Galata Gazete


20 Eylül 2026 Pazar

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanınızda Ne Var? Müşteri Numarası mı?

Kanımız bizim hikâyemizi anlatıyor.

Dijital ekranları olan kan değerlendirme makinelerinden çıkan sonuçlar, dijital ortamdan doktorun ekranına, oradan da bizim e-Devlet ekranımıza yansıyor...

Gözlerimizin önünden geçmiyor hayat hikâyemiz; kan değerlendirmelerimiz üzerinden geçiyor.

Eskiden doktorun sıcak eli değerdi vücudumuza. Artık o bitti.

Bir eldivenli el, iğneyle kolumuzdaki damarı buluyor. Damar yolunu açıp tüplere kanlarımızı dolduruyorlar. Görmediğimiz laboratuvarlara kanlarımız gidiyor ve oradan sonuçlar geliyor...

Kime göre, hangi deniz seviyesine göre ölçtüler, bilmiyorum.

Laboratuvar ortamları nerede bulunuyor?

İstanbul'da alınan kan ile Ağrı'da alınan kan, aynı seviyede, aynı şeyleri mi konuşur?

Bilemiyorum...

Kanlarımıza değer biçen makineler, hangi insan vücuduna göre, kime göre "normal" diyor?

Kime, neye göre kalibrasyon yapılmıştır?

Hangi standartlara göre üretilmiştir bu makineler?

Kimi "normal" olarak algılıyor?

Sonuçta her insanın farklı bir parmak izi vardır.

Her insanın farklı kan değerleri; vücut yapısına, bulunduğu coğrafyaya, yaşadığı deniz seviyesindeki yüksekliğe göre değişir.

Hatta mevsimlerin bile önemi varken, bizim kanımız kime ne anlatır?

Benim hayat hikâyem kanımda mı yazılı?

Geçmişim, gelecekte ne yaşayacağımı kan değerlerime bakarak anlatır mı?

Belki yatalak olacağımı...

Belki kalp krizi geçireceğimi...

Belki de aniden oluşacak bir kanser hücresinin çılgınca besleneceğini...

Hayatımızın bu sürecine kadar kaç arkadaşımız aramızdan ayrıldı?

Kaçı yaşıyor?

Kaçı sağlıklı?

Kaçını modern tıp hasta etti?

Tıp her zaman iyileştirmez, şifa dağıtmaz; bazen de hasta yapar!

Tıp, insanlık tarihi boyunca şifa dağıtmak için geliştirilmiş evrensel bilimsel bir alandır.

Fakat ilaç firmaları bunu kâra dönüştürüp sürekli müşteri yaratacak bir alana evirdi...

İlaç firmaları, kapı kapı dolaştırdığı ilaç temsilcileri aracılığıyla doktorları, sağlık çalışanlarını ve sağlık bakanlıklarını para ile etik yolundan çıkarıyor.

Hangi ilca firması daha fazla komisyon, hediye, eşantiyon veriyorsa ya da yaz tatillerini en güzel otellerde, en güzel coğrafyalarda geçirecek olanaklar sunuyorsa...

İlaç firmaları sağlık alanını, etik yapısından kopararak hastaları müşteriye dönüştürdü.

Şirketlerin tek amacı vardır, kar elde etmek, çaresiz insanların üzerinden para kazanmak, ortaklarına para dağıtmaktır.

Kan değerlerimiz bize bugün ne anlatıyor?

Müşteri olduğumuzu mu, hasta olduğumuzu mu?

Sürekli tüketen, tükettikçe kazandıran bir sanayinin değişimi baş döndürücü.

İlaçlar üretiliyor, şifa verecek diye uzmanlık alanlarına ayrılıyor; ama diğer uzmanlık alanlarını da çökerten, onlara hasta üreten bir alana evriliyor...

Her ilacın bir yan etkisi bilinçli olarak mı ortaya çıkarılıyor?

Bugün kanımızı alıyorlar.

Plastik eldivenlerle elimizi tutup, cam tüplere kanlarımızı koyuyorlar. Üzerini plastik bir tıpayla kapatıyor ve laboratuvarlara gönderiyorlar...

Sonuçlar bizim hayat hikâyemiz.

Ama yaratılmış şekliyle...

Biz de bu yaratılan hayat hikâyemize bakıp cebimizdeki paraları sektöre, müşteri olarak aktarıyoruz.

Soyuluyoruz.

Ama gönüllü bir soyulma...

Ya da çaresiz bıraktırılmış bir soygun...

Kan değerlerimiz bizim hayat hikâyemiz mi?

Yarın yaşayacaklarımızın falı mı?

 

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Bir Zil Sesine Sığan Hayat

Yıllardır operaya gitmiyorum.

Çünkü Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğünün yazarlara sağladığı davetiyeler kaldırıldı. Oysa ben davetiye ile operaya gider, oyunu izler, o anda hissettiklerimi yazardım. Elbette biraz konusuna değinir, sanatçıların o mükemmel sahne koyuşlarından söz ederdim. Her başrolün iki farklı sanatçı tarafından seslendirildiği ya da canlandırıldığı düşüncesiyle, isim vermeden her ikisini de önermeyi seçerdim.

Ama benim gözüm her ne kadar sahnede olsa da, kulağım sahnenin altındaki çukurda, yani orkestradadır.

Oradan yükselen sese, tınıya, hatta tek bir zil sesinin bütün içindeki uyumuna dikkat ederdim.

Sahneyi belirleyen orkestra mıdır?

Yoksa sahne mi orkestrayı yönetir?

Peki yönetmen, sahne ile orkestra arasındaki anahtar mıdır?

Bir opera sahnelendiğinde, çukur ile sahne arasındaki o kopmaz bağlantı beni hep etkilerdi. Çukurda yer alan her sanatçının, her çalgının, her sesin ve her tınının bir araya gelerek nasıl bir atmosfer yarattığına tanıklık ederdim.

Ama en çok da kendimi bir zil çalanın yerine koyardım.

O anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen, bütün dikkatini tek bir işarete vermiş, belki de gerilim içinde yönetmenin elini gözleyen biri...

Bir zil sesi.

Sadece bir zil sesi.

Ama o sesin tam zamanında çıkması gerekir. Ne erken, ne geç.

Belki yıllarca çalışmış, yıllarca beklemiş, belki hayatının büyük bir bölümünü o birkaç saniyelik ana hazırlamıştır. Sonunda yönetmenin işareti gelir. Elindeki küçük hareketle orkestranın, dolayısıyla bütün sahnenin içinde yerini alır.

Sonra ses biter.

Ve o insan yine görünmez olur.

İşte tam burada düşünmeye başlardım:

İnsan kendi hayatını tamamen kendi iradesiyle seçme şansına sahip olsaydı, kim bir çukurda zil çalmayı seçerdi?

Bütün opera boyunca orada bulunan, ama neredeyse hiçbir zaman görünmeyen biri...

Afişte belki adı vardır.

Program kitapçığında belki ismi geçer.

Ama seyircinin gözü onu hiç görmez.

Oysa sahnede şarkı söyleyen bir insan bir gün görünür olur. Alkışlanır, hatırlanır, fotoğrafları çekilir. Belki yıllar sonra heykeli bile dikilir.

Peki zil çalanın?

Onun hayata bıraktığı nedir?

Bir zil sesi mi?

Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.

İnsanın hayatta görünür olmakla var olmak arasındaki farkını düşünürüm. Bazıları hayatın tam ortasında görünür olur; bazıları ise başkalarının görünür olabilmesini sağlayan görünmez bir yerde durur.

O zil çalınmadan sahne eksik kalacaktır.

Ama zil çalan görünmeyecektir.

Belki de insanın hayat içindeki yerini belirleyen şey, ne kadar göründüğü değil, yokluğunda neyin eksileceğidir.

Operaya gitmeyeli çok uzun zaman oldu.

Fırsat bulursam yeniden gidip seyretmek istiyorum.

Bu kez sahneye değil, önce çukura bakacağım.

Yönetmenin eli havaya kalktığında, bütün opera boyunca o anı bekleyen insanı arayacağım.

Belki yine kendimi onun yerine koyacağım.

Bir zil sesi için bekleyen o görünmez insanın heyecanını anlamaya çalışacağım.

Ve zil çaldığında, belki de salondaki herkesten biraz daha fazla onu dinleyeceğim.

 

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…

Seçimler sadece iktidarın kim olacağına karar verir; sorunları çözmez.

İktidarlar, seçimi kaybetmemek için yasal düzenlemeler yaparak koltukta oturma sürelerini uzatırlar. Her istisnai durum, bir sonraki seçimin istisnai durumunu ortaya çıkarır. Böylece seçim, sorunların çözümünden çok, iktidarın nasıl ve ne kadar süreyle değiştirileceği tartışmasına indirgenir.

Sorunları çözmenin adresini yalnızca seçim olarak göstermek, aslında “Biz bu sorunları çözecek yöntemlerden yoksunuz.” anlamına gelir. Seçim, demokrasinin vazgeçilmezi olarak sunulur; ama seçimlerde oyları kimin saydığından, sayımın kimin denetiminde olduğundan pek söz edilmez.

Oysa demokrasilerde mesele yalnızca seçim değildir; asıl mesele, kimin kimi ve neyi denetlediğidir. Denetimin eksik olduğu yerde otokrasi kendisine bir yuva oluşturur. Zamanla diğer özgürlük alanlarını da daraltarak özgürlüğü, yalnızca baskı uygulama özgürlüğüne kadar indirgeyebilir.

Özgürlük, kime göre?

Bugün ülkemiz özgürlükler ülkesidir; elbette iktidara göre.

Bugün ülkemiz ekonomik sorunlarını çözmekten uzak, krizden krize giren, bakıma muhtaç, dışa bağımlı; bağımsızlığını çoktan bankerlerin eline vermiş ve geleceğini onların çizeceği dar bir alana hapsetmiş bir konumdadır.

Her kapitalist ülkede olduğu gibi, bizim gibi yarı gelişmiş, diğer anlamıyla yarı sömürge devletlerde özgürlükler, yalnızca iktidarın gücünü ve meşruiyetini dışarıdan aramasından başka bir şey değildir.

İktidarın bu kadar zayıf olduğu dönemlerde ise krizden çıkış yolu savaşlar olarak ortaya çıkar. Savaş hem krizi besler hem de oluşturulan otokratik ortam sayesinde yandaş şirketlerin beslenmesine, geleneksel sermayenin elinden sermayenin alınmasına ve yeni pazarların oluşturulmasına hizmet eder. Kısacası savaş, hem kriz nedeni hem de çıkış kapısıdır.

Tam da bu nedenle, kriz koşullarında muhalefetin yalnızca seçimi bir çözüm kapısı olarak göstermesi önemlidir. Eğer muhalefet, bütün sorunların çözümünü sandığa bırakıyorsa, sorunların altına elini atmaktan korktuğu ve iktidarı dolaylı olarak desteklediği anlamına gelir.

Sonuçta, kriz koşullarında muhalefet için tek çıkış yolu seçimse, bu, o ülkede iktidar koltuğundan kimsenin kalkmaması anlamına gelir.

Çünkü kriz koşullarında özgürlük sokaklarda kazanılır.

İşçi sınıfı hakkını sokakta alır. Patronuna yalvararak, “Birikmiş paralarımızı bize ver.” diyerek alamaz.

İş güvenliği ve iş sağlığı da mücadele ile kazanılacak haklardır. Hiçbir işveren bunları gönüllü olarak vermez.

Ancak işçilerin sendikalı olması da tek başına işçilerin haklarını almak için mücadele edeceği anlamına gelmez. Çoğu sendika ve yönetici, kendi çıkarını işçinin çıkarının üstünde tutar; patronla yaptığı anlaşmayı patronun işine gelecek şekilde düzenler. İşçilerin hoşnutsuzluğunu ise bir Truva atı gibi onların arasına girerek, işyerini “kaybetme” korkusuyla onları pasifize etmek için kullanır.

Çoğu sendika ve lideri, adında “devrimci” ve “bağımsız” ifadeler taşısa da haklı olana bakmadan, işçi sınıfının içindeki işverenin silahı, burjuvazinin dostu ve kapitalizmin güvencesi hâline gelir.

Sonuçta mesele yalnızca kimin seçileceği değildir.

Mesele, kimin denetlediği, kimin mücadele ettiği ve hakkın kimin eliyle kazanıldığıdır.

Çünkü sandık iktidarı değiştirebilir; ama hayatı değiştirecek olan, insanların kendi hakları için verdiği mücadeledir.

 

Türk-Yunan sidik yarışı…

Türk-Yunan sidik yarışı…


Yunan devleti ile Türk devleti ne zaman sidik yarışına girdi? Peki, “kim sidiğini daha ileri fırlatır?” yarışından kimler kârlı çıkıyor?

