Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz
Türkiye sol hareketi kurumsallaşamadığı için, lider ve
müritleri şeklinde örgütlenmeye gitmiştir; çünkü önlerinde başka bir örnek
yoktu. Lider, her şeyi belirleyendir. Liderin belirlediği strateji tartışılmaz;
tartışan olursa örgüt dışına atılan bir yapı ortaya çıkar. Kısacası söz, yetki
ve karar liderdedir.
Liderin belirlediği yapılarda, lidere rağmen başka
seçenekler ortaya çıkıyor, yerel örgütlenmeler lidere rağmen başka biçimlerde
örgütleniyorsa, bunun örgüt literatüründeki karşılığı çoğu zaman şöyle ifade
edilir: “Kitle o kadar büyüdü ki kontrol etme şansımız kalmadı. Bundan dolayı
örgütsel yapımızı siyasi bir partiye dönüştüremedik.”
Bu, yenilgilerin temel dayanaklarından biri olarak
gösterilir. Çünkü kontrol edilemeyen yapıların çok hızlı çözüleceği varsayılır.
Gerçekten böyle mi?
Elbette değil.
Birçok yerel, yatay örgütlenme; lider ve onun etrafında
oluşan müritler örgütlenmesi, yani dikey örgüt, çok kısa zamanda çökerken
varlığını sürdürmüş, hatta duvar yazılarını bile bugüne kadar taşımıştır.
Yenilgiyi tatmış liderler, eski ihtişamlı, el üstünde
tutulan, bir sözü iki edilmeyen, kibirli —sonuçta belki kendisi kibirli olmayan
ama çevresi tarafından kibirli hâle getirilen—, her şeyi bilen ve duyan, örgüt
içinde istihbarata önem veren; fakat hayatın ve düşmanın içinden gelebilecek
uyarılara kulaklarını kapatan bir lider-mürit yapılanmasına dönüşür.
Bugün cemaatlerde ve sol siyasette benzer örgütsel şablonu
bulabilirsiniz.
Sonuç olarak, sağ-sol ayrımının bu kadar belirsizleştiği
ortamı yaratan, yalnızca siyasal koşullar değildir. Liderlerin duruşları ve
geçmiş örgütsel yapının üzerine yeni bir model yaratmaları da bu sürecin önemli
bir parçasıdır. Yatay örgütlenme yerine dikey örgütlenmeyi tercih eden, “küçük
olsun, benim olsun” ve “geçmişim beni ileriye taşır” anlayışıyla hareket eden
yapılar, giderek hayata ve siyasete müdahil olmaktan çıkar.
İş, sonunda popüler merkez partilerin mitinglerinde
kırlangıç sallamaya kadar sulandırılır. Elbette hep acil meseleler vardır;
“Önce o gitsin, sonra biz bakarız ve yeni bir yol açarız.” cümlesini
duyabilirsiniz.
Sol politika üretmeyenler; işçi sınıfının mücadele
alanlarına yalnızca göstermelik ziyaretler gerçekleştirir ve böylece işçi
sınıfı politikası yaptığını ele güne göstermeye çalışır. Ziyaret etmek, birkaç
eskiden kalan slogan atmak işçi sınıfına sahip çıktığının kanıtıdır!
Oysa toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış her yapı zamanla
cemaat, aşiret ya da tarikat benzeri bir örgütsel karakter kazanır. Bu
yapıların toplumun genelinde yüzdelik olarak çok düşük bir ağırlığı olsa bile,
kendi içlerinde oluşturdukları ekonomik, sosyal ve kültürel “pazar” zamanla
kapalı bir ekolojik yapıya dönüşür. Kendi kendisini koruyan, kendi yağıyla
yaşamaya çalışan bir sivil toplum (!) hareketi ortaya çıkar.
Asıl mesele, örgütün büyüklüğü ya da kontrol edilebilirliği
değildir. Asıl mesele, örgütün nasıl bir siyasal ve örgütsel kültür
ürettiğidir. Dikey, lidere bağımlı ve eleştiriyi dışlayan yapılar büyüdükçe
güçlenmek yerine kırılganlaşır. Her hareket içinden başka hareketlerin
doğmasına sebep olur, sonuçta lidere karşı anti-lider diyerek benzer bir lider
kendi egosunu büyütür. Lider olmak öyle kolay değildir, risklidir, çünkü
savaştığı sisteme karşı aslında korumasızdır. Sistem ise genelde sisteme karşı
değil de var olan liderlik kavramına karşı mücadele ediliyorsa, bugün örneğin
Erdoğan ve AKP'ye karşı mücadele ediliyorsa, onu tehdit olarak görmez, hatta
ona görünür olması için ortam bile yaratır; çünkü esas sorun olan sisteme yeter
ki eleştiri, mücadele odağı oluşmasın. Sonuçta anti-emperyalist,
anti-kapitalist olmayan her yapı bu sistem ve düzen içinde yaşamaya hak eder ve
bir yaşam alanı bulur, ama anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir örgütsel bağ
yaratılırsa 12 Mart sürecinde, o süreçte sol liderleri ölüm ile düzen için
tehdit olmaktan çıkardılar. Onların ölümünden sonra ortaya çıkan tüm liderler
bugün yaşamaktadır, çünkü onlar sisteme karşı değil, anti-faşist bir mücadeleye
zorunlu katıldılar… Faşist saldırılar 12 Eylül öncesi solu biçimlendirdi, onu
kavganın içine çekerek bir anlamda etkisizleştirdi. Buna karşılık yatay, yerel
inisiyatifi ve kolektif aklı koruyan yapılar, merkezi bir liderliğin yokluğunda
bile siyasal hafızalarını ve mücadele biçimlerini sürdürebilir.
Dolayısıyla geçmişte yaşanan yenilgileri yalnızca “Kitle
büyüdü, kontrol edemedik.” diyerek açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü
görünmez kılar. Belki de asıl soruyu başka türlü sormak gerekir:
Sorun, kitleyi kontrol edememek miydi; yoksa kitleyi kontrol
etmeye çalışırken, gelmekte olanı fark edip ona karşı önlem almak için artık
çok geç olmasından kaynaklanan kaderine boyun eğmek miydi?
“Nasıl olsa bu darbe de gelir, kısa sürede etkisini ortadan
kaldırır ve bizler yeniden ayağa kalkarız.” iyimserliği, bugün yaşadığımız
atmosferi yarattı…
Yatay örgütlenme bu ülkede gerçek anlamda çok
deneyimlenmedi; çünkü yatay örgütlenme kurumsallaşmayı beraberinde getirir,
kuralları ortaya koyar ve o kurallar içinde örgüt kendi organlarını oluşturur.
Elbette bundan dolayı aksayan yönler de çok olacaktır; karar alma ve eyleme
geçme süresi uzayacaktır. Bunu bertaraf eden birçok örgütsel model geçmişte
olmuştur. Nedense bizler sadece kendi yaşadıklarımıza ve çevremize bakarak
hareket ediyoruz.