bulaşıcı değildir, hastalık bulaşıcıdır.

Bu yüzden siyasette de farklı bir manzara görmeyiz. Orta oyunu oynanır, ekranda Hacivat ile Karagöz'ün daha yüksek sesli bir versiyonuna şahitlik ederiz. Kimse çözüm üretmez ama herkes suçlu bulur. Kimse iş yapmaz ama herkes kahramandır. Herkes memleketi kurtarmakla meşguldür; bu yüzden memleket bir türlü kurtulamaz.

Erkekler kadınları öldürür; artık haber niteliğini kaybetmiştir. Kadın programlarında katil aranır ve genelde programa konuk olan kişi bir süre sonra sıkılıp cinayeti itiraf eder. Çıkar mahkemeye, kravat takar, indirimli ceza alır; birkaç ay sonra yeni bir kurban arayışına girer. Toplum dehşete düşmüş gibi yapar, sonra sıradaki vahşete geçer. Çünkü burada trajedilerin bile yayın süresi vardır.

Ülke toplu travma içindedir; nefes alışları bile normal değildir. Öfke o kadar ucuzlamıştır ki bir omuz teması cinayet gerekçesi, bir korna sesi savaş ilanı sayılabilir. Trafikte biri sizi geçerse hakaret etmiş olur; geçmezse yolu işgal etmiştir. Acelesi olanlar acele etmeden birbirini döver. Trafik ilerlemez ama öfke son sürat gider.

Türkiye denen ülkede artık hiçbir şey normal değildir; bundan dolayı normal olanlar absürt gözükür. Sakin insan şüpheli, kibar insan samimiyetsiz, düşünen insan ise tehlikeli bulunur.

Ülke toptan 49'luk olmuş ama kimse Bakırköy'e gitmez. Gidenler de çarşısında uzatılan mikrofona konuşur, cahilliğini kayıt altına aldırır. Sonra o görüntüler milyonlarca kez izlenir ve kimse kendini o görüntünün içinde görmez. Bu da memleketin ayrı bir yeteneğidir: Herkes başkasını teşhis eder, kimse aynaya bakmaz.

Ülke geleceğini göremez, sürekli kriz hâlinde yaşar. Bir kriz biterse yenisi aranır. Sakinlik şüphe uyandırır çünkü insanlar felakete o kadar alışmıştır ki huzuru anormal bulur.

Hastalar da komaya girer; ya kurtulur ya da ölür. Ölürse ölümsüz olur. Ölünce badem gözlü olur; onun badem gözlerini öven mutlaka bulunur. Hayattayken taşlananlar, öldükten sonra heykelleştirilir. Bu toplumun vicdanı da çoğu zaman mezarlık ziyaretine geç kalır.

Belki de asıl mesele, bütün bunların yaşanması değil; artık kimsenin bunlara şaşırmıyor olmasıdır. Gürültü normal olmuş, öfke karakter yerine geçmiş, vicdan ise lüks sayılmıştır. Herkes konuşur ama kimse dinlemez; herkes yargılar ama kimse kendine dönüp bakmaz. Herkes haklıdır, herkes mağdurdur, herkes suçsuzdur. Bu yüzden de kimse değişmez.

Sonunda ortaya ne toplum kalır ne ortak akıl; sadece birbirine bağıran kalabalıklar kalır. Ve o kalabalıkların içinde, aklı başında kalmaya çalışanlar anormal görünür.

Çünkü burası, herkesin haklı olduğu tımarhanedir.

 

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Ölü Kumsallar Cumhuriyeti

Sahillerdeki turizm yatırımı denilen şey; sahillerin diğer canlılardan arındırılması, ölü kumsallar hâline getirilmesi, deniz içinde turistleri rahatsız edeceği düşünülen canlıların uzaklaştırılması ve ince bir kum ile özel plajlar oluşturulmasıdır.

Nerede bir turizm amaçlı yatırım varsa, orada görünüm adı altında doğa değiştirilir. Binlerce yıldır o bölgede yaşayan canlılar ya yok edilir ya da sürülür. Başka yerlerden getirilen çiçekler, ağaçlar ve çimlerle yapay alanlar oluşturulur.

Arnavutluk'ta Trump ailesinin turizm yatırımına karşı bir direniş söz konusu. Balkanlar'daki Trump yatırımlarına karşı direniş hep vardı; çünkü onlar da biliyor ki büyük oteller oradaki doğal ekolojiyi yok edecek, alanları yeniden düzenleyecek ve yerli halkın uzaklaştırılmasına ya da köleleştirilmesine neden olacaktır. Yerel kızların ve oğlanların satıldığı bir et pazarına dönüştürülmesidir.

Turizm yatırımı masum değildir. Üstelik küresel ölçekte yapılan yatırımlar, tamamen yeni yaşam alanlarının oluşturulması anlamına gelir.

Trump ve ailesi, Gazze'de lüks bir tatil köyü kurmak için milyonlarca yaşayan Filistinliyi, Hristiyan ve Müslüman nüfusu ortadan kaldırmak yerine; uysal, her denileni yapan, eğlendiren ve eğlence sektörüne hizmet veren bir alan yaratmak amacıyla soykırım uyguluyor. Aslında büyük yatırımların hepsi görünmez bir soykırımdır.

Bugün ülkemizin birçok sahili halka kapalıdır. Daha da kapatılması için yeni altı ve yedi yıldızlı yatırımlar yapılmaya devam ediyor. O lüks yatırımların konukları, yereli görmeden, her şey dâhil olarak geldikleri o izole ve steril ortamda eğlenirken parasını bırakıp gidiyor. Gönlünü eğlendirenler için her türlü hizmet sunuluyor. O otellerde sunulan sadece yemek ve eğlence değildir elbette; çünkü eğlencenin sınırı yoktur. İsteyene kadın, isteyene çocuk, isteyene erkek, isteyene her çeşit uyuşturucu; isteyenin istediğini yaptığı, bir anlamda serbest ticaret bölgesidir.

Bacası olmayan sanayi alanları birer cinayet mekânıdır.

Her cinayet araştırılmaz. Çoğu zaman cesetlerin üzerinde tepinilir; kimse o cesetlere bakmaz, sadece eğlenmeye devam eder.

Ülkemizin en güzel koyları; birkaç zengin ve bürokrat eğlensin, yazları birkaç gün kalsın diye yat limanları adı altında betona dönüştürülür. Ormanlar içinde ağaçlar kesilerek lüks görünümlü binalar yapılır, mahremiyete önem verilen havuzlar inşa edilir. Helikopter pistleri ve korumaların kullanacağı asfalt yollarla bu alanlar birer yağlanma sahasına çevrilir. Sonuçta para gelen yerden manzara ve doğa esirgenmez.

Turizm, diğer anlamıyla kara paranın serbest hareket ettiği alanlardır. Eğlence için sunulan spa'larda, hizmet sektörüne uygun güzel ve yakışıklı çalışanların ceplerine bırakılan paranın kaydı olmaz.

Eğer bir kara para varsa, onun yıkanma yerleri eğlence alanlarıdır.

Sanayileşmiş tüm turizm yatırımları birer eğlence alanıdır.

Orada var olan tüm gelenekler, görenekler ve folklor; eğlence sektörü için değiştirilir. Konuklar eğlensin diye içleri boşaltılır, mekanik bir görünüme büründürülür. Seksi görünüme önem verilerek bir anlamda seks ile gençlik iksiri dağıtılır. Yaşlı erkekler ve kadınlar orada gençleşir, yıllık iş yaşamından kaynaklanan sıkıntılarından arınır, gençleşmiş olarak ülkelerine dönerler. Tatil, bir anlamda spermlerin ve yumurtaların ölü olarak birleşme alanıdır.

Sonuçta Arnavutluk'ta halk flamingo devrimini yapıyor; bizler ise kazların tüylerini yolup konuklara kaz tüyü yastıklar sunmaya devam ediyoruz. Bir tarafta canlıların, koyların ve yaşam alanlarının savunusu var; diğer tarafta ise her şeyin manzaraya, metrekareye ve hizmete dönüştürüldüğü bir düzen.

Flamingoların gittiği, yerel halkın kıyılardan uzaklaştırıldığı, koyların betona gömüldüğü yerde geriye sadece kumsal kalmaz; geriye ölü kumsallar kalır. Çünkü bir kıyıyı kıyı yapan yalnızca deniz ve kum değildir; onunla birlikte yaşayan canlılar, insanlar, gelenekler ve hafızadır.

Biz de her yaz biraz daha büyüyen bu Ölü Kumsallar Cumhuriyeti'nde yaşamaya devam ederiz. Flamingolar gider, müşteriler gelir.

 

8 Haziran 2026 Pazartesi

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Yıllar öncesiydi, sanırım ikinci sergimi açıyordum. Yok yok, üçüncü sergim... Sergim dediğim karma değil, kişisel sergim. Her sergimin açılışında ortama göre bir şeyler yaparım. Side'de başlayan kişisel sergi açma maceramın üçüncü ayağı, Hacettepe Üniversitesi Keçiören'deki Sosyal Hizmet Yüksek Okulu'nun salonunda olmuştu. Açılışta türkü, şiir, sahnede karikatür ile birlikte canlandırılmıştı. Son dakikada sahneye çıkanlar belirlenmiş, şiir okuyacak şair dostlarım yerlerini almış ve sergi açılmıştı. Her serginin bir de hatıra defteri ya da görüşler yazılsın diye bir defter konurdu. Gelenler görüşlerini yazardı. Sergi defteri baştan aşağıya propagandaya dönüşmüş, dinciler, "Siz burada hava atıyorsunuz ama gelmekte olan sizin güneşiniz değil, biz İslam'ın ayak sesleriyiz." demişlerdi. Yıl 1988. O yılda Nurcu tarikatı amatör şekilde hazırladıkları Zaman gazetesini çıkarıyordu, Tercüman hâlâ yayındaydı. Bu sağ basın bizim etkinliğimizi başlığa taşımış, sanki biz orada anarşi çıkarmışız gibi nefret dilini kullanarak haber yapmışlardı.