Yunanistan, Osmanlı döneminde Osmanlı yönetimine karşı ayaklanarak bağımsızlığını kazandı. Krallar, darbeler ve siyasal çalkantılarla geçen süreçte bu gelişmelerden en fazla yararlananların başında İngilizler geldi. İngilizler, büyük ölçüde savaşmadan Kıbrıs’a yerleşti ve adanın geleceği üzerinde söz sahibi oldu. Kıbrıs, İngilizler açısından önemli bir üs hâline geldi; Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemek ve gerektiğinde müdahale etmek için stratejik bir konum kazandı.

Türkler ve Yunanlılar arasındaki bu bitmeyen sidik yarışından en fazla silah üreten ülkeler, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere olmak üzere, kazanç sağladı. Elbette yalnızca onlar değil; Sovyetler Birliği ve günümüzde Rusya da bu rekabetten kendi çıkarları doğrultusunda yararlandı.

Silahı satan mutlu; alan ise ülke topraklarında tatbikat adı altında o silahları tüketip yenilerini alarak bir denge politikası yürütüyor. Türkiye ile Yunanistan arasında, özellikle askerî alanda, sözsüz bir denge olduğu söylenebilir. Ancak bu denge yalnızca silahlanma alanında geçerli; nüfus açısından aynı şey söz konusu değil. Türkiye’nin nüfusu Yunanistan’ın nüfusundan çok daha fazla ve göçmen nüfusuyla birlikte Avrupa’nın, Rusya dışında, en kalabalık ülkesi konumunda.

Peki, Türkler ve Yunanlılar aslında birbirlerine tehdit değilken nasıl birdenbire tehdit hâline geldiler?

Bu anlayış zaman içinde yerleştirildi. Türk-Yunan düşmanlığı, her iki ülkenin de kendi iç dengelerini belirleyen unsurlardan biri hâline geldi. Türkiye’de “Yunan korkusu”, Selanik’teki Atatürk Evi gibi semboller üzerinden de canlı tutuldu. Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül Olayları’na kadar, sermayenin el değiştirdiği çeşitli süreçlerde Yunanistan’a ve Rumlara yönelik korkunun ve düşmanlığın kullanıldığını görürüz.

Yunanistan’ın iç politikası da benzer biçimde şekillendi ve iki ülke arasında zaman zaman birbirini besleyen organik bir ilişki ortaya çıktı.

Balkanları kaybeden Osmanlı, ilk ayrılanı bir anlamda suçlu olarak gördü ve ona karşı dişini hep biledi. Aynı şekilde, Küçük Asya özlemiyle içi yanan Yunanlar da Türklere karşı dişlerini bilediler.

Sonunda bu diş bileme hâli, iki toplumun da siyasal hafızasının bir parçasına dönüştü.

Ama bu diş bilemeden en sonunda dişçi kârlı çıkar.

Çünkü sonuçta, düşlerin sağlam kalması için onların da düzenli bakıma ihtiyacı vardır! :)

Fakat bu oyunu halklar bozar.

Bozmaya da turistik gezilerle başlanmıştır. Birbirlerinin ülkelerine giden, birbirlerinin şehirlerini gören, aynı sokaklarda dolaşan, aynı sofralara oturan insanlar, devletlerin çizdiği düşmanlık sınırlarının ne kadar yapay olduğunu görmeye başlayabilir.

Bu turistlik gezilere en çok kimler karşı çıkıyorsa, onlar emperyalist devletlerin çıkarlarını kollayan, onları kıble kabul edip ibadet edenlerdir.

Çünkü halkların birbirini tanıması, yıllardır anlatılan düşmanlık hikâyelerini bozar.

Tarihsel düşmanlık yoktur; çıkarlar vardır.

Devletlerin çıkarları, halkları birbirine dost da yapar, düşman da. Dün düşman olanlar bugün dost, dün dost olanlar yarın düşman olabilir. Değişen halklar değil; çoğu zaman devletlerin çıkarları ve bu çıkarlara göre kurdukları ilişkilerdir.

Halklar birbirini tanımaya başladığında ise devletlerin kurduğu bu oyunun kuralları değişmeye başlar.

Belki de bu yüzden, iki halkın birbirinin ülkesine turist olarak gitmesi bile bazıları için yalnızca bir gezi değildir.

Çünkü insan, kendisine yıllarca “düşman” diye anlatılan insanla aynı masaya oturduğunda, ister istemez şu soruyu sormaya başlar:

Biz neden düşmanız?

İşte sidik yarışının bozulmaya başladığı yer de tam burasıdır.

15 Eylül 2026 Salı

Aynı Sokağın İki Yabancısı

Aynı Sokağın İki Yabancısı

Bir Marksistin sürekli Kemalizm taraftarları ile imtihanı hiç bitmeyecek gibi. Çünkü bugünlerde Kemalistler ile Marksistleri buluşturan tek şey muhalefette olmalarıdır; ortak başka hiçbir yönleri bulunmamaktadır.

Kemalizm, burjuva siyasetini benimsemiş, onun ideallerini hayata geçirmek için oluşturulmuş bir yoldur. Sınıfsal duruşu nettir: Kapitalizmi ülke içinde ulus devlet sınırları boyunca oluşturmak ve geliştirmek, burjuva kültürünü oluşturmaktır. İşçi sınıfını yok sayan, onları görmezden gelen, haklı taleplerini hiçbir zaman ciddiye almayan bir tavır içindedir.

Marksistleri Kemalizm ile buluşturan süreç, Lenin'in Rus Sovyet devletinin sınırlarını korumak amacıyla geliştirdiği tercihle başlar. Lenin'in güney sınırlarını güvence altına almak için Anadolu topraklarında kuruluş mücadelesi veren ulus devlete verdiği destekle ortaya çıkar. Komintern kararları ile bu desteğe ideolojik bir kılıf da uydurulmuştur.

Ülkemiz içinde başlangıçta bağımsız örgütlenen Marksistler, Komintern içine alınarak bağımlılık ilişkisi içine sokulmuştur. Bir anlamda Rus Sovyet çıkarları, ülke içinde gelişen sol hareketin önüne konulmuştur. Her şeyin önündedir Rus Sovyet çıkarları.

Dr. Şefik Hüsnü'nün Komintern'e üye olarak alınmasıyla bağımsız sol hareket, bir anlamda Kemalizm sosu içinde boğulmuştur. Daha sonra Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör ikilisinin Viyana üzerinden dönüşleriyle başlayan Kadro hareketinin doğması ve Kadro dergisi aracılığıyla oluşmakta olan ulus devletine katkısı, sol düşüncenin ve örgütlenme yapısının yönünü de belirlemiştir.

Kemalizm bir anlamda solun içine girmiş, sürekli devrim fikriyatıyla sosyalizme ulaşılacak bir ara alan olarak düşünülmüştür. Yukarıdan aşağıya doğru bir devrim modeli benimsenmiştir. Mustafa Kemal'in başlattığı süreç, sosyalizm ile bitecektir!

Bu düşünce yapısı, 27 Mayıs darbesinden sonra MDD (Millî Demokratik Devrim) hareketi ile Mihri Belli kişiliğinde somutlaşacaktır.

Birbirleriyle buluşmayan iki uç, MDD ile bir anlamda askeri kıyafet giydirilmiş sol "darbeci" düşünce yapısını da oluşturmuştur. Kemalist sol darbeciler, Marksistlerle muhalefet içinde yerlerini almıştır. Yarım kalmış devrimi tamamlamak için...

68 gençlik liderlerinin bu çizgiden uzaklaşması ve antiemperyalist mücadelelerinin bedeli hayatları olacaktır. Bir kere onların açmış olduğu yol açılmıştır. Kemalizm eleştiri konusu olmuş ve Kürt halkının varlığı sol açısından yeniden değerlendirilmiştir. TİP'in başlattığı Doğu mitingleri, bir anlamda Kemalizm ile sol açısından ilk yüzleşmedir.

Farklı ideolojilere sahip olmalarına rağmen Kemalistler ve Marksistler, iktidara karşı ortak eylemlilikler içinde yer almışlardır. Bu ortak zemin, birbiri içinde geçişlerin de kapısını aralamıştır. Öğretmen hareketi içinde oluşan bu geçişler, daha sonra diğer örgütlenmeler içinde kendisini somut olarak ifade eder olmuştur. İktidara karşı oluşturulan ortak tavır, farklı ideolojilere rağmen onları bir anlamda "direniş komitelerinin" özneleri yapmıştır.

Kemalizm'e yapılan her eleştiri, özellikle 12 Eylül sonrası dönemde bir anlamda iktidara destek olmak şeklinde algılanmıştır. Böylece Kemalizm eleştirisi dokunulmaz, konuşulmaz, konu açıldığında üstü kapatılan bir şeye dönüştürülmüştür. Çünkü kitlesi olmayan solun kitlesel tabanı, Kemalist düşünce yapısı içinde olan ulusalcı soldur.

12 Eylül darbesi sonrası sağ iktidarlar, panzer altında kalmış solun yaşam alanlarını yok ederken, Kemalist düşünce içinde başka bir yaşam alanı açılmıştır. Bunun yanında daha farklı bir yol da ortaya çıkmıştır: Kürt ulusal mücadelesi, aynı zamanda Marksist solun çekim alanı olmaya başlamıştır. Bu iki ayrı kitlesel taban, Marksistleri tercih yapmaya, düşünce yapılarını ve duruşlarını belirlemeye zorlayan önemli etkenler olmuştur.

Marksist bağımsız örgütlenme ve düşünce yapısı yerine, başlangıçtan bugüne kadar Lenin ile başlayan süreç bir şekilde devam ediyor. Sınıf zeminli, sınıf iktidarını savunan ama kitlesi olmayan, bağımsız siyasi hareket kuramayanlar, bir anlamda başkasının gölgesi altında varlığını korumayı ve oradan devşirecekleri kitle ile yeni bir harekât yapmayı hedeflerine koymuştur. Fakat tarih bize hep "karanlık içinde karanlığa karşı mücadele" edilemeyeceğini söyler.

Marksistlerin duruşu ortadadır: Sınıf temelli bir anlayışla, Marx'ın oluşturmuş olduğu düşünce yöntemiyle hayata ve geleceğe bakar. Tarihsel materyalizm ve diyalektik düşünce içinde kendi örgütlenmesini oluşturur. Bağımsız ve özgür bir geleceğin nüvelerini örgütlenme içinde yaratır.

Kemalizm'in, Kürt ulusal mücadelesi ile oluşturmuş olduğu ilişkide eleştirmeyen, sessizce geçiştiren modeli savunmak, bağımsız olma duruşuna aykırıdır. Marksistler kendilerini özgürce ifade eder, yapacaklarını saklamaz ve gelecek modelini işçi sınıfına anlatmakla yükümlüdür. Zincirinden başka kaybedeceği olmayanlarla ortak hareket eder; onların açmış olduğu yolda sınıf devletini sönümlemek üzerine kurar. Devleti mutlaklaştırmaz, onun suçlarını sahiplenmez.

Resmî tarihin yerine işçi sınıfının tarihinin oluşmasını savunur; geçmişi kendi duruş noktasına göre eleştirir ve geleceği oradan alınmış dersler üzerine kurar.

Marksistlerin bu tavrı, bugün Kemalizm’in suçlarının üstünü örtmek değildir. Tersine, onları eleştirmek iktidara sahip çıkmak anlamına gelmez. İktidarın gitmesi, yerine ona benzer bir iktidarın gelmesini savunmak ve desteklemek Marksistlerin işi değildir.

Marksistler laikliği gerçek anlamda savunur; dine bakışı ve duruşu ortadadır. Alevi sorunu karşısında tavrı muğlak olmamalıdır. Alevi kurumlarında siyaset yapmak ile camilerde siyaset yapmanın aynı şey olduğunu bilir ve ona göre kendisini konumlandırır.

Ülkemizin iki temel sorunu vardır: Kürt ve Alevi sorunu. Her ikisi de ulus devletin kuruluş sürecinde komünistler gibi düşman kabul edilmiş; onları yok etmek ve asimile etmek üzerine politikalar kurulmuştur. Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri kurularak toplumu komünizme karşı mücadele etmek için örgütleyen devlet, bu iki toplum katmanına, yani Alevilere ve Kürtlere, kurumları eliyle daha sinsi şekilde mücadele etmiştir.

Asimilasyon, açık mücadeleden daha uzun süreli ve programlı bir yöntemdir. Genellikle kendi içinde devşirdiği güçler eliyle yürütülür. Kürtler arasında korucuların oluşturulması, basit bir Hamidiye Alayı oluşturulması değildir.

