Maraş, Çorum derken…
Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık
Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu
sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü
olduğu bölgeye uzanırdı.
Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O
süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de
bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar;
sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir
dönemdi.
Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız
vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada
kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep
kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.
Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist
saldırı var.” diyordu.
Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta.
Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da
seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların
üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert
hissedilirdi.
İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir
sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri
hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında
çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da
ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da
izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere
özendiriliyordu.
Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu.
Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi
nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların
gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün
orada var olduğu imgesini yayıyordu…
Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp
öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin
güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini
engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni
demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey
değildi bu.
Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla
başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.
Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma
ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken;
solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı…
Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.
Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin
karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve
sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka
soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke
sathına yayılmıştı.
Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla
olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı
zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama”
anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan
sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya
atılması…
Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta
Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı.
Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun
dayağını yerdi.
Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun
farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.
Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu
ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.”
deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.
Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı
altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve
barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş
cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık
veriliyordu.
Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...
Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun
hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği
varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi.
Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet
politikası gibi uygulanıyordu.
Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere
taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.
Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi
kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.
Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık.
Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden
duyduk, öğrendik.
Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın
hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta
Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu
döşendi.
