Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz
Feodal düzen içinde doğan kapitalizm, zamanla feodal beyleri
taklit etmeye başlamış; onların yaşamlarının karikatürize edilmiş hâlini
şehirlere taşımıştır. Toprak ağaları olan feodal beyler, başlangıçta şehir
yaşamından uzak durmuşlardır. Şehirler ise uzun süre, feodal beylerin yanında
çalışan işçilerin yaşam alanı olarak kalmıştır.
Zaman içinde bu işçiler, köle olmaktan çıkıp emeğini satan
bireylere dönüşürken, emeğin üzerinden kazanç elde eden yeni bir sınıf da
ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, köylüleri ve marabaları; soya dayalı
ayrıcalıklarla yaşayan feodal ağalardan yavaş yavaş koparmıştır.
Şehirler feodal düzende de vardı, ancak kapitalizmle
birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır. Var olan tüm kavramların altı yeniden çizilmiş,
toplumsal ve ekonomik yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir. Soya dayalı
ayrıcalığın yerini, zenginlik üzerinden yükselen ve yeni yollar açan bir sınıf
düzeni almıştır. İçten içe çürüyen eski yapının içinden yeni filizler doğmuş,
bu filizler ise gövdeyi parçalayacağı ana kadar büyümeye devam etmiştir.
Sermaye birikimi, feodalizmin çözülüşünü hızlandıran temel
dinamiklerden biri olmuştur. Feodalizmi yıkan bu yeni sınıf düzeni, sonradan
zenginleşen bir burjuva yapısı olarak Fransız Devrimi ile somutlaşmış; eski
düzenden devraldığı kültürel birikimi kendi yeni altyapısını kurmak için
yeniden kullanmıştır.
Sonuçta her yeni sistem, kendisinden öncekinin üzerinde
yükselir. Bir anlamda tarih, ülkemizde sıkça rastlanan höyükler gibi
düşünülebilir: her katman, altındaki yıkıntının üzerine inşa edilir. Her şehir
ve köy, yıkılanın taşlarını yeniden kullanarak varlığını sürdürür.
Kapitalizm de feodalizmi reddederek değil, onu dönüştürerek
kendi sistemini kurmuştur. Feodal beylerin egemen olduğu alanlar zamanla
homojenleştirilmiş ve modern ulus devletin zemini hazırlanmıştır. Çok kültürlü
yapıdan homojen topluma geçiş; acı, kan, sürgünler ve büyük savaşların da
zeminini oluşturmuştur.
Ulus devleti, çok kültürlülüğe karşı bir yapı olarak
şekillenmiştir; çünkü sermaye birikimi ve sonraki üretim süreçleri için
standartlaştırılmış, homojen bir topluma ihtiyaç duyar. “Tek dil, tek vatan,
tek bayrak” söylemi bu yeni yapının temel ifadesi hâline gelmiş, yeni
kutsallıklar yaratılmıştır. Kutsal olan ise sorgulanamaz, tartışılamaz ve
uğruna ölünmesi gereken bir değer olarak konumlanmıştır.
Ulus devletler aynı zamanda sömürgeciliğin yerine yeni bir
sistem geliştirmiştir: emperyalizm. Emperyalizm, kapitalist sistemin
sömürgeciliği yeni koşullara uyarlayan biçimidir. Farkı, eski düzen gibi
ayrıcalıklı soylar ya da aileler için değil; artık bir sınıf için yapılan
küresel yağma olmasıdır.
Bu düzende “üstün” kabul edilen uluslar, diğer toplumları
sömürür; onların emeğini ve kaynaklarını kendi sermaye birikimlerine
dönüştürür. Küresel ticaret yollarının kontrolü sayesinde elde edilen artı
değer, ulus devlet içinde daha büyük sermaye yoğunlaşmalarına yol açar. Böylece
kendi yurttaşına daha “uygar” ve konforlu bir yaşam vaat edilir. Kapitalizm,
böylece soylu ailelerin yerine daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir görünüm altında
kitleleri yeniden örgütleyen bir yapıya dönüşür.
Ulus devletler yeni kategoriler üretmiştir: gelişmiş ülkeler
ve gelişmekte olan ülkeler. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi çoğu zaman “hep
gelişmekte olma” hâline sıkıştırılmıştır. Ancak tarih, masa başında çizilen
rotaların sahada sürekli değiştiğini de göstermiştir.
Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının küresel karakteri
tesadüf değildir. Emperyalizm, kendi krizlerini çözmenin yolunu çoğu zaman
savaşta bulmuştur. Sistem ne zaman bir tıkanma yaşasa, bu tıkanmayı savaş ve
savaş sanayisi üzerinden aşmaya çalışmıştır. Savaş sanayisi yalnızca silah
üretiminden ibaret değildir; ilaç, kimya, lojistik, istihbarat ve daha verimli
yıkım teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsar.
Her sistemin bir sonu vardır; bu kaçınılmazdır. Çünkü her
sistem, sonunda kendi ürettiği artıkların içinde boğulma eğilimindedir.
Kapitalizm de feodalizme göre en büyük farkıyla, doğayı yalnızca ihtiyaç kadar
kullanmakla kalmamış; onu, kültürleri, coğrafyaları ve denizleri sınırsız bir
yağma alanına dönüştürmüştür. Bu yönüyle kapitalizm, yaşadığımız dünyanın
içinde büyüyen bir kanser hücresi gibi hem kendisini hem çevresini
tüketmektedir.
Kapitalist sistem, kendi iktidarını kurduğu anda aslında
içinde yeni bir filizin tohumunu da eklemiştir: işçi sınıfı. İşçi sınıfı,
burjuvazinin yarattığı yeni bir toplumsal sınıftır. Bu sınıf, kapitalizmin
geliştirdiği üretim gücünü ortadan kaldırmayı değil, onu özel mülkiyetin dar
sınırlarından çıkararak toplumsal hale getirmeyi hedefleyen tarihsel bir
potansiyel taşır.
Bu dönüşüm, sınıflar arası sınırların ortadan kalktığı ve
üretimin toplumun ortak yararına planlandığı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda
işçi devleti, yoksulluğun genelleştirilmesi değil; tersine üretim kapasitesinin
toplumun tamamına yayılmasıyla refahın genişletilmesini amaçlayan bir geçiş
aşaması olarak ortaya çıkar. Üretenin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplumsal
düzenin zemini bu süreçte oluşur.
Bugün sol düşünce olarak ifade edilen yaklaşım da özünde,
yoksulluğu korumayı değil, ortadan kaldırmayı hedefler. “Fakirliği paylaşmak”
değil, üretimin toplumsallaşmasıyla fakirliğin maddi temelini ortadan kaldırmak
esas meseledir.
Tarih boyunca her sistem, kendi içindeki çelişkilerden yeni
bir dönüşüm doğurmuştur. Kapitalizm de bu yasadan muaf değildir; kendi
yarattığı koşulların içinde, onu aşacak yeni toplumsal ihtimallerin zeminini
üretmeye devam etmektedir.
Kapitalizm kendisini yenilemiştir, yeni düşmanını içinde
yaratmıştır fikri ortaya atılmaktadır ama ben hala işçi sınıfı dışında yaratmış
olduğu yeni katmandan haberim yok… Önemli olan, bu dünyayı yaşanmaz hale
getiren bu sistemin yarattığı tahribatın aşılmasıdır. Tarih boyunca “kutsal
otorite” ya da “ilahi gölge” üzerinden kurulan ayrıcalıklı yapılar nasıl
çözüldüyse, bugün de tröstleşmiş, küresel ölçekte yoğunlaşmış sermaye
yapılarının yarattığı eşitsizlikler aynı tarihsel hareketin içinde aşılacaktır.