Alevilerin asimilasyonu için de Diyanet İşleri Başkanlığı oluşturulmuş, Alevi köylerine camilerin yapılması ise 12 Eylül darbesi ile gerçekleşmiştir. Bugün dahi Alevi kimliği ile örgütlenme ve Alevilerin Cemevleri yasaktır. Bu tercihler de Kemalizm’in temelidir.

Kısaca, Aleviler de Kürtler de Kemalist dünya görüşüne göre yok edilmesi gereken toplumun "çıban" başıdır. Dersim hareketi, bunu en çıplak olarak ortaya koyan tarihi bir süreçtir.

Marksistler bunları bilmiyor mu? Elbette biliyor. Ama bilerek susuyorsa, kendisini gerçek anlamda anlamıyorsa, bu Marksist düşünce yapısına karşı yapılmış bir hakarettir. Faydacı yaklaşımlarla bugüne kadar Marksistler ne kitlesel olmuştur ne de sol politika üretebilmiştir.

Kemalistler ve Marksistler aynı sokakta, aynı iktidara karşı yürüyebilirler. Aynı eylemin içinde yan yana durabilir, aynı sloganı atabilirler. Fakat bu, onları aynı düşüncenin insanları yapmaz.

Aynı sokağın iki yabancısıdırlar.

14 Eylül 2026 Pazartesi

Yapay Zekâ İlerliyor, Hukuk Geriye Gidiyor

Yapay Zekâ İlerliyor, Hukuk Geriye Gidiyor


Dünya yapay zekâ ile yeniden biçimlenirken, biz yasalar uydurup, keyfe göre tutuklanmaları, yaratılan kararnameler ile yeniden insan hayatının biçimlendirilmesini izliyoruz... Türkiye cezaevi oldu... Evler dahi “suçlu” insanlar ile dolu...

Adalet sisteminde keyfîliği ortadan kaldıracak hiçbir şey yok...

Hukukun öngörülebilir olmadığı yerde, insanın yarını da öngörülebilir değildir. Suçun ne olduğu kadar, kimin suçlu ilan edileceği de belirsizleşir.

Orta Çağ'da Avrupa'da keyfî din değiştiren krallar, eski inancında olanların kılıç altında kellelerinin koparılışını halkına izletmişti... Güç gösterileri, idamların olduğu meydanlardı...

Bugün güç gösterisi medyada devam ediyor...

Artık meydanlarda kelleler koparılmıyor belki; fakat insanların hayatları, itibarı, işi, özgürlüğü ve geleceği ekranların karşısında infaz ediliyor.

Efendisi adına konuşanlar dört saat bir sandalye üzerinde her konu hakkında yorum yapıyor, kim para vermişse ağzını ona göre açıyor. Aptallaştırma ve korkutmaların hepsi medyada tartışma programları üzerinden yürütülüyor. Başlamamış operasyonlar, devam edenler; hepsi bu medyada konuşuluyor... “Korkun” deniyor, çünkü hukuk yok! Önce tutukla, sonra yasalar Meclis'ten geçer! Çünkü hukuk güven vermiyorsa, korku yönetimin en kolay aracına dönüşür. Kimin yarın hedef olacağını bilmemek, başlı başına bir cezalandırma biçimidir.

Ülke, siyasi güç kavgasında “emperyalistlere kim daha iyi hizmet eder?” şeklinde devam ederken, meşruiyetini emperyalist ülkeden alanların gölge oyunu içinde, sıradan insanlar çimlerin ezilmesi gibi eziliyor; cezaevlerinde çaresizce sıranın kendilerine geleceğini bekliyor...

Dünya yapay zekâ firmalarının CEO'larının istifasını konuşuyor...

Biz yarın kim tutuklanacak, kimin yerine kayyum atanacak, kayyum gelmeyecekse Meclis oylaması ile tutuklanan kişinin yerine atanacak kişiyi merak ediyoruz...

Yapay gündemler ile kaç kişinin hayatı yok oldu?

Bir ülkenin gündemi sürekli olarak “kim tutuklanacak, kim görevden alınacak, kimin yerine kim gelecek?” sorularına sıkıştırılıyorsa, insanların gerçek hayatı, gerçek sorunları ve gerçek geleceği görünmez hâle gelir.

Anarşi veya terör sadece kurşun atıldığı an mı ortada olur?

Silahların konuştuğu zamanlardan daha kötü bir zamanı yaşıyor ezilenler...

Ezenler ise bütçelerini daha da şişirme derdinde...

Dünya yapay zekâyı konuşuyor, biz yapay gündemin yorumunu yapıyoruz...

11 Eylül 2026 Cuma

Kemikler sızlarken…

Kemikler sızlarken…

Günlerden 12 Eylül. Birçok solcu arkadaşımın kemikleri sızlayacak, birçok arkadaş da aramızda olmayan devrimcileri anacak... Bir bölümü mezarlıklara gidecek, solmuş çiçeklerin yerine yeni çiçekler ekecek.

12 Eylül solu muhatap aldı, ezdi...

Sol, ezene karşı siyasi direnişten daha çok bireysel direnişi öne çıkardı. Toplu davalarda, örgüt suçlaması ile açılan davalara bakın; analizlerin, siyasi savunma boyutundan daha çok var olanı korumak, daha fazla idam vermemek üzerine olduğunu görürsünüz... “Nasıl olsa bugünler geçecek, dışarıda biz 12 Mart sonrası gibi bir ortam bulur, yeni yol açar ve mücadeleye devam ederiz” anlayışı hâkimdi.

Geçmiş darbelerde yaşananlar bu anlayışın oluşmasını sağlamıştır. Çünkü önderlik kadrosunu ezen darbeciler, solun önünü hepten kapatmamış, onlara yaşam alanı bırakmıştı. Cezaevlerinden çıkanlar, “nerede kalmıştık” der gibi yeni örgütlenmelerin önünü açacak toplantılar yapmış, o toplantılar sonrasında dergiler çıkararak yeni açılan yoldan mücadelelerine devam etmiştir.

27 Mayıs ve 12 Mart darbelerinden daha ağır, daha hesaplı, daha köklü bir değişimin; yani ulus devletinden çıkıp liberal ekonomi ile küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir ulus devleti yıkıntısı bırakacağını kimse öngörmemiştir... Belki sonuç görülebilmiş olsaydı, belki siyasi savunma öne çıkartılarak 12 Eylül rejimi, savunmalar ile o zamandan mahkûm edilirdi.

12 Eylül, bir anlamda sağı da solu da cezaevinde ve dışında kaynaştırma modeli izlemiş, ona göre medyayı çok iyi yönlendirmiştir. Kısaca 12 Eylül, geçmişi silmiş, yeni bir geçmiş yaratmıştır...

12 Eylül, ulus devletinin kalıntılarını, birikimlerini yok ederek geriye büyük bir yıkım alanı bırakmıştır... Aynı zamanda ılımlı İslam'ın iktidar yolunu açarak bugünlerin temellerini atmıştır.

Bugün dahi 12 Eylül devam etmektedir. Gücü elinde bulunduranlar açısından yöntemler benzerdir; kapalı kapılar arkasında olanlar, şimdi daha açık ve ortada yapılmaktadır...

Uzun yıllardır 12 Eylül'ü; bir sızlanma günü, “İyi dayak yedik ama biz daha iyi direndik” söylemi düzeyinde, işkence ve yasaklanan diller, evladı ile konuşamayan anneler, yakılan kitaplar, görevden alınan siyasiler, kapatılan partiler, dernekler, yayınlar, panzer altına bırakılan solu konuştuk...

Bugünlerde 12 Eylül'ün öyle gizli saklı gelmediğini artık hepimizin bildiğini söylüyoruz.

Olaylar olurken, yaşarken geldiğini bildiğini söyleyenlerin siyasi tercihleri, sol içi çatışmalar ile solun örgütlü yapısının neden halkın desteğinden uzaklaştırıldıklarının özeleştirisini yapmıyorlar?

Gelen belli, direniş hattı kurmak yerine sol içi çatışma körüklemiş!

Kısaca, 12 Eylül'ü her boyutu ile konuşmak yerine işine gelinen, destanlaşan anların konuşulması; sorunun ve yaşananların üstünü kapatıyor. Kemikler sızlamaya devam ediyor...

 

Dergiler Yanarken

Dergiler Yanarken

12 Eylül’e henüz günler vardı.

Ankara semalarını bomba sesleri, silah sesleri dolduruyor; insanın acı çığlığı, korsan gösterilerin yanan lastiklerinin dumanı şehrin her yerinde gök kubbeyi dolduruyordu.

Kışa hazırlık zamanıydı. Kömür almak gerekirdi. Kömürü almak için torpillerin arandığı zamanlardı... Odunlar, kömürler gelir, yola dökülür ve imece usulü eve taşınırdı. O eve taşıyanlar aynı zamanda geceleri sokağa gelecek ani baskınlara karşı uykusuz nöbette olur, her geleni dikkatlice uzaktan izlerdi.

Ankara gecelerinde gece devriyeleri vardı elbette. Ana arterlerde olurdu. Ara sokaklar sessizdir. Eskiden Ankara’da çıkmaz sokaklar da boldu. Bundan dolayı asker, polis geceleri o taraflara pek inmez; çatışma olduktan saatler sonra ölü, yaralı var mı diye inilir, çıkılırdı.

Biz Abidinpaşa’da otururduk.

Döneminde Aydık Sokak ünlenmişti çünkü çatışmanın en uç noktasıydı. Sokağın arkasında faşistlerin bölgesi başlardı.

Taş atmakla başlayan olaylar silaha, sonunda bombalara evrilmişti.

Elbette sadece sağ-sol anarşisi değildi! Sol içinde çatışma eksik olmazdı. Şafaktepe tarafına gittiğimde orada goşistler ile sosyal faşistler (!) çatışır, birbirlerini görmesinler, hemen taşlar, silahlar atılırdı.

Ben onu hiç anlamazdım o tarihte, hâlâ da anlamış değilim.

Çin ve Sovyetler Birliği cephe savaşında değildi ama ülkemizde onların taraftarları savaşıyordu.

Bizim sokağımızda Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol dergi okuyucuları vardı. Daha sonra TKP taraftarı bir işçi de taşınmış, 12 Eylül sonrasında Otomobil-İş Sendikası’nın önderliğinde NETAŞ grevinde yer alacaktı. Onlarla dostluğumuz 12 Eylül sonrası olacaktı.

Sokak çok sesli, çok kültürlü bir yerdi. Kürdü, Alevisi, Sünnisi, dincisi, dinsizi... Yani bir şehir sanki bir sokakta tüm renklerini ortaya sermiş gibiydi.

Çorum olaylarının en sıcak yaşandığı zamanın yansıması bir anlamda bizim sokak olmuştu; katliamdan kaçanların sığındığı bir yer olmuştu.

Bizim sokakta geceleri sessiz olmazdı.

Olursa sorun var demektir!

Örgütler arasında çatışmalar 12 Eylül yaklaştıkça artmıştı. Bir anlamda faşistlerle mücadele yerini örgütler arasında pantolon davasına ya da moda deyimle şalvar davasına bırakmıştı.

Anlamsız, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle örgütler birbirine üstünlük mücadelesine girmişti. Gerekçeleri kadar silahların birden patlaması ve susması da anlamsızdı.

Bildiriler dağıtılıyor, sonra siper yoldaşlığından düşmanlığa evrilen süreçler...

12 Eylül gelirken sol birbirini bir anlamda yiyor, faşistlerle mücadeleye sanki ara verilmiş gibiydi.

Sol içi çatışma arttığında faşistler saldırılarını durduruyor, sadece uzaktan izliyorlardı.

Bu elbette radikal solun desteğini ortadan kaldırıyor, evlere rahat girip çıkan devrimciler artık evlere girip çıkamaz olmaya başlamıştı.

Dergiler gelir, parası verilir, alınır ve okunmadan soba yakmak için kâğıda dönüşürdü.

Banyo sobası yazın da yanardı, kışı beklemeye gerek yoktu!

Devrimci Yol-Kurtuluş çatışması Cebeci, Saime Kadın ve Cebeci bölgesini kaplamıştı. İki taraf da birbirini avlamak için pusu dahi kurar hâle gelmişti.

Bizim mahallede oturan, Kurtuluş dergisini okuyan bu çatışma boyunca evine gelip gelemiyordu. Bizde bu çatışma dışarıda yapılan gibi elbette olamazdı. Çünkü hepimiz ne kadar ilerici olsak da feodal tarafımız, insan sıcaklığımız, komşuluk ilişkimiz vardı.

Her şeye rağmen “Ne olur, ne olur” diye gelmemişti.

Bu çatışmada vurulan, yaralananlar olmuştu.

Şafaktepe’ye kadar gider, orada yayılmış çatışmanın boyutlarını izlerdik. Hiç tanımadığımız, dışarıdan gelmiş olan profesyonel devrimcilerin çatışma alanı gibiydi.

