İki Tarih Arasında Babam
Bugün resmiyette babamın doğum günüdür. Gerçekte hangi gün
doğduğunu bilmiyoruz. Keşke Hristiyan olmuş olsaydı da kilise kayıtlarından
bulabilirdik. Ama Devlet-i Aliyye’nin devamı olan Türkiye Devleti’nde doğum
günleri ülke sathında hep anlatımlara, memurların inisiyatifine bırakılmıştır.
Bir de erkek çocukları elden alan askerî nizamname vardır.
Devlet doğduğu günü bilmez ama erkek olduğunu bilir ve gelir; ailelerden o
erkek çocuklar alınır, yıllarca süren askerlik ocağına bırakılırdı. Orada
bitle, pireyle, güneşle, karla, yağmurla mücadele ederken; diğer yandan isyan
eden Kürtlere karşı cephe savaşında olduğu öne sürülür, mahkeme kararlarıyla ya
öldürür ya da sürgüne gönderirdi. Sağ salim dönenler için askerlik, ömür boyu
süren bir anlatıya dönüşürdü.
Neyse ki babam öğretmendi. Öğretmenlere tanınan ayrıcalıktan
yararlandı; kısa sürede temel eğitimini alıp Siirt’in köylerine ilk Türk
öğretmen olarak atandı.
Orada Kürtçe öğrendi. Şafiî mezhebinin Alevi düşmanlığıyla
tanıştı. Her sabah oturdukları evin duvarından bir taş eksilirdi; çünkü
Alevinin evinden taş almak sevap sayılırmış. Neyse ki bu taşlar temele kadar
inmeyecek kadar yüzeyde kaldı.
Köydeki tek çatılı bina, önünde Atatürk büstü olan okuldu. O
binanın çatısı kaçakçıların eşyalarının deposu olmuştu. Jandarma sadece oraya
bakmaz, köyün en küçük noktasına kadar arama yapardı.
O yıllarda sınır Barzani için yok gibiydi; gelir giderdi o
taraflara. Bu sayede Barzani ailesiyle de tanış oldu babam. Nasıl olmasın;
köydeki çatılı binanın tek öğretmeniydi.
Doğu Ekspresi’nin ulaştığı istasyondan köye eşyaları
kaçakçılar taşıdı. Bunu başlangıçta o da bilmiyordu. Kaçakçı için eşya, sadece
eşyadır.
Tren ve uzun yolculuk hayatıma böyle girdi. Bugün hâlâ uzun
yollara gider, yolda insanlarla tanışırım. Eskiden “ülkeyi tanımak istiyorsanız
uzun yol gidin” denirdi. Şimdi uzun yola gitsen de yerel kültürle karşılaşmak
zor; ülkenin her yeri birbirine benzer hale getirildi. Sanki tek elden çıkmış
şehirler, kasabalar… Tek nizam, tek anlayış, tek tip sokaklar. Boyalar bile
aynı. Yolda giden için şehirler artık hiçbir şey anlatmaz oldu.
Bugün babamın doğum günü.
Bugün resmiyette doğdu babam.
İki rakam arasına sıkışmış bir yaşamın içinde, ben buna
tanıklık ederek büyüdüm.
Beline sararak afişleri evden Tuzluçayır’a götürdüğü günler…
O afişlerin gün içinde okulun Atatürk büstünde saklanması… Akşam korsan
gösterilerde kullanılması… Gösteri bitince sokağa ya da köprüye asılması…
Böyle bir cepheleşmenin içinde kaldık. Aslında seçmedik; o
savaşın içine itildik. Her Alevi, istemsizce bu cephenin bir neferi haline
geldi. Çünkü faşist saldırı kendini Alevi düşmanlığı üzerinden örgütledi.
Maraş, Çorum, Sivas katliamları bunun en açık örnekleriydi.
Ankara’da “kurtarılmış bölgelerin” Alevilerin yoğun yaşadığı yerler olması
tesadüf değildi. Direniş, bu zorunlu hattın içinde şekillendi.
Sonradan öğrenecektik ki bu cepheleşme, 12 Eylül darbesini
yapan generallerin ve arkasındaki Amerika’nın işiydi. Savaş bittikten, idamlar
yapıldıktan ve “demokrasiye” dönüldükten sonra…
Anti-faşist mücadelenin sosyalizm mücadelesinden
ayrıştırıldığını… Anti-emperyalist başlayan devrimci çizginin anti-faşist hatta
sıkıştırıldığını… Ve böylece anti-emperyalist ve doğal olarak anti-kapitalist
damarların binlerce insanın ölümü pahasına sönümlendirildiğini… Pentagon
duvarları arasında planlanmış bir süreç gibi…
Büyük savaşlardan önce geri kalmış ülkeler hep birer test alanına
çevrilir. Biyolojik ve kimyasal yöntemler burada denenir. Biz de tıpkı Arjantin
gibi, Şili gibi bu test sahalarından biriyiz.
Bizim 12 Eylül’ümüz, onların 11 Eylül’üdür. Darbecilerin
kıyafetleri farklıdır ama zihin aynıdır. Amerikan patentli darbeciler
“demokrasi” getirir; o demokrasi işkence merkezlerinde, idam sehpalarında,
infaz timleriyle kurulur.
Benim babamın doğum günü, ülke tarihinin bir dönemine
tanıklık etti.
Ben de babamdan geriye kalana hâlâ tanıklık ediyorum.
Onun bıraktığı mirası, birikimi ileriye taşıyorum.
Çünkü kendi tarihimizi yazamazsak, başkalarının yazdığı
tarihi kabul etmeye ve yaşadıklarımızı inkâr etmeye mahkûm oluruz. Ben inkâr
etmiyorum; yaratılan gerçekleri reddederek kendi gerçekliğimi kuruyor ve bu
zamana itiraz ediyorum.
İyi ki babam doğmuş. O olmasaydı, annem olmasaydı; ben ve
kardeşim olmazdık. Akan zamana küçük de olsa bir tanıklık da mümkün olmazdı.
Lüksemburg’un sözü aklımdadır: “Vardık, varız ve var
olacağız…”
Tarih böyle bir şeydir. İnsana dair olan bize yabancı değildir.
Marks’ın da işaret ettiği gibi, binlerce yıl önce söylenen sözler bile yeniden
tekrar eder kendini. Biz de tekrar etmeye devam ediyoruz.