O tarihte henüz ılımlı İslam geleceği konuşuluyordu ama henüz tam gelmemişti. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Melih Gökçek olmuş, kendisi kadrolaşmaya başlamıştı. Elbette bizim okul o kurum ile doğrudan içli dışlıydı. Bir yere varmak, çoğu zaman birinin adamı olmaktan geçiyordu.

Sağ ve ılımlı İslam yeni bir rotaya doğru eğiliyordu; geleneksel olanın yerine yeni bir İslami dil yerleşiyordu.

Ülkemiz dünyadaki tarihsel kırılmadan bağımsız değildir.

Kimin nerede durduğunun artık pek önemi kalmamıştı; çünkü kırılma anlarında zeminler hızla çözülür, kısa sürede yenisi yerini alır. Siyaset, bu kırılma dönemlerinde omurgasız değil ama hızla uyumlanan aktörlerle şekillenir. İslami siyaset de geleneksel siyasetin içinden yeni figürler devşiriyordu.

Bizim tarihimiz, 12 Eylül'den bugüne hızlı bir dönüşümün tarihidir.

Yüzyıllık Cumhuriyet bu kısa sürede olgunlaştı, biçim değiştirdi. Ulusal değerlerin yıkılıp etik kurallarının çöpe atıldığı, "Benim memurum işini bilir." anlayışıyla rüşvetin, siyasi rantın, kayırmacılığın; kısaca ulus devletin oluşturduğu örf ve adetlerin aşındığı bir süreç yaşandı.

Ulus devletin kazanımları pazara açılırken, sermaye de el değiştirdi. Ulus devletin sermayesi yanında, siyasi çevrenin yarattığı yeni bir sermaye oluşumu “Anadolu Kaplanları” adı altında somutlaştı. Bu süreçte İslam elbisesi giydirilmiş, faizi günah sayan, yönetim kurullarının odasında mescitlerin bulunduğu yeni bir ulema-ümmet karışımı sermaye yapısı ortaya çıktı.

Günlük hayatın dili değişti, kısa sürede kitleler bu yeni dili uzun süredir kullanıyormuş gibi benimsedi.

Telefonlar artık "alo" diye açılmaz oldu; "Selamünaleyküm" yaygınlaştı, günlük hayatın diline yerleşti.

Sergi defterine yazılanlar bir bir gerçek oldu.

Filistin davası bile solcuların elinden alınmış; Hamas eliyle İslam'ın yükselişine eklemlenmişti. Filistinliler Arap coğrafyasının içinden sıkışırken, yeni şemsiye İran destekli Türkiye siyasi iradesinin üzerine açılıyordu. İran ve Türkiye, Filistin davasının savunucuları olarak konumlandı.

“Reklam arası” sözü dolaşıma girdi.

Türkiye'de ılımlı İslami siyasi irade kendisini güçlü hissettikçe niyetlerini gizleme gereği duymamaya başladı. "Cumhuriyet reklam arasıydı." sözü bu dönemin karakterini yansıtır. Çünkü reklamlar bitecek ve yarım kalmış hikâye kaldığı yerden devam edecektir. Film neyse o, senaryosuna uygun ilerleyecektir. Reklamlar ise gerçekleri değil, hayal edileni gösterir; tüketim çağrısıdır. Her şey tüketilebilir hâle gelir; Cumhuriyet bile.

Siyasi sınırlar, aynı zamanda kıtalar arası konumunuzu da belirler.

Yüzüncü yıla doğru Amerika öyle bir büyükelçi atayacaktı ki, bu kişi aynı zamanda iki ülkenin de temsilcisi gibi işlev görecekti. Irak ve Suriye iç işlerine karışan bir Türkiye büyükelçisi, unvanların söyleniş biçimiyle aslında pozisyonunu da ilan etmiş oldu. Üç ülkenin bir pazar hâline gelmesiyle, Avrupa Birliği’ne alınmayan Türkiye, Ortadoğu siyasi birliğine gönüllü bir üye gibi konumlandı. Avrupa ülkesi konumundan Ortadoğu ülkesi konumuna geçiş tamamlandı. Siyasetin dili de Ortadoğu ülkelerinin diline yaklaşmaya başladı…

Siyasi sınırlar değişmişti.

Şam'da uçan kuştan sorumlu olan ülke, Suriye’ye siyasi İslamcı militanın kravat taktırılmasıyla kurulan yapının hamisi konumuna geldi. Bu durum, Suriye sınırında oluşabilecek Kürt devletini ortadan kaldırmış; Kürt sorununu Suriye iç meselesinden çıkarıp ortak pazarın sorunu hâline getirmişti.

Ticaret sınırları ortadan kaldırır.

Sonuçta Irak ve Suriye Osmanlı Devleti'nin eski coğrafyasıydı; Misak-ı Millî sınırları içindeki topraklar hâlâ oradaydı. Son meclisin kararı bu kez eksiksiz biçimde hayata geçecekmiş gibi tasavvur ediliyordu.

Emperyalist politika, günlük siyasetin üzerindedir.

Ankara’daki büyükelçi, bize yeni bir gelecek rotası çiziyordu. Bu perspektifin on yılda oluşmadığı açıktı. Çünkü emperyalist devletler, kısa vadeli çözümlerin kendi sonlarını hazırlayacağını bilen bir tecrübeye sahiptir. Sömürü ilişkisi kurdukları ülkelerin siyasetçisini satın alabilecek kadar sistemli bir akıl geliştirmişlerdir. Bu politikalar, düşünce kulüplerinde tartışılır, doktrin hâline gelir ve zamanı geldiğinde liderden bağımsız biçimde uygulanır. Devletin ya da şirketin çıkarı, siyasetin üzerindedir.

Borsa kapitalizmin sembolüdür.

Cumhuriyet bizi bağımsız bir sanayi ülkesi yapmadı; ancak köylülüğü ortadan kaldıran Büyükşehir Yasası ile büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Köyler mahalleye dönüşünce köylü de ortadan kalktı. Mahallelerin sorunları, para getiren her şeyin yağmaya açık hâle gelmesiyle yeni bir düzene dönüştü. Madenler, HES’ler, RES’ler, JES’ler, yollar ve tüneller derken el değmemiş yer kalmadı; yol olmayan yerler bile taş ocağına, madene dönüştü. Sonuçta doğa yağmaya açıldı ve enerji borsası kuruldu.

Siyasi olarak Osmanlı Devleti, bugün farklı bir biçimde ülkemiz ve çevresinde yaşamaya devam ediyor. Otokrasi ve monarşi kavramları yeniden yorumlanır oldu. Kur’an ayetleriyle ekonomi dizayn edilmeye çalışıldı, enflasyon yükseldi. Sonuçta dışa bağımlı bir devlet yapısı ortaya çıktı. Zamanın kıvrımı, bizi kapitülasyonlar altındaki Osmanlı ekonomisine benzer bir noktaya yeniden taşıdı.

Bizler için reklam bitti mi?

Bilmiyorum ama resmiyette birilerinin ima ettiği reklam hâlâ devam ediyor...

Devletin partisi vardır, bir de devlet partisi vardır. Ülkemizde yıllarca devlet partisi olarak algılanan "kurucu" parti artık devletin partisi oldu. Bu, 12 Eylül sürecinde kapatma ile somutlaştı. Tüm kadrolar değiştirilerek geçmişle bağ yalnızca isme indirildi. Yeni politikada ideolojik duruştan çok konjonktür belirleyici hâle geldi.

Devlet partisinin yeri boş kalmadı. Kısa süre içinde, bir yıl önce kurulan ılımlı liberal İslam partisi, laik–antilaik, türbanlı–seküler cepheleşmesi içinde devlet partisine dönüşme imkânı buldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hâl sürecinde parti devletleşti. Devletin partisi MHP ise yeni konjonktürde devletin bekası adına bu yapının yanında konumlandı.

Bugünlerde yaşanan CHP tartışması, “mutlak butlan” kararı ile devletin tüm partilerinin aynı kulvarda devletin bekası etrafında yan yana geldiği bir tabloyu ortaya çıkardı. Devletin partileri olduğu kadar, bu partilerin muhalefeti de vardır. Cumhuriyet, İslamlı ve İslamsız muhalefet biçimleriyle birlikte var olur. Demokrasi; sandığa gitme hakkı, muhalif partilerin varlığı ve belirlenen alanlarda protesto edebilme özgürlüğüyle tanımlanır. Osmanlı monarşisinde ve İkinci Meşrutiyet döneminde de benzer özgürlük alanları vardı. Tarihte en geniş özgürlük alanları, çoğu zaman monarşinin, otokrasinin ya da faşizmin geri çekildiği anlarda ortaya çıkar; ancak bu alanlar kısa sürede yine “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlandırılır. Çünkü özgürlük, çoğu zaman yalnızca iktidarın sınırları içinde tanımlanır.

Zaman kavramı üzerine düşünürken, çok kısa bir zaman içinde büyük şeyler yaşandı. Değişim o kadar hızlı oldu ki, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri olağan kabul ettiğimizi düşünmeye dahi fırsat bulamaz hâle geldik. Bizi öyle bir girdabın içine çektiler ki, nereye savrulduğumuzu ve nasıl bir sonuca doğru gittiğimizi bilemez olduk. Gelecek belirsizleşirken, geçmiş de giderek bulanıklaşıyor...

