Galata Gazete


2 Ağustos 2026 Pazar

Tek'in Karşısında

Tek'in Karşısında

Ara ara bana hangi siyasi yapıya yakın olduğumu soruyorlar.

Kendimi, Kemalist olmayan, kendi arkadaşını ya da yoldaşını öldürmeyen, Marksist bir dünya görüşüne sahip siyasi yapılara daha yakın hissediyorum.

Bunun nedeni aslında oldukça basit. Tek lider, tek ideoloji, tek doğru, tek kültür... Kısacası, "tek" üzerine kurulu her anlayışın insanı özgürleştirmek yerine ona sınırlar çizdiğini düşünüyorum. Benim özlemini duyduğum dünya ise bunun tam tersidir: Daha özgür, daha eşit, daha fazla söz hakkının olduğu; farklı fikirlerin bir arada yaşayabildiği ve hiçbir düşüncenin mutlak doğru olarak dayatılmadığı bir dünya. Bu nedenle kendimi de bu özleme en yakın siyasal gelenek içinde ifade edebiliyorum.

Tarihe emekçilerin gözünden bakmayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü işçi sınıfının yarattığı kültürün, burjuva kültürüne göre daha derin, daha üretken ve daha zengin bir yaşam deneyimi sunduğuna inanıyorum.

Bugün burjuva kültürü büyük ölçüde tüketime, rekabete ve popülerliğe dayanıyor. İnsanı üreten bir özne olmaktan uzaklaştırıp yalnızca tüketen bir bireye dönüştürüyor. Başarıyı başkalarının emeği üzerinden daha fazla biriktirmekle, mutluluğu ise daha fazla tüketebilmekle ölçüyor. Böylece insanlar, çoğu zaman farkına bile varmadan, başkalarının ürettiği artı değere el koymanın olağan kabul edildiği bir düzenin parçası hâline geliyor.

İşçi sınıfının dünyası ise bunun karşısında duruyor. Temelinde, üretilen değerin daha adil paylaşılması, insanların emeklerinin karşılığını alabilmesi ve hiç kimsenin başkasının emeği üzerinden ayrıcalık kurmaması fikri yer alıyor. Bu yüzden emeğin merkezde olduğu bir toplumsal düzeni, insan onuruna daha yakın buluyorum.

Mirasın belirleyici olmadığı, doğuştan gelen ayrıcalıkların insanların yaşamını belirlemediği, emeğin daha fazla değer gördüğü bir toplumsal düzen fikrinin daha adil olduğunu düşünüyorum.

Elbette hiçbir siyasal gelenek kusursuz değildir. Ancak özgürlüğü, eşitliği ve dayanışmayı esas alan; insanı yalnızca tüketen bir birey olarak değil, toplumsal bir varlık olarak gören anlayışlara kendimi daha yakın hissediyorum.

Bu yüzden bana "Hangi siyasi yapıya yakınsın?" diye sorulduğunda vereceğim cevap, bir parti ya da bir örgüt adı değildir. Ben, insanın insana tahakküm kurmadığı; emeğin sömürülmediği ve hiçbir düşüncenin mutlak hakikat olarak dayatılmadığı bir dünyanın tarafındayım.

Benim için Tek'in karşısı, tam da burasıdır.

 

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, bombalar ve ordular gelir. Oysa tarih, savaşların yalnızca silahlarla yürütülmediğini; ekonomik baskılar, zorunlu göçler, demografik değişimler ve toplumsal dönüşümler üzerinden de şekillendiğini göstermektedir. İnsan hareketleri, kimi zaman savaşların bir sonucu, kimi zaman ise yeni siyasal ve toplumsal dengelerin oluşmasına etki eden önemli unsurlardan biri hâline gelir.

Fas topraklarından, işgal edilmiş İspanya'ya ait Sebte (Ceuta)'ya yönelik kitlesel göç, birden gündemi, yani savaş gündemini Afrika'nın en kuzeybatı ucuna taşıdı. Fas topraklarından İspanya'ya, dolayısıyla Avrupa'ya yönelik göç dalgasını önleyecek hiçbir mekanizma yok aslında. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki, var olan tüm siyasi sınırları bir anda değiştirebilme gücüne sahiptir. Bunun için onları oraya doğru "süpüren" birilerinin olması yeterlidir.

Bizde de buna benzer görüntüler yaşandı. Güney sınırlarımızdan süpürülen çok sayıda mülteci geldi.

Savaş, iç dinamiklerin ve güç dengelerinin değişmesi anlamına gelir. Her savaş, bir anlamda savaşan tarafların gücünün ortaya serilmesi, uygun görülen gücün iktidara taşınması ya da var olan iktidarın gücünü daha otokratik bir yapıya dönüştürecek bir hâl almasının sağlanmasıdır. Kısacası, savaşı yöneten silah üreticileri, istediklerini elde edene kadar insanın bu mülteci gücünü kullanarak onu bir anlamda silaha dönüştürürler.

Savaş sadece kimyasal ve biyolojik silahlarla yapılmaz.

Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa'dan Türklerin sürülmesi de bir savaş yöntemiydi. Sürülen ya da süpürülen insanlara yeni bir vatan vaat edilir. Göç edenlere, savaş bitip barış sağlandığında geri dönüşün mümkün olacağı anlatılır. Ancak genellikle böyle olmaz. Çünkü sürgün edilenlerin gittikleri yerlerin istikrarlı yapısı bozulmuş, yeni bir toplumsal yapı oluşmuş ve yeni dengeler kurulmuş olur. Bu nedenle süreç, teoride anlatıldığı gibi işlemez.

Balkanlardan göç edenler, bugün yaşadığımız Cumhuriyet'i göç ettikleri topraklardan taşıdıkları birikimle kurdular. Üstelik bu yeni gelenler, Avrupa'nın modern düşünce yapısını ve teknolojisini de Anadolu topraklarına getirmiş oldular. Kısacası Balkanlardan göç edenler, o dönemin ulus devlet anlayışının ve Fransız Devrimi'nin etkilerinin bu topraklarda kök salmasını sağladılar.

Göç hareketi incelenirse, dünyanın Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı, yani Dünya Savaşları'nın koşullarını hazırlayan şartlarla birçok benzerlik taşıdığı görülür. Gerçi biz bu benzerliği yıllardır dile getiriyoruz. Ancak bu kez insan hareketi, küresel bir savaşa giden doğrudan bir adımdan çok, hibrit savaşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Belirli sınırlar içinde güçlerin, özellikle de silah üreticilerinin, modern yok etme araçlarını test ettiği ve pazarladığı alanlar öne çıkarılmıştır.

Küresel savaş kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Çünkü her göç dalgası iç dinamikleri değiştirdiği gibi, toplum içinde "öteki" konumuna düşenlerin her hareketi, o ulus devleti oluşturan kesimler arasında nefret söyleminin ve cepheleşmenin büyümesine de zemin hazırlar. Sağ iktidarlar ise iç kamuoyunu oyalayacak ve başarısızlıklarının üzerini örtecek bir savaş atmosferi içinde yaşanmasını isteyebilir.

Olağanüstü koşullar içinde insan hakları çoğu zaman yalnızca söylem düzeyinde kalacaktır.

Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, toplumların nüfus yapısını, siyasal dengelerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir. Göç hareketleri de bu dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından biri olmuş; kimi zaman yeni devletlerin kurulmasına, kimi zaman ise mevcut devletlerin iç dengelerinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

İnsanlık, savaşların gerçek maliyetini yalnızca yıkılan şehirlerde değil, yerinden edilen milyonlarca insanın hayatında görmektedir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise ancak insanların yurtlarından kopmak zorunda kalmadığı, hukukun üstünlüğünün korunduğu ve uluslararası iş birliğinin güçlendiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kapitalist sistem içinde olacak iş değildir.

 

Rüzgâra Karşı Yürümek

Rüzgâra Karşı Yürümek

Bugün kimse uzun yazılar okumak istemiyor. Video daha hızlı, kısa içerik daha cazip. Algoritmalar bizi sürekli tüketmeye çağırıyor. Oysa insan yalnızca tüketerek değil, üreterek de yaşar. Yazmak tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü yazı, algoritmanın değil, insanın ritmiyle ilerler.

"Çok yazı yazıyorsun; üstelik çok uzun. Bu zamanda kim okuyacak?" diyenlerin sayısı az değil. Haklı oldukları bir taraf da var. İnsanların önünde tüketebilecekleri sayısız video, TikTok ve YouTube kanalı duruyor. Google ve benzeri küresel şirketler bu devasa trafiği paraya çevirirken, elde ettikleri gelirin çok küçük bir bölümünü milyonlarca içerik üreticisine dağıtıyor. Borsada hisse alan biri gün sonunda ne kazandığını öğrenir; dijital platformlarda çalışanlar ise ay sonunda ya da sözleşmelerinde belirtilen tarihte, tıklama başına ne kadar kazandıklarını görürler.

YouTube bu modeli belki de en başarılı uygulayan platformlardan biri oldu. Kazancının küçük bir bölümünü içerik üreticilerine aktararak hem milyonlarca insanı video üretmeye teşvik etti hem de dünyanın en çok ziyaret edilen platformlarından biri hâline geldi. Büyük kazanıyor, küçük dağıtıyor; ama dağıttığı küçük pay, sistemi ayakta tutmaya yetiyor. Küreselleşmenin mantığını bundan daha iyi anlatan bir örnek bulmak zor.

Yerelde içerik üretenler de bu düzenden memnun görünüyor. Çünkü geleneksel medyada yer bulamayan insanlar kendi mecralarını kurabiliyor, söylemek istediklerini doğrudan dile getirebiliyorlar. Fakat zamanla başka bir süreç başlıyor. İzleyicisini kaybetmemek için algoritmaları, istatistikleri ve beğeni eğilimlerini izleyen içerik üreticisi, farkında olmadan kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Kendi sözünü söyleyen kişi olmaktan çıkıp, izleyicinin duymak istediğini üreten bir aparata dönüşüyor. Bugün sosyal medya üzerinden satış yapan ya da görünürlük peşinde koşan birçok kişi, bir ölçüde piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalıyor.

Benim böyle bir kaygım yok. Yazdıklarımdan para kazanmadığım için, "Karşımdaki ne düşünür, nasıl daha çok beğeni alırım?" hesabını yapmak zorunda değilim. İçimden geldiği gibi yazıp çizebiliyorum. Belki de bu, yaşadığımız siyasi ve tarihsel atmosferde akıl sağlığını koruyabilmenin en etkili yollarından biridir.

Yazmak, algoritmalara ve piyasanın insanı dönüştüren baskısına karşı bireyin kendisini koruma biçimidir.

Akıl sağlığını korumanın iki yolu var. Birincisi, akışa uyum sağlamak; ne etliye ne sütlüye karışmadan, sistemin senden beklediği gibi yaşamak ve gemini yürütmek. İkincisi ise yazmaktır. Yazmak, insanın hem kendisini hem de yaşadığı zamanı anlamasını sağlar. Olaylara uzaktan bakmayı, farklı düşünme alanları açmayı öğretir. Havaya savrulup giden sözlerin yerine, dönüp tekrar bakabileceğin kalıcı izler bırakır.

Yazı ve çizgi, insanın kendisini tanımasının en güçlü araçlarıdır. Belki de bu yüzden yazarlar ve çizerler dışarıdan göründüklerinden daha güçlü insanlardır. Ama aynı zamanda en kırılgan olanlar da onlardır. Zihinsel hassasiyet ile yaratıcılık çoğu zaman aynı yerde buluşur. Kimi zaman psikiyatri kliniklerine uzanan yol da buradan geçer. O yatışlar bazen yeni kapılar açar, yeni bakış açıları kazandırır. Ancak insan, kendisini tetikleyen şeylere karşı savunmasını kuramazsa, yaratıcılık acıyla iç içe geçebilir.

Van Gogh'un yaşamı bana bu konuda hep düşündürücü gelir. Arada bir, özellikle Fransa'da geçirdiği son yılları yeniden okurum. Onun trajedisi yalnızca büyük bir ressam olması değildi; aynı zamanda yalnızlığıyla baş edememesiydi. Bazen kendi kendime düşünürüm: Hayatın içine daha fazla karışabilse, insanlarla daha güçlü bağlar kurabilse, belki bambaşka bir yaşamı olabilirdi. Bunun kesin bir cevabı yok; ama insanın aklına ister istemez geliyor.

Belki de en doğrusu, her sıkıntıda çözümü yalnızca dışarıda aramamaktır. Elbette gerektiğinde psikiyatrik destek almak önemlidir. Ama insanın kendi iç dünyasını tanımasının yollarından biri de yazmaktır. Yazın, çizin. Sistemin bütün dayatmalarına, bütün yönlendirmelerine rağmen kendi sesinizi kaybetmeyin. Çünkü insan, rüzgâra karşı yürüyebilir. Asıl mesele, rüzgârın önüne kapılıp gitmemektir.