Devrimci Yol’un bizim bölge sorumlusu bu çatışmada diz kapağından vurulmuş, tedaviye gitmişti. Kamburdu, şimdi topal da olmuştu...

Bugün o arkadaşın adını söyle deseler anımsamam bile. Siyasal’da okuyan, atanmış bir öğrenci olduğunu bilirdik. Gözü kara, üzerine düşeni yapan, özverili bir insandı, devrimcilik buydu, bizim için örnek bir insandı... Zaten dışarıdan gelenlerin takma isimleri olurdu, bizlerin olmazdı!

O zamanlar bilmiyordum ama bugünden söyleyebilirim 12 Eylül’e günler kalmıştı...

Mahallede bir şeylerin doğru gitmediğini hepimiz biliyorduk, hissediyorduk.

Devrimciler evlerden sokağa çıkmış ama evlere giremez olmuştu. Örgüt evlerinde yaşar hâlde, toplumdan izole olmuş gibiydiler.

Kurtuluş-Devrimci Yol çatışması bittikten sonra Devrimci Yol’un Makine Kimya Enstitüsü’nün maske fabrikasının tepeliklerinde bir gösteri yapacağı bilgisi gelmiş, Şafaktepe’den orası çok iyi görülüyordu.

Oraya gittik.

Bizim yoldaşlarımızı izleyecektik!

Gittik, yeni ellerine aldıkları “Kalaşnikoflar” ile bir şov yapmışlardı.

Havaya ateş edilen, askeri disipline uygun bir gerilla gösterisi... Şehir gerillasının somut hâli orada sergileniyordu.

Güven veriliyordu.

Düşmana gözdağı!

Zaten o gösteriden kısa süre sonra bir sabah olan 12 Eylül günü marşları ile ayağa kalkmıştık.

Bir şeyler olmuştu...

Darbeci generaller bildiri okuyor, anarşinin kökünü kazımaya geldiklerini ilan ediyorlar; sokağa inmeyen asker sokakları tutmuştu.

Evde olan ne kadar siyasi içerik varsa sobalarda yanmaya başlamıştı bile.

O örgüt evleri hemen boşaltılmış, yer değiştirmeler olmuştu.

Ankara sessizce gelmekte olana hazırlanıyordu.

Direniş olmuyor değildi.

Kızılay’da bırakılan kutular, afişler...

Bizim sokağı merak eden faşistlerin geçişi olmuş, askerlerin gölgesi ile sokağımızdan geçerken bize nefret dolu gözlerle bakmışlardı.

Birçok şey için artık çok geçti.

Hiç tanımadığımız, vize almak için gelen devrimciler vize alana kadar bizde misafir oluyordu.

Sessizce gelip gittiler. Her örgütten misafirimiz olmuştu, bu sayede 12 Eylül öncesi kurulamayan birlik misafirlik ile kurulmuştu.

Sahipsizlerdi, sahiplenen evlere de sahip çıkıyorlardı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta itirafçı çıkmadı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta misafir olup gidenler bizden hiç bahsetmediler.

Çok şanslıyız, biz işkence merkezlerine girmedik. Acıları, haykırışlarını duyduk; çaresizce, uzaktan, elimizde ne geliyorsa onlara vermeye çalıştık.

Tanıdık avukatlar, boş ev aramalar hep bu sürecin ürünüydü.

12 Eylül işkence demektir.

12 Eylül, ölüm haberlerinin haber bültenlerinde sürekli tekrarlanması demektir.

Halı, kilim içine sarılı, Samsun Asfaltı’na bırakılan devrimcilerin sessizliği...

Ölümler peş peşe geliyordu ama çoğunu biz başka isimlerle bilirken haber bültenlerinde gerçek isimleri geçiyordu. Fotoğrafı yayınlanırsa tanıyorduk.

Sessizce izlerken, sessizce biz de o sokaktan taşındık.

12 Eylül yeni bir süreci başlatmıştı.

Bir darbe oldu, bütün hayatımız bir daha geri dönmemek üzere değişmişti.

https://galatagazete.blogspot.com/2026/09/dergiler-yanarken.html


10 Eylül 2026 Perşembe

Çok Sesli Doğup Tek Saz Çalmak

Çok Sesli Doğup Tek Saz Çalmak

Her inanç doğduğu gibi kalmaz; değişir, gelişir. "Özüne sadık" diye bir şey yoktur; zaman onu öyle bir savurur ki bir bakmışsın özgürlük için doğan düşünce, otoriterlerin ve despotların sembolü olmuş... 

Tüm dinler, sözde de olsa var olan baskıya karşı ortaya çıkmış ve müritlerine birtakım vaatlerde bulunmuştur; onlar, yaşanılan karabasana karşı birer ışık süzmesidir. Ancak zaman içinde tüm dinler, egemen olan gücün birer aparatına dönüşmüştür. Bu güç kitleleri baskılamış, sessizleştirmiş ve onları biat eden, sadece nefes alıp veren birer canlıya çevirmiştir. Sırasını bekleyen kesimhanedeki herhangi bir canlı gibi; kurban olacak, pazarlarda satılan bir koç, inek, tavuk ya da hindi gibidirler... Din insanı ölüme hazırlar; efendileri rahat etsin, onlardan özgürlük talep etmesin diye... Çünkü dinlerin doğuşunda var olan o özgürlük —bir nefes almak için çıkılan yolda— müritler için değil, o dini yöneten ve ondan nemalananlar içindir. 

Din ritüellerini sabitlerseniz o din gericileşir, yobazlaşır ve o cendere içinde nefes alamaz hâle gelirsiniz. Sadece sözde ritüerler yerine getirilir; o din açıkça sadece gücü olana hizmet eden, kitleleri uyuşturan, onları efendileri karşısında boyun eğen, biat eden ve itaatkâr kılan bir yapıya bürünür. Dinler özgürleştirmez; tersine, bağımlı hâle getirir. 

Fransız Devrimi bu girdabı kırmış, halklara nefes alacakları bir alan açmış; dini, Tanrı'nın evine çekilip kendi yağıyla kavrulan ve kamunun kaynağını kullanamayan bir konuma getirmiştir. Dini gelişen, zamana ayak uyduran, yeni gelişmelere açık bir hâle getirerek yobazların elinden almıştır. Kısacası laik düşünce yobaz olana, sabitleyen ve zamanı durduran her şeye karşıdır. 

Ülkemizde katı kuralları olan ve değişmez kabul edilen sınırları mevcuttur açık, yobaz bir İslami anlayış vardır. Her İslami cemaat, tarikat ve siyasi örgütlenme, İslam'ı kendisine göre yeniden yorumlar ve ona biçim verir. Bu durum, özgürlük anlamına gelmek bir yana; tersine mezarları, geçmişten gelen tarihi alanları ve insanlık birikimini düşman gören bir anlayışı doğurmuştur. Ölümü meşru, öldürmeyi mutlak kılan bu yapı; içinde IŞİD, El-Kaide, Taliban ve Molla rejimlerini büyütmüştür. Bunların bu zaman diliminde ortaya çıkması tesadüfi değildir. Onlar için emperyalist düşünce dinin içindedir. Efendisine ve onun çıkarına hizmet ederek, emperyalist Amerikan askerlerinin Orta Doğu'ya yerleşmesinin önünü açmıştır. Sonuçta yobazlaşan dinin efendisi hep olmuştur ve olacaktır. 

Bugün Alevi inancı ve onu yaşayanların ortaya koyduğu anlayış, gittikçe yobazlaşan bir sürece tekabül etmektedir. Alevi inancı devletleşememiştir; ancak yakın zamana kadar devletin içinde bu kadar baskın olduğu bir süreçte de yer almamıştı. Bugün, devlet ve güç sahiplerinin çıkarına uygun olarak homojenleşirken ve kendi kurallarını sistematik hâle getirirken yobazlaşma yolunda adımlar atmakta; içinde taşıdığı çeşitliliği, özgürlüğü ve adalet kavramlarını yeniden tanımlamaya devam etmektedir. Alevi inancı kime hizmet edeceğini seçmek zorundadır: Halka mı, yoksa sermaye sahibi devlet gücüne mi? Ya içindeki çeşitliliği koruyup geliştirecek, "tek saz" söyleminden kurtulup çok sesli bir müziğe doğru evrilecek ya da geçmişin taklidi olan o "tıngır mıngır" yolda gözünü kapatıp kafasını sallayarak yürümeye devam edecektir. 

Alevi inancı çok sesli doğmuşken, zamanla tek sese düşmeye devam etmektedir. Bunu durduracak çağdaş bir bakış açısına ve doğru bir yönlendirmeye ihtiyaç vardır. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik tarihinden ders çıkarılamayan bu yol; kendisini bataklığın içinde efendisine hizmet eden, diğerlerinden farkı olmayan bir yapıya bürüyecektir. 

 

9 Eylül 2026 Çarşamba

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

"Yeryüzünün bizim olduğuna inanmak hataydı; oysa gerçek, bizim yeryüzünden olduğumuzdur" Nicanor Parra

Hayata Marx'ın penceresinden bakıyorum. İşçi sınıfının iktidarını ve onun çıkarlarını politik olarak savunuyorum.

Benim yorumlarımda, "Neden bugün yaşanan süreçte yobaza / siyasi İslam'a karşı Cumhuriyetçiler ile birlikte olmuyorsun?" diye hayıflanmalar duyuyorum.

Bugünü yaratan ben değilim. Bugün yaşadığımız süreç, Kemalist ideolojinin ürünüdür. Benim yaratmadığım ve katkım olmayan bir süreçte taraf olmak ve buna beni zorlamak doğru gelmiyor. Bu çatışmadan kim başarılı olursa olsun, benim konumumda ve üzerimdeki baskıda değişen bir şey olmayacaktır.

Her iki tarafı da otoriter ve otokrat olarak görüyorum. Ben bu iki dünya görüşünün dışında, özgür bir gelecek tasavvur ediyorum. Bu nedenle Kemalistler ile siyasi İslam'ın çatışmasında taraf olmak gibi bir zorunluluğum yoktur.

Eğer Kemalizm gerçek laikliği oluşturmuş olsaydı, siyasi İslam denen yapılanma bugün iktidarda Kemalist ya da ulus-devlet kazanımlarıyla mücadele etmez, onun kurumlarını ve düzenini tersine çeviremezdi. Bugün iktidarın elini güçlendiren zemin, Kemalist olduğunu iddia eden siyasiler ve onların tercihleriyle oluşmuştur.

Onları iktidara getiren süreçte en önemli kırılmalardan biri de 12 Eylül Kemalist faşist darbesidir. O faşist darbenin nasıl oluştuğu ortadadır.

Siyasi İslam bugün yaşadığımız gerçeğin bir parçasıdır. Yönetemiyorlar, yürütemiyorlar, ekonomiyi dahi biçimlendiremediler. Onları, emperyalist devletlerin çıkarlarına ve dönemin koşullarına uygun olarak iktidara getirilmiş bir geçiş süreci olarak görmekteyim. Toplumun temelini değiştirmişler; üretici bir toplumdan tüketici bir topluma dönüştürmüşlerdir.

Yıllarca komünistleri, Alevileri ve Kürtleri düşman olarak gören Kemalist anlayış, bugün bu grupları yanına alarak siyasi İslam ile mücadele etmeyi savunuyor. Çaresizlik içinde yanlarına birilerini aramalarını anlıyorum. Ancak benim tercihim ne siyasi İslam ne de Kemalizmdir.

Alevilerin çoğunluğu Kemalist, seküler bir bakış açısına sahiptir. Ancak Aleviler, bugün dergâhsız, örgütsüz ve cemevsiz kalmalarının nedenlerinden birinin Kemalizm olduğunu; onun yarattığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve sözde laiklik anlayışını gözden kaçırıyorlar.

Kısacası Aleviler, cellatlarının bıçağına kafalarını dayamış, siyasi İslam karşısında duruş sergiliyorlar. İki cellattan birini tercih etmeye zorlanmışlar ve seküler yaşamı, sözde de olsa laikliği seçmiş görünüyorlar. Çünkü siyasi İslam'ın Irak'ta, Suriye'de ve Afganistan'da neler yaptığı ortadadır. İran örneğini görenler de elbette çaresizlikten Kemalizm tarafında saflarını seçmiştir.

Ben kişi olarak demokrasi tarihini Meşrutiyet ile başlatırım. Bu, bugün de devam eden bir süreçtir. Kemalizmi başlangıç olarak kabul etmiyorum. Cumhuriyet bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve henüz kuruluşunu tamamlamamış bir süreçtir.