Sergi defterine yazılan küçük bir not, bizi nereye savurduğuna dair zihnimde oluşan fırtınanın dinmiş hâlidir. Bugün sergi defterlerine acaba neler yazılıyordur? Kimlerin hayali gerçek olacak, kimler hâlâ geleceğin şanlı marşını söylemeye devam ediyor?

 

7 Haziran 2026 Pazar

Fıkraların da Bir Siyaseti Vardır

Fıkraların da Bir Siyaseti Vardır

Koç fıkra anlatmış, Kürtler bu Kürt kadın kimliğine atıftan rahatsız olmuş; ki hakları... Fıkra içinde o Kürt kadını yerine kaz olabilirdi, Ermeni olabilirdi, Türk olabilirdi veya ırkı belli olmayan bir kadın denilir geçilirdi. Ama Kürt vurgusu elbette burada Kürt açılımının olduğu zamana gelince sermaye için Kürt’ün ne anlama geldiğini ve siyasi yorumu ortaya çıkarıyor...

Bir sermaye sahibi, Kürt sorununa nasıl baktığını gösteriyor... Kürt siyasetçilerin sermayenin önünde el pençe duranlarının bu imgesine gülerek tepki göstermesinin arkasında, Kürt açılımından ne bekledikleri de olabilir... Yalakalık olsun, sahip ne derse ve gülüyorsa onunla birlikte gülen şarlatanlar da olabilir. Sonuçta sermaye yanında her zaman şarlatanını taşır...

Bir fıkra anlatan sermaye sahibi, aynı zamanda o sermaye sahibi devlet demektir. O sermaye sahibi cumhuriyet demektir, o sermaye sahibi bu ülkede bayrağın somut hâli demektir... Kısaca bugün yaşadığımız cumhuriyetin tüm nimetlerinin somut hâle getirilmiş hâlidir...

Bu yüzden mesele sadece anlatılan fıkra değil, o fıkranın hangi tarihsel ve siyasal iklim içinde anlatıldığıdır.

“Kürtler tepki verdi.” diyerek Kürtleri eleştirmeyin. Fıkra diyerek geçilmez bazı zamanlarda. Kürt açılımının olmadığı zamanda anlatılsa gülünüp geçilecek imalar, bu zamanda anlatıldığı an başka anlama bürünür...

Kürt sorununa duyarlı olanlar itiraz etmişler, “Biz biliyoruz ne ima ettiğini.” demişler...

Barolar dava açmış...

Açabilirler, akıllı insanlar barolarda üyedir. Barolar aptal değildir, vardır bir bildikleri...

Çünkü ortada yalnızca bir fıkra değil, aynı zamanda devam eden bir siyasal süreç de vardır.

Kürt sorunu çözüm süreci diye bir süreç var. Gerçi adı “Terörsüz Türkiye” konmuş olsa da bu Terörsüz Türkiye’de Kürt iç savaşının sonlandırılması ve Kürt sorununun çözümü var. Kısaca şehitler olmayacak, gaziler bir daha olmayacak ve daha fazla gazi maaşları ödenmeyecek...

Kürt sorununun tarafları bellidir...

Devlet adına konuşan birileri eleştirmek yerine, Kürt tarafının elini zayıflatacak “dostların” eleştirisi yaralar Kürtleri...

Üstelik bu mesele yalnızca Kürtlerin meselesi de değildir.

Kürtlerin kazancı, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin, Lazların, Çerkeslerin, Rumların, Arnavutların, Türkmenlerin... kazanması anlamına gelir. Çünkü sadece Kürtlere özgü yasalar olmayacak, yasalarda eşitlik ilkesi olacaktır...

Eşitlik aynı zamanda demokrasi ve özgürlük alanı demektir...

Eşitlik demek, çok kültürlü bir ülkenin yasal zeminde güvence altına alınması demektir...

Eşitlik D-97 Kararnamesi’nin çöpe atılması demektir...

Eşitlik demek, her insanın ana dilini öğrenme hakkının güvence altına alınması demektir...

Bu nedenle itirazın kendisini değil, itirazın hangi zeminden yükseldiğini anlamaya çalışmak gerekir.

Herkes fıkra anlatabilir. Kimse fıkra anlatmaya yasak getirmiyor. Tersine, özgürce fıkra anlatma, yazma, konuşma hakkının tüm vatandaşlara eşit şekilde uygulanmasını savunmaktır...

Zaten tartışma da anlatma hakkı üzerine değil, seçilen fıkranın taşıdığı anlam üzerinedir.

Adam fıkra anlatmış, ne olmuş? Ben de Laz’ım; benim üzerime binlerce fıkra uydurulmuş ama bizi hiçbiri anlatmıyor. Ama ortada Laz açılımı olmuş olsaydı, hadi anlatın bakalım Temel-Fadime’nin belden aşağıya düşen fıkralarını...

Her zaman aynı fıkra anlatılmaz, ortama göre fıkra seçilir ve ona gülünür...

Bu nedenle mesele bir fıkranın anlatılıp anlatılmaması değildir. Mesele, hangi fıkranın, kim tarafından, hangi dönemde ve hangi toplumsal iklim içinde anlatıldığıdır. Çünkü fıkralar da boşlukta dolaşmaz; toplumsal ilişkilerin, güç dengelerinin ve siyasal atmosferin içinde anlam kazanır. Kimi zaman sadece güldürürler, kimi zaman ise anlatanın dünyaya nasıl baktığını gösterirler. Bu yüzden fıkraların da bir siyaseti vardır.

 

6 Haziran 2026 Cumartesi

Cumhuriyetin Bayrağı Gerçekte Kimin Elinde?

Cumhuriyetin Bayrağı Gerçekte Kimin Elinde?

Koç ailesi ve grubu, yüzüncü kuruluş yılını Ankara’da Mustafa Kemal görselleri altında, dalgalanan dijital Türk bayrakları eşliğinde, yüzüncü yıla yakışan bir kutlamayla konuklarını ağırlayarak kutladı.

Bu yüzüncü yıl, aslında diğer şirketlerinin de yüzüncü yıla yaklaştığının habercisidir. Çünkü Ankara’da ilk Meclis’in çatı onarımıyla başlayan sermaye birikimi, yıllarca ulus-devlet gümrük korumasıyla kollanıp büyük şirketlerin Türkiye temsilciliğini yaparak büyüdü. Dünyadan bağımsız, dünyada çoktan teknolojik çöpe giden ürünleri biz bu ülkede yaşayanlar için yeni bulunmuş, hayran kaldığımız teknolojiler olarak sunan bir şirketti bu. Ülkemizde birçok teknolojiyi halk tabanına yayan ve teknolojiyi “sağlam üretim” olarak pazarlayan bir yapıydı; çünkü o dönemde karşılaştırma yapacak kadar serbest piyasa yoktu. 12 Eylül sonrası liberal ekonomiyle birlikte karşılaştırma imkânı doğdu; bu değişime en hızlı uyum sağlayanlardan biri de bu firma oldu. Ve kimse “neden bize eski teknolojiyi yeni gibi sundunuz” diye sormadı.

İşçileri en düşük ücretlerle yaşatan, sendikal mücadelenin önünde duran; “sınıfsız toplum” anlatısına uygun biçimde sendikasız ve örgütsüz bir işçi sınıfı üzerinden artı değer biriktiren şirketler grubundan biridir.

Sonuç olarak kendisini yaratan bir sisteme minnet duymasından daha doğal bir şey yoktur. Çünkü Kemalizmin ulus-devlet anlayışı olmasaydı ne Koçlar ne de Sabancılar bu ülkede var olabilirdi.

Koç ailesi Kemalisttir; popüler söylemle Atatürkçü. Nasıl olmasın ki? Tüm sermayesini Mustafa Kemal’in ulus-devlet projesine borçludur. Azınlıkların elinden alınan ekonomik alanların Türk sermayesinin oluşumuna açılması, Varlık Vergisi gibi uygulamalarla birlikte düşünüldüğünde, bu hattın Kemalist ekonomi-politikle doğrudan ilişkisi açıktır. Sonuçta Kemalizmin bir şirket üzerinde somutlaşmış hâlidir.

Burada asıl kırılma şudur: bugün Atatürkçülüğü savunanların önemli bir kısmı işçiler, işsizler, emekliler, emekli öğretmenler ve bazı sendikalar gibi emekçi kesimlerdir; ancak bu kesimler tarihsel olarak oluşmuş sermaye-devlet yapısının dışında konumlanmış olmalarına rağmen onun kurucu sembollerini ve kalıplarını yeniden sahiplenmekte, başlangıç döneminin yeniden kurulmasını savunmaktadır.

“Kemalizm nedir?” diye sorulduğunda, ulus-devlet sayesinde sermaye birikimi yapan şirketlere bakmak yeterlidir. Sabancılar, Karamehmetler, Karacanlar, Vakkolar… Ailelerin sayısı hiç de az değildir. Onları temsil eden yapı ise TÜSİAD’dır. Sonuçta Kemalizm ve onun sembolü olan bayrak bu sınıfsal hattın elinde şekillenir. Neticede bu bir burjuva devrimidir; doğal olarak sahipleri de ortadadır.

Burada ironi tam da şurada kırılır: sınıf yoktur denilen yerde sınıf, görünmez kılındığı iddia edilen yerde ise en görünür biçimiyle sermaye vardır.