 


Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti

Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti


Siyasette en büyük yanılgı, gücü sadece iktidarın elinde sanmaktır. İktidarı ayakta tutan, çoğu zaman ona karşı olduğunu söyleyenlerin tercihleri, hataları ve suskunluklarıdır. Bir iktidar yalnızca kendi başarısıyla uzun yıllar ayakta kalmaz; onu besleyen bir siyasal düzen, onu meşrulaştıran bir muhalefet ve her yenilgiyi "bir sonraki seçime" erteleyen bir siyaset anlayışı da gerekir.

Bugün yaşanan tartışmalar sadece belediyelerin el değiştirmesi ya da muhalefetin yaşadığı sıkıntılar değildir. Asıl mesele, yıllardır aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç bekleyen siyasal aklın iflasıdır. Kalabalık yürüyüşlerin, sloganların ve ekranlarda üretilen iyimserliğin gerçek siyasal mücadele yerine geçtiği bir ortamda, başarısızlık artık istisna değil, süreklilik hâline gelir.

Sosyal demokratların bu duruma düşmeleri elbette kendilerinin eseridir. Erdoğan'ı iktidara taşıyan, onu başarısızlıklarına rağmen orada tutacak her türlü yolu açan yine bu onlardı. Şimdi ise mağduriyetleriyle gündemdeler. Kazandıkları belediyeler tek tek elden gidiyor. Hani Alman papazın hikâyesini anlatırlar ya; en son papazı almaya gelirler ve papaz arkasına bakıp, "Kimse bana sahip çıkmayacak mı?" der. Sosyal demokratlar kime sahip çıktı da şimdi sürekli dayanışma bekliyor? Birkaç kırlangıç sallayan mahalle takımı kadar seçmeni olan sosyalistlerin onlara sahip çıkması elbette sorunu ortadan kaldırmıyor.

Kitlesel seçmeni olmasına rağmen o kitleyi bertaraf edip, "Biz yapacağız.", "Sabreden derviş muradına erecek." diyerek sandığı beklemeyi tercih etmeleri şaşırtıcı değildi. Peki, sandığı kimin saydığını, içinden atılmayan oyların çıktığını unuttuk mu? Mühürsüz oyları kabul eden yine sosyal demokratlar değil miydi?

Bugün aslan ile kedinin kavgasına şahitlik ediyoruz. Her iki taraf da kendisini lunapark aynasında görüyor; biri olduğundan büyük, diğeri olduğundan güçlü…

Şimdi muhalif kanalların haberlerine dahi bakamıyorum. Cıvık cıvık yorumlar, başarı gibi gösterilen adımlar, "iktidara yürüyoruz" söylemleri... Erdoğan'ın paradigmasını dahi anlayamamış insanların yorumları...

"Ne olursan ol, gel!" diyen bir anlayışın olduğu bir zamanda, belediye başkanının telefonunu bile açık tutamayan bir partinin başarısı mı olur?

Sosyalistlerden alınan sloganlarla solcu gibi slogan atıp, yollarda omuz omuza, kol kola girilen yürüyüşlerin hiçbir sonuç getirmediği ortada olmasına rağmen, birkaç kırlangıç sallayarak yapılan yürüyüşlerin anlamsızlığını hâlâ çözebilmiş değiller. Demek ki bugüne kadar başarılı olmadılarsa, bundan sonra da başarılı olmayacaklar. Yani başarı için kapı aralamak yerine, iktidarın meşru olmayan, meşruiyetini uluslararası sessizlikten alan Erdoğan'ın bu başarısına gölge düşürecek hiçbir şey yapmayan muhalefet mi başarılı olacak?

Siyaset para işidir; parası olan siyaset yapar.

Bunu yeni kurulan Yeni Parti bir kez daha gösterdi. Parasız yola çıktığında seçmeninden, başarıya susamış kitleden parasını almasını bildi. Ona para yatıranlar hiç sormadı: "Sevgili vekiller, siz kaç lira bağışta bulundunuz? Vekil olarak partiye yatırdığınız ya da seçim sırasında kiraladığınız büroların masrafı kadar parayı yeni partiye bağışladınız mı?"

Futbol takımı başkanlığı seçimleri gibi... Başkan, parası olan, ihale peşinde koşan bir işverendir. "Gönlünü verdiği" renklerin kupa alması için takım başkanlığına aday olur. Aslında futbol kulübü başkanlığı, iktidarla iletişim kurmanın en önemli araçlarından biridir. Bugün "beşli çete" diye adlandırılan, devletten en çok ihale alan şirketlerin sahiplerinin geçmişlerine baktığınızda, futbol kulüplerinin yönetim kurulu üyeliklerini görürsünüz.

Futbol sadece futbol değildir; yeter ki seyircisi olsun. Cebinde parası olmadığı hâlde takımı için ekmeğinden kesip para yatıracak insanlar bulunsun. Her sene değişen forma için para biriktiren bir tüketim çılgınlığı devam etsin. Bu tüketim kültürü sürdüğü sürece futbol kulüplerinin yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği için bol reklamlı yarışlar da sürecektir. Çünkü "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez." Üstelik hormonlu, kısa sürede şişirilmiş, tadı tuzu olmayan, hayatını kafeste geçirmiş birkaç aylık tavuklar bile buna dâhildir.

Futbol seçimi ile meclis seçimi arasında artık hiçbir fark kalmadı. Seçim, seçimdir.

Gelinen son noktada, "Bizim üzerimize ne düşerse onu yaparız efendim." diyen bir anlayış var. Seçende de seçilende de aynı anlayış hâkim. Bizler küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, "gelişmekte olan" bir ülkeyiz. Gerekirse göçmen alırız, gerekirse savaş bölgelerine asker göndeririz, gerekirse fakir ülkelere ekonomik yardım ederiz; ama emeklisine insanca yaşayabileceği bir maaş vermeyiz.

Bizde siyaset; emekliden ve emekçiden kesip sermayenin istediğini yapmaktır.

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; sandığı koruyacak irade, örgütlülük ve bedel ödemeye hazır bir siyasal kararlılık gerektirir. Aynı yöntemleri tekrar ederek farklı sonuç beklemek, seçmeni sürekli sabra davet etmek ve her yenilgiyi yeni bir umut söylemiyle ertelemek, zamanla muhalefeti alternatif olmaktan çıkarır.

Siyasetin finansmandan medyaya, futboldan sermayeye kadar uzanan ilişkiler ağı içinde şekillendiği bir düzende, yalnızca sloganlarla ya da sembolik yürüyüşlerle sonuç almak mümkün değildir. Gücü anlamadan ona karşı mücadele edilemez; sistem çözülmeden sistemin ürettiği sonuçlar değiştirilemez.

Belki de en temel soru şudur: Gerçekten iktidarı değiştirmek isteyen bir muhalefet mi var, yoksa iktidarın sınırlarını kabul edip onun belirlediği oyunun içinde rolünü oynayan bir muhalefet mi?

Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır. Asıl cesaret, gölgeden çıkıp güneşin altında hesap vermeyi ve hesap sormayı göze alabilmektir.

31 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsanları mağaralara koydular, onlar da tanrılarını mağaralara aldılar. Sonra onlar için sunaklar ve mabetler yaptılar, tanrılarının etrafını duvarlarla çevirdiler. İnsan, yarattığı tanrıları zamanla duvarların arasına yerleştirdi; mabetler büyüdükçe tanrılar da büyüdü. Çünkü tanrıların evleri öyle görkemli olmalıydı ki insan, onların karşısında kendini küçük ve değersiz hissetsin. Bu yüzden tanrıların evleri her zaman insandan büyük yapıldı.

İnsan, yarattığının esiri olur. Ne yaratırsa, bir süre sonra ona bağımlı hâle gelir.

Tanrının somut hâlde yeryüzünde göründüğüne inanılan tek kişi İsa'dır; onun dışındakiler yalnızca temsilcidir. Tanrı, kendi oğlunu ölüme giderken sessizce izledi. O ise çektiği acıyı babasına ulaşmanın yolu olarak gördü. Böylece tanrıya ulaşmanın yolu, acı çekmek ve çileye katlanmak olarak kutsallaştırıldı. İnsanlar çilehanelerde açlık çekti, kendilerini dar hücrelere kapattı, olgunlaşmanın ve hakikate ulaşmanın ancak böyle mümkün olduğuna inandı. Oysa tanrı hiçbir zaman dar bir alana hapsedilmedi; onun adına yapılan bütün mabetler, insanların içinde rahatça dolaşabileceği kadar geniş ve görkemliydi.

Tanrı, insana çileyi ve acıya direnmesini öğütledi. Tıpkı insanları köleleştiren efendilerin yaptığı gibi.

Köle sahipleri de kendilerini tanrının yeryüzündeki gölgesi ilan etti. Onlar gibi yaşayabilmek için önce çile çekmek, işkenceye katlanmak gerektiğini söylediler. Köle sahibi isterse kölesine özgürlük verebilirdi; çünkü affetme yetkisinin yalnızca efendide olduğuna inanılıyordu. Tıpkı tanrıda olduğu gibi.

İnsan, efendisini yarattı.

Efendisiz köle olmayacağı fikri bütün kölelere öğretildi. Onlardan yalnızca çalışmaları değil, kendilerine yapılan eziyete bile şükretmeleri beklendi. Çöpe atılacak yemekler önlerine konuldu; onlar ise, "Şükürler olsun, bugün de doyduk. Tanrımıza şükür olsun." dediler. Aynı şükranı efendilerine de sundular.

İnsanlara tarihin hep tekerrür ettiği söylendi. Yaşadıklarının değişmeyecek bir döngü olduğu anlatıldı. "Allah tamamına erdirsin." denildi. Oysa bu söz, çoğu zaman "Köle geldin, köle kal." demekten başka bir anlam taşımıyordu. Efendiler ayrıcalıklarını soylarına aktardı; onlara şatolar inşa edenler ise ahırlarda yaşamaya devam etti.

Tanrılar kurban istediğinde, sunulan kurbanlardan memnun olup olmadığını hiçbir zaman söylemedi. Çünkü hakkını alıp gitmişti. Kurban neyin karşılığıydı? Bu soru sorulmadan, insanlık tarihine gelenek olarak yerleşti. İnsanlar itiraz etmeye başladığında ise kurbanın yanına adak eklendi. Adak, gerçekleşen bir dileğin karşılığı olarak sunulan kurbandı.

Efendiler hep ayrıcalıklıydı; diğerleri ise hizmetkârdı. Ayak takımının yönetici olması hiçbir zaman istenmedi.

Emekçiler, "Üreten biziz, yöneten de biz olacağız." demeye başladığında bunun mümkün olamayacağı söylendi. Lidersiz bir hayatın kabul edilemeyeceği savunuldu. "Herkesin eşit olduğu bir düzen olmaz; olursa anarşi olur." denildi. Anarşi ise kargaşa olarak tanımlandı. Düzen ortadan kalkarsa istikrarın da yok olacağı anlatıldı.

Korku, tanrının en güçlü koruma kalkanıdır. Korkuyu canlı tuttuğu sürece insanlar ona sığınmaya devam eder. Düzen arayışı da korkuyu besler. Korku ortadan kalktığında ise tanrıların sonu yaklaşır. Bu yüzden din, insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine büyük bir anlam dünyası kurmuştur.

Ölüm... Sonrası... Tamamına ermek...

Ölümden sonrasına duyulan belirsizlik, korkunun en güçlü kaynağıdır. Bu nedenle insanlar, dinin emrettiği cenaze töreniyle uğurlanır; ışığa, yani tanrısına doğru yola çıktığına inanılır. Bu ritüel, dinin toplumsal varlığını sürdüren en güçlü dayanaklardan biridir. İnsanlar, bir mezara sahip olabilmek ve sevdiklerini usulüne uygun uğurlayabilmek için büyük acılara katlanır. Günahsız olarak tanrıya kavuşacaklarına ve cennette huzur bulacaklarına inanırlar.

Çalışanlara emeklilik hakkı verildi. Böylece aynı işyerlerinde uzun yıllar kalmaları sağlandı. Onların emeği üzerinden kazanç sağlayanlar rahat yaşarken, çalışanlar ay sonunu borçlanmadan nasıl getireceklerini hesapladı. Buna rağmen emekliliği bekledi; bir ev, bir araba, bir yazlık, torunlarıyla geçireceği huzurlu günler... Tıpkı cennet gibi. En azından emeklilik bu dünyada görülebiliyordu; peki ya ölüm sonrası?

Emeklilik umudu ortadan kalkarsa, insanların uzun yıllar aynı yerde çalışmasını sağlayan en güçlü nedenlerden biri de ortadan kalkar. Rahat edemeyen başka bir işe geçer; çünkü kaybedeceği fazla bir şey kalmaz. İnsana kaybedeceği şeyler verildiğinde ise onu yönetmek kolaylaşır. Mutlak itaat, çoğu zaman insanın elinden bırakmak istemediği şeylere bağlanmasıyla kurulur.

Cemaatler üyelerine çoğu zaman vermekten çok alır. Buna rağmen insanlar ayrıldıklarında nefes alamayacaklarını hisseder. Çünkü kimliklerini o cemaatin içinde kurmuşlardır. Aynı ilişki biçimi siyasette, mezheplerde ve birçok toplumsal yapıda da görülür. Değişmeyen çekirdek kadrolar, aidiyetlerini bağımlılığa dönüştürür. Değişim bu yüzden onlar için bir yıkım gibi algılanır. Din de bu nedenle kolay değişmez; değişime direnç gösterir.

İnsanlar tanrılarını korunaklı duvarların arasına yerleştirdi, minnettarlıklarını orada sundu. Bugün ise kendi kurdukları şehirlerde, beton hücrelerin içinde yaşıyorlar. Kapıları açılıyor, pencereleri kapanıyor; ama onlar da tanrıları gibi dört duvar arasında hayat sürüyor. Her adımlarında, her nefes alışlarında tanrının adını anıyor, ona şükranlarını sunuyorlar.

İnsan yalnızca tanrılarını değil; efendilerini, düzenlerini, korkularını ve umutlarını da yarattı. Sonra yarattıklarını kendisinden daha büyük ve daha dokunulmaz ilan etti. Kendi elleriyle ördüğü duvarlar önce tanrılarını, ardından kendisini hapsetti. Böylece yaratan ile yaratılan yer değiştirdi; insan, yarattığının efendisi olmaktan çıktı, hizmetkârı hâline geldi.

Her düzen, varlığını sürdürebilmek için korkuya ihtiyaç duyar; her otorite itaati kutsallaştırır. İnsan ise güvenlik, anlam ve gelecek arayışıyla bunlara bağlanır. Bir süre sonra onları sorgulamayı değil, korumayı görev edinir. Oysa sorgulanmayan her kutsal, zamanla sahibini de esir alan bir zincire dönüşür.

Belki de insanın asıl özgürlüğü yeni tanrılar yaratmakta değil, kendi yarattıklarını gerektiğinde değiştirebileceğini, hatta yıkabileceğini hatırlamasındadır. Çünkü insanın yarattığı hiçbir şey, insanın kendisinden daha değerli değildir. İnsan, yarattıklarının önünde diz çökmeyi bıraktığı gün yalnızca efendilerinden değil, kendi korkularından da özgürleşmeye başlayacaktır.

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı

Türkiye ve benzeri ülkelerde son yıllarda orman yakma işi de adeta profesyonel ve ustalık gerektiren bir işe dönüşmüş gibidir. Sonuçta yakılan yerlerin site, otel ve yerleşim alanına dönüştürülmesi konusunda müteahhitler oldukça tecrübelidir. Orman yasasında yapılan siyasi değişikliklerle, bu alanlarda inşa edilen yapılara ruhsat verilerek yasal statü kazandırıldığı yönünde eleştiriler de yapılmaktadır. Böylece betonlaşan kıyılar turizme açılmış olmaktadır.

Kuytu yerlerde açılan hemen her otelin konferans salonları bulunur. Bu salonlar, proje geliştirenlerin uğrak yerleri hâline gelir. Bu sayede hem projeleri hazırlayanlar hem de otel sahipleri kazanç elde etmiş olur.

Bizim ülkemizde kışın dahi orman yangınları yaşanmıştır. Kısacası, orman yangını çıkması için mevsimin yaz olması bile gerekmez. Ancak sıcaklıkların yükseldiği ve rüzgârın etkisini artırdığı dönemlerde, planlananın üzerinde alanın yapılaşmaya açıldığı konusunda örnek aranırsa mutlaka bulunulur... 

Elbette her boş alan betonla doldurulmaz. Çünkü otellerin çevresinde de yeşil alan bulunması istenir. Her ne kadar cırcır böceklerinin sesi bazı konukları rahatsız etse de yeşillik, aynı zamanda temiz ve doğal bir çevre izlenimi verir.

Orman yangınları kimilerinin canını çok yakar, ciğerlerini dağlar; kimilerinin ise cebini doldurur. Hatta bazı eleştirilere göre, küresel ortaklıkların ve kara paranın aklandığı alanlara dönüşebilir. Kısacası, orman yangınlarının zararları bir çok açıdan büyüktür; buna karşılık bazı kesimlerin ekonomik kazanç sağladığı konusu da su götürmez. 

Köylü açısından bakıldığında zarar büyüktür. Hatta bazen köyün tamamen boşaltılması, izinin bile kalmaması anlamına gelir. Hayvanlar telef olur, evler kullanılamaz hâle gelir, tarım arazileri verimsizleşir. Diğer yandan, daha yangın devam ederken bile kasasını dolduranlar ve bu yangınlar üzerinden çalışarak kışlık geçineceği parasını biriktirenler olduğu yönünde eleştiriler yapılır. Yangın söndürmede kullanılan uçaklar, bu uçakların yakıtı ve bu alanda çalışan taşeron ekipler, yangınlar sürdükçe gelir elde eder. Yangın sonrasında ise yapılacak site, otel ya da başka projeler nedeniyle müteahhitlerin kazanç sağlayacağı dedikodusu mutlaka yapılır. Hatta bu kazançların siyasi bağlantılar üzerinden de sürdüğü iddia edilir ve böylece bu iddialara göre rant zincirinin domino etkisiyle devam ettiği söylenebilir.

Yangınlar bazı ailelerin ocağını söndürürken, bazı ailelere çocuklarını yurt dışında okutabilecek imkân sağlayacak gelir kazandırdığı ileri sürülür. Kimileri için ise golf kulüplerinde geçirilen rahat zamanların kapısını araladığı ifade edilir.

Ormanlar yalnızca betonlaşmaz. Bazen de maden sahası açılması gerekçesiyle yer altına doğru kazılır ve dev taş ocaklarını andıran bir görünüme bürünür. Bu alanların çevresinde siyanür kullanılan atık göletleri oluşur. Biraz ileride ise siyanürle temas etmiş toprak yığınlarından yapay tepeler meydana gelir. Zamanı geldiğinde bu tepelerin üzerine çam ağaçları dikilir; böylece sanki doğal bir oluşummuş görüntüsü verilir. yapay dağları görmek isterseniz eski altın maden ocaklarının çevresine bakmanız yeterlidir. 

Orman arazileri devletin hüküm ve tasarrufu altındadır; dolayısıyla halkın ortak varlığıdır; ancak bazı yorumculara göre, yangınlar gerekçe gösterilerek bu alanlar halkın kullanımından çıkarılmaktadır.

Sonuçta her toprak parçasının bir sahibi vardır.

Orman yangınları yalnızca rant amacıyla çıkmaz; bazen tamamen doğal nedenlerle de meydana gelir.

Yol kenarına atılan bir sigaranın sararmış otları tutuşturmasıyla da yangın çıkabilir.

Bazen kırık bir cam şişe ya da cam su şişesi, güneş ışınlarını mercek gibi odaklayarak yangına neden olabilir.

Bazen bir kişi "Bu ot tutuşmaz." diyerek ateş yakar ve alevler kısa sürede büyür.

Bazen bir düşman ülkenin ajanı gelir ve yangın çıkarır.

Bazen iç savaş yaşanan bölgelerde karşı taraf yangın çıkarabilir.

Bazen de tarlayı anız bırakmak yerine, gelecek sezon ekim yapmak amacıyla otlar yakılır ve bu ateş kontrolden çıkar.

Sonuçta yakmak için bahane çoktur; çakmak ise bu işlerin en kolay aracıdır.

Bir şeyi yakmaya karar verildiğinde, oradan mutlaka duman yükselir.

Bizim ciğerimiz yanarken, bir başkasının ekmek kapısı olur.

Gün gelir, küller soğur. Yeni yollar açılır, yeni binalar yükselir, yeni tabelalar dikilir. Bir zamanlar kuş seslerinin yankılandığı yerde artık satış ofislerinin kapıları açılır. Geriye birkaç siyah ağaç gövdesi, hafızasını yitirmiş bir toprak ve "doğal yaşamın içinde" pazarlanan yeni bir hayat kalır. Belki de bu yüzden kimileri orman yangınlarına felaket derken, kimileri yalnızca yeni bir yatırım sezonunun başladığını düşünür...

Sonuçta ilanlarda belki hiçbir zaman "Kül Manzaralı Yatırım Fırsatı" yazmayacak. Ama küllerin üzerine yükselen her beton, o başlığın görünmeyen satırlarını zaten tamamlayacaktır.

30 Temmuz 2026 Perşembe

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Karadeniz'in Misafir Listesini Kim Hazırlıyor?

Her yıl yeni bir istilacı tür... Tesadüf mü, iklim değişikliğinin sonucu mu, yoksa üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken başka ihtimaller mi var?

Karadeniz Bölgesi'nde, özellikle Doğu Karadeniz'de böcek çeşitliliğine her geçen yıl yeni bir tür daha ekleniyor. Üstelik bunların önemli bir kısmı istilacı türler.

Yeşil Karadeniz'i adeta çöle dönüştürebilecek güçte; ağaçların, meyvelerin ve otların özsuyunu emerek büyük zarar veren türlerden bahsediyoruz. Yani öyle sıradan bir durum değil.

Tam da bu noktada, her yıl yeni bir türün ortaya çıkması sadece ekolojik bir mesele olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa farklı ihtimaller de düşünülmeli midir sorusu ortaya çıkıyor.

Şimdi, bu kadar bilgi sonrasında her yıl yeni bir türün daha görülmesi bende doğal olarak bunu savaş açısından değerlendirme düşüncesi uyandırıyor. Bilindiği gibi, silah sanayisinin önemli alanlarından biri biyolojik silahlardır.

Ukrayna'da Amerikan sermayeli biyolojik araştırma laboratuvarları bulunduğu uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu laboratuvarlarda tam olarak neler üzerinde çalışıldığı konusunda kamuoyuna açık ve ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır.

Gerçi böyle çalışmalar için Amerikan sermayesinin faaliyet gösterebildiği birçok ülke vardır. Bu nedenle, üretim ve araştırma faaliyetlerinin neden belirli bölgelerde yürütüldüğü konusunda farklı değerlendirmeler yapılabilir.

Geçmişte yaşanan bazı olaylar nedeniyle ABD'de kendi topraklarında biyolojik araştırmalar ve testlerle ilgili yasal düzenlemeler bulunduğu da bilinmektedir. Yani öyle özgürce her şeyi test edebilecekleri alan değildir, üret ama benim toprağımda olmasın anlayışı hakimdir.

Amerika ilke olarak savaşı kendi topraklarının dışında kabul eder, kendi topraklarına savaşı taşımaz, çünkü geçmişte yapılmış biyolojik silah testlerinin sonucu başkanlık seçimlerini etkileyecek boyutta tepki çekmiştir.

Biyolojik çalışmaların doğası gereği, asıl tartışma sadece üretim değil; ortaya çıkan sonuçların nerede ve nasıl gözlemlendiği sorusudur.

Benim aklıma gelen soru şu: Üretilen biyolojik etkenlerin veya bunları taşıyan canlıların, üretim alanı dışında bir yerde gözlemlenmesi ya da etkilerinin değerlendirilmesi mümkün müdür?

Örneğin; ne kadar hızlı yayıldıkları, çevre koşullarına ne kadar dayanıklı oldukları ve sonraki nesillere özelliklerini aktarabilip aktaramadıkları gibi konular mutlaka inceleniyordur.

Böyle bir durumda araştırmacıların sahaya gitmesine bile gerek yok! Çünkü yerel medya, olağan dışı bir böcek istilasını büyük olasılıkla haber yapacaktır. Eğer hiç haber yapılmıyorsa, test başarısızdır.

Tarih bize göstermiştir ki, görünmeyen tehditler bazen klasik silahlardan daha büyük sonuçlar doğurabilir.

Biyolojik silahlar, kimyasal ve konvansiyonel silahlar kadar, hatta bazı senaryolarda daha yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip olabilir.

Son yaşadığımız pandemi süreci de bana göre hâlâ birçok yönüyle tartışılmaktadır. Kişisel görüşüm, bu sürecin dünya üzerinde ne kadar hızlı yayılabileceğini gösteren bir örnek niteliği taşıdığı yönündedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, İspanyol gribi yaklaşık 50 milyon insanın ölümüne neden olmuştur. Buna karşılık, I. Dünya Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin sayısının yaklaşık 22 milyon olduğu tahmin edilmektedir.

Sonuçta bir virüs, kullanılan onlarca değişik silahtan daha öldürücü olabilir; tek kaygı, silahı kullanan tarafın bundan etkilenme ihtimalidir.

Bütün bu gelişmeler yan yana getirildiğinde, ortaya sadece böcek istilası değil, daha geniş bir soru işareti çıkıyor.

Tüm bunları bir araya getirdiğimde, Karadeniz Bölgesi'nin son yıllarda bir tür test alanı olabileceğini düşünüyorum.

Elbette bu, benim kişisel değerlendirmemdir. Ancak bu kadar çok istilacı böcek türünün kısa aralıklarla ortaya çıkması bana dikkat çekici geliyor.

Savaş rüzgarlarının çok sıcak estiği bir süreçten geçiyoruz. Her üretilen silah, pazarda müşteri bulabilmesi için kendisini kanıtlaması gereklidir. Bu kanıtlama yöntemleri değişiktir.

Masum, hiçbir şeyden haberi olmayan kapalı toplumlar üzerinde test edilmesi geçmişte olağandı; çünkü orada ne yaşanırsa yaşansın orada kalırdı, pek haber niteliği dahi taşımazdı.

Fakat günümüzde bu test alanları da kısıtlandı. Hedef bir yer seçilip, yerel halkın fazla ses çıkaramadığı, her baskı karşısında boyun eğip sessizce kabul eden otokrat yönetimlerin olduğu ülkeler seçilmektedir.

Sonuçta biz de test edilen silahların görücüye çıktığı büyük tatbikatların olduğu ülkeyiz...

Belki de asıl soru, gelen misafirlerin kim olduğundan önce; onları aynı adrese kimin yönlendirdiğidir.

Tesadüfler elbette olur... Ama bu kadar misafiri aynı adrese kim yönlendiriyor?

 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Düşmanımın Düşmanı, Benim Kahramanım mı?

Bugün Hitler yaşamış olsaydı ve Amerika ile savaşıyor olsaydı, bizim bazı solcularımız (!) onu anti-emperyalist ilan eder, Almanya'ya dayanışma ziyaretleri düzenlemek isterlerdi.

İran, Amerika ile savaştığı için İran rejimiyle dayanışma içinde olanların solculuğu benim gözümde tartışmaya dahi gerek duyulmayacak bir konudur. İran, molla rejimidir ve idamlarla kendisini ayakta tutmaya çalışan tiranlık niteliğinde bir düzendir.

İktidarda molla ya da Hitler olmasının benim açımdan pek bir önemi yoktur. Eğer kendi halkına karşı suç işliyorsa, rejimle değil, o rejime karşı mücadele edenlerle dayanışma içinde olmak daha değerlidir.

Rejimlerle dayanışma içinde olanların kendisine solcu, devrimci, sosyalist ya da komünist demesinin de bir önemi yoktur. Bana göre, bugün kendisini sol olarak tanımlayan birçok yapı aslında sol değil, faşizan bir anlayışa sahiptir. Onlar için tek doğru, tek gerçek kendi dergilerinde yazılanlardır.

Kendi yoldaşını bıçaklayan, öldüren yapıların solcu olma ihtimali bana göre yoktur. Çünkü bir yoldaşını "hain" ilan edip yargısız infaz etmek, adalet değil keyfiliktir. Yargı, bir grubun ya da birkaç kişinin kararı olmamalıdır.

Marx'tan alıntı yaparak solcu ya da devrimci olunmaz. Bir düşünce, kendisini eleştiriye kapattığı anda devrimci olmaktan çıkar; dogmaya dönüşür. Asıl önemli olan, işçi sınıfı siyasetiyle ne kadar bağ kurulduğu, işçi sınıfının iktidara ulaşması yolunda hangi adımların atıldığı ve devletin sönümlenmesi için nasıl bir örgütsel model üretildiğidir. Tek doğrunun ve tek gerçeğin iktidarında devlet sönümlenmez; tam tersine, mutlaklaşır ve yıkılmaz hâle gelir. Ardından tek doğruyu temsil ettiği iddia edilen dokunulmaz semboller yaratılır ve bu sembollerin sonsuza kadar yaşaması beklenir.

Bu anlayışın Mussolini'nin siyaset anlayışından farkı nedir?

Siz diyeceksiniz ki: "Lenin, Stalin ve Troçki var..."

Doğru; onlar da böyle bir anlayışla devleti kurdukları için bugün tarihteki yerlerini almışlardır. Bize düşen ise o deneyimlerden ders çıkarmak ve aynı hataları yeniden üretmemektir. Çünkü geçmişi tekrarlamak devrim değil, yalnızca yeni bir otoriterlik inşa etmektir.

Düşmanımın düşmanı her zaman dostum değildir; bazen yalnızca başka bir zalimdir.


28 Temmuz 2026 Salı

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Özgürlüğe Giden Yol Yaşamdan Geçer

Eylem çeşitliliği ve yeni eylem biçimleri bulmak önemlidir. Bir miktar başarı elde etmiş mücadele biçimleri taklit edildiğinde -ki ediliyor- zamanla bu yöntemler kanıksanıyor, ilk yarattıkları ilgi ortadan kalkıyor ve giderek etkisini yitiriyor.

Bunda zamanın, toplumsal ortamın, siyasal konjonktürün ve muhatapların konumunun da etkisi vardır. Taraflardan birinin mazlum, diğerinin zalim olması da eylemlerin toplumsal karşılığını doğrudan etkileyen unsurlardandır.

İşten atılan işçilerin Kurtuluş Parkı'nı mesken tutmaları, haklarını alacaklarına dair söz verilmesi üzerine parktan ayrılmaları ve verilen sözler tutulmayınca yeniden dönmeleri önemli bir başarıdır. Ancak bütün eylemlere aynı şablonla yaklaşırsanız, başarı kavramının nasıl anlamını yitirdiğine de tanıklık edersiniz.

Açlık grevleri, 12 Eylül zindanlarında direnişin sembollerinden biri olmuştur. O dönemde en önemli mücadele araçlarından biri, kişinin kendi bedenini iradesiyle bir direniş aracına dönüştürmesiydi. Açlık grevleri ölümlerle sonuçlandı; ancak bugün daha ağır koşulların yaşandığı kuyu tipi cezaevlerinin ortadan kaldırılmasını sağlayacak bir siyasal atmosfer oluşturamadı. Kısacası, ölümler sonrasında demokrasi ve özgürlükler konusunda çeşitli sözler verilmiş olsa da, siyasal gerilimler, yeni paradigmalar ve küresel gelişmelerin yarattığı otoriterleşme nedeniyle bugün demokrasi ve özgürlükler açısından o dönemden bile daha geride olduğumuzu görüyoruz. O dönemde hukuk kuralları en azından görünürde önemseniyor, Anayasa Mahkemesi kararlarına belirli ölçüde saygı gösteriliyordu. Bugün ise bu saygının dahi büyük ölçüde ortadan kalktığı bir süreçten geçiyoruz.

Bu nedenle, bugün gerçekleştirilen açlık grevlerine karşı kamusal duyarlılığın büyük ölçüde kaybolduğunu görüyoruz. Yaşadığımız anda cezaevlerinde açlık nedeniyle yaşamını yitiren devrimciler var. Peki, bunu kaç kişi duydu? Hâlâ devam eden açlık grevleri mutlaka bir yerde vardır; ancak çoğu zaman haber bile olmuyor. Açlık grevini sürdüren siyasi yapılar, çevreleri ve aileleri seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapsalar da, toplumun geniş kesimlerine, hatta vicdan sahibi insanlara bile ulaşamıyorlar. Her yeni ölüm, toplumda bir önceki kadar yankı uyandırmıyor; ölüm, siyasal iktidarı zorlayan bir araç olmaktan çok, giderek kanıksanan bir haber hâline geliyor. Bugün geldiğimiz noktada, ilk etkinin yaşandığı dönemden daha geri ve daha ağır bir sürecin içinde olduğumuzu görüyoruz. O ilk etkiler özgürlükler, demokrasi, insan haklarına saygı yolunda daha çağdaş bir ülke yaratmış olsaydı, bugün o yöntemlere gerek dahi kalmayacaktı.

Özel okul öğretmenleri de Ankara'da açlık grevi yaptı. Kameraların önünde fenalaşıp hastaneye kaldırıldılar. Peki, bu çaresiz ama haklı öğretmenlerin mücadelesine toplumun ne kadarı duyarlılık gösterdi? Eylemin çevresindeki işletmeler dahi günlük yaşamlarına devam etti. Maden işçisinin heykelinin bulunduğu alana yürümek istediklerinde ise orantısız güçle karşılaştılar. Kamunun ve siyasi partilerin tepkisi ise, "var" denilebilecek kadar sembolik olmanın ötesine geçemedi.

Eylemler elbette özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez araçlarıdır. Ancak toplumun dikkatini çekecek, yeni tartışmalar yaratacak ve daha geniş kesimlere ulaşabilecek farklı yöntemler geliştirilmelidir. Sorun yalnızca açlık grevlerinde değildir. Geçmişte büyük toplumsal tepki yaratan birçok kitlesel eylem de, tek başına siyasal sonuç üretmeye yetmemiştir.

Milyonlarca insanın sokağa çıkıp "Haklıyız, kazanacağız!" diye haykırması elbette önemlidir; ancak tek başına bu tepkinin siyasal sonuç üretmeye yetmediğini de gördük. Bir çok siyasi suikast sonrasında, 2 Temmuz Sivas Katliamının sonrasında milyonlar olayları telin etmiş olmasına rağmen, siyasi İslamın iktidara gelişini engellemek bir yana, şeriat devleti isteyenlerin daha fazla saflarını sıklaştırdığına şahitlik ettik. Çünkü iktidar gücünü elde edenlerin, bu gücü nasıl kullanabildiğini bugün yaşadığımız süreç açıkça göstermektedir.

Ölümü kutsayan, ölüm üzerinden siyaset üreten anlayışın da sorgulanması gerekir. Ölüm, toplumun önemli bir kesimi tarafından artık kanıksanmış durumdadır. Birileri "oh olsun" derken, bir başkalarının ağıt yakması ne özgürlüklere ne de demokrasi mücadelesine tek başına bir katkı sunmaktadır.

Bu duyarsızlaşma yalnızca işçi eylemlerinde ya da açlık grevlerinde görülmüyor. Kadın cinayetlerinde de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Her cinayet toplumda büyük bir öfke yaratıyor; ancak bu öfke kalıcı bir siyasal iradeye dönüşmediği için yeni cinayetler yaşanmaya devam ediyor. Gülistan Doku dosyası da bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Yıllar sonra dosyanın yeniden ele alınması, devlet olanaklarının kullanımı ve olası ilişkiler ağı konusunda ciddi soru işaretleri yarattı. Bu yönüyle dosya, bana Susurluk sonrasında ortaya saçılan devlet–siyaset–çıkar ilişkilerini hatırlatıyor. Bir kadının kayboluşu üzerinden ilerleyen soruşturma, yalnızca bireysel bir suçun değil, devlet içindeki güç ilişkilerinin de sorgulanmasını gerektiriyor.

Eylemler, toplumun vicdanına dokunabildiği ölçüde anlam kazanır. Bunun için geçmişin mücadele deneyimlerinden vazgeçmek değil, onları bugünün koşullarına göre yeniden düşünmek gerekir. Aynı yöntemleri tekrar etmek yerine, yaşamı, umudu ve dayanışmayı büyüten yeni mücadele biçimleri geliştirmek zorundayız. Çünkü bizi özgürlüğe götürecek olan, ölümler değil; yaşayan insanların ortak mücadelesidir.

Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

 Godot Gelmedi, Yapay Zekâ Geldi

Tiyatroda teknoloji, gelişen teknolojinin günlük hayatımıza katkısıyla paralellik gösterir. Her yeni yazılan eser, yeni teknolojinin günlük yaşamımıza etkisini bir şekilde sahneye taşır. Telefon icat edilince, gizemli olaylarda mutlaka yerini almıştır. Lambanın yaygınlaşması, hatta sahne aydınlatmasında kullanımıyla birlikte sahnede; panjur, abajur ya da duvarda duran ama genelde yanmayan lamba şeklinde yer almıştır…

Aynı şey radyo için de geçerlidir. Peki, günlük hayatımıza girip de sahnede yer almayan olmamış mıdır? Elbette birçok şeyin sahne dekorunda dahi yeri yoktur; örneğin bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, uçak… Treni geçerken (maket ya da görüntü olarak) görürüz ama uçağı görmeyiz!

Tiyatrolar zamanın ruhunu taşır…

Sahne sadece zamanın ruhunu değil, teknolojisini de gelecek kuşaklara aktarır. Ancak her aktarılan teknoloji, ilk aktarıldığı gibi değildir; yaşamın değişimine uygun biçim ve anlam değiştirir. Sonuçta sahne, hayatın yansımasıdır…

Çok kısa zaman önce yapay zekâ girdi hayatımıza; öyle böyle değil, muhteşem bir giriş yaptı. Girdiği gibi durmadı, çok hızlı gelişti. Başta alay ettiğimiz birçok algoritma, yapay zekâ sayesinde bizimle alay eder hâle geldi. Yapay zekânın hafızası bu kadar hızlı büyüyünce tiyatro sahnesine ulaşmaması imkânsızdı; ulaştı!

Yapay zekâyı önce bir oyunda ses olarak duydum; ardından video gösteriminin hazırlanışında gördüm: animasyona dönüştürülmüş lekeler… Her gittiğim oyunda ondan bir parça görmeye başlamam normal. Ancak dikkatli bakmayınca, tanıtım broşüründe belirtilmeyince insan gerçeğiyle ayırt edemiyor. Sahne ile koltuklar arasında mesafe var; küçük ayrıntılara takılmak o kadar kolay değil!

“Sahneyi değiştirecek mi, sahne çalışanlarının işini elinden alacak mı?” kaygısı, diğer mesleklerde olduğu gibi doğmaya başladı. Çünkü yapay zekâ, diğer teknolojilerle paralel kullanıldığı sürece birçok şeyi yapmada maharetli. Örneğin dekor resimlerini yapay zekâ tasarlıyor; matbaada bastırıp sahneye asıyorsunuz. Ya da oyunun metnini veriyorsunuz, o metne uygun sahne tasarlıyor; uygulaması dekorcuya, marangozlara kalıyor. Oyuna göre elbise tasarlıyor; o tasarım terzilerin elinde hayat buluyor. Sonuçta tasarımla ilgili ne varsa, yapay zekâ tasarımcıya ihtiyaç duymadan yapar hâle geldi.

Yapay zekâ mı sahneyi dönüştürüyor, yoksa zaten boşalmış bir sahne mi yapay zekâya teslim oluyor?

Birçok özel tiyatro, özellikle tek kişilik oyunlarda masrafları azaltmak için tasarımcıya vereceği parayı yapay zekânın aylık ücretine veriyor ve daha ucuza getiriyor. Yapay zekâ, ücret aldığı sürece işini en iyi şekilde yapıyor; ücret yoksa amatör ya da yarım yamalak işler çıkarıyor.

Yapay zekâ biraz daha ilerlesin; oyuncuya da ihtiyaç duymadan yazdığı oyunu sahneye koyup ışığını, müziğini, dekorunu kendi yaparak sunabilecek!

Şimdi bu size uçuk ve ütopik gelebilir ama önce mahkûm etmeden ne diyeceğimi dinleyin.

İstanbul’da bir dizi çeken bir yapım firması, hiç oyuncu kullanmadan; ancak oyuncuların görünüm hakkını satın alarak bir dizi çekiyor. Yani oyuncuyu sete taşımıyor, görüntüsünü ekrana taşıyor. Bu durum, Oyuncular Sendikası tarafından telif ücretleri açısından protesto edildi. “Bu beyaz perde ya da ekran için geçerli, peki sahne için?” diyeceksiniz. Elbette mümkün!

Daha önce üç boyutlu insan görüntüsü sahneye, alanlara taşındı: hologram! Kralların çadırına bile görüntü binlerce kilometre ötesinden taşındı…

Sahneye yapay zekâ denetiminde taşınırsa, oyuncunun bire bir benzeri rolünü oynayabilecek. Biraz zamana ihtiyaç var ama o da gerçekleşecek. Yeşilçam’ın efsane isimleri sahnede oyun oynayabilecek: Yılmaz Güney, Ayhan Işık… Kadın oyuncuları da analım: Fatma Girik, Afife Jale, Gülriz Sururi…

Sahnelerin jönleri tatillerini yaparken görüntülerini satacak, o görüntüler üzerinden para kazanılacak bir döneme doğru gidiyoruz. Peki ya para vermeyen? “O jöne çok benzeyen birini yap” diyecek; yapay zekâ yapacak! Son yıllarda bir an parlayıp unutulan jönler çöplüğü yok mu? “Yapay zekâ sahneleri çöpe mi döndürecek?” sorusu ortaya çıkacaktır. Ben şimdiden yanıt veriyorum: Evet!

Sonuçta yapay zekânın da bir yaratma alanı vardır ve sonrası kendini taklit edecektir. Bugün piyasada görülen birçok afişin görüntüsü aynı, işlevi farklı. İnsan aklı olmayan afişler ne kadar çekici, değil mi?

Yapay zekânın henüz ilkel hâlini yaşadığımız bugünlerde özel tiyatrolar bu işten yararlanıyorsa, ödenekli tiyatrolar yararlanmıyor mu? Elbette yararlanıyor. Sonuçta sahne ticari bir alan hâline geldi; kültürel taşıyıcılık işlevinden büyük ölçüde uzaklaştı. Ülkemizde sektörleşemedi ama dünyada sektör olmuş şirketlerin gösterileri yılda bir ülkemize gelir; parasını toplar, görsel şovunu yapar, gider. Geçmişte sirkler gelirdi; şimdi müzikal tiyatrolar ve görsel ağırlıklı sahne şovları geliyor.

Ama mesele yalnızca estetik bir dönüşüm değil; mesele cesaretin dönüşümüdür.

Tiyatro hayattan bağımsız değildir; siyasetten hiç ayrı değildir…

Ülkemizde yüksek enflasyonun, yani fakirin cebinden alıp zengine aktarma sürecinin eleştirisini yapan kaç tiyatro oyunu var? Bir elin parmağı kadar… Genelde korkak göndermeler dışında cesaretle bu düzeni eleştiren yeni eserler sahnelenebiliyor mu? Geçmişteki büyük solcu yazarların eserleri bile bugüne taşınırken birçok şeye dikkat ediliyor. Çünkü sanat ve sanatçı, tıpkı gazeteciler gibi, demir parmaklıklar arkasına atılma tehdidi altında. Cezaevleri aydınlarla doluyken kaç tiyatro oyunu yasaklandı?

Demek ki sistemi rahatsız eden eserler sahnede değil; sahnede olanlar ise günü kurtarma telaşında. Herkes bir kurtarıcı bekliyor ama kurtarıcı yok. Tek “kurtarıcı” masrafları azaltan yapay zekâ mı?

Yapay zekâ geldi; kurtulduk mu?

Godot gelecek… geldi derken gelmedi. Ama yapay zekâ günlük hayatımızda, sahnede!

Belki de asıl soru şudur: Beklediğimiz kurtarıcı hiç gelmeyecek; çünkü sahne artık kurtarıcı bekleyenlerin değil, maliyet hesaplayanların elindedir.

Sahne sonuçta hayatın yansıması değil midir? Bizde ise hayatın bugünü değil, geçmişinin yansıması olarak yaşamaya devam ediyor…

26 Temmuz 2026 Pazar

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular soruyoruz, istediğimiz cevapları bekliyoruz. Hayat ise istediğimizi değil, beklemediğimiz cevaplar veriyor. Buna rağmen bizler, istediğimiz yanıtı almak için beklemeye devam ediyoruz. Bu bekleyiş sırasında zeminimizin kaybolduğunu fark etmiyoruz. Farklı bir zeminde, eski alışkanlıklarla beklemeyi sürdürürken her birimiz birer yeme dönüşüyoruz. Çünkü zemini olmayanların genel sonu, başka olayların kaybedeni olmaktır.

Sorular soruyoruz. Yanıtları aldığımızda doğru zeminde olduğumuzu hissetmek bize güven verecektir. Fakat zaman öyle bir şeydir ki, zeminleri de kendisiyle birlikte geçmişe taşır ve biz artık hiçbir zaman o zeminde duramayacağız. Zamanın hükmettiği evrende aynı zemine değişen zamanda ikinci kez duruş yeri değildir.

Sorular soruyoruz; bildiğimizi sandığımız cevaplarla birlikte... Bize öğretilen cevaplara sorular hazırlıyor, sonra da onları soruyoruz. Dünyanın en zeki insanlarıymışız gibi, bildiğimiz soruları sordukça kendimize güvenimiz artıyor. Her cevabı bilen, her konuda fikri olan birer tanrıyız sanki yanılmayız, hep doğruları gösteririz. İşte bu iyimser beklenti bizi sürekli gerçeklik duvarına çarpıyor ve yenilgilerin tarihinde sıradan bireylere dönüştürüyor. Tek liderliğin, tek doğrunun, tek hedefin artık bir anlamı yoktur, çünkü evren tek şeyin üzerinde değildir, binlerce doğruyu aynı anda üzerinde taşıyabilir, mutlak olan değişimin kendisidir ama bizler o mutlak olanı anlamak istemiyoruz. Değişmeden, geçmişin ilişki ağı içinde, oluşmuş olan o saf duygusal bağlarımızı yeniden yakalayacakmışız gibi dünün güzelliğini, arkadaşlığını, siper yoldaşlığını, uykusuz geçen günleri özlüyoruz... 

"Biz yenildik ama aslında yenilmedik. Düşmanımız bize güçlü bir yumruk attı ve yere düştük; ayağa kalkar, yeniden kavgaya devam ederiz." Oysa biz ne boksörüz ne de bir boks mücadelesinin içindeyiz. Siyasette düşenin ayağa kalkması, ancak ve ancak kendisini kandırmasıdır. Çünkü Fransız Devrimi'nin yenilgisinden sonra ayağa kalkıp "Fransız Devrimi'ni kaldığı yerden sürdürelim." diyen olmadı. Sovyet işçi devleti yıkıldı; bugün kimse Sovyet Devrimi'ni ve işçi devletini yeniden kuramaz. Çünkü artık o deneyim tarihin çöplüğünde, binlerce dersle birlikte orada durmaktadır. O çöp yığınına dönüşmüş deneyimlerden öyle bir şekilde yararlanmalıyız ki, gelecekte aynı hatalar yeniden yapılmasın. Parti devleti, partinin dağılmasıyla devletin de yok olması anlamına gelir. Partiyi dağıttığınızda devletten geriye sefalet kalır. Rus halkı bu dağılmayı açlık ile acı şekilde ödedi. Onurunu ayaklar altına alıp, komşu ülkelerde bedenlerini satarak akrabalarına ekmek parası gönderdiler.

Ülkemizin en büyük siyasal sol hareketleri, yenilgiyi cezaevinde kabul ettiği gün, bir daha aynı güce erişemeyecek şekilde tarihteki yerini aldı. Buna rağmen, almamış gibi davrandık. Hiç bir şey olmamış gibi davrandık, köprünün altında sular akmasına rağmen köprü üzerinde duruyorsak eğer, su da duruyorduk dedik ama suyun akış hızı, derinliği çoktan değişmişti bile, bir de geldiği yerde hidroelektrik santrali kurumuş ise, gün be gün suyu azalıp akan su değil, durağanmış gibi duran taşları göreceğiz. Köprü köprü olarak yerinde duracak, belki yanına modern daha sağlam köprü yapılacaktır...

"Birdik, bir aradaydık; ölenler bizim onurumuzdur, geçmişimizdir, geleceğimizdir." Duygusal yaklaşıldığı sürece alınan yanıtlar da duygusal olur. Ama hayat duygusal bakmıyor. Çünkü o siyasal çizginin atmosferi çoktan dağıldı. Bir arada, birlikte mücadele etmiş insanların yolları artık yeniden birlikte yürüyemeyecek kadar hırpalandı. Doğanın yasası gereği insanların da bir ömrü vardır. Gençken hiç düşünülmeyen ayrıntılar, yaş ilerledikçe hareket alanımızı kısıtlıyor. Hatta yalnızca nostalji sohbetleri içinde geçmişi yeniden kurar hâle geliyoruz. Anılar bizi düne götürürken, insan zihni de dünü yeniden yaratıyor.

Sorular soruyoruz ama artık cevapları da merak etmiyoruz. Soru sormak için soruyor, sessizce içinde bulunduğumuz girdabın bizi nereye savuracağını bekliyoruz.

Dün bize güç veren düşünceleri bugün hâlâ aynı biçimde taşımaya çalışırız. Fakat zaman, sadece insanları değil, fikirleri, mücadeleleri ve inançları da yaşlandırır. Geçmişin zaferleri geleceğin garantisi olmadığı gibi, geçmişin yenilgileri de yalnızca kaybedilmiş anlar değildir; doğru okunmadığında tekrar edilecek hataların habercisidir.

Belki de asıl mesele yeniden ayağa kalkmak değil, neden düştüğümüzü anlamaktır.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden üretir. Anılarımıza değil, anılarımızın bize sunduğu rahatlığa bağlanırız. Böylece dünün dünyasında bugünün sorunlarını çözmeye çalışırız. Sonra da neden hayatın bize beklediğimiz cevapları vermediğine şaşırırız.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur: "Hayat bize neden istediğimizi vermiyor?" değil; "Biz hâlâ neden aynı cevapları bekliyoruz?"

Çünkü sorular gerçekten bizden gelir. Ama cevapları veren hayat değildir; hayat sadece önümüze gerçekliği koyar. Hayal kırıklığı ise çoğu zaman hayatın bize yaptığı değil, bizim hayatı kendi beklentilerimize mahkûm ettiğimiz anda başlayan kaçınılmaz sonuçtur.

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

12 Eylül'den bugüne, değişen adların değişmeyen hafızası.

12 Eylül sonrasıdır. Henüz sol, ayağının üstüne basamamıştır. İşkencede o kadar uzun süre kalınmıştır ki, ayağa kalkmak yerine daha fazla batsın, yere çakılsın; sonra da o çakılmanın etkisiyle daha yukarı sıçrar anlayışı hâkimdir. Kadroları küçülterek hareketi yaşatmak asıl amaçtır. Beklenti, çekirdek kadronun uygun ortam oluştuğunda yeniden eski gücüne ulaşmasıdır.

Şehirlerde, işçi sınıfı içinde sol adına görünür pek bir şey yoktur. 24 Ocak kararlarıyla başlayan liberal ekonomi, halkı yoksullaştırırken yağmayı, rüşveti ve haksız kazancı sessizce teşvik etmektedir. "Benim memurum, işçim işini bilir." sözü, dönemin ekonomiye yön veren liderinin anlayışını özetleyen cümlelerden biridir.

"Anarşist" olarak damgalanan sol ise cezaevlerinde var olanı korumaya, işkenceye karşı direnmeye ve açılacak davalara hazırlanmaya çalışarak zaman geçirmiştir. Dışarıyla tek bağlantısı avukatlardır. Avukatlar olmasa, dışarıda örgütlü bir solun varlığı bile hissedilecek gibi değildir.

Ancak solun ülke içinde ve yurt dışında hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Birçok çalışma yürütülmüştür. Ne var ki bunların ana medyadaki görünürlüğü darbeciler tarafından bilinçli biçimde engellenmiştir. Olaylar küçültülerek yerel gelişmeler gibi sunulmuş, gerektiğinde ise korkuyu büyütmek amacıyla olduğundan daha büyük gösterilmiştir. Dönemin tek televizyon kanalı olan TRT'de ise anarşi ve anarşistler üzerinden korku üretilmiş, şiddet görüntüleri sürekli dolaşıma sokulmuştur.

Peki, faşizmin en yoğun yaşandığı bu süreçte sol adına hiç mi bir şey yapılmamıştır? Böyle sorarsak, o dönemde yayımlanan edebiyat ve sanat dergilerine bakmak gerekir. Sol, sanat alanında yalnızca varlığını korumakla kalmamış, geçmişten aldığı mirası da geleceğe taşımıştır.

Cezaevlerinde bilinen süreç yaşanırken, dışarıda farklı sol nüveler oluşuyordu.

Yarın dergisi bunun ilk nüvesidir.

Kendisini solcu görenler için bu derginin sayfalarında yazı yazmak, karikatür çizmek ya da şiirleriyle yer almak bir prestij meselesine dönüşmüştür. Onun açtığı kapıdan birçok dergi geçmiş, yeni yayınlar doğmuştur. Yarın dergisinin açtığı kapıdan kimler gelip geçmedi ki?

Sanat Olayı dergisinin ilk dönemi de dolu doludur.

YAZKO, AYKO ve Gırgır dergisinin başarısı asla göz ardı edilmemelidir. Hatta günlük bir gülmece gazetesi bile çıkarmışlardır. "İçeriden Dışarıya" sergileriyle cezaevlerindeki solun dışarıyla buluşması sağlanmıştır.

Milliyet Sanat ile Hürriyet'in Gösteri dergisi, her ne kadar sermayenin gölgesinde yayımlansalar da, solun nefesini taşıyan önemli yayınlar olmuştur.

Elbette sol yalnızca sanat alanında değildir. Bulduğu en küçük açıklığı değerlendirmiş, İlk Adım dergisiyle siyasal alanda yeniden görünür olmuştur. Ardından birçok dergi "Yeni" adıyla yayımlanmıştır: Yeni Çözüm, Yeni Aşama, Yeni Öncü, Yeni Demokrasi, Yeni Yol... Çünkü bu "yeni" dergiler, geçmiş siyasal hareketlerin yeni yüzleridir.

Cezaevlerindeki açlık grevleri, yeniden oluşan öğrenci dernekleri, öğretmenlerin ilk örgütlenmeleri, Öğretmen Dünyası ve Abece dergisi; bunların tümü 12 Eylül öncesiyle bağ kurmaya, o mirası bugüne taşımaya çalışan örgütlü mücadelenin ilk görünür örnekleridir.

"Yeni" adıyla çıkan dergilerin önemli bir bölümü kısa sürede kapandı. Örgütsel ve ideolojik çağrışımları güçlü yayınlar çıkardılar. Elbette o "yeni" olanlardan bugün de yaşamayı sürdürenler vardır. Aslında bu dergiler, "yeni" adını taşımalarına rağmen eski ideolojik duruşlarından taviz vermediler. Keskin hatlarını daha görünür kıldıklarında "yeni" sözcüğünün adlarından kalkması da doğaldı. Çünkü açılan davalar ve kapatmalar, başka "yeni" dergilerin ortaya çıkmasının önünü açıyordu.

Aradan yıllar geçti. Bugün de adı "Yeni" olan bir parti kuruldu: Yeni Parti.

Yeni Parti de eski söylemlerle geleceği kucaklama iddiasındadır. Baba ocağına dönecekleri günü bekleyen, şimdilik dışarıda bırakılmış ama gönül bağını koparmamış kesimlere seslenmektedir. Siyasi hattının merkezinde de yeni bir CHP hedefi bulunmaktadır.

Peki, neden "baba ocağına dönüş" fikri sürekli canlı tutulmaktadır?

Burada elbette mal varlığı önemli bir etkendir. CHP, bugün sahip olduğu kitlenin çok üzerinde bir mal varlığına sahip büyük partilerden biridir. Para, siyaset demektir. Paranız yoksa, ne kadar haklı olursanız olun, etki alanınız mali gücünüzün ulaşabildiği yerle sınırlı kalır. Günümüz siyaseti büyük ölçüde maddi kaynaklar üzerine kuruludur; seçim kampanyaları da bunun üzerinden yürütülmektedir.

İsimler değişir, tabelalar yenilenir, dergiler kapanır, partiler kurulur. Ama siyasetin hafızası kolay kolay değişmez. Belki de bu yüzden her şey yeni görünür; hafıza ise hep eskidir.

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!

Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler, devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.

Ölüm yoksa mücadele de yoktur!

O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.

Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.

Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir. Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.

"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."

"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."

Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?

Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil, gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.

Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya, istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.

Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir "unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı mücadelenin de olmayacağı düşünülür.

Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez. Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.

Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir. Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.

Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.

Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ saklıyor. Neden?

Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir. Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin bir parçasıdır.

Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu düşünülür.

Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.

Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan minnet sayılır.

Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm yoksa mücadele de yoktur.

 

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Erdoğan iktidara geldiği günden bugüne kadar ne kadar çok birleşik, yan yana gelen mücadele biçimi denendi?

Tamam, Erdoğan bu ülkeye iyi gelmedi. Erdoğan, kendi çevresi ve ailesi için yararlı oldu. Otoyollar, havalimanları, otomobil, HES'ler, RES'ler, JES'ler ve madenler; hepsi kendi çevresine yarar sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir ekonomik ekosistemin parçaları oldu.

Enerji borsası kurmak zorundaydı; çünkü küresel firmaların bu borsa üzerinden yerelin üzerine çökmesi daha kolaydır. Madenler yağmalanmalıydı; çünkü çıkarılan her maden en ucuz şekilde gelişmiş ülkelere satıldı, sonra da işlenmiş hâliyle geri satın alındı.

Bizden beklenen, ucuz iş gücü ve hammadde sağlayarak küresel firmaların çekim merkezi olmamızdı. Buna rağmen, sıcak para dışında küresel firmalar buraya yatırım amacıyla gelmedi. Daha çok hizmet sektörünü ve perakende alanını yağmalamaya devam ettiler.

Ulus devletten kalan alışkanlıklarla gümrük vergileri yükseltilerek, yandaş firmaların düşük kaliteli malları iç piyasaya en yüksek fiyatlarla satıldı. Böyle bir anlayış hâkim oldu.

Erdoğan mutlaka gitmelidir.

Siyasi olarak bunun şu an için çok zor göründüğü söylenebilir. Ancak son zamanlarda sağlık konusu daha sık gündeme gelmeye başladı. Doğa, her insanı eninde sonunda içine alır ve çürütür.

Erdoğan karşıtlığı üzerine kurulan cephe siyaseti, bugüne kadar Erdoğan'ı iktidardan uzaklaştırmak bir yana, iktidarını daha da sağlamlaştırdı. Ülke tarihinin en fazla sorun yaşadığı, bu sorunlara çözüm üretemeyen bir liderin sürekli iktidarda kalması aslında bir mucizedir. O mucizenin adı ise muhalefetin Erdoğan karşıtlığı üzerine kurduğu cephe stratejisidir.

Sonuçta Erdoğan'ın iktidarda kalmasını sağlayan şey kendi başarısı değil, muhalefetin izlediği stratejidir. Muhalefet, üstüne düşen görevi yerine getirmek yerine Erdoğan'ı iktidarda tutarak, küreselleşen piyasada Türkiye'nin geçmişindeki ulus devlet kurumlarından, algısından ve alışkanlıklarından uzaklaşmasına istemeden de olsa katkı sağlamıştır.

Bugün ulus devletten elimizde ne kaldığına bakarsanız; çözülmemiş siyasi olaylar, katliamlar ve faili meçhul cinayetlerin dışında, sözde kalan bir Anayasa Mahkemesi, sözde kalan bir hukuk düzeni, sözde kalan bir Meclis... Sözde kalanları sıralamaya başlarsak sonu gelmez. Çünkü devlet, yerini yeni bir devlete bırakmadan çürümeye terk edilmiş durumdadır.

Bir yıkıntının içinde, kaos ortamında, tarihin kırıldığı bir zamanda çürümekteyiz.

Kısacası, biz bir girdaba girdik ve bir türlü çıkamıyoruz. Çıkış yolu olarak gösterilen tüm yan yana gelişler, birlikte mücadele çağrıları, altılı masalar; hepsi sonunda birer masal oldukları gerçeğiyle yüzleşti. Sorunun kendisi kişiler değil, sistemdir. Sistemi hedef almayan her çıkış yolu, Erdoğan'ın iktidarda daha uzun süre kalmasını sağlayan tercihlere dönüşmüştür.

Yeni bir yol açılmadan, eski alışkanlıklar üzerinde ısrar etmek bu ülkeye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Kurtarıcı liderler de bu ülkeyi hiçbir zaman kurtaramayacaktır.

24 Temmuz 2026 Cuma

Logo Konuşur

Logo Konuşur

Her atılan ilk adım amatör olur; zaman içinde oturur. Çünkü belirleyici olan para ve onun hükmettiği medyadır. Medya görünümü öne çıkınca logo gibi şeylerin önemi artar. Mahalle spor takımlarının bile logoları daha ustaca düşünülür, yapılırken; ülke yönetimine aday bir partinin logosu mizahi konu oluyorsa, bu bir anlamda görünürlüğü artırmak için kullanılan stratejik bir adım olduğu düşünülebilir...

AKP'nin ilk logosunu anımsayan var mıdır?

Zaman içinde bugün kullandığı logoya kavuştu...

Çağrışımları bol olan bir logo; bir yandan Amerikan Özgürlük Heykeli'ni, diğer yandan LED lambaların bu kadar yaygın kullanıldığı bir dönemde klasik Edison ampulünü çağrıştırıyor...

Usta insanlara sipariş edilen logolar, onlara ödenen paranın karşılığını alır...

Siyasi partilerin logoları amatörce, yapay zekâ ürünleri ile yapıldığı an gerçek amacını ortadan kaldırır. Yapay zekânın gazına gelmiş olabilirsiniz...

Bir de her şeyi çok iyi bildiğini düşünenler vardır; onların öngörüsüzlüğü de olabilir...

Sonuçta kamuoyu önüne çıkan siyasi parti, kendi hedef kitlesini, duruşunu, logo ile ilk anda seçmenine vermeyi düşünür...

12 Eylül sonrası Demirel parti kurdurtuyor. Cindoruk kurucu başkan olacaktır. Tüm grafikerlere çağrısı oldu: "Gelin, partimizin logosunu birlikte yapalım." diye... Aslında çoktan belli olan logo, diğer grafikerlere düşünme fırsatı vermiş oldu...

Gelen grafikere nasıl bir logo istediğini soruyor, sonra kendi düşüncesini ortaya koyuyordu...

Aslında Demirel isteniyordu...

Sonuçta Demokrat Parti logosunu da çağrıştıran Demirel oluşturuldu! Demir değil elbette; el... "Dur" işaretine benzer!

"Dur seçmen, nereden geldiğimizi anla." diyordu, bas bas bağırıyordu logo...

Zaman içinde Doğru Yol Partisi ile birleşirken Demirel, AP logosunun da yeni yorumunu taşıyarak Cumhurbaşkanlığına giden yolu açacaktı...

Yeni parti logosu nereden geliyor?

Kime ne anlatıyor?

Logo olsun da nasıl olursa olsun" anlayışını içeren bir çalışma. Sanırım grafikere para vermemek için yapay zekânın muhteşem fikri! :)

"Yeni" diye başlayınca, Yeni Rakı vurgusu öne çıkarıldı...

Bu bir algıda seçicilik özelliği olsa gerek. Yeni Rakı, alkol; yasak ya da ÖTV ile kaç katına çıkan, devlet hazinesini besleyen önemli bir kaynak...

Sonuçta logo nasıl olursa olsun, o "yeni" ile Rakı çağrışımı kaçınılmaz olacaktı. Çünkü bizde "yeni", Rakı'dır!

İktidar her "yeni"yi kötülerken, Yeşilay sloganını üretir...

Akılda kalan şey; alkol kötü şeydir, yeni olan parti de kötüdür...

Bu algı hemen sosyal medyada işledi...

Bu seçim yatırımıdır...

Benim beklentim ise bambaşka bir şeydi, yürüyen adam üzerine oturacak ya da insanlar olarak düşünülmüş bir logo olmasıydı. Çünkü yeni olan, TOMA kapısına çıkıp yumruğu havaya kaldırmaktı...

Beklenti farklı ama beklentiye yanıt vermeyen bir durum söz konusu...

Erdoğan'ın bu "yeni" partinin adını verirken dolaylı etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü krizi yönetemeyenlerin yenisi, eskiden çok uzağa düştü...

Sosyal demokrat vurgusu yerini, merkez, İslami, sağ siyasetin alacağı; yani bir Türkiye koalisyonu olacağı düşünülen partiye bırakmış...

Eğer sosyal demokrat olması düşünülseydi, zaten tabelada yaşayan bir SHP vardı...

Başarılı bir geçmişi vardı ama İstanbul seçiminde belediye başkanı adayı koyarak Erdoğan'ın yolunu açmıştı...

Sanırım bundan dolayı tabela partisi yerine yeni parti kuruldu...

Şimdi soru şu: Bu kurulan yeni parti, bize "yeni" olarak sadece Erdoğan'ı yeneceğiz demekten başka ne söyleyecek?

Yeni partinin; yeni bir stratejisi, yeni bir yolu, yeni bir duruşu olması gerekli. Fakat bize, milletvekilleri ile acele şekilde kurulmuş bir siyasi partinin geçmişin tortularını, CHP içindeki kaosu, kriz yönetememesini yeni olana taşımış olduğunu gösteriyor...

Sorun yalnızca logo değildir; logo, arkasındaki siyasi anlayışın ilk görünen yüzüdür. Örneğin Deniz Baykal, 12 Eylül öncesi CHP içindeki hizbin başıydı ve sürekli Ecevit ile rekabet içindeydi. Deniz Baykal ve arkadaşları ancak 12 Eylül askerî darbesi sonrası partinin başına geçeceklerdir.

Bülent Ecevit CHP’si, "ortanın solu" iken; Deniz Baykal'ın CHP'si, anayasanın ruhuna uygun ikinci parti; sadece muhalif kal, para ile kal, seçmenini oyala, yerelden elde edeceğin belediye başkanları ile seçim dönemini kurtar stratejisi ile bir gelenek oluşturdu...

Bu gelenek henüz yenilmiş değildir. Çünkü Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel'in kavgası bize yeni bir siyaseti sunmadı. Parlak sloganlar, parlak söylemler; popüler ve genç ile eski, yaşlı adamın kavgası olarak yansıdı...

Kılıçdaroğlu’nun sessizliği iktidarın “muhalefeti dağıt, yeniden biçimlendir”  politikası içinde politik güce dönüştü ve o güç 'mutlak butlan' ile hayata geçirildi.

Kısaca; Baykal'ı parti liderliğine getiren 12 Eylül, Kılıçdaroğlu'nu iktidara taşıyan ise mutlak butlan... Özneler farklı, yol farklı ama sonuç ortaktır.

Sonuçta "bir bilen", "derin devlet", "devlet aklı"... Hâlâ görevde demek isteniyor... Çünkü logo, partinin ilk cümlesidir. Dinlemeyi bilen için çok şey söyler.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.


Her seçim sonrası seçim bölgelerine bir renk vermek modadır. Yeşil, turuncu, kırmızı. Kısacası siyasi eğilime göre renkler seçilir. AKP hep koyu sarı rengi almıştır; belki de ılımlı İslam anlayışını sembolize ettiği düşüncesiyle. DEM Parti'nin rengi mordur; feminizm olarak mı okunuyor? MHP kahverengidir. CHP ise kırmızıdır; sonuçta kurucu parti.

Ancak bu renkler, yalnızca seçim gecesinin fotoğrafını gösterir; sonrasında yaşananlar ise o fotoğrafı değiştirebilir.

Ortaya çıkan bu haritayla seçmenin nabzı tutulmuş olur ve iktidar partisi ile yerel yönetimler arasındaki fark ortaya çıkar. Çünkü seçim haritası yalnızca seçmenin tercihlerini değil, iktidarın o tercihlere nasıl müdahale ettiğini de göstermeye başlar.

Bizde her seçimden sonra oluşturulan bu renkli tablo, kayyum atamaları ile önce mor renklerin azalmasına, ardından mahkeme kararları ve soruşturmaların devreye girmesine yol açar; kırmızı renk yerini sarıya bırakır. Dünyada mahkemeleri seçim sandığı olarak kullanan başka iktidarlar var mı, mutlaka vardır; Böylece seçimi kaybeden iktidar, mahkeme kararları ve kayyum atamalarıyla yeniden kazanma yoluna gider. Kaybeden her zaman kazanır! Elbette iktidardaysa...

Ülkede seçim tarihi bekleniyor; güya renkler yeniden rayına otursun diye. Ama seçimi hukuki düzenlemelerle belirleyen bir iktidar var. Ayrıca iktidar, kazanacağını düşündüğü anda ülkeyi erken seçime götürme hakkına sahip. Keyfine bağlı bir durum. Üstelik bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir tartışma da değildir. Nikaragua'da iktidarın, muhalefetin seçimi kazanma ihtimali var diyerek seçimleri iptal etmesi de bir vaka olarak önümüzde duruyor... Türkiye'de yöntem farklı olsa da benzer tartışmaların yaşanabileceğine ilişkin kaygılar dile getiriliyor.

Bizde seçim belki iptal olmaz; ancak anayasa değişikliğiyle ertelenebilir. Liderimizin sağlık durumunun ne olduğu önemlidir burada...

Bütün bu süreç, seçim haritasının zaman içinde yeniden şekillenmesine yol açıyor. Sonuçta renkler değişiyor. Yerel yönetimlerin mali kaynaklarını yöneten seçilmişlerin yerini atanmışlar alıyor. Böylece seçmenin değil, iktidarın tercih ettiği isimler başkanlık koltuğuna oturabilir.


Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması demek, o başkanın gözaltına alınıp mahkemede suçsuzluğunu kanıtlaması gerektiği demektir... Sonuçta bizde hep var olan bir durum: Mahkemeler suçluyu bulmak ile yükümlü değildir; olaylara bir fail bulur, mahkeme önüne gelir, o gelen kişi suçsuzluğunu ispatlamak ile yükümlüdür. Eskiden işkence ile alınan ifadeler geçerliydi, bugün tehditler ile alınan ifadeler geçerlidir... Sonuçta savcılar rahattır, savunma avukatları da savcılardan/mahkemelerden aldıkları görevleri yerine getirmek ile yükümlüdür...

Bu tabloyu yalnızca bugünün siyasi atmosferiyle açıklamak da mümkün değildir. Ülkenin kuruluş dönemindeki İstiklal Mahkemeleriyle başlayan anlayışın, isimler değişse de bugün de sürdüğünü yaşanan süreçlerden anlıyoruz.
Bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Sandık renkleri verir, iktidar yeniden boyar. O yüzden bizde seçim gecesi ortaya çıkan harita hiçbir zaman son harita değildir. Asıl harita ise mahkeme kararları, kayyum atamaları, soruşturmalar ve siyasi hesaplar tamamlandıktan sonra ortaya çıkar. Seçmenin iradesi önce sandıkta sayılır, sonra başka masalarda yeniden hesaplanır. Sandık sonucu açıklar, son sözü ise iktidar söyler.

23 Temmuz 2026 Perşembe

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

 

Türkiye'de sosyal demokrasinin en büyük paradoksu şudur: Değişim vaat eder, ama düzenin devamını garanti eder.

Sosyal demokratlardan hiçbir şey olmaz...

Bu fikrimi tarihin sayfalarına bakarak anlayabilirsiniz. Alman sosyal demokratlar yüzünden Rosa Lüksemburg ve Spartaküs Hareketi'nin sonunu biliriz... Arkasından ülkemizdeki serüveni Bülent Ecevit ile başlar, "ortanın solu" kavramı içinde yerini alır. Ecevit ne zaman iktidar olsa katliamlar arka arkaya gelir, solcu kahvehaneler kapatılır. Çünkü o, bağımsız devlet partisidir; sağa da sola da eşit mesafeden operasyon yapar. MC iktidarları sadece sola operasyon yaparken, Ecevit sağ ve solu aynı kategoriye koymuştur.

12 Eylül, sağı ve solu hücrelerde kaynaştırma, buluşturma politikası yapmış ve eşitlemiştir. Sağcılar ile solcular arasındaki en önemli fark, namaz kılınması ve İstiklal Marşı okunması konusundaki hevestir. Diğer şeyler hemen hemen kader birliği gibidir... Elbette, "sağcılara cinayet işler dedirtemezsiniz" politikasının etkisi 12 Eylül zindanlarında da devam etmiş; mezhep ve ırk kavramı üzerinden yazılı olmayan kurallar onlara daha fazla uygulanmış, Ermeni devrimciler daha ağır işkenceler görmüştür.

Necdet Calp ile başlayan bize özgü sosyal demokrat hareket, "halk" imgesini kullanarak siyasette yerini almıştır. İlk cepheleşme köprü satışı ile ortaya çıkmıştır. Özelleştirme ve karşıtı politika başarılı olmuş olacak ki, başörtüsü kavramı içinde de bir cepheleşmeye doğru geçilmiş ve ılımlı İslam iktidarının temelleri sağlam şekilde atılmıştır. Olmayan bir laikliğin savunulması adına sağ seçmen safları daha da sıklaşmış, "modern" yaşam tarzını savunan Kemalistler bir anlamda sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır.

Sosyal demokratlar, SODEP, SHP ve CHP ile birlikte Baykal hizbinin liderliğinde partinin genel politikasını "muhalif kal, iktidar olanı koru, kolla" anlayışı üzerine istikrarlı bir şekilde kurmuştur. Sonuç olarak Erdoğan karşıtlığı politikası, cepheleşmenin başka bir boyutunu ortaya çıkarmış; sözde laikler, cumhuriyetçiler ve sermaye grubunun sözcüsü olanlar Cumhuriyet mitingleri ile Erdoğan iktidarını daha da güçlendirmiş, Ergenekon ve Balyoz davalarının temelini atmıştır.

Aslında karşı olduğunu savunan ve koruyan anlayış, onun iktidarda daha uzun ve istikrarlı kalması için gerekli hukuki altyapıyı sağlayan yasaların Meclis'ten torba yasa ile geçmesine olanak sağlamıştır. Zaten Baykal ve Kılıçdaroğlu ile devam eden süreçte Erdoğan'ın karşısına öyle adaylar çıkarılmıştır ki amaç kazanmak değil, prosedürün yerini bulması olmuştur. Cepheleşen toplumda zaten çoğunluğu oluşturan sağ seçmen, kafası net ve vicdanı şeriat duygularıyla yüklü şekilde zaferlerine imza atmıştır.

Sonuçta Erdoğan ve ekibi başarılı olduğu için değil, tersine muhalefet öyle istediği için zor da olsa iktidarda kalması sağlanmıştır.

Sonuç olarak sosyal demokratlar ya da sözde demokratlar, tek lider ve tek görüş anlayışıyla, başka seçeneği olmayan seçmene dayattıkları politikalar nedeniyle sağın hizmetinde olmuştur. Bu oyunu bozan bugüne kadar sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimi olmuştur. O oyunu sanırım istemeden bozduğu için hedef olmuştur. Bugün yaşayacaklarını bilmiş olsaydı yine o başarıyı getirecek söylemlerde bulunur muydu? Bu konuda elimizde bir bilgi yok.

Sol politika üretmek yerine 'Özgür Özel'i test edelim', 'Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin' anlayışının bugüne kadar başarı getirmediği ortadadır. "Birlik", "birlikte muhalefet" ya da "cumhuriyet için birlik" gibi kavramlar da son elli yılda iktidarı değiştirmeye yetmemiştir.

Baştan beri ileri sürdüğüm tez değişmiyor: Sosyal demokratlardan bir şey olmaz. Bunu söylerken tek tek kişileri değil, yıllardır tekrar eden siyasal anlayışı kastediyorum. Değişim vaat eden, ancak sonuçta mevcut düzenin devamını sağlayan bir muhalefet anlayışı, iktidarın en güçlü rakibi değil, en güçlü güvencelerinden biri hâline gelmiştir.

Belki de bu hikâyenin en ironik özeti başlıktadır: Değişim vaadi, devam garantisine dönüşmüştür.

 

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

 

Kürt sorunu, Dersim'de işlenen Gülistan Doku cinayetiyle bir kez daha dolaylı biçimde gündeme gelmiştir.

Gülistan Doku cinayetinin, devletin gücünü kullanan bir valinin çocuğunun pervasızlığıyla ilişkili olduğu yönündeki iddialar, bir dönemin siyasal iklimine işaret etmektedir. İstediği kadına tecavüz edebilen, istediği kadını kaçırabilen, istediğine göz koyabilen; kısacası bir çete lideri gibi davranabilen bu pervasızlık, devlet korumasıyla büyüyen bir düzenin ürünüdür. "Şımarık" çocuğunu frenlemek yerine onun pervasızlığını devletin olanaklarıyla büyüten bir koruma mekanizması kurulmuştur. İstediği eve kamera yerleştiren, istediğini "anarşist" diyerek gözaltına aldıran ya da gözaltına alınmasa bile ona karşı orantısız güç kullanılmasına göz yuman; istemediğini ise yurt dışına sürgüne gönderip onun adına telefon hattı çıkararak tehditler savuran bu atmosfer, bir dönemin özeti gibidir.

Ne var ki Gülistan Doku olayı, tek başına münferit bir adli vaka olarak okunamaz. Onu mümkün kılan siyasal ve idari zihniyet, çok daha uzun bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır.

Elbette ülkemizdeki Kürt sorunu, 1980'li yıllarla başlamış bir olgu değildir. Kökleri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet rejiminin kuruluş sürecinde 12 Kürt isyanı yaşanmıştır. Her darbede Kürtler hedef olmuş; ileri gelenleri toplama kamplarına alınmış ya da sürgüne gönderilmiş, toplu davalar açılmış, ajanlık yaptıkları iddiasıyla suçlanmış ve ceza almışlardır. Sonuçta, "Kürt sorunu"nu ağza almak, öğretim üyeliğinin sona ermesi ya da uzun yıllar cezaevinde yatmak anlamına gelebilmiştir.

Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesine ilişkin devlet yaklaşımının dönemsel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir. Kürt sorunu, ulus-devlet fikriyatının ortaya çıktığı günden bugüne devlet açısından bir sorun olarak görülmüştür. Çünkü ulus-devlet anlayışında sorun; bölünme ve parçalanma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Devletin bekası, bütünlüğü ve millî sınırlarının korunması söylemi, aynı zamanda sömürgeleştirilen toprakların kaynaklarının merkeze aktarılmasının da meşruiyet zemini olmuştur. Kısacası "sorun" denilen şey, bir "çıban başı" olarak görülür; ya yok edilecek ya da asimile edilerek sessiz, Türk efendilerine hizmet eden bir topluluğa dönüştürülecektir. Bir zamanlar birkaç Kürtçe söz kullanmak dahi suç sayılırken, bugün Kürtçe türkülerin okunmasına izin verilmiş; ancak Meclis kürsüsünde hâlâ "bilinmeyen dil" ifadesi kullanılmaktadır.

Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Tam tersine, farklı araçlarla aynı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü düşündüren gelişmeler yaşanmaktadır.

Kürt sorunu, bir kadın cinayeti üzerinden yeniden görünür hâle gelmiştir. Çünkü bizim bilmediğimiz, ancak "devletin" bildiği bir süreç devam ediyor. "Terörsüz Türkiye" adı verilen bu sürecin nereye evrileceği henüz belli değildir. Ancak muhatapların açıklamaları arasında dikkat çeken nokta, aslında köklü bir değişimin olmayacağı izlenimidir. Eşitlikten söz edilmemekte; daha çok Türk halkının bekası, geleceği ve Misak-ı Millî sınırları içinde sorunsuz bir yaşam vaat edilmektedir. Kısacası "sorunsuzluk" denilen şey, sıcak çatışmanın olmadığı; buna karşılık düşük yoğunluklu siyasal hareketlerin varlığını sürdürdüğü bir düzeni ifade etmektedir.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca yeni sürecin kendisi değil, o sürecin hangi devlet anlayışı üzerine inşa edildiğidir. Eski tas, eski hamam yerine; yeni bir hamam ve yeni araçlar mı ikame edilecek? Asıl soru ise şudur: Devlet, "Kürt sorunu" dediği şeyi gerçekten çözmeye mi çalışıyor, yoksa yalnızca yönetme biçimini mi değiştiriyor? Çünkü sorun, eşit yurttaşlık talebini bir güvenlik meselesi olarak görmeye devam ettiği sürece, yalnızca yöntemler değişir; sonuç değişmez. Bu nedenle devlet, kendi "sorununu" çözme biçimini değiştirmediği sürece, Gülistan'ın sonu bu ülkenin bitmeyen hikâyesi olmaya devam edecektir.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Türkiye'deki tüm sosyalist siyasi partileri toplarsınız, "mutlak butlan" CHP kitlesi kadar etmiyor. Diyeceksiniz ki onlarda para var, Kemalizm hamuru var, Aleviler var... Yani henüz mecliste seçime gitmeden bir siyasi partinin eridiğine şahit oluyoruz. Ama yok olmuyor; mecliste vekilleri, belediye başkanları ve belediye meclislerinde seçilmiş üyeleriyle ayakta kalacak.

CHP seçimle meclis dışında kaldı, bir de kapatılmış parti tarihi var. Meclis dışına düşürme kabiliyeti bir MHP'nin, bir de CHP'nin tarihinde bulunuyor. Onları meclis dışına düşüren liderler zamanında parti liderliğini bırakmadı. MHP hâlâ aynı liderle yoluna devam ediyor.

Şimdi CHP, Kılıçdaroğlu Partisi kimliğine büründü.

MHP zaten Devlet Bahçeli partisidir.

Peki Erdoğan partisi neden bu iki partinin kaderini yaşamadı?

Çünkü iktidardan düşmediği için. Düştüğü an Özal'ın ANAP'ı olacak.

ANAP hâlâ var mı?

Evet, varlığını koruyor.

Şimdi, yeni kurulacak olan ya da kurulmuş olan siyasi partinin, bu partiler çöplüğü içindeki yeri ve görevi ne olacak?

"Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" partisi adını almış olsaydı, kesin kemikleşmiş oyu vardı.

Osmanlı'da da Müslüman'da da oyun ve hile bitmez...

Bakalım yeni siyasi partinin başından neler gelip geçecek. Ama "mutlak butlan" kesin geçmeyeceğini şimdiden ilan ediyorum!

Sağ siyasetin hâkim olduğu yerde neden sosyalistler kitleselleşmek için uğraşmak yerine, "Var olsun, küçük olsun, benim olsun." diyerek tabela partisi konumundan (tabela dediğime bakmayın; Özgür Özel mitinglerinde kırlangıç sallamak) çıkmak için gayret etmezler?

Neden DEM Parti içinde, DEM liderliğindeki HDK içinde yer alarak vekillik pazarlığı yapmaları dışında görünür olamıyorlar? Şimdi mecliste kaç sosyalist vekil var?

CHP neden geçmişte bir tane bile sosyalist vekili meclise taşımadı da; nerede sağcı, omurgasız, dinci, seçildiği gün karşısında konumlandığı AKP saflarına katılan vekil varsa onları taşıdı?

Bugün mecliste ve belediyelerde CHP tabelası altında seçilmiş ama AKP saflarında siyaset yapanların bolluğu var.

Bu sadece Erdoğan'ın siyasetini başarılı şekilde yürüttüğü ya da sadece hukuku silah olarak kullandığı veya dini siyasetin maşası yaptığı için olmadı diye düşünüyorum. Siz, şu anda kahraman olarak gördüklerinizin hiç mi bu tabloda fırça izini görmezsiniz?

Yeni partinin geçmişi bana güven vermediği için, gelecek açısından da AKP için vekil toplayan, muhalefeti peşinden sürükleyen bir parti görünümü vermektedir.

Orası, parasıyla pazar günleri Halk TV sabah programına çıkıp türkü söyleyenlerin partisi olmaya mı devam edecek; yoksa gerçekten düzenin aksayan yönlerini düzeltip emekliye hak ettiği yaşamı sunacak bir parti mi olacak?

Bugün var olan tüm siyasi partiler emeklilerin durumundan şikâyetçi değil; programları da yok.

TÜİK gibi bir yalan makinesinin verilerini gerçek kabul edip, "Aslında yalan ama gerçek; ne yapalım, elimizden bir şey gelmez." diyerek Erdoğan ve ekibinin emekçiyi yok ettiği, çaresiz bıraktığı düzenden sözde de olsa şikâyet etmeyenlerin birliği konumundalar.

Özgür Özel belediyeciliği İstanbul'da yaşanıyor. Fakir daha da fakir olurken, kendileri suya ve ulaşıma zam yapmakta geri durmuyor. Bir iki lokanta açmış, bir iki çocuk yuvası kurmuş diye sosyal belediyecilik olmaz. Şehirlerde Yenikapı alanında festival adı altında şenlikler düzenleyip yerel olana biraz görünürlük kazandırmak ve yemek pazarlama çadırları kurdurmak sosyal belediyecilik değildir.

Bugün halkı, fakiri, mazlumu ve ötekileştirilmişleri kucaklayan ne yazık ki bir siyasi parti yok.

Sosyalistler üzerine alınmasınlar; onların kucaklayacak ne kolları ne de kadroları var. Bir iki eylem yapıp elli kişiyi toplayarak, her renkten flamalarla polisin karşısında durmak siyaset değildir.

Sosyalistleri bir türlü anlamıyorum. "Katıl, büyüyelim." çağrısı yapıyorlar ama katılsan da büyümeyen, gelecek perspektifi olmayan; aşiret, tarikat, dergâh artık adına ne derseniz deyin öyle bir yapı görünümündeler. Sınıf partisi özelliklerini bir türlü göremedim. Umarım olurlar da ben de gönül bağı kurarım.

Ellerinde burjuva devlet bayraklarıyla sınıf mücadelesi yapılmaz. Bunu her sosyalist bilir. Ama burjuva devlet bayrağı olmadan dolaşınca "'gavur' muamelesi görüyoruz, en iyisi bayrağın altına sığınalım, bize saldırı olmasın." mantığıyla yapılan her hareket, aslında sağ siyaseti beslemekten başka bir işleve sahip değildir.

Sınıf mücadelesi, sınıfın imgeleriyle ve sınıfın bayrağıyla olur. İşçi sınıfını burjuvazinin taşıdığı bayraklar temsil edemez. Olursa ne olur? İşte içinde bulunduğumuz zamanda sosyalistlerin durumu olur. İleri gidemezler ve sürekli Erdoğan karşıtlığı üzerinden, Erdoğan'a karşı olan her mitingde görünür olmak için kırlangıç sallayan; sadece kırlangıç sallamak için kadrolu elemanları olan yapılara dönüşürler.

Sınıf mücadelesi olmayan yerde ne özgürlük olur, ne demokrasi, ne de mazlumların hakları. Olsa olsa onlara sunulan; biat etmek ve sessizce başlarına geleni kader diyerek katlanmaktır.