Kemalizmi, homojen bir toplum yaratmaya çalışan; tek lider, tek vatan, tek dil, tek din ve tek mezhep, tek bakış açısı üzerine kurulmuş, yaratmış olduğu resmi tarihi değişmez ve doğru kabul eden bir düzen olarak görüyorum. Bu tekli yapıyı, tarihimize yapılmış bir hançer olarak algılıyorum.

Gerçekten özgürlük isteniyorsa, Kemalist devletin yok saydıkları ve düşman gördükleriyle barışmak; daha çağdaş bir toplum için çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı ve laik yeni bir devletin oluşumunu savunmak gerektiğini düşünüyorum.

Her devlet, üzerine kurulduğu önceki devletin mirası ve ondan öğrendiği tecrübeler üzerine şekillenir. Modern bir deyimle, biz Kemalizm’i de Osmanlı’yı da deneyimledik. Şimdi ise daha farklı, insan onuruna yakışan, sınıfsız bir ülke kurma; düşünce kalıplarını ve alışkanlıkları yıkıp özgürce düşüneceğimiz, kendi özgürlük alanlarımızı yaratacağımız bir geleceğin nüvelerini oluşturma zamanıdır…

7 Eylül 2026 Pazartesi

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Gülistan Doku cinayetini hepimiz bir şekilde okuyoruz. Benim anladığım; kendisini devlet yerine koyan, "astığım astık" diyen bir zihniyet var. Bu, "tüm kadınlar benim cariyemdir" diye bakan bir anlayışın ortaya çıkardığı bir cinayettir. Kadın bu duruma itiraz etmiştir. "Neden beni izliyorsunuz?" dediğine göre ortada ısrarlı bir taciz mevcuttur. Fail, Dersim sokaklarında cariye olabilecek kadın arayışındadır. Devletin gücünü ve şiddetini; kendi egosu, arzusu, hükmetme ve yönlendirme dürtüsüyle birleştirmiştir. Bu cinayet; itirazı kabul etmeyen tacizci, tecavüzcü bir gencin, ailesinden aldığı özgüven ve güç ile işlediği bir suçtur!

Üstelik bu olay, devletin "astığım astık, kestiğim kestik" davrandığı bir süreçte yaşanıyor. Dönemin karakterine göre "her ölüm bir anarşi ve terör" sorunu olarak görülüyor; üstü kapatılıyor ve davalar açılmıyor. Gülistan Doku cinayeti, bir anlamda Dersim sokaklarını kirleten ve kadınlarını aşağılayan bu üstten bakışın, baskın ve devlet tarafından korunan Sünni inancın bir ürünüdür.

Ortada devlet destekli nefret söylemlerinin geliştiği bir ortam vardır. Bu anlayış, Alevi cemlerine "mum söndürdüler" diye bakmakta; bir anlamda imrenerek ama bu nefret söylemini içten bir kıskançlıkla yapmaktadır. Onlara göre bu cemler; evli, bekâr, reşit olmuş veya olmamış ayrımı yapmayan, toplu seks yapanların yeridir. İşte bu fesat ve nefret söylemini besleyen bir anlayış içinde yetişen bir genç, Kürt ve Alevi bir kıza yukardan bakmaktadır. "Nasıl olsa o yollu" diye düşünmüştür. Fazla ısrar etmeden onunla birlikte olmak, anın heyecanını ve eğlencesini yaşamak isteyen ergen bir gencin işlediği cinayettir bu.

"Ya benim olacaksın ya da kara toprağın!"

Bu cinayet; "Ya bana cinselliğini vereceksin, kulağıma hazzın nefesini üfleyeceksin ya da son nefesini verip kara toprağın olacaksın" bencilliğinin ürünüdür. Katilin bu eylemi tek başına işlemediği ortadadır. Amaç sadece cinsel birleşme değildir; toplu seks yapmak ve arkadaşına "Bak, benim gücüm ve kudretimi görüyorsun" havasını atmak da vardır. Bu durum, "Ben senden üstünüm; çünkü devlet benim ve yaptığımdan dolayı kimseye karşı sorumlu değilim" sözünün sessizce söylenmiş halidir.

Devletin birincil düşmanı Kürtlerdir. Arkasından Aleviler, son sırada da komünistler gelir. Gerçi tarihsel süreçte ve atmosfere göre bu sıralama değişir. Dersim bu üçünü de içinde barındıran bir "çıbanbaşıdır." Bu zihniyete göre, Dersimlilerin başına gelenler normal insanların başına gelmez. Onlar için Dersimliler, "kuyruklu ve kıllı" yaratıklardır. Bu bakış açısı, karşıdakini insan değil, hayvan olarak gören bir anlayışın yansımasıdır.

— Tarihsel not: Dersim hareketi başlarken, devam ederken ve sonunda dönemin Cumhuriyet gazetesinde Dersimlileri kıllı ve kuyruklu olarak tanımlayan kelimeler mevcuttu. O dizi yazısı bugün ibretlik olarak tekrar basılmalıdır. Sonuçta bir açılım varsa, geçmişin nefret söylemleri de yüzleşilmeye açılmalıdır. —

Bu olay; genç bir kadının öldürülüp cesedinin taşındığı bir trajedidir. Faili meçhul cinayetlerde çokça kullanılan yöntemlere uygun şekilde gömülmüştür. Dersim dereleri ve kuytulukları, içinde cesetlerden kalan kemikleri saklar. Ortaya çıkarılmamış ne kadar çok cinayet, katliamların bıraktığı ne kadar çok yüzleşilemeyen acı vardır. Dersim'de acı ve gözyaşı bir kader gibi sunulur; çünkü devlete göre onlar birer "çıbanbaşı", kadınları ise değersizdir.

Bu cinayet, "Her erkek istediği kadına teklif eder ve onunla yatar, çünkü Alevi kadını biraz meşreptir" şeklindeki çarpık bakışın bir sonucudur. Gülistan Doku cinayeti, devletin Alevi kadınına bakışının son örneğidir. Devam eden dava, bu bakışın teşhir edilmiş halidir.

Kısacası Gülistan Doku cinayeti Dersim'de işlendiği için devletin Alevi toplumuna bakışının son ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Van'da işlenen başka bir kadın cinayeti daha vardır. Orada Kürt bir kadının başına gelenler; uyuşturulması, tecavüz edilmesi, sonra da öldürülüp atılmasıdır! Bu kadın da erkek egemenliğinin ve o üstten bakışın kurbanıdır. Bu zihniyet, kadınları erkekler için bir hediye olarak görür. Onları canlı ve duygusu olmayan, sadece seks için yaratılmış birer cinsel obje olarak kabul eder.

Rojin Kabaiş cinayeti; egemen devlet anlayışının ortaya çıkardığı erkek bakış açısının, Kürt bir kadına yansımasıdır. Orada mezhepsel bakış açısından ziyade Kürt olmasının getirmiş olduğu dolaylı bir yansıma vardır. Belki katili Kürt de çıksa, o Kürt devletin istediği Kürt’tür; aslını inkâr eden, aslına her türlü eziyeti reva gören bir üstten bakış açısına sahiptir. Sonuçta cinayeti işleyenin etnik kimliğinden daha önemli olan; onun nasıl eğitilmiş olduğu ve devletin kabul ettiği resmi tarih ile nasıl biçimlendirildiğidir.

Kadın cinayetleri, hiçbir ayrım olmaksızın egemen bakışın kadınlar üzerindeki şiddetidir. Bu yüzden bu cinayetlerin hepsi siyasidir.

5 Eylül 2026 Cumartesi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Nazım Hikmet sergisi açılmış İzmir'de...

Sermaye, Nazım'ı kucaklayarak onun komünist geçmişini silip âşık, sevgileri için şiir yazan romantik bir insana dönüştürüyor. Sermaye birine sahip çıkıyorsa onun geçmişini, düşüncesini, yaşamını yeniden yaratıp onu bir metaya dönüştürür. Güzel sunumları, yeniden biçimlendirilen hayat öyküsüyle Nazım, sistem içinde, sistemin, sarı saçlı adamın bir neferine dönüşür. Kavga ettiği sistem, şimdi onu kendi diliyle anlatıyor; kendi hikâyesinin içinden onu yeniden kuruyor. Onu içeride tutan, ona işkence yapanlar bu yeni biçimin altında görünmez...

Ne zaman bir solcuya sermaye sahip çıksa, onu metalaştırdığına şahitlik ederim; içini boşaltır, alınıp satılan bir kartpostal hâline getirir. Sonunda, postal içinde ayakta duranların işkence yaptığı görünmez hâle gelir; postalların kimleri ezdiği, neden ezdiği unutulur. Düşüncesinden, yazdığı yazılardan dolayı içeride kalan, işkenceye maruz kalan insanları romantikleştirip onun gerçekliğini ortadan kaldırırlar.

Kartpostala dönüşen şair, sermaye ve onun üzerinden para kazananlar için postal sevici, postal sahiplerine emir veren lideri seven biri oluverir. Aslında o postallar onu çok ezmiştir. O postallar yüzünden kaçmıştır memleketinden; unutulur...

Sermaye içinde çalışan eski solcular, artık vazgeçin solcuların, devrimcilerin içini boşaltmaktan. Siz yapacak başka iş bulamıyorsunuz, biliyorum ama bırakın şairi komünist hâliyle; biraz ona saygı duyun...

Eski solcular en çok sola zarar vermeye devam ediyor. Çünkü sermayenin Nazım'ı dönüştürmesine içeriden itiraz etmesi gerekenler, çoğu zaman bu dönüşümün parçası hâline geliyor. Sermaye sahibi olan eski solcular, onların yanında çalışan solcular ve dışarıdan onlardan para beklentisi olan solcular da yapılan işlere alkış tutmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Solu bu kadar ayakaltına alıp ezmeyin. Zaten postallar gerektiği kadar ezmiş, nefes almakta zorlanmış...

Nazım Hikmet'i ezenler, bugün yaşadığımız rejimi kuran babalardır.

Dün Nazım'ı susturan anlayış ile bugün onu zararsız bir şaire dönüştüren anlayış birbirinden bütünüyle kopuk değildir.

Bugün yaşadığımız tüm sorunların gerçek sorumluları, Nazım Hikmet'i ezip yurt dışında sürgünde yaşamaya zorlayanlardır. Nazım Hikmet'i cezaevinde çürütenler, bugün sermayenin gerçek koruyuculuğuna devam ediyorlar.

Her yapılan etkinlik, hiç yoktan iyidir, diyebilirsiniz. Elbette bir şairin yeniden hatırlanması, eserlerinin insanlarla buluşması değerlidir. Ama mesele, onu nasıl hatırladığınızdır. Nazım Hikmet bu sistemle kavga etti, tıpkı Sabahattin Ali gibi. Biri ülke sınırları içinde faili meçhul bir cinayete kurban edildi; hepimiz aslında onun katilinin kim olduğunu biliyoruz. Nazım Hikmet sürgünde öldü.

Nazım Hikmet'in ailesinin önemli bir bölümü solcu değildir; sistemle uyumlu, devlet ve düzenle ilişkileri güçlü, köklü bir ailedir. Nazım Hikmet onların içinde, bir anlamda, ayrık otu gibidir. Kendi tercihini açık ve net olarak ortaya koymuş, her türlü baskıyı göze almış, inandığı yoldan dönmemiş gerçek bir komünist şairdir.

Sadece şair demek haksızlık olur. Yazardır, tiyatro yazarıdır, sinema senaryoları yazmış ve sinema alanında çalışmıştır. Çok yönlü üreten bir sanatçıdır.

Nazım'ı sadece aşklarıyla anmak, onun aşk şiirleriyle tanımlamaya çalışmak, ona yapılacak en büyük kötülüktür.

Onu evcilleştirmek, yalnızca geçmişini değiştirmek değil; bugün hâlâ bize söyleyeceklerini susturmaktır.

Nazım Hikmet bugün de sansüre karşı savaşıyor, tabuları kırmaya devam ediyor...

 

 

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı belki dün (30 Ağustos) paylaşılan şiirlerinden yaptığı alıntıları asla yazmazdı...

Ne yaparsın, o dönemin solcularının başına ne geldiyse Nazım'ın da başına geldi. O da işi abarttı; en güzel cümlelerini belki de o şiirlerin içinde kullandı. Cezaevinden çıkmak için solcu aydınların önüne, kurucu lidere ithafen şiirler ve yazılar yazdırıldı. "Ya aç kalacaksın ya içeride çürüyeceksin ya da özgürlük..." diye baskı uyguladılar. Birçok kişi, özellikle cezaevinde olanlar, bu baskıya boyun eğip yazdılar...

Nazım Hikmet tarihi bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Yaşanan tarihin her kaldırımında Nazım Hikmet'in bir akrabasının izi vardır. Devletleşme sürecinde her konan taşta bulabilirsiniz o parmak izini.

Akrabalarından farklı bir yol izler Nazım; Moskova'ya döner yüzünü. Moskova neyi işaret ederse, o da ona bakarak "Bu doğru, bu yanlış." der.

Moskova, Anadolu'daki savaşı antiemperyalist bir savaş olarak tanımlar; Nazım da onun söylediklerini tekrar eder. İster inanır, ister inanmaz ama söyler. Çünkü parti disiplinine çok inanmıştır. Örgütlüdür Nazım, örgütünün çizgisinden çıkmaz.

Bugün solcuların ellerinde Türk bayrağıyla yola çıkmasının, işçi sınıfının her eylemde ellerinde Türk bayrağıyla bulunmasının arkasında, işte tarihin bu başlangıcında Moskova'nın izi vardır. Moskova onlara öyle telkinde bulunmuştur ve onlar da ellerine Türk burjuvazisinin bayrağını alıp yola, eylemlere çıkmıştır.

Devlet için kimin ne taşıdığının önemi yoktur; ezilmesi gerekiyorsa ezer. Yani karşı tarafın elinde Türk bayrağı varmış, kızıl bayrak varmış, önemli değildir.

Devletin kendisine göre bir düşman tanımı vardır ve düşman gördüğüne karşı acımasızdır.

Yetmişli yıllarda yaygınlaşan gecekondu, alan açma, şehirleşme ya da şehirlerin köylüleştirilme süreci vardır.

27 Mayıs'tan sonra solcu olan Aleviler, gecekondularına, evlerine asıp "Bana dokunma, ben zararsızım." dedikleri bayrakları ve Atatürk fotoğraflarını gecekonduların yüzüne astılar; gelen belediyenin yıkım ekiplerine karşı.

Belediyenin yıkım ekibi, ilk etapta yıkıp geçti.

Bunun daha kârlı bir iş olduğunun farkına varan devleti yöneten siyasiler, gecekondulaşmaya yol verip, o yolu olmayan sarp yerlere elektrik ve yol götürünce yıkım ekiplerinin işi de sonlandı. Yani gecekonduları ne devrimciler koruyabildi ne de Türk bayrağı ve Atatürk portresi...

Dönemin siyasi liderlerinin oy devşirmesiyle gecekondulaşma yaygınlaştı; hatta ilk gecekondu mafyası da o süreçte olgunlaştı.

Sonuçta Moskova vermiştir Türk bayrağını Türk solcusunun eline.

Moskova işaret etmiş, çıkarına uygun bir şekilde...

Moskova'ya karşı gelmek ne haddine Türk solcusunun? Henüz ne tam kendi benliğini oluşturabilmiş ne de gerçek anlamda örgütlenebilmiştir. Komintern ile sınırlanmış çevre ülkelerde sol hareket, Komintern'in eline geçmiş; o süreçte komünistlerin ipini eline alan yapı, onları gerek gördüğü gibi biçimlendirmiştir. Çünkü ilk kurulan devlet yaşamalıdır, ne pahasına olursa olsun...

Hangi ülkede olursa olsun, Moskova'nın çıkarına kim karşı geliyorsa cezaevi yolu gözükmüş; işine geleni korumuş, almış götürmüş Moskova'ya, işine gelmeyeni ise...

Ülkemizde Sansaryan Han'da işkence görmüştür. İşkence gören, cezaevinde yatanların hepsi Moskova'nın işaret ettiği, Moskova'nın çıkarına uymayan ve kulağı çekilmesi gerekenlerdir. Moskova işaret etmiş, kulağını devlet çekmiştir...

Dün böyle bir disiplin ile biçimlenen solcu, bugün dünün iziyle yarına bakmaya çalışıyor. Elbette hepsi değildir. Moskova'nın biçimlendirdiği çizgiye itiraz edip farklı yolu deneyenlerin akıbeti, 12 Mart sürecinde çıplak olarak ortadadır...

Devrimci liderlerin ölümünde sadece devletin ve NATO'nun yeraltı örgütlenmesi Gladio'nun eseri olarak bakmak doğru değildir. Her idam, infaz, işkence bir anlamda Moskova'nın çıkarına uygundur. Onun yolundan gitmeyenlerin sonu bellidir!

Ya yüzleş ya da alışkanlıklarını bozma, öğretilmiş yolda devam et!

Bugün solcuların kafası karışık. Çünkü ya Moskova'nın yolundan gitmeye çalışacak ya da tarihle yüzleşip gerçek sınıf bayrağını eline alıp mücadele edecek.

İşçi sınıfının bayrağı alın teridir; mücadele de vurulup üzeri kanla yeniden renklenen tulumudur, gömleğidir...

Sınıfların kendisine uygun bayrakları vardır. Burjuvazinin yarattığı bir bayrak, işçi sınıfının bayrağı olamaz.

Burjuva devletinin oluşturduğu resmî tarih, işçi sınıfının tarihi değildir.

Her sınıf kendi tarihini yazacaktır.

Kaçınılmaz olan budur. Sınıflar kendi tarihlerini kendi penceresinden yazar. Bizim gibi ülkelerde işçi sınıfı, kendi tarihini yazmak yerine burjuvazinin penceresinden bakıyor.

Devletin sönümlenmesini, üretenin yönetici olmasını savunan işçi sınıfının politikası; devletin bayramlarını kutlayıp orada ötekileştirilmiş halklar üzerine nefret söyleminin gelişimine katkı sunmak değildir.

İşçi sınıfının çıkarı, alın terine burjuva bayraklarını yansıtmak değildir. Tersine, tüm burjuva bayraklarını o alın terinin içine hapsetmek; sınıfsız, sınırsız, bir arada yaşayan ve üreten bir dünya kurmaktır.

Sınıfın tek bayrağı vardır ve o da evrenseldir.

Sınıfı ezenlerin nasıl ki sınırı yoksa; her ülkede ürettikleri malları, sınıfın üzerindeki sömürüden kâra dönüştürüp piyasaya sürüyorlarsa, sınıf da onların sömürüsü altında sineye çekilmek yerine mücadele alanını bütün ülkelere yaymalı, küresel dayanışmayla mücadele vermelidir.

İşçi sınıfının duruşu evrenseldir; tıpkı ideolojisi gibi.

Sınıfın çıkarı, işçilerin birliğinin çıkarıdır.

Burjuvazinin "böl, parçala, yönet" politikası karşısında artık o eski yöntemleri çöpe atmış; sınıfın çıkarına uygun, bir arada yaşayan, birlikte üreten bir sınıf mücadelesidir esas olan.

Nazım bütün bunları bilmiyor muydu?

Elbette biliyordu. Ama dönemin siyasi iradesine, parti disipliniyle boyun eğdiği için o boyun eğişe uygun şiirler yazmıştır.

Bugün yaşasaydı, o şiirleri yazar mıydı?

 

30 Ağustos 2026 Pazar

Takvimde Sıradan Bir Gün

Takvimde Sıradan Bir Gün

2 Eylül yaklaşıyor.

Benim için önemli bir gündür; çünkü o gün babamdan kötü haberi, sabahın erken saatlerinde arayan doktordan öğrendim.

Uzun zamandır yoğun bakımda yatıyordu, bekliyordum. Her bekleyiş, her an bende daha derin acılara neden oluyordu. Biliyordum sonucu, çaresizdim. Çaresizlik insanı zayıflatıyor. Her yaşanan gün, son verilen nefes ile yeniden başlayacak gibidir…

Bekleyişim bitti. Gittim ölüm kâğıdını almaya, morga girdim, babamın yıkanması için. Ondan kalan bez parçalarını verdiler. “Ne yapacağım?” dedim, bıraktım…

Belediyeye gittim, yıkanma işi yapılsın diye. Arkasından büyükşehri aradım, memleketine götürmek için...

Koşturma sırasında saatler verildi. Zaman işledi, duran zaman ansızın uçuşa geçti, yetişmeye çalıştım. Sonra Hacıbektaş’a gidiş için yollar aradım… Babamı Nevşehir Havalimanı'nda alması için Tünay eniştemden ricada bulundum. O da, elbette, dedi…

Tek başıma morg kapısında bekleyişim, ölüm kâğıdını alışım ve onu Hacıbektaş'a yolculayışım...

Aradan yıllar geçmesine rağmen o günün her ayrıntısı hâlâ hafızamda. Çok değer verdiğim İsmail Bulut abimle Hacıbektaş'ta babamın cansız bedeni ile buluşmak için, yağmurlu bir gecede, arabamızın silecekleri gece yarısı kırılmış olmasına rağmen yola çıkışımızı da unutamam.

Burhaniye, bizim kişisel tarihimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Orada yakaladığım dostlukları, yoldaşlıkları; aynı pencereden bakıp farklı sonuçlara vardığım güzel dostlarımı ve onların hayatımdaki yerini hep koruyacaktır.

Hastalık sürecinde her daim yanımda olanları nasıl unutabilirim? Onlar artık kardeşimdir…

Burhaniye sokaklarına numara verilip yeni sokaklar açılıyor, büyüyor. O numaralar yerinde babamın isminin de olmasını çok isterim; orada bir Sait Özkan yaşadı denmesini…

Burhaniye'ye babam tedavi olsun diye gelmiştik. Çünkü ciğerlerinin temiz havaya ihtiyacı vardı.

Şimdi herkesin bir babası vardır. Ama beni diğerlerinden ayıran tarafı vardı; çünkü o aynı zamanda yoldaşımdı.

Devrimci Yol hareketinin Ankara Tuzluçayır'daki öğretmen örgütlenmesi içinde yerini devrimci bir öğretmen olarak almıştı. Abidinpaşa, Aydık Sokak'taki evimiz, Devrimci Yol hareketinin oradaki noktasıydı. Sadece Devrimci Yol'un değil elbette; kendisini solda tanımlayanların da uğrak yeriydi.

Sabaha kadar yazılan afişler, kuşlamalar, umut dolu günler…

Evimizin arkasında bulunan arsa ve hemen sokağın köşesindeki Başkent Lisesi, o dönemin cephelerinden biriydi. Faşistler ile devrimciler arasındaki geçiş ve çatışma noktalarındandı. Herkes kendi yerini bilir, ona göre konumlanırdı.

Devrimci mücadelenin yükselmesi ve sönümlenmesi sürecini hep birlikte yaşadık.

Devrimciler başlangıçta mahallelerde yer alan solcu görülenlerin evlerinden çıkmazdı. Çatışmalar keskinleştikçe örgüt evleri oluşmaya başladı. Silahlarla birlikte oralarda yaşarlardı.

Silahlar girdi, ilişkilerde biraz mesafe başladı… Silahsız mücadele sürecini çok kısa zamanda silahlı mücadele almıştı. Onların sokakta var olması bir güvenceydi.

Sık sık yapılan korsan gösteriler, şehrin değişik yerlerinde çıkan çatışmalarda taraf olmaya gidişler, duvar yazıları, kuşatmalar...

“Ne oluyoruz, neler olmakta, neler gelmekte?”

Hepimiz yaklaşanı fark ediyorduk. Ama gözümüze fener tutulmuş gibi, hareketsiz beklediğimiz bir süreçti.

O günlerden akıllarda kalanlar kadar vücutlarda, bilinçlerde de kalan travmalar… Kimler geldi, kimler toprağa düştü, kimler acılarını yüreğine alıp bugünlere savruldu?

12 Eylül ve sonraki süreçlerde kitaplara konu oldu, olmaya devam edecek…

Antifaşist mücadelenin ne anlama geldiğini bugün yaşadığımız savrulmalardan da anladık… Kimimiz Kemalist, kimimiz sosyal demokratların arkasında kırlangıç salladık, kimimiz zengin, kimimiz geçmişi silinmiş, yarını olmayan olduk…

Şimdi 2 Eylül yaklaşıyor.

O gün mezarlıkta bir avuç insandık. Yüreğimizde umudumuz, yarına dair hayallerimiz, geçmişten gelen siyasi sembolüm elimde, babamın cansız bedeninin üzerine örteceğim… Örttüm de.

Şimdi toprak altında birbirini kucaklamış hâlde topraklaşıyorlar. Toprakta, yanına diktiğim zeytin ağacının kökünde bütünleştiler, yeryüzünde bir zeytin yaprağına dönüştüler…

O günlerde yanımda olanların isimleri mezar taşının üstünde metal bir levhada yazıyor. Her birinin ismini babama, metal üzerine isimler yazarak fısıldamış oldum…

Elbette unuttuklarım da olmuştur ama orada, benim acı günümde yalnız bırakmayan dostlarıma vefa borcumu, taş üzerine bıraktığım isimler ile yerine getirdiğime inanıyorum…

Bir babayı kaybetmenin ötesinde, babamı ve yoldaşımı kaybettiğim gün yaklaşıyor.

Bazı tarihler takvimde kalmaz. İnsan kendi hayatında taşır onları.

2 Eylül de benim için böyle bir tarih.

 

28 Ağustos 2026 Cuma

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Biliyorsunuz, Ülker ismini Kur’an’dan alır. Yani bir cemaat ilişkisi içindedir. İslami duyarlılığı olan bir şirket, bu anlayışı nasıl başarıya dönüştürdü diye düşünürken aklıma gelenleri yazmak istedim.

Çocukluğumuzdan bugüne, tüm köy bakkallarına kadar ulaşan bir dağıtım ağı vardı.

Başlangıçta çok kötü ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla taklit ürünlerle üretime başlamış, patent almadan ürettiği ürünleri Türkiye sathına dağıtmıştır. Şimdi ise taklit ettiği ürünlerin gerçek sahipleri olan firmaları Avrupa’da satın alarak artık taklit değil, orijinal ürünlere sahip bir konuma gelmiştir.

Cemaat ilişkisini lojistik olarak kullanarak aslında ilk gıda alanında kargo işini çözmüştür. Lojistiği çözen, en kötü ürününü dahi pazarlamış; yeni tüketim alışkanlıklarını köy çocuklarına kadar taşımıştır. Her tüketilen bisküvi, “bir cemaate, bir şirkete” diye formüle edilmiş olabilir.

Bugün BİM, ŞOK, A101 gibi marketler, Ülker’in bu büyük başarısının günümüzdeki taklididir. Yerel olanı yok ederek yeni tüketim alışkanlıkları kazandırmışlardır.

Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde başarılı bir şekilde oluşturulmuş zincir marketler, küreselleşmenin sonucu olarak ülkemize aynı modelin yerel biçimleri olarak gelmiştir. Gerçi bu model daha önce Ülker’in dağıtım alanında, Coca-Cola ve Pepsi’nin dağıtım ağlarına benzer biçimde uygulanmıştır.

Bir cemaat ilişkisinin ulaştığı sermaye birikimini kimse gerçek anlamda hesaplayamaz. Çünkü cemaat ilişkisinin içinde kayıtlı olanın dışında, kayıtsız oranı da oldukça yüksektir. Çuvallara doldurulan paraların yerini zaman içinde, sahip oldukları ya da ortak oldukları katılım bankaları alacaktır.

Bunun en bariz örneklerinden biri, Almanya’nın Köln kentinde yapılan binalara aktarılan paralardır.

New York’ta yapılan gökdelenler...

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki cemaat merkezleri...

Ülkemizde hastaneler, okullar...

Silah sanayisine girmiş bir cemaat ilişkisi...

Kısacası, cemaat deyip geçilmeyecek bir konumdan söz ediyoruz.

Cemaat, lojistik işini en ücra yere dahi ulaşan eliyle görünür kılan bir yapıdır; Ülker’in bisküvisi bunun sembolik bir örneğidir.

Onların kontrol ettiği bu kadar büyük sermaye ile neler yapılıyor?

Elbette bu kadar büyük bir bütçe, çürümeyi de beraberinde getirir. Gerçek inananlarla yalnızca onların üzerinden para kazanan simsarlar arasındaki ayrım burada ortaya çıkar.

Cemaatlerin doğuşu Cumhuriyet ile başlar. Tarikatların bıraktığı boşluğu, imamlar ve o imamların etrafında oluşturulan cemaatler doldurmuştur.

Peki, bu imamlara cemaat yolunu açan ne olmuştur?

Bu, siyasi bir tercihle ilgilidir.

Anti-komünist derneklerin oluşumu, yani Komünizmle Mücadele Dernekleri...

Cemaat liderlerinin önemli bir bölümü bu derneklerle ilişkilidir. Çünkü bunlar aynı zamanda istihbarat görevini yerine getirmiş; yerelde oluşabilecek komünist hareketleri ve bireyleri jurnalleme işini gönüllü olarak yapmıştır.

Kanlı Pazar olarak tarihimize geçen olaylarda o dinci güruhun —aslında “güruh” yanlış; örgütlü bir kesimden söz ediyoruz— Amerikan gemilerine dönüp namaz kılması tesadüfi değildir.

O namaz kılanların önemli bir bölümünün 12 Eylül sonrasında devleti biçimlendiren konumlara gelmiş olmaları da tesadüflerle açıklanamaz.

Sonuç: Cemaatlere yol açan siyasi tercih, bugün yaşananlardan da sorumludur.

 

27 Ağustos 2026 Perşembe

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Hadi diyelim Kürtler yenildi, artık bunu saklamanın bir anlamı kalmadı. Eğer “Kürtler” denince PKK ve onun mücadelesi anlaşılıyorsa, bu durumda içindeki nefret kusmanın bir vesilesi olmasını bir türlü anlamıyorum. Adamlar güçlüyken atamadığınız tekmeyi düşünce atmak ne kadar onurludur?

PKK, kendi yoldaşlarının öldürülmesini yalnızca münferit cinayetler olarak yaşamadı; örgütsel kararlarla ve bunu meşrulaştıran bir siyasal söylemle savundu. Başka örgütlerden insanlara yönelik öldürme ve şiddet de bu tarihin bir parçasıydı. Bunların bir kısmı örgütün kendi yayınlarında açıkça savunuldu veya gerekçelendirildi. O dönemde eleştirmeyen, o cinayete karşı alkış tutanlar vardı: “Hain, dönek, ajan” diyerek... Şimdi bakıyorum, o cinayetleri gündeme getirip “Bilmem kim neden öldü?” diye soruluyor.

Konjonktür denen şey var. IŞİD diye bir canavarı yaratıp Ezidi Kürtleri esir alan, onları köleleştiren, pazarda satanlara karşı birlikte mücadele edenlere karşı bugün “Rojava rüyası sonlandı, bak gördünüz mü; Suriye rejimi, IŞİD'in devamı HTŞ ile iktidar ortaklığı kuruldu” denmektedir. Onlarla dayanışmaya giden Türkiyeli solculara “Boşu boşuna öldü” diye bakmanın, her dayanışma denildiğinde hayatını ortaya koyan insanları aptal görmenin neresi onurlucadır?

Her hareket yenilir, yeniden başka biçimde doğar.

12 Eylül faşist darbesiyle birçok devrimci hareket yenildi, sonra tipik bir Kemalist hareket olarak doğdular. Şimdi o devrimci hareketlerin geçmişini küçümsemek, yaşananları reddetmek, tüm hareketi ve o yolda ölmüş devrimcileri aptal görmek ne kadar doğrudur?

12 Eylül sonrası kendisine devrimciyim diyenler, hâkim oldukları cezaevlerinde kendi yoldaşlarını öldürdüler; ailelerinin gözü önünde öldürdüler ve onların çocukları miraslarına, anılarına sahip çıkmasın diye gözdağı verdiler. O devrimciler ölürken neredeydiniz? Şimdi kalkıp o süreci görünür kılıp tüm devrimcileri ve sol mücadeleyi karalamanın anlamı sola ne kazandırır?

Eleştirmek, ders almak, solun ölüm üzerine değil, yaşam üzerinde ayakları üzerinde doğrulmasını savunmak ayrı bir şeydir; solu toprağa gömmek ayrı bir şeydir...

Son Kürt isyanı da yenilebilir. Kürt sorunu çözülmez ise tarihin bize dediği olur: Bir başkası filizlenir. Sorun varsa, o sorun üzerinden yeni tarih hep yazılır...

Sınıfsız toplumu arzulayanların nefret söylemini büyütmesi, geçmişi hepten kötü görmesi, ders almak yerine küçümsemesi ve buna uygun söylemler geliştirmesi doğru değildir.

At izinin it izine karıştığı zamanlarda duruşunuzu soldan, yaşamdan tarafa koyarsanız elbette onurlu duruşunuzu bozmayacaksınız. Omurgasını sağlam tutanlar ancak ve ancak sol ütopyayı ileriye taşıyacaktır. Sisteme hizmet edenler, düzenin devamını dileyenler, sistemin yarattığı çöplük üzerinde kendilerine yeni yaşam alanı yaratamaz.

Bir siyasi hareketin bugün geldiği nokta, o hareketin geçmişteki bütün mücadelelerini geriye dönük olarak anlamsızlaştırmaz. Geçmişte yapılan hataları ve suçları eleştirmek gerekir; fakat bunu, o dönemin insanlarını bugünün bilgisiyle yargılayıp bütün mücadeleyi değersizleştirmek için yapmak başka bir şeydir. Solun görevi ne geçmişi romantize etmek ne de geçmişini mezara gömmektir; geçmişten neyin savunulacağını, neyin reddedileceğini ve neyin aşılacağını ayırt etmektir.

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran Aksu, Bir Umut Derneği ile başladığı yolculuğuna Umut-Sen ile devam etti ve Umut-Sen’e bağlı birçok sendikanın oluşumunda yer aldı. Başaran Aksu, 12 Eylül sonrası oluşan sol çizgiye en büyük emeği ve katkıyı sunanlardan biri olarak, işçi sınıfı içinde kendisini bağımsız örgütlenmeyle göstermiş ve kanıtlamıştır.

Bugün Ankara’da hakları ellerinden alınmış, alınteriyle kazandıklarını almak için mücadele edenlerin yanında, onlarla birlikte, deri koltuklara oturmadan, lüks binalarda işçisinden daha fazla maaş alarak yapmıyor bu işi. Elinde su şişesi, işçi ne yiyorsa onu yiyen, ne içiyorsa onu içen; direnişte en saflarda yer alan, polisle muhatap olan, basına açıklamalarda bulunan, gerektiğinde işçiye söz hakkı verip dinleyendir.

O, işçiden fazla işçi olmaya çalışmamış, onların önünden yürümemiş; birlikte, bir arada mücadeleyi mücadele alanlarında öğrenmiş ve geliştirmiştir. Elbette birçok hatası olacaktır, elbette geçmişin tecrübelerinden yararlanacaktır. O, Yeraltı Maden-İş Sendikası ve Çetin Uygur çizgisini bugüne taşımıştır. 12 Eylül öncesi Çeltek direnişinin farklı bir boyutu, bugün farklı alanlarda yeniden yaşanmaktadır…

Tam da bu nedenle onun mücadelesini yalnızca bugünün direnişleriyle sınırlı görmek doğru değildir; bu mücadele, işçi sınıfının geçmişten bugüne taşıdığı birikimin bugünkü koşullarda yeniden üretilmesidir.

Bugün onun sesinde Çetin Uygur vardır. Onun sesinde, madenlere sahip çıkan, “Üreten biz, yöneten de biz olacağız” diyen işçilerin sesi vardır. O slogan bugün işçilerin elinde, aklında daha da zenginleşmiş, daha da anlamlaşmıştır. Çünkü bugün bu mücadele yalnızca alın terinin karşılığını alma mücadelesi olmaktan çıkmış, işçinin ürettiği üzerindeki söz ve karar hakkını da tartışmaya açmıştır.

Sermaye ve iktidar ilişkisini teşhir eden bir boyuta gelmiştir onların direnişi. Ve bu mücadele yalnızca sermayeyi ve iktidarı değil, kendisini işçi sınıfının öncüsü olarak görenlerin de işçiyle kurduğu gerçek ilişkiyi sorgulatmıştır.

Solcu, devrimci olanların ne kadar işçiden uzak, kendi kibirleri içinde siyaset yaptıklarını ortaya sermiştir. Meydanda, işçinin yanında olmayana sol denir mi? Elbette önce sol, sonra devrimci olunur. Sol, sınıf siyasetidir. Sınıf için, sınıfın çıkarı için yol alır. Solun ideolojisini, duruşunu işçi sınıfı ve onun mücadelesi, başarısı belirler.

Çok büyük başarılara imza atılmamıştır belki, ama o küçük adımlar büyük başarıların ilk sesidir. Başarının sesidir Başaran...

Başaran bir şeyi daha başarmıştır: Yanında yürüdüğü her işçi, bir işçi lideri olmuştur. Çünkü onun anlayışında örgütlenmek, bir kişinin peşinden yürümek değil; birlikte yürüyen herkesin kendi sözünü, kendi iradesini ve kendi gücünü ortaya çıkarmasıdır. Kendi derdini, kendi isteğini kameralar önünde seslendiren, geri adım atmayan yeni işçi liderlerine örnek olmuştur. Onlar konuşurken Başaran susup onları dinlemiş, onlara daha fazla söz verir olmuştur.

Yani “Siz bilmezsiniz, ben konuşurum” kibri yoktur. Onlara yukarıdan bakmamış; onlarla eşit koşullarda, eşitlik içinde, bir arada ve birlikte mücadeleyi örmüşlerdir. Çıplak ayaklarıyla yol almışlardır.

Bugün Başaran tutuklu. Onu susturmanın, onunla birlikte söz söylemeyi öğrenen işçilerin sesini de susturacağını sanıyorlar.

Ama onun asıl başarısı, yanında yürüdüğü işçilerin kendi sözlerini söylemeye başlamasıdır. Kendi seslerini bulmalarıdır. Birlikte yürüdüğü insanların bir gün kendi ayakları üzerinde durup mücadele etmeyi öğrenmesidir.

Başaran’ın sesi bugün susturulmaya çalışılıyor olabilir. Ama o ses artık yalnızca Başaran’ın sesi değildir. İşçinin sesidir. Madencinin sesidir. Direnenlerin sesidir.

Ve belki de en büyük başarısı budur: Başaran yürürken, arkasından yürüyenler değil; yanında yürüyenler çoğalmıştır.

25 Ağustos 2026 Salı

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Senede bir defa, telefon numaramın hangi telefon sağlayıcısında kalacağına karar veriyorum; telefon numaramı taşıyorum. Çünkü servis aldığım firma, devam etmek için şu anda kaç lira ödüyorsam en azından onun iki katı kadar fiyat istiyor. Telefon numaranı taşıyınca aynı hizmeti yüzde 50 fiyatına başka bir firmada bulabiliyorsun.

Ülkede enflasyona göre fiyat belirlemiyor bu üçlü çete. Çete demek zorundayım, çünkü başka alternatif yok. Telefonsuz dolaşsanız, gittiğiniz yerde telefon kulübesi yok. “Hadi arayayım, oradan da bir yerde buluşalım.” diyelim; eskiden jeton filan vardı ama fiyatlar bu kadar astronomik, yani geometrik olarak artmazdı.

Üç şirket, ülkedeki diğer soyguncu şirketlere örnek oluyor.

Telefon şirketlerinde başlayan bu fiyatlandırma anlayışı, nedense piyasanın geri kalanında da kendine hızla yer buluyor.

Ev sahipleri kirayı en azından iki katına çıkararak gidiyor.

Sebze fiyatlarının artışı daha garip; hiçbir kategoriye girmiyor.

Banka kredilerinin faiz artışının haddi hesabı yok. İcralık olmayan kaç kişi kaldı? Her adliye sarayı ek bina yaptırıyor ya da kiralıyor; icralık dosyaları takip etmek için...

Ülkede şikâyet edeceğiniz bir makam yok. Piyasada tröstleşme söz konusu ama ülkede sözde tröst piyasası yok...

Şirketler fiyatlandırma yaparken ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar, kan emiciler bu bataklıkta yaşamaya devam ediyor... Bataklık kurumadan biz konforlu yaşama geçemeyeceğiz, çünkü her an tepemizde sivrisinek vızıltıları var...

Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo ise yalnızca pahalı bir hayat değil; giderek küçülen bir gelirle, giderek büyüyen bir gider tablosu.

Tek lider, tek bayrak, tek vatanda tek ezilen maaşı ile geçinenler, bu işten en çok hoşnut olanlar tröstleşmiş piyasanın patronları. Onların kasaları gün be gün dolarken, dünyada en fazla dolar zengini bu ülkede oluştu...

Maaşlar her ülkede artar, bizde ise enflasyon karşısında eriyor. Gelir küçülürken giderlerin arttığı piyasaya ne ad verilir?

Piyasa serbest, vatandaş mecbur.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Üretilen her teknoloji öncelikle silah sanayisi ve savaş amacıyla geliştirilir; daha sonra, tam anlamıyla olmasa da yarım yamalak bir şekilde sivil insanların kullanımına sunulur. Bizlerin kullandığı teknolojiler, aslında bize bahşedilenlerdir...

İlaç sanayisi de bu döngünün dışında değildir.

İlaç sanayisi, silah sanayisi ile kol kola yürür. Üretilen tüm ilaçlar aslında insanı yaşatmak değil, onu zararsız hâle getirecek çözümler üretmek içindir. Kısaca, biyolojik silahın görünür yüzüdür. Ve bütün bunlar yasalara ve hukuka uygun şekilde yapılır.

İlaç sektörünün tek bir amacı vardır: Parası olana göre ilaç üretmek. Üretilen ilaçlar; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve en fakir ülkeler için ayrı kategorilerde üretilir. Aynı marka, aynı patent, ama içeriği farklı ilaçlar piyasada dolaşır.

Bizim gibi ülkelerde ilaçlar iyileştirmek için değil, daha çok üstünkörü bir tedavi için kullanılır. Çünkü etken madde dozu düşük olduğu için, Batı'da kullanılan ilaçtan bir tane alınırken, bizde sanırım 10 doz alırsanız aynı etkiye kısmen yaklaşmış olursunuz...

Bunu Bayer firmasının CEO'su yıllar önce açıklamıştı. Kısaca: Parasına göre üretim!

Ama teknoloji yalnızca ilaçlardan ibaret değil.

Dünyada teknoloji çok hızlı ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar paralel olarak hayatımıza doğru giriyor. Çoktan savaş sektöründe kullanılan araçlar, adam öldürmek yerine bulaşıkları yıkayan şekilde bize sunulacak. Ev temizliği yapan araçlar, arazi temizliği yapacak boyuta çoktan ulaşmıştır.

Bizler ise sadece var olanları kullanıyor, onları amaçlarının dışında yeni amaçlar için kullanmaya çalışıyoruz. Hiç kimse gerçek anlamda o üretilen teknolojinin gerçek amacını bilmez; sadece bize sunulduğu kadarıyla kullanırız...

Belki de teknolojinin bize gösterilen yüzü ile geliştirilme amacı arasında her zaman büyük bir fark vardır.

Asıl mesele ise teknolojinin ne yaptığı değil, insanı neye dönüştürdüğüdür.

Genelde bizi kontrol eden, bizi aslında birey olmaktan çıkaran ve birer anonim insana dönüştüren bir sürecin içindeyiz.

Her birimizin bir kimlik numarası var. Çoğu yerde artık ismimizi sormuyorlar, çünkü belirleyici olan kimlik numaramızdır.

Kodlandık.

Her birimiz kodlandık ama hangi amaçla, kim tarafından, tam olarak bilemiyoruz.

Bizim sağlık verilerimiz birilerinin kayıtları içinde. Belki bir gün bu teknolojiyi kontrol eden bir şey, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmak istediğinde, nokta atışı yaparak ihtiyacı olanı gelip alacaktır.

Belki bizim bir böbreğimizi, bir karaciğerimizi ya da başka bir organımızı alıp istediği yere götürüp kullanacaktır...

Bir anlamda artık yalnızca kimliğimiz değil, bedenimiz de sistemin bir parçası hâline geliyor.

Her birimiz teknoloji sayesinde kimliksizleştirilirken, hem tüketici hem de yedek olma durumumuz söz konusu olmaya başladı.

İnsan artık yalnızca bir isim değildir. Bir kimlik numarasıdır, bir veridir, bir sağlık kaydıdır, bir tüketicidir. Ve belki de bir gün, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir yedektir.

Bütün bunlar olurken dünyanın başka yerlerinde savaşlar devam ediyor.

Savaşlarda organ ticareti, bir anlamda bugün bizim konforumuzu bozmuyor. Görmezden geliyor, duymazdan geliyoruz. Çünkü organı alınan, hayatı sönen şimdilik biz değiliz...

Belki de mesele tam olarak budur.

Teknoloji ilerliyor, savaşlar sürüyor, ilaçlar üretiliyor, verilerimiz kaydediliyor, kimliklerimiz numaralara dönüşüyor ve bedenlerimiz hakkında her geçen gün daha fazla bilgi birikiyor.

Biz ise bütün bunların bize dokunmadığı sürece yalnızca uzaktan izliyoruz.

Çünkü henüz sıra bizde değil...

Parası Olan Proje Yaptırır!

Parası Olan Proje Yaptırır!

Proje yapanları bir türlü anlamıyorum; çünkü proje, sonuçta para karşılığında iş yapmaktır. Para verenin amacına uygun, onun çıkarlarına dokunmayan her iş projenin bir parçası olur. Kısacası proje, para verenin düdüğünün çalmasıdır.

Eğer para veren, proje sonunda istediğini elde etmediğini; verilen paranın proje amacı dışında kullanıldığını ve bu nedenle farklı bir sonuç ortaya çıktığını düşünüyorsa, proje için verdiği parayı geri isteme hakkına sahiptir. Çünkü bunlar genellikle projenin başında açıkça belirtilir.

Şimdi projesini yapıp amaca uygun olmayan bir sonuç çıkaranların, kendilerinden para istendiğinde “Nasıl olur, neden para istenir?” diyerek itiraz etmeleri, aslında biraz işi saflığa vurmaktan başka bir şey değildir.

Bugün her ülkede proje üretenler var. Hatta iş yerlerinde projeler bir yarışmaya dönüştürülüyor; en verimli projeyi sunana iş veriliyor. Para veren, kendisine bir kazanç sağlamayacak işe neden para yatırsın?

Hayır kurumlarının bile parayla yatırım yaptıkları, cemaatlerin topladığı hayır paralarından anlaşılmıyor mu? Afrika’da “Açları doyuracağız” diyerek para toplayanların yaşamlarına bakın; lüks, şatafat ve oldukça görkemli merkezlerde iş yapıyorlar.

Bugüne kadar projelerde yönetici olmak istemedim; çünkü üretim özgürlüğümü yok edip daha ucuz emekle daha fazla verimlilik esasına göre çalışan şirketlere taşeronluk yapmadım. Ben projeye karşı olduğum için değil, üretimin amacını parayı verenin belirlediği bir çalışma biçimine karşı olduğum için girmedim böyle ilişkilerin içine…

Proje mantığı, taşeronlaşmanın farklı alanlara yayılmasını sağlayan araçlardan biri hâline gelebilir. Çünkü aynı işi şirketin kendi bünyesinde, kurumsal olarak yapmak verimliliği düşürecek, yani kâr marjını azaltacaktı. Sonuçta şirket açısından bunun avantajı, işi kendi bünyesinde sürekli bir yapı olarak tutmak yerine ihtiyaç duyduğu işi dışarıdan satın alabilmesi.

Proje, tam da burada devreye girer: Şirketin kendi bünyesinde yapmak istemediği ya da daha maliyetli bulduğu işi dışarıya, proje adı altında yaptırmasına olanak sağlar. Şirket, kendi bünyesinde sürekli çalışan bir ekip kurmak yerine belirli bir işi proje olarak satın aldığında, ücret, sosyal haklar, iş güvencesi, örgütlenme ve uzun vadeli istihdam gibi maliyetleri farklı biçimlerde dışsallaştırabiliyor. Bu nedenle “proje” yalnızca bir finansman yöntemi değil, emeğin parçalanmasının ve esnekleştirilmesinin araçlarından biri hâline geliyor.

Küresel sermayenin her ülkede doğrudan şirket kurmasına gerek kalmadan, kendi hedefleriyle uyumlu yerel aktörleri fonlayarak etkide bulunabilmesi de proje mantığının yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Küreselleşme, bir anlamda projelerin yolunu açtı; çünkü küresel yatırımın doğrudan yapılması yerine, her ülkede amaca uygun bir atmosferin oluşması için yerel güçlerin kullanılması mümkün hâle geldi.

Vakıflar aracılığıyla, şirketin o ülkede somut bir bürosu olmadan, şirketin çıkarlarına uygun çalışmalar yapacak bir anlamda taşeron kurumların oluşması sağlandı. Neoliberal ekonomik yapılanmanın ihtiyaçları, proje mantığının yaygınlaşmasını hızlandırdı. Proje, küreselleşmenin araçlarından biri hâline geldi.

Proje mantığı, şirketlerin risklerini en aza indirirken, merkezi ve sürekli örgütlenme yerine ağ tipi, geçici ve esnek bir örgütlenme biçimi sundu. İhtiyaç duyulduğu sürece para aktarıldı; hiçbir güvence ve gelecek vaadi olmadan, belirli bir süre içinde çalışmalar yürütüldü. Bu anlamda projeler, şirketlerin önüne geniş bir bulvar açtı.

Projeler sayesinde yerel olanın küresel olanla entegrasyonu sağlandı; ancak bu entegrasyon çoğu zaman yerel olanın küresel sermaye tarafından yağmalanmasından başka bir şey değildir.

Eskiden bir iş yapılırdı; şimdi o iş için proje hazırlanıyor.

Aradaki fark yalnızca isim farkı değil. İşin kendisi süreli hâle geliyor, finansmanı koşula bağlanıyor, sonucu ölçülüyor, performans kriterleri belirleniyor ve işi yapanlar sürekli aynı kurumun çalışanı olmaktan çıkıp proje süresince kiralanan emeğe dönüşebiliyor.

Parayı veren yalnızca projeyi finanse etmiyor; projenin sınırlarını, hedefini ve çoğu zaman sonucunu da belirliyor.