Kemalizm anlayışında sınıf yoktur; çünkü sınıfsız toplum anlatısı, işçi sınıfının görünmez kılınması üzerinden kurulmuştur. Alevileri yok sayarak laikliği inşa eden, Kürtleri “isyankâr”, “vatan haini”, “İngiliz ajanı” diye kodlayan; “bilinmeyen dil” diyerek bir halkı dilinden bile koparan bir anlatı… Geri bıraktırılmış, ilkel, kuyruklu insanlar gibi gösterilen bir toplumsal tahayyül… Ve bunun çeşitli yayın organlarında yeniden üretilmesi…

Bugün ise Atatürkçüler ile birlikte “Cumhuriyet savunması” yapanların önemli bir kısmının sermaye gruplarıyla aynı sahnede bulunmaması da işin trajik tarafıdır. Atatürkçülerin kurduğu ülkede, onu savunanların başlangıçta ve kuruluş sürecinde yok sayılması; kurucu anlatının giderek sermayenin çıkarlarıyla hizalanması, sınıfsal hattın yeniden kurulması anlamına gelir. Kurucu irade, önceliği emek yerine sermayeye ve oluşturulan burjuva yapıya vermiştir.

Sermaye ise devlet tarafından her zaman kollanan, örgütlü yapısını koruyan kesimdir. İşçilerin maaşları TÜİK verilerine bağlanarak açlık ve kölelik sınırına sabitlenirken, düzen kendi sürekliliğini böyle kurar.

Ve sonunda: Koç Holding’in 100. yıl kutlamasında orada olanların hepsi Cumhuriyet’in gerçek temsilcileridir. Dalgalanan bayrak ise, sınıfsal açıdan bakıldığında, sadece onları temsil eder.

 

3 Haziran 2026 Çarşamba

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Örgütlü Hayatlar, Kârlı Sonuçlar

Bir insan her zaman örgütlü olmanın ne kadar değerli olduğunu düşündü, hayatını hep örgütler içinde geçirdi ve geçirmeye de devam ediyor. O örgüt içinde olmanın en önemli gerekliliği, yönetici ya da karar alan yerde olmanın önemini de bilirdi; çünkü o sıradan bir üye olamazdı, etkilemek, değiştirmek ve gelişmek için üst kademelerde olmanın önemini bizzat örgüt içine girdiği an anlamıştı. Yönetici olmak sorumluluk demektir, içeriye düşmek, sorgulanmak, hedef olmak anlamına da gelirdi; örgütlü olmak bir anlamda risk taşımaktır.

Muhalif olmak bazı insanlar için doğuştan kazanılmış bir özelliktir; çünkü ötekileştirilmiş bir ailenin içinde olmak, inancı, ırkı nedeni ile hâkim gücün ötekileştirdiği insanlara muhalif olmak dışında başka seçenek bırakılmamıştır. Okumuş olması dahi bu öteki olmayı ortadan kaldırmaz.

Bir arkadaşım uluslararası ilişkileri birincilik ile bitirmiş olmasına rağmen Dışişleri Bakanlığına en alttan dahi memur olamamıştı. O iş başvurusu yaptığında öğrenecekti; çünkü gayrimüslimlerin orada görev alması mümkün değildi...

Sonuçta örgütlü olmak sadece iktidara, devlete ait bir şey değildir; devletin dışladığı kesim için de önemlidir. Bir anlamda kendi kimliğini o örgütsel ilişkiler içinde tanımlar. Bağımsız, bireysel hareket etmek risklidir; çünkü arkanda "dayısı" olmayanın başarısı ancak tesadüflere kalır... Bu yüzden bazı siyasi liderlere dayı denir, bazılarına reis; hangi coğrafyada olduğuna bağlı olarak lakaplar değişir. Hocam, dede, abi, ihtiyar... gibi kavramlar da kullanılır, zaman içinde ortaya çıkmış kavramlardır; her kelime anlamı dışında yeni anlamlara kavuşur...

Ülkemizde her olumsuz bir yerde kariyer yapan olunca, geçmişinde biraz solculuk olunca işte Devrimci Yolcu yaftalaması hemen ortaya çıkar. Dev-Yolcular ancak bu işe talip olur algısı oluşturuldu; çünkü Devrimci Yol örgütsel yapısı içinde her kişi kendisini Devrimci Yolcu olarak tanımladığı sürece Dev-Yolcudur anlayışı vardır, yani örgütsel ilişki ve birey olan yapısı çok esnektir. Örgüt üyeleri kaydı ancak polis kaydı yapar, mahkemeler ise tescil ederdi. Yani örgüt üyeliğini örgüt içinde kabul eden ya da reddeden bir makam ya da oluşum yoktur!

Erdoğan başdanışmanının birinin geçmişi TKP ile ilişkisi olması ya da başka bir sol yapı ile geçmişi olan biri olmasına rağmen onlara karşı fazla söz edilmez ama geçmişi Dev-Yol olan biri üzerine gitmek, öte yandan Dev-Yol'u tukaka yapmak daha kolay oluyor sanırım; çünkü gönüllü örgüt ilişkisi, örgütün esnek örgütsel yapısı bu bağın kurulmasına ortam hazırlıyor...

Örgütte olmak, direniş için kurulan bir yerde kendini güvende hissetmektir. Arkanda birilerinin var olduğu anlamına gelir ve asla "yalnız" yürümeyecektir.

Nejdet Saraç olayında da gündeme geldi. Yıldırım Kaya, daha öncesi Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ... Bunlardan sadece birinin geçmişinde Dev-Yol kavramı olmuş ama diğerlerinin geçmişinde daha farklı siyasi gelenekler var, hayata bakışları çok farklıdır. Elbette ticari hayat ve Dev-Yolcuların kitle içinde kalabalık olması, elbette farklı olan geçmişlerin üstünü örten "ben de sendenim" dememişlerdir ama öyle imalarda bulunulmuştur. Onların hangi örgütsel geçmişe sahip olduğu mahkeme tutanaklarından bulunabilir, bana düşmez onların geçmişini yazmak...

Adını andığım insanların hayata bakışı örgütlü olmanın önemini ortaya serer. Onlar hiçbir zaman bir anda örgütsüz olmamıştır, amacına giden yolda her örgütsel ilişki içinde yer almışlar ve hep kendilerini öne çıkarmışlardır... Ayrılırlar ve yeni alanda kendilerinin var olabileceği yaşam alanları yaratırlar ve geçmişin söylencelerini de yanlarına alırlar; sözlere, ne yaptıklarından daha çok önem verilir. Geçmişin o şanlı (!) yıllarının hiç bitmeyen destansı içinde oluşturulan romantik algılar ile o süreci bilmeyenlere parlatılmış bir algı oluştururlar... Geçmişin o pırıltılı günleri onlara beklemedikleri kapıları aralar ve orada ekonomik ilişkileri kovalarlar. Sonuçta bu insanlar her şeyi para için yapar ama para sanki önemsizmiş gibi gösterilir. Kendilerini ucuza pazarlamazlar; sonuçta isimleri vardır, o isimlerini ve kariyerlerini daha popüler tarafa taşırlar...

Bugünlerde AKP tarafına geçenler, AKP eli ile muhalefetin "kontrollü" hâle getirilmesi, "kontrollü" seçimlerde başarısına başarı katmak, yenilmez gibi algılarını korumak adına siyasi atmosferde muhalefetini biçimlendiren olma algısını artırmak için uğraşıyor. Ekonomik krizin bu kadar yakıcı olduğu zamanda tek başına başaracağı bir iş değildir; muhalefeti kendi dahi olsa yenilmesi muhtemeldir. Bunu Kemal Kılıçdaroğlu yenilgisi ile travmanın gün yüzüne çıkmasına sebep olduğuna inanıyorum; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendi seçtiği delegeler kendisini seçmemiş, oğlunu seçmiş; bu sayede parti içinde oluşmuş padişah geleneğinin sonucu yaşanmış durumda. Tek parti, tek lider, tek karar verici kavramı CHP içinde oğul-baba çatışmasında yıkılmıştır. Bu durum siyasi atmosferin dağılması anlamına gelir. Erdoğan'ı endişelendiren de bu durumdur; hesaplayamadığı bir lider çıkar ve kendisini parti liderliğinden alırsa, geçmişte savcısı, hâkimi olduğu davalarda geçmişe yönelik bir yüzleşme yaşanacağı endişesi...

Erdoğan bugüne kadar herhangi bir konuda ne hesap vermiş ne de hesap sorulmasına izin vermiştir. Gezi süreci bir anlamda bu muktedir olan ile yüzleşmek anlamına gelir. Gezi sürecinin sönümlenmesini çok iyi kontrol etmiş ve ülke sathındaki olayları bir anlamda sönümlendirmek ile kalmamış, üzerine bir daha ayağa kalkamayacağı kadar ağır yük bırakmıştır. Gezi sürecinde sembolik olarak öne çıkanların davaları hukuka uygun olmasa da yasal zeminde meşru hâle getirilmiştir. Uluslararası tepkileri de bir tarafa atarak dokunulmaz kılmıştır. Orada açılacak herhangi bir kapının kendisini zayıf düşüreceği endişesi ile tüm insan hakları kavramlarını bu davalar için göz ardı etmiş, kapatmıştır...

Erdoğan, 38. Kongre'de uzaklaşmayan tarafların olmasını kendi lehine döndürmüş, seçime yakın bir süreçte hukuk eli ile bunu fırsata dönüştürmüştür.

CHP, bu süreci iyi yönetmemiş, krizi yönetmek yerine Kılıçdaroğlu travmasını öç almaya doğru evirmiştir; Erdoğan'ın da beklediği bu tepkiydi. Erdoğan bir anlamda siyaseti iyi okumuş ve istediği bir siyasi atmosfer oluşturmuştur.

Bu süreç içinde bazı isimler üzerinden Kılıçdaroğlu'nun A takımı diye sunulan isimler içinden Dev-Yolcu kavramı yeniden gündeme gelmiştir. Elbette her zaman örgütlü olmayı bilmiş, o örgütsel yapıdan kendi lehine bir şey çıkarmış, önce para, önce kariyer diyenler elbette nerede bir koltuk bulursa oraya gidip oturacaktır. Bunun geçmişinde Dev-Yol olup olmamasının bir önemi yok, o kişilerin kişisel tercihleri ile ilgilidir.

Elbette geçmişlerinde kayıt dışı ekonomik ilişkilerde de bu tercihler söz konusu olabilir; çünkü geçmişinden endişelenenler, geleceklerini de bu endişelere yanıt verecek örgütlü ilişkiler içinde yer ararlar. AKP saflarına geçen vekillerin, belediye başkanlarının tercihlerinin neden öyle olduğu ortada olduğuna göre, elbette kişilerin kendi tercihleri yeni ilişkilere kapı açar ve o ilişkiler ilk bakışta absürt gibi gözükmüş olsa da aslında paranın izini sürerseniz, absürt olmadığı gerçeği ile karşılaşırsınız...

Sonuçta mesele örgütlü olmak ya da olmamak değildir. İnsanlar tarih boyunca kendilerini korumak, güçlenmek, seslerini duyurmak ve amaçlarına ulaşmak için çeşitli örgütsel ilişkiler içinde yer almıştır. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkilerin hangi amaçla kurulduğu ve zaman içinde nasıl dönüştüğüdür.

Bazıları için örgüt, ortak bir ideal uğruna mücadele etmenin aracıdır; bazıları için ise gelecekte kullanılacak bir referans, bir çevre, bir kariyer basamağıdır. Yıllar geçer, sloganlar unutulur, kurumlar değişir, siyasi iklim dönüşür; fakat örgütsel geçmiş, doğru zamanda kullanılabilecek bir sermaye olarak varlığını sürdürür. Bu nedenle geçmişte hangi örgütte bulunulduğundan çok, o ilişkinin bugün hangi amaçla hatırlandığı önemlidir.

Çünkü hayatın ironisi şudur: Bir zamanlar fedakârlık, dayanışma ve mücadele için kurulan ilişkiler, yıllar sonra kişisel kariyerlerin, ekonomik ağların ve siyasi pozisyonların taşıyıcısına dönüşebilir. Böylece örgütlü hayatlar, kimi zaman ideallerden çok sonuçlarıyla; kimi zaman da kârlı sonuçlarıyla hatırlanır.

Çoğu zaman görünen şey örgütlü mücadeledir; görünmeyen ise paradır.

1 Haziran 2026 Pazartesi

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Sol Dekor, Sağ Yönetim

Seküler yaşamı benimsemiş ve sürdüren kesimler, şeriatçı hareketlerden duydukları kaygı nedeniyle çoğu zaman CHP’ye yönelmektedir. CHP modern, çağdaş ve liberal bir parti olabilir; ancak sol bir parti değildir. Çünkü CHP, kadrolaşmış ve kemikleşmiş bir Atatürkçü bakış açısı üzerine inşa edilmiş; kurucusu olduğu devleti koruyan ve kollayan bir devlet partisi niteliği taşımaktadır.

Geçmişte sol ya da devrimci yapılara şöyle veya böyle bulaşmış, hatta cezaevine girmiş veya gözaltına alınmış olanlar CHP içinde politika yapmaya başlayınca, sanki geçmişleriyle birlikte siyaset yapıyorlarmış gibi bir imaj ortaya çıkıyor. Oysa CHP, tarihin hiçbir döneminde sol bir parti olmadı. Devrimcilik süresi de bellidir; ancak yaptığı reformlara devrim denilirse başka. Kuruluş sürecinde kısa sürede kendi rengini açıkça ortaya koymuş ve sağ bir siyaset izlemiştir.

Genel başkanların danışmanlarını sağdan seçmiş olması, sağ aydınlarla ve sağcı politikalarla hareket edilmesine rağmen partinin hâlâ solmuş gibi algılanmasını sağlayan şey, geçmişte sola temas etmiş insanların bıraktığı izlenimdir. CHP sağcıdır; solcular ise çoğu zaman göstermelik bir unsur olarak yer alır. Ancak CHP’nin solcu gibi algılanmasının nedeni, bu kişilerin solun değerlerini ve hayatını kaybetmiş liderlerini anmalarıdır. Üstelik bu liderlerin ölümünde CHP’nin rolü ya da sorumluluğu olduğu yönündeki eleştiriler de çoğu zaman göz ardı edilir.

Devlet partisinin içinde solcular, çoğu zaman yalnızca “zorunlu” oy veren bir kesim olarak görülür. Zaman zaman onların gönlünü almak için sembolik adımlar atılır; ancak solun taleplerinin ve düşüncelerinin parti politikalarında hayat bulmasına izin verilmez. Bunu görmek için Cumhuriyet tarihine bakmak yeterlidir.

Bu çerçevede en dikkat çekici örneklerden biri, kuruluş dönemindeki Kadro hareketidir. Hareketin nasıl sönümlendiği ve ne ölçüde etkili olabildiği ortadadır. Devlet partisinden ayrılarak kurulan Demokrat Parti’de başlangıçta bazı solcuların yer alması, partiyi sol bir parti yapmamıştır. Aksine Demokrat Parti, kısa sürede iktidarın sağladığı avantajlarla daha belirgin biçimde sağcı bir çizgiye yönelmiştir. Hatta Demokrat Parti iktidarı döneminde CHP, birçok açıdan Demokrat Parti’nin de sağında bir konumda bulunmuştur.

Demokrat Parti’de aradığını bulamayan bazı isimler ise 27 Mayıs sonrasında CHP içinde “Ortanın Solu” hareketini geliştirmiştir. Ancak bu dönemde yaşanan Maraş, Çorum ve Sivas katliamları, devletin etkisini ve rolünü toplumun hafızasına yeniden kazımıştır. Bu katliamlarda mağdur olan Aleviler için CHP herhangi bir pozitif ayrımcılık talebinde bulunmamıştır. Katillerin yargılandığı davalar ise çoğu zaman birer gösteriye dönüşmüştür.

Sağcı bir partide sol imgeler kullanıldığında, elbette tarih bilgisi az ve hafızası zayıf kişiler için CHP sol, hatta komünist olarak algılanabiliyor. Devletin yıllarca hücrelerine kadar işlediği düşman figürü içerisinde yer alan “solcu” imajı nedeniyle CHP, aslında bu solcu geçmişe sahip kişilerin varlığıyla marjinal kalmaya ve yalnızca muhalefette yer almaya mahkûm bir partiye dönüşüyor.

Sağın hâkimiyeti; “Adalet Yürüyüşü” sırasında bozkurt işareti yapılması, muhafazakâr birinden yenilen yumruğun affedilmesi gibi örneklerle görünür hâle gelirken CHP, sağ açılımı içerisinde yer almasına rağmen bu sol görünümünü ortadan kaldıramıyor. Açıkça milliyetçi ve hatta ırkçı söylemler kullandığı eleştirilerine konu olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın varlığına rağmen bu algı değişmiyor.

Enis Berberoğlu için “Adalet Yürüyüşü” yapanlar, bir gün olsun Cumartesi Anneleri'nin evlatları için aynı kararlılığı göstermiş midir? Galatasaray Meydanı'na gelip onların hâlini hatırını sormuş mudur? Bir gün olsun onların yanında durmuş mudur? Yıllardır gözlerinin içine baka baka adalet talep eden insanların sesine kulak vermiş midir?

Sorun tam da burada. Kendi siyasal çıkarları söz konusu olduğunda meydanlara çıkanlar, söz konusu devletin mağdur ettiği insanlar olduğunda aynı duyarlılığı göstermemektedir. Buna rağmen hâlâ kendilerini hak, hukuk ve adaletin temsilcisi olarak sunabilmektedirler.

CHP iktidara geldiğinde Alevilerin hakkını korumayacaktır, emekçilerin haklarını vermeyecektir. Devlet içinde birkaç Alevinin dışlandığı makamlara getirilmiş olması, Alevilere hizmet edildiği anlamına gelmiyor. Bakın, Kemal Kılıçdaroğlu örneği ortada.

Kısacası, burjuvazinin çıkarlarını koruyan bir partinin işçinin ve emekçinin hakkını vermemek için her türlü ayak oyununa başvurduğunu görmek için yönettiği belediyelere bakmak yeterlidir.

Bugün her siyasi yapı nerede durduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kafa karışıklığı yaratan şey ise sağcılaşmış solcuların paylaşımlarıdır.

CHP içinde siyaset yapanlar solu soldurmasın; solun imgeleriyle sağa hizmet etmekten vazgeçsin. Bırakın Cevahir’i anmak size düşmesin. Bırakın Mahirleri, Denizleri anmayın. Çünkü o değerler, CHP siyasetinin küçük çıkarları için kullanılacak birer meta değildir.

Bugün AKP karşısında CHP bir panzehir değildir.

 

29 Mayıs 2026 Cuma

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Her Şey Olduğu Gibi Değil, Anlatıldığı Gibi

Ulus devleti aydınları vardır, bir de aydınlar…

Muhafazakâr aydınlar da bu yapının içindedir. Onlar tarihsel bütünlüğü koruma iddiasıyla hareket eder; ulus devletin parçaladığı geçmişe sahip çıkar.

Laiklik burada bir turnusol kâğıdıdır. Çünkü farklı aydın tipleri laikliği ya yok sayar ya da kendi inançlarını merkeze alarak yeniden tanımlar. Sonuç değişmez: öteki ya görünmez kılınır ya da daha da dışarı itilir.

Muhafazakâr ve ulus devletçi aydınlar için laiklik, çoğu zaman zorunlu bir ilke değil; varlığı kabul edilen ama içi keyfi biçimde doldurulan bir kavramdır. Bu alanı, kendi inançlarını ve yaşam biçimlerini meşrulaştırmak için kullanırlar.

İşçi sınıfı perspektifine yakın aydınlar için ise laiklik tartışmasız bir zorunluluktur. Din, siyasetin ve gündelik hayatın dışında kalmalı; kendi alanında yaşamalıdır. Her inanç kendi sınırında var olur, kamusal alanı belirleyen bir güç haline gelemez.

Sovyetler Birliği örneğinde Moskova Patrikhanesi yasaklanmadı. Kendi imkânlarıyla var olmasına izin verildi. Devlet dini doğrudan bastırmak yerine, onu diğer inançlarla çatışmaya sokmadan kendi alanında bıraktı. Çünkü sınıf bilincinde din, toplumu birleştiren ya da bölen temel unsur değildir. Asıl belirleyici olan sınıfsal çıkarlardır. Din ve mezhep farklarını bu yapının içine dahil etmek, çatışmayı kaçınılmaz hale getirir. Bu yüzden işçi sınıfı devleti laik olmak zorundadır.

Ulus devlet pratiğinde ise laiklik çoğu zaman iddia edildiği gibi işlemez. Türkiye örneğinde bu açıkça görülür: laiklik sözde kalır, zaman zaman Alevi inancını dönüştürmenin ve asimilasyonun bir aracına dönüşür. Diyanet İşleri ve zorunlu din dersleri bu yapının merkezinde yer alır.

Ulus devletçi aydınlar ise devletin sinir uçlarına dokunmaz. Sorunlu alanları ya görmezden gelir ya da görünmez kılar. Geçmişi ve bugünü bu boşluklar üzerinden yeniden kurarlar. Bu anlamda ulus devletçi aydın, gerçekliği olduğu gibi kabul etmez; onu yeniden kurar ve kendi kurgusunu hakikat olarak dayatır.

Ve sonunda geriye şu kalır:

Her şey olduğu gibi değil, anlatıldığı gibidir.

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Her Şeyin Ritüele Dönüştüğü Dünya

Ne kadar yatkınız ritüeller yaratmaya...

Dincisi, solcusu, milliyetçisi, komünisti, cihatçısı... Hepimiz bir şeylerin etrafında toplanmayı seviyoruz. Aynı sloganları tekrar etmeyi, aynı günlerde aynı duyguları yaşamayı, aynı cümleleri kutsallaştırmayı seviyoruz. Çünkü insan, galiba tanrısız kalamayan bir canlı. Tanrı gidince yerine fikir koyuyor, fikir çökünce yerine lider koyuyor, o da yetmeyince markaları, teknolojiyi, ekranları kutsallaştırıyor.

Belki de bu yüzden her çağ kendi dinini yaratıyor. Çünkü insan önce çevresini değiştiriyor, sonra o yeni çevreye uygun kutsallar üretiyor. Çölleşen toplumların başka tanrıları oluyor, betonlaşan şehirlerin başka. Dağın eteğinde yaşayan insanla plazanın kırkıncı katında yaşayan insan aynı şeye inanamaz zaten. Birinin duası yağmuradır, diğerinin internet çekim gücüne.

Gelenekler, görenekler, her sene aynı yerde tekrar edilen anmalar da böyle doğuyor belki. Önce hayat değişiyor, sonra o değişimi anlamlandıracak ritüeller kuruluyor. İnsan yeni bir dünya yaratırken yalnızca yolları, şehirleri, fabrikaları değiştirmiyor; hafızasını da yeniden düzenliyor. Sonra bir bakıyorsun, geçen yıl yapılan tören bu yıl “gelenek” olmuş. Üç yıl sonra “değer”, on yıl sonra ise dokunulmaz bir kutsal.

Biz zaten tekrar etmeyi seven bir türüz. Aynı acıları, aynı öfkeleri, aynı sloganları tekrar tekrar yaşamayı seviyoruz. Hatta bazen neden toplandığımızı unutuyoruz ama ritüeli sürdürmeye devam ediyoruz. Çünkü ritüeller çoğu zaman anlamdan daha uzun ömürlü oluyor.

Her sene aynı saatte yapılan anmalar mesela... Aynı kürsüler, aynı cümleler, aynı yüz ifadeleri... Acının bile protokolü oluşuyor zamanla. İnsan bazen gerçekten üzülüyor mu, yoksa üzülme görevini mi yerine getiriyor, ayırt edemiyorsun. Bir süre sonra yas bile canlı bir duygudan çok, aksatılmaması gereken toplumsal bir programa dönüşüyor.

Ama belki de insanlığın en büyük yeteneği tam olarak bu: Her şeyi törenselleştirmek.

Doğayı bile.

Her yaz ormanlar yanıyor. Sonra herkes sırayla üzülüyor. Birkaç gün boyunca aynı cümleler kuruluyor, aynı fotoğraflar paylaşılıyor, aynı öfkeler dolaşıma giriyor. Ardından hayat normale dönüyor; ta ki bir sonraki yangına kadar. Felaket bile artık mevsimsel bir ritüel gibi yaşanıyor. Yaz gelince yangın, kış gelince sel, sonra anmalar, etiketler, konuşmalar... Doğa yavaş yavaş yok olurken biz onun için dijital ayinler düzenliyoruz.

Salyangoz gezmesin diye toprağa ilaç sıkıyoruz. Yabani olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çobanların yerini dronlar alıyor, köpeklerin yerini sensörler. Yakında koyunları bile uygulamadan sayacağız herhalde. Sonra bütün bunlara “ilerleme” diyeceğiz. Çünkü insan yaptığı her değişimi önce normalleştiriyor, sonra kutsallaştırıyor.

Çünkü insanlık tarihi biraz da doğadan kopardığını kendi hizmetine sunmanın tarihidir. Önce doğaya sunduklarımızı tanrılara sunduk. Şimdi ise tanrılara sunulan şeyler bile tüketim nesnesine dönüştü. Eskiden insanlar ekmek yapıyordu, şimdi içeriğini okuyunca laboratuvar raporuna benzeyen şeyler yiyoruz. Ama ambalajın üstünde “köy usulü” yazınca içimiz rahatlıyor. Modern insanın en büyük ibadetlerinden biri de galiba organik yazısına inanmak.

İnsan daha doğduğu anda kimyasallarla tanışıyor. Suni ışıkların altında büyüyor, ekranlara bakarak uyuyor, algoritmaların yönlendirdiği hayatlar yaşıyor. Doğa ise artık çoğu insan için ya felaket haberi ya da güzel fotoğraf fonu. Yakında denizlerdeki çöp yığınlarını temizlemek yerine çevresinde safari turları düzenlerlerse kimse şaşırmaz. Hatta girişte kulaklık dağıtılır: “Medeniyetin atıklarıyla yüz yüze geldiğiniz bu deneyime hoş geldiniz.”

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ yeni tanrılar üretmeye devam ediyoruz.

Eskiden insanlar yağmur için göğe bakıyordu, şimdi bildirim bekliyor.

Eskiden tapınaklara gidiliyordu, şimdi meydanlara, stadyumlara, alışveriş merkezlerine ve dijital platformlara gidiliyor.

Eskiden kurban sunuluyordu, şimdi zamanımızı, dikkatimizi ve öfkemizi sunuyoruz.

Belki de hiçbir çağ dinsiz olmadı. Sadece tanrılar isim değiştirdi.

İnsan değiştikçe kutsalları da değişiyor. Çünkü insan yaşadığı çevrenin inancını taşıyor içinde. Çevresini dönüştürdükçe yeni korkular yaratıyor, yeni korkular da yeni ritüeller doğuruyor. Sonra o ritüeller gelenek oluyor, gelenekler kimlik oluyor, kimlikler de sorgulanamaz hale geliyor.

Ve dünya, yavaş yavaş her şeyin ritüele dönüştüğü bir yere dönüşüyor.

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Maraş, Çorum derken…

Maraş, Çorum derken…

Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü olduğu bölgeye uzanırdı.

Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar; sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi.

Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırı var.” diyordu.

Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta. Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert hissedilirdi.

İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere özendiriliyordu.

Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu. Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün orada var olduğu imgesini yayıyordu…

Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey değildi bu.

Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.

Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken; solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı… Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.

Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke sathına yayılmıştı.

Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama” anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya atılması…

Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı. Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun dayağını yerdi.

Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.

Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.” deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.

Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık veriliyordu.

Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...

Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi. Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet politikası gibi uygulanıyordu.

Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.

Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.

Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık. Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden duyduk, öğrendik.

Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu döşendi.

 

Loading…

Loading…

Benim için her doğum günü, iki duygunun iç içe geçtiği bir gündür. Başkası için anlamı farklı olabilir; çünkü ben, doğduğum gün ölüme doğru gidişimin doğal bir süreç olduğunu öğrendim. Ölüm, taşa işlenecek son rakamdır. Şimdi ise devlet kayıtlarına işleniyor...

Doğum kâğıdı seni yaratanların eline verildiğinde, artık o iki rakam arasındaki çizgi başlamıştır. “Loading” diyen bir çizgi... Cep telefonlarının şarj dolum çizgisi gibi... Hayat, bu şarjı hızlı doldurursanız hızlı biter, diyor ustalar.

“Güzel yaşa ki ölümün yakışıklı olsun” derlerdi benim çocukluğumda. Şimdi kaldı mı öyle cümleler?

Sonuçta cümleler de emekli oluyor. Belki EYT’den emekli olmuşlardır...

Emeklinin hâli ortada: insafsız bir adamın iki dudağı arasında. Ya aç kalacak ya da sadaka alacak...

Sadakalar da aylığa bağlandı artık...

Konuyu dağıtmayalım; bir doğum günü teşekkür yazısı yazacaktım, o bile siyasi oldu.

Hayatımız politika, taraf tutma ve nefret söylemi geliştirme üzerine kurulu. Ülkemiz neden bunu daha kurulurken kabul etti?

Katliam, cinayet, tetikçilik... Tetikçiyi sıkıştırıp köpek kulübesinde öldürmek... Daha düne kadar büyük kahraman olan, ülkesi için elini kana bulamaktan çekinmeyen biri, bir anda “katil” oluyor ve yeni kapı bekçilerine öldürtülüyor.

Tarihte boşluk olmaz. Katillerin ve tetikçilerin yerini hemen yeni tetikçiler doldurur.

Devlet varsa, tetikçinin ve eli kanlı insanların olması da doğaldır. Onlar devletin görünmeyen yüzüdür. O yüz dokunduğu an ölüm vardır. Kural yoktur; namlunun kanunu geçerlidir.

Konu yine tarihe geldi... Resmî tarihte bulamazsınız bu kadar açık tetikçi ölümlerini. Sadece bir “hainin ölümü” yer alır.

“Hain” dendiği an, o kişi hakkında mutlak karar verilmiştir:

“Başı vurula!”

“Eceli gelen gider cami duvarına işermiş” diye bir cümle daha vardı. Hâlâ geçerlidir sanırım. Cami de var, ecel de...

Bu cümle geleneksel düşünce yapısının içindedir; çünkü cami sahipleri eceline geleni öldürür. Sonra da uygun görürlerse musalla taşına koyup namazını kılarlar.

İslam dini bir anlamda yaşayan o cümleyi tarif eder.

Ülkemiz bir İslam devletidir.

Devletin dini vardır.

Devletin dinî kurumları vardır.

Devletin mezhebi de vardır.

Devletin çıkarına dokunmak, “cami duvarına işemek” anlamına gelir.

Devletin savunma mekanizması o “işeyeni” siyasi kararla cezalandırır. Çünkü her şeyin üstündedir çıkar.

Çıkarın olduğu yerde para vardır.

Paranın olduğu yerde din de, ahlak da, gelenekler de eğilip bükülebilir. Çünkü hepsi değişkendir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Krallar gider, padişah gelir; o gider, cumhurbaşkanı gelir.

Aslında devlet döner durur.

Çünkü devletler de canlı organizmalar gibidir. Doğduğu an “loading” çizgisi başlar.

Sonsuza kadar yaşayan devlet yoktur; olmayacaktır da. Bir gün mutlaka yıkılır.

Her canlı organizma yaşarken çürümeye başlar.

Ölüm çürümeyi durdurmaz.

Çürümenin içinden yeni filizler doğar.

Aslında bakarsanız çürüyen her şey dönüşümü ifade eder; eğer ateşin içinde yakılmazsa...

Bu yüzden ölüleri toprağa değil, ateşe gömün!

Kötülükler bir daha doğmasın, dönüşmesin...

Benim her doğum günüm, çelişkili düşüncelerin bir arada olduğu gündür.

Doğum günümde ölüm vardır.

Bu yüzden o günü babamın mezarı başında geçirmek istedim. Çünkü o iki çelişkili düşünceyi bir arada, somut olarak görmek istedim.

Belki emekliye ayrılmış cümleler gelir aklıma; ben de orada onlara can suyu veririm...

“İyi ki doğdum” diyorsam; beni hayata getirenler, hayatta tanıdıklarım, hatta sevdiğim bilgisayarım bile beni tanımlayan şeylerdir. O yüzden onlar var olduğu sürece ben de varım. Benim yok olmam, çevremin yalnızlaşmasıdır.

Doğum günü mesajı gönderenlere, arayanlara minnettarım. Onlar olduğu için varım.

İyi ki doğdum.

İyi ki varsınız...

26 Mayıs 2026 Salı

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

“Mutlak butlan” kavramı gündeme geldikten sonra CHP içindeki hizip kavgaları aklıma gelmişti. 12 Eylül öncesindeki İnönü–Ecevit çekişmesi, arkasından Ecevit–Deniz Baykal çekişmesi ve Deniz Baykal ekibinin CHP içinde bir hizip oluşturması…

Bülent Ecevit, 12 Eylül sürecinde partisi kapandıktan sonra kendisini hiçbir zaman CHP genel başkanı olarak algılamadı. Kendisi, “Demokratik Sol” adı altında yeni bir yola girdi ve buna göre yeni ittifaklar kurdu. CHP yeniden açılana kadar Deniz Baykal ise kendi ekibiyle ayrılmadan uzun süre partide kaldı. CHP açıldığında Baykal hizbi geldi ve CHP hizipsiz bir sürece doğru yöneldi.

Yani Ecevit gidince CHP sahipsiz kalmadı; Baykal, yeni CHP’nin sahibi oldu.

Ancak CHP’de yaşanan bu değişim yalnızca bir liderlik dönüşümü değildi. Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında şekillenen yeni siyasal düzenin muhalefet anlayışına uyum süreciydi.

12 Eylül darbesinin temel iddiası, “ılımlı İslam”ın hâkim olduğu bir iktidar kurulması ve İslam’ın toplumu bir arada tutacak en önemli araç olarak kabul edilmesiydi.

Baykal, bu yeni dönemde CHP’yi yeniden şekillendiren en önemli isimlerden biri oldu. CHP’nin sistem içindeki konumunu yeniden tanımlayan bu süreçte, parti sert devletçi reflekslerini korurken aynı zamanda iktidarın önünü tamamen kapatmayan bir muhalefet çizgisine yöneldi.

Bugün “tek adam” olarak görülen Erdoğan’ın yükseliş sürecinde de bu dönüşümün etkileri görüldü. Erdoğan’ın uzun süreli iktidarı yalnızca AK Parti’nin başarısıyla değil, aynı zamanda muhalefetin kurduğu siyasal dil ve sınırlarla da mümkün hâle geldi. Baykal ve sonrasında CHP’nin başına geçen isimler, 12 Eylül sonrası oluşan siyasal çerçevenin dışına çıkmakta zorlandı. Türkiye tarihinde en uzun süre iktidarda kalan liderin Erdoğan olması da bu siyasal dengenin sonucu olarak görülebilir.

Bu süreç, İslam’ın ülke gündemine, siyasetine ve günlük yaşama tamamen yerleşmesi açısından uzun bir zaman dilimidir. Erdoğan ise, 12 Eylül darbesi için “Bizim çocuklar başardı” denilen Amerikan siyasetiyle uyumlu bir çizgide hareket ettiğini açık biçimde göstermiştir.

Türkiye’de siyasal yönelimler çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemin beklentileriyle de şekillenmiştir. NATO’ya giriş süreci ve sonrasında kurulan güvenlik düzeni, Türkiye siyasetinin yönünü uzun yıllar belirledi. Ecevit’in Kıbrıs konusunda gösterdiği direnç sonrasında Türkiye’nin Amerikan ambargosuyla karşılaşması da bunun önemli örneklerinden biridir. O dönem Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal yönelim açısından da Avrupa’dan uzaklaşan bir hatta sürüklendi.

Bugün CHP içinde iki grup, ya da görünüş itibarıyla iki ayrı parti görüntüsü oluşmuş durumdadır.

Geçmişte hizip vardı; bugün ise kayyum tartışmalarıyla delegelerin seçtiği yönetim arasında yeni bir ayrışma dikkat çekmektedir.

CHP yeni bir siyasi rotaya mı geçiyor? Ülkemizin geleceği üzerine yeni bir yol mu çiziliyor? MHP bu yeni çizgiye uyum sağladıysa, CHP bu yeni düzende nasıl bir rol üstlenecek?

Sonuçta bizim ülkemizin iç işleri de dış ilişkileri gibidir. Güçlünün beklentisi ve oluşturduğu atmosfer, bizi olduğumuz yerde bile yön değiştirmeye zorlayabilir.

Belki de Türkiye siyasetinde asıl değişmeyen şey iktidarlar değil, sistemin ihtiyaç duyduğu muhalefet biçimidir. İsimler, kadrolar ve söylemler değişse de düzenin sınırlarını aşmayan bir muhalefet anlayışı varlığını sürdürmektedir. CHP’de bugün yaşanan tartışma da yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, Türkiye’de muhalefetin sistem içindeki sınırlarının yeniden çizilme sürecidir.

 

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Ülke sathında uzun yıllardır kontrollü bir protesto düzeni kuruluyor. İktidarın çıkarına uymayan her protesto; gaz bombası, plastik mermi ve polisin orantısız gücü ile karşılaşırken, iktidarın göz yumduğu etkinlikler ise protestodan çok kontrollü itiraz alanlarına dönüştü. Her yapı; değişik renklerde dövizleri, flamaları, kırlangıçları ile etkinliklerde yerini alırken, muhalif bir liderin TOMA üzerine çıkmasına dahi göz yumulabiliyor. Kısaca, yukarıdan emir gelmedikçe ne gaz sıkılıyor ne de ilaçlı su kullanılıyor.

Bugünlerde CHP Genel Merkezi’nin zor ile ele geçirilip, seçilmiş liderlik kadrosunun elinden mahkeme kararı ile partinin alınmasını yaşıyoruz...

Demokratik mi?

Elbette değil...

Etik mi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor mu?

Elbette değil...

Ülke tarihinde daha önce görülmeyen bir durum söz konusu. Yeni bir yol açılıyor ve bu yolun sonunda nereye varılacağı belli değil...

Peki, bizde daha önce antidemokratik uygulamalar olmadı mı?

Meclis kapısından vekilliği düşürülerek gözaltına alınan vekiller...

O vekillerin dokunulmazlığı kaldırıldığı gün, aslında bugünlerin altyapısı da kurulmuş oldu. O dönemde Kürt vekiller hapishane koridorlarına, hücrelere atılırken; bugün kendi içinde kriz yaşayan partinin Meclis’teki tavrı ne olmuştu?

O dönemde vekillerin Meclis kapısının önünden alınması etik miydi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor muydu?

Elbette değil...

Peki, iktidar böyle bir adım attığında muhalefet “Hayır, yapamazsın” demek yerine ne yaptı?

Sessizce izledi...

O sessizlik, bugün gaz bombaları arasında bir siyasi partinin genel merkezinin el değiştirmesine kadar uzanan sürece şahitlik etti...

Vekiller cezaevine götürülürken; o dönemde bayraklar, flamalar ile sokaklarda, şehir şehir, ilçe ilçe protestolar oldu mu?

Ülke sessizce yaşananları izledi...

O gün suç diye ortaya konan nedenlerin bir kısmı bugün artık suç olmaktan çıktı...

Bugün bir vekil kürsüden Kürtçe konuşabiliyor; kayıtlara bazen Kürtçe olarak geçiyor, bazen de Meclis oturumunu yöneten kişinin tercihine göre “bilinmeyen dil” olarak yazılıyor...

Kişisel tercihler hukuk sistemini belirler hale geldi...

Yasalar ya eşittir ya değildir ama kişilere göre ayrılıyor...

Toplumun kademelerine göre değişiyor...

Coğrafyaya göre değişebiliyorsa, o ülkede hukuk artık sözde kalmaya başlamış; yasalar ise yukarıdan gelen niyete göre yorumlanıyor demektir...

Bugün CHP içinde yaşanan kriz ve onun yarattığı tablo iktidarı asla rahatsız etmiyor. Rahatsız eden şey, daha çok Özgür Özel’in iktidar başına yönelik sert eleştirileri gibi görünüyor. Buna rağmen sokaklarda isteyenin istediği gibi bağırmasına izin veriliyor...

“Hain” diye bağırandan, nefret söyleminin en uç noktasına kadar giden sözler ve afişler rahatlıkla meydanları doldurmaya devam ediyor...

CHP krizi yönetemedi...

Sokaklarda demokrasi aranıyor...

Zamanında verilmeyen tepkiler, zaten sınırlı olan demokratik alanın da yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden olmuyor mu?

Gün geçtikçe daha sert bir otokratik yönetime doğru gidiyoruz...

“Daha kötünün daha kötüsü olabilir mi?” tartışmasını bile geride bıraktık; süreç artık doludizgin ilerliyor...

Peki, bunu durduracak bir sol politika neden yaratılamıyor?

Zamanında verilmeyen her tepki, bugün yaşanan krizin biraz daha büyümesine neden oldu. Çünkü bir ülkede demokrasi bir anda kaybolmaz; önce insanlar sessizleşir. Ve sağ, sonunda yine sağın sınırları içinde kaldığında, o sessizlik daha da derinleşir...

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

CHP liderlerinin tamamı siyasal olarak sağ çizgide durmaktadır. “Ortanın solu” söylemi dahi, özellikle “Hayata Dönüş” operasyonu gibi süreçlerde gerçek niteliğini açık biçimde ortaya koymuştur. CHP tarihsel olarak hiçbir zaman solcu bir parti olmamıştır; aksine, belirli dönemlerde otoriter ve devletçi karakteri ağır basan bir yapı olmuştur. Tek parti döneminde demokratik bir siyaset anlayışı değil, İstiklal Mahkemeleri eliyle muhaliflerini bastıran, korku iklimi yaratan bir yönetim anlayışı hâkimdi. Sansaryan Han gibi mekanlar da bu baskıcı geleneğin sembollerinden biri olarak hafızalarda yer etmiştir.

CHP’nin Türkiye’de “sol” olarak görülmesinin temel nedeni, kendi konumundan çok, ülkedeki siyasal merkezin aşırı sağa kaymış olmasıdır. Merkezin sağında duran partilerin siyasal alanı belirlediği bir ülkede, doğal olarak merkez sağ bir parti bile “sol” gibi algılanabilmektedir.

Oysa bugün Türkiye’de CHP’nin solunda duran siyasal yapılar vardır. Bunların bir kısmı merkez sol çizgide, bir kısmı ise daha açık sosyalist ya da devrimci bir hatta durmaktadır. Popüler siyaset yapan bazı yapılar ise sol söylem kullanmalarına rağmen örgütsel ve siyasal karakter olarak sağcıdır.

Bugün Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel/İmamoğlu çevresi arasında yaşanan mücadele de esasen bir koltuk kavgasıdır. Erdoğan’ın müdahaleleriyle bu süreç “demokrasi mücadelesi” gibi sunulmaktadır; ancak hangi taraf kazanırsa kazansın ortaya çıkacak çizgi yine sağ siyaset olacaktır. Bu nedenle CHP içindeki iktidar mücadelesinin benim açımdan siyasal bir anlamı yoktur.

Daha ilginç olan ise, bugün CHP içinde muhalefete düşen kesimlerin Kılıçdaroğlu’na karşı devrimci jargon kullanmasıdır. “Yolumuz Mahirlerin, Denizlerin yoludur” diyerek CHP içi hizip savaşına tarihsel devrimci figürleri dahil etmeye çalışıyorlar. Oysa Mahir Çayan’ın da, Deniz Gezmiş’in de siyasal çizgisi CHP ile aynı zeminde değildi.

Mahir Çayan’ın ayrı bir devrimci örgüt kurmuş olması bile CHP ile arasındaki ideolojik mesafeyi göstermeye yeterlidir. Aynı durum Deniz Gezmiş ve THKO için de geçerlidir. Eğer CHP gerçekten devrimci bir adres olsaydı, bu insanlar ayrı örgütler kurup ölüm pahasına başka yollar açmaya çalışmazdı.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları önce TİP içinde mücadele yürüttü, ardından kendi devrimci çizgilerini oluşturdular. CHP ile organik ya da ideolojik bir bağ kurmadılar. Çünkü CHP’nin temsil ettiği devletçi ve merkez sağ çizgi ile onların devrim anlayışı arasında temel farklılıklar vardı.

Üstelik Deniz Gezmiş’in idam sürecinde CHP’li vekillerin rolü de unutulmamalıdır. Bugün Denizleri sahiplenmeye çalışanların, tarihle bu kadar seçmeci bir ilişki kurması ciddi bir çelişkidir.

Özgür Özel gibi siyasetçileri “devrimci” ya da “solcu” ilan etmek de aynı derecede gerçeklikten kopuktur. Kürt siyasetçilerin tutuklanmasının önünü açan yasal düzenlemelerde CHP’nin Mecliste verdiği destek ortadadır. Aynı şekilde Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığında da, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında da parti içindeki bugünkü “muhalif” kesimler ortak bir çizgide hareket etmiştir. Bu nedenle bugün ortaya konan ayrışmanın ideolojik değil, büyük ölçüde güç ve pozisyon kavgası olduğu açıktır.

CHP’nin tarihsel mirasına romantik anlamlar yüklemek de gerçekçi değildir. “Kuruluş ayarlarına dönmek” söylemi çoğu zaman otoriter devlet geleneğini yeniden kutsamak anlamına geliyor. Çünkü kuruluş süreci yalnızca ilerleme ve modernleşmeden ibaret değildir; aynı zamanda baskıların, yasakların ve kanlı kırılmaların da tarihidir.

Üstelik CHP, iktidarda büyük sorun yaşamadığı 1930’lu yıllarda da Alevileri ve Kürtleri yok sayan bir siyasal anlayışın temsilcisiydi. Bugün özgürlük, demokrasi ve devrim söylemi üretenlerin bu tarihsel mirası görmezden gelmesi ciddi bir tutarsızlıktır.

Kadın hareketi açısından da benzer bir tarihsel çarpıtma yapılmaktadır. Kadınların örgütlü mücadelesi Cumhuriyet’ten önce de vardı. Meşrutiyet dönemi kadınların kamusal alana çıkışını ve örgütlenmesini önemli ölçüde hızlandırdı. Cumhuriyet bu süreci sıfırdan yaratmadı; devraldı ve kendi ideolojik çerçevesine göre yeniden şekillendirdi.

Aynı şekilde Meşrutiyet Anayasası’nın taşıdığı görece özgürlükçü ruhun dahi tam anlamıyla aşılabildiği söylenemez. Türkiye hâlâ gerçek anlamda özgürlükçü ve demokratik bir anayasal düzen kurabilmiş değildir.

Bu nedenle ne Deniz Gezmiş ne Mahir Çayan CHP iç kavgasının tarafı haline getirilebilir. Onlar farklı bir dünya görüşünün temsilcileriydi. CHP ile ne örgütsel ne ideolojik olarak ortak bir yol yürüdüler. Devrimciler, CHP gibi kurucu devlet partisinin ne neferiydi ne de onun siyasal hattının devamıydı.

Devrimcileri CHP’nin iç iktidar savaşına dahil etmeyin.