Galata Gazete


17 Ağustos 2026 Pazartesi

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

İki inancın arasında bir çok önemli fark var ama ben bugün sadece biçimsel olanın üzerinde duracağım.

Alevilik ile Bektaşilik arasında ne fark derseniz eğer; Alevilikte makam yoktur, ayrı bir kürsü yoktur. İbadet edenler eşittir; sonuçta o da ibadet eder. Diğerlerinden farkını ayırmak için altına sadece post sermiş, onun üzerinde oturur. O yüzden “post dedesi” kavramı vardır. Gerçi posta da ihtiyaç yoktur ama bugün dahi Alevi dedelerinin mezarının yanında bir post durur, elbette korunaklı bir yerdeyse.

Bektaşilikte ise makam vardır, kürsü vardır. İbadet edenleri yukarıdan görür. Yukarıdan görenin elbette kıyafeti, takıları, duruşu da farklı olur. Sonuçta kürsü sahibi olmak demek, “Sizden farklıyım, daha çok biliyorum.” demektir. Yani hem karar verici hem de uygulatıcıdır. Bundan dolayı Bektaşi babalarının kıyafetleri birbirine benzer. Başlarında Bektaşi takkesi, etrafını dolanan yeşil şerit, yüzünde mutlaka sakalı, boynunda Bektaşi taşı asılıdır. Beline sardığı bezi mevcuttur ki sonuçta o, onun kefen bezi olacaktır. Kısaca Bektaşi kefeninin rengi de vardır.

Müslüman cenaze törenlerinden farkı da vardı eskiden ama şimdi o fark ortadan kalktı. Müslüman cenaze töreninde ne oluyorsa Bektaşi töreninde de o oluyor. Arada tek fark, Ali, Hüseyin gibi özel isimlerin geçmesidir. Olur da bir baba Hatayi'den şiir okur ama şimdi gittiğim merasimlerde o şiiri okuyacak yetkinlikte bir babaya da rastlamadım.

Alevi biri günlük yaşamında da ibadet için buluştuğu cemlerde de kıyafetini değiştirmez. O kıyafet içinde gelir, ibadetini yapar ve gider. Kast sistemi toplum içinde yoktur; sadece saygı, hürmet adına dedeye karşı davranışlarda özen gösterilir.

Bektaşilik, Alevilik ile Sünni Osmanlı Devleti arasında geçiş olarak uydurulmuş bir tarikattır. Bu uydurma elbette bir ihtiyaca karşılık olduğu için bugün dahi yaşamaktadır. Şehirlerde örgütlenmiş Alevi inancı gibi sunulmuştur. Bektaşilik bir Osmanlı Devleti tarikatıdır ve devletin olduğu her yerde tekkeleri vardır. Kısaca Balkan inancıdır. Kısaca, Osmanlı Devleti'nin var olduğu coğrafyalarda Bektaşileri görmek şaşırtıcı değildir. Seferlere katılan Yeniçerilerin önemli bölümü Bektaşi'dir.

Devşirilmiş insanları katı İslam kurallarına hapsetmek yerine, Bektaşi tekkesi içinde Hristiyanlıktan İslam'a geçiş olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ne zaman Bektaşiyi zararlı görmüş, kazan kaldırmasına sinirlenmiş; o zaman büyük bir katliam ile Yeniçeri askerleri ve Bektaşi babalarına karşı kılıcını kullanmaktan çekinmemiştir. Balkan dereleri, İstanbul Babıali çevresinde yer alan sarnıçlar kan ile dolmuş. Bunu da yenileşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma diye adlandırmışlar. Ülkemizde Batılılaşma hareketi Bektaşilerin kanı üzerine oturmuştur.

Aleviler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de kervan geçmez, bereketsiz topraklarda, dağların doruklarında yaşamaya devam etmiş. Bugün en ücra yerlerde Alevi ile karşılaşmanız tesadüfi değildir. Devletin hışmından, sisteminden, vergisinden kaçmak için sığınmış o yerlere.

Alevilerin resmî cemevleri yoktu çünkü kurumlaşacak kadar özgür değillerdi. Bundan dolayı en büyük ev, üstü kapalı alanlar cemevi gibi kullanılmıştır. Cemler, güvenlik sorununa karşı her zaman dışarıda gözlemci, bekçi bırakılarak yapılmıştır. Bundan dolayı, uzaktan cem yapılan yerlere bakan Sünniler için “mum söndü” hikâyesi uydurulmuştur. Dağların doruklarında yaşayanlar cem yaparken yaktıkları mum ışıkları onlara başka şeyi çağrıştırmış. Sonuçta adamın aklında neyse zikri de o dur.

Alevileri genelde Balkanlarda, şehirlerde göremezsiniz çünkü ötekileştirmenin dışında hep düşman olarak görülmüş ve düşman hukuku geçerli olmuştur.

Bugün dahi gözaltına alınanlara ilk sorulan sorunun “Alevi misin?” demesi boşuna değildir. Alevi olana daha fazla işkence anlamına gelir ve ben Alevi olduğunu saklayanı da duymadım. Daha fazla işkenceye katlanır ama Aleviliğini işkencecilerden saklamaz.

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

Hayvanları görüyorsunuz; size vahşi gelen şeyler aslında doğal olandır. Onların varlık sebebi vahşiliktir ama insanın vahşiliği yanında uzaydaki Dünya kadardır, yani zerre kadardır...

İnsan denen, doğadan kopmuş, kendi evrenini oluşturmuş, kendi evrenini genişletirken diğer canlıların yaşam alanlarını yok eden, yok ederken daha fazla kendisini modern canavara dönüştüren; garip, nefes alıp veren ama sanki buraya ait değilmiş gibi istilacı bir türe dönüştü...

İnsan doğayı yağmalıyor; üstelik masum (!) ranting gibi, yol açmak gibi, dereleri, dağları delerek geçen lojistik alanlar gibi... Siz hiç eşek yolundan gittiniz mi? Düz hiç gitmez eşek; sürekli zikzak çizerek gider. Peki insan neden hep düz gider?

Konya Ovası'nda yollar düzdür. Araç kazaları orada sıradandır. Çünkü düz giden yolda insan ister istemez uyur. Yol, insanı önünü görmez kılar. Sonuçta kaza kaçınılmazdır. Hangi hızla gittiğini unutur insan, zaman durur, yol durur bir an ve hop, kaza!

İşte insan doğa içinde, Konya Ovası'nda gider gibi gidiyor. Soluklanmıyor. Sürekli yağmalıyor, kirletiyor, çöp üretiyor...

Hayvanlar da çöp üretir ama o çöpler doğa içinde çok çabuk yok olur. İnsanların ürettiği çöp doğa içinde yok olmuyor; mikro olarak bölünüyor ve dağılıyor. İstanbul'da üretilen bir çöp, bakmışsınız Himalaya dağlarının doruklarında, Ağrı Dağı'nın doruğuna ulaşmış. Ağrı'ya tırmanan dağcılar görmüş ya da solumuştur mutlaka. Çöp sınır tanımaz, yükseklik filan bilmez; rüzgâra kapıldı mı gider, tıpkı turnalar gibi...

İnsan, bir dakikalığına dahi hayvan olduğunu anımsamalı.

Fazla demiyorum, bir dakika!

Ama bir insana “hayvan” derseniz yumruğu yersiniz.

Çünkü hayvan olmayı hakaret olarak görüyor...

Biz o kadar doğadan koptuk.

Şimdi bu kısa yazıma hayvanca saldıranlar olacaktır elbette. Ama bizler hayvanız! İstediğiniz gibi saldırabilirsiniz. Patim yok ama patimle sizi okşarım! :)


Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş bizimdir ama sahipsiz!

Hacıbektaş'ın içi dışın insan dolu, onlarda çöp bırakıp gidiyor...

Hacıbektaş'a bu sene daha fazla araç gitmiş, gölge olan her yere araç bırakılmış, araç içinde konaklayanlar olmuş, doğaldır, bu kadar küçük ilçeye "kutsal günler" için insanları davet edersen olacağı bu!

Peki, ne olmuş?

Her yer sidik bok kokar olmuş..

Yiyen içen insan mutlaka çıkaracak!

Tuvalet sorunu olmuş, altyapısı yetersiz olan ilçe birden bok kokar olmuş..

Kardeşim, bu kadar olacağını bilmiyor musunuz?

Bu kadar insanın çöpü nereye bırakılıyor?

Çöp arıtma, öğütme, artık ne derseniz deyin, Hacıbektaş'ta yok, bir dereye bırakır çöp kamyonları çöplerini, oradan kaçan naylonlar tüm arazilere yayılır.. Bunu her gittiğimde zaten görüyorum, buğday başağından daha çok naylon var tarlalarda...

Bu sorun değil midir?

Sanırım değil, çünkü yıllardır Hacıbektaş'ta belediye var ama sorunu çözmemiş.. Bir adım ileri gitmemiş..

Çözmek çok mu sorun, aslında değil, dağları delen bu iktidar için bir dağ delme fiyatından daha düşük bütçeyle yapar...

İmece usulüyle bu işler çözülür...

Hacıbektaş neden modern şehir görünümüne kavuşmaz, elbette bunun köhne, virane olmasını isteyen çok ama oraya gidip ibadet edenler neden kendi yüzlerini sürdükleri topraklarına çiş ile sulanmasına razı?

O yüz sürdüğünüz toprakları bok götürüyor...

Hacıbektaş'ın acil çözmesi sorunları var, ama onlar Alevilerin, Bektaşilerin sorununu çözmek ile uğraşıyor!

Kardeşim, o işler Hacıbektaş'a gidip hava atanların çözeceği işler değil, olsaydı zaten sorun çözülürdü...

Demek ki Alevilik ve Bektaşilik sorunu siyasi bir olaydır.. Siyaset çözecek...

Doğduğum günden bugüne kadar Hacıbektaş'a gider gelirim, canlarım orada yaşar, babam sonsuzluk uykusunda orada, her sene giderim...

Sonuçta memleketim, atalarımın ve genlerimin oluştuğu yer..

Ulaş Bardakçı'nın, Hürcan Gürses'in, Cemal Selmanpakoğlu'nun, Gökhan Harnandalıoğlu'nun ve nice devrimcinin diyarıdır.. Orası bizimdir!

Gönlüm razı değil, Hacıbektaş'ın bu kadar sömürülmesine, bu kadar bok içinde bırakılmasına...

Rızalık diyorlar, ben Hacıbektaş'ta siyaset yapmış insanların hizmetlerine bakıyorum, hiçbirinden rıza değilim... Sonuç ortada, ilçeyi bok, ibadet için gelenleri soymak için dolaşan dilencilerin mekânı olmuş, esnafı Alevi geleneğinde olmayan, Bektaşi geleneğinde olmayan ne kadar absürt şey varsa, Alevilik adına, Bektaşilik adına oraya gelenlere kazık fiyata satıyor.. Koskocaman ilçede gönül rahatlığı ile yemek yenecek bir düzgün lokanta bile yok, daha ne diyeyim? Ben ilçeye gittiğimde yemeğimi Avanos'a gidip yiyorum, çünkü orada para veriyorsam karşılığını alıyorum, gönül rahatlığı ile gidiyor, orada saz dinliyor, türkü söylüyorum..

Hacıbektaş modern şehir olmadan, insanlara hizmet vermeden, ağaçlar içinde kalacak, Yunus'un düzgün dal toplamak için gittiği ormanlar olmadan Hacıbektaş Hacıbektaş olmayacaktır...

 


15 Ağustos 2026 Cumartesi

Ayranı Üfleyerek İçmek

Ayranı Üfleyerek İçmek

 

12 Eylül zindanları, cezaevleri, askeri kışlalar vıcık vıcık Kemalizm kokardı. Hatta darbeci kendisini Atatürk yerine koymuş, elinde bastonuyla şehir şehir gezip nutuk atmayı sevmişti. Elinde Kuran ile İslam'ı anlatıyordu, çünkü o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen Kuran'ın değişik sürümleri yasaklanmıştı. Mısır'da, Sudan'da, Hindistan'da dağıtılan ile bizde dağıtılan (kutsal kitapların satışı olmaz ama hediyesi olur, ne yazık ki bizde kutsal kitaplar hâlâ satışta) arasında farklar vardı. Neyse, o sıralarda kafasında yumruk yıldız taşıyan teröristlerden bahseder, bizde tek askeri kıyafeti askerimiz giyer, “Nedir bu?” diye sorardı... Tek tip kıyafet ondan sonra moda oldu, kadınlar bile bağlı bulunduğu cemaate göre tek tip giymeye başladı. Güya ülkede kadınların askere gitmesi yasal değildir, meğer her sivil toplumun (!) resmî tek tip kıyafeti varmış...

Aslında bu kadar uzun giriş yapınca konunun özüne gelmek gerek...

“Düşmek sorun değil, yenilgi de sorun değil, ondan sonrası için kişinin / örgütün / yapının tercihi önemlidir. Ya ayağa kalkar, mücadelesine devam eder ya da düştüğü yerde kalır, zorbalığın son bulmasını bekler...

Bizim sol vıcık vıcık olan bir zemine düşmüştü. 12 Eylül zindanları olarak adlandırılan zindanlar ama onlar eskiden de aynı işlevi görüyordu, yeni değildi. Kaçakçıya, namusuza idam kolay yapılan yıllardı, siyasi mesele olmayınca sivile yapılan zulüm üzmezdi. 12 Eylül, 12 Mart ve 27 Mayıs gibi idam sehpalarını kuracak ve 27 Mayıs'ın rövanşı 12 Mart olduğuna göre, 12 Eylül kimin rövanşı olacaktı? Elbette rövanş yoktu, sağdan, soldan idam etme ile vıcık vıcık olan Kemalizm / Atatürkçülük söylemleri altında inkılabını gerçekleştirdi. Çünkü 12 Eylül, 24 Ocak kararları ile liberal soslu bir zemin yaratmış, onu Kemalizm ile bir güzel helvalamıştı... Menemen için her türlü koşul hazırdı, ılımlı İslam üzerine ekince tadına doyum olmayan yeni bir menemen yaratılmıştı. Bu sayede menemenin rövanşı alınmış olacaktı...

Alındı da, bugünkü iktidara gelen süreç bu rövanşın alındığının kanıtı değil midir? Bu ülkenin siyasetinin vicdanı olarak gösterilen düşünce yapısının kelle kesenlerin düşünce yapısıyla benzerlikleri yok muydu? Hiçbir şeyden haberi olmayan bir erin kellesi kesilmedi mi? Her kalkışmanın sonunda bir kelle gider! Gerek siyasi anlamda gerek sembolik olarak...

Vıcık vıcık olan bir zemine düşmüş, yenilmiş devrimciler içeride tek seçenekleri olan açlık grevleri ile ifade vermeyerek direniyordu. Ama “kaynaştır, birleştir” politikasının bir sonucu da olacaktı. Aslında kavga edenler arasındaki en büyük fark, birilerinin namaz kılıyor olması, diğerlerinin de namaz kılmak yerine seküler yaşamı benimsemiş olmalarıydı. Her biri de aslında Kemalistti ama Kemalizmi farklı yorumlamışlardı; birinde devrimcilik ilkesi öne çıkarken, diğerinde milliyetçilik...

Filistin meselesi konusunda bile bilgileri yoktu. Birileri devrimci, Marksist oldukları için enternasyonal dayanışma adına orada olana destek veriyordu ama Filistin halkını, inancını tanımıyordu bile. Milliyetçilik tanımı içinde aynı inançtan insanlar vardı ama Filistinlilerde inanç iki taneydi: Hristiyan ve İslam! Bundan dolayı belki de ülkemizin milliyetçileri Filistin davasına hep uzak kalmıştır, çünkü düşünce yapılarına uymuyordu... Bizim devrimcilik ilkesine inananlar ise Millî Demokratik Devrim fikriyatının üzerine yeni bir şey ekleyememiş, Samsun'dan Ankara'ya yürüyüş yapan abilerinden farklı düşünmüyorlardı. Ama şu işkencecilerin ikide bir İstiklal Marşı okutması, arkasından Gençliğe Hitabe'yi okutmaları yüzünden de Kemalizm ile aralarında bir soğukluk girmişti. Betonun soğuğu gibi soğuk geliyordu ama zaman içinde sanırım içselleştirdiler...

Vıcık vıcık olmuştu 12 Eylül faşizm günleri. Her açılan radyo anonsu, her ekrana çıkan Atatürk ile başlıyordu söze, bismillah der gibi bir şeydi. Bugün otobüse binen de inen de bismillah diyor, her selam veren de “Selamünaleyküm” diyor. Yani geçmişteki nezaket kalmadı...

Sol yenilmişti, düşmüştü vıcık vıcık bir yeni harmanlanmış menemenin içine. Zemini belliydi. Acaba ayağa kalkıp “Nerede kalmıştık?” denilecek miydi? Sonuçta orada Kemalizm ile de yüzleşilmişti ama o yüzleşmenin teorisi yapılmadı, sadece “Ne güzel dayak yedik, iyi direndik, kemiklerimiz kırıldı, vay be, demek ifade vermeden çıktın hücreden” gibi sonu ünlem ile biten cümleler kalmıştı geriye...

Sorun düşmek değil, ayağa kalkmak, o da bir tercih meselesidir.

Bizimkiler, önce bir masa kurulur, gerek olursa o masaya oturmaz, ayakta beklerim demişti. Masa da masaymış ha, cuma günleri Çiçek Pasajı'nda oluşturulan masa! Geriye bir fotoğraf kaldı, masada olanların çoğu çoktan ayrıldı gitti aramızdan ama sözü kaldı...

Tercih meselesi önemlidir. Biz tercih etmediğimiz hâlde, bizi zor ile mücadele alanına sürüklerler, çünkü üzerimize düşen görev henüz elimizden alınmamış, yapılmış bir abilik, dayılık, arkadaş, hoca gibi unvanlar... Ne yapacaksın, deniz kenarında bir aylık alıp, rakı eşliğinde masa başında devrim yapmak varken, bu kadar yaşanmışlıklar üzerinden yeniden meydanlara çıkmak...

Ya yaşadıklarımızı tekrar yaşarsak?

O yüzden ağzı sütten yanan ayranı üfleyerek içer!

Bazen biz tercih ettiğimiz için değil, zorunlu olduğumuz için görünür olduk...

Bundan dolayı o siyasilerin ayranı üfleyerek içmesi gayet doğal, yüzleşemedikleri vıcık vıcık Kemalizm soslu menemenin içinde hâlâ var olmaya devam ediliyor...

 

İnsanlar neden çocuk yapar?

İnsanlar neden çocuk yapar?

Diğer canlılar neden çoğalıyorsa, insan da aynı güdülerden etkileniyor. Bu, doğanın yasası mı?

Ama biz doğadan kopalı çok oldu. Kendi doğamızı yarattık; henüz onu tam olarak kontrol edemiyoruz. Hâlâ bizim doğamıza sivrisinek, hamam böceği, akrep gibi şeyler giriyor. Karasineğin ısırgan tavrı, hayatımda hiç görmediğim böcekler zaman zaman evlerimize konuk oluyor. Kısaca, biz doğadan koptuk ama doğa bizden henüz tam olarak kopmadı.

Belki de insanın doğadan koptuğunu düşünmesi, onun doğayı gerçekten terk ettiği anlamına gelmiyor. Doğa, insanın kurduğu duvarların, şehirlerin ve sistemlerin arasından hâlâ kendini hatırlatıyor.

Peki, insan neden çocuk yapar?

Bu sorunun yanıtını yalnızca biyolojide aramak yeterli mi? Yoksa insanın çocuk sahibi olma isteği, içinde yaşadığı toplumun, kültürün ve ekonomik düzenin de bir ürünü mü?

Çocuk yapmak bir sanayinin parçası oldu. Çocuksuzlar için suni döllenmeyle yapılanlardan, DNA ile oynanan sipariş çocuklara kadar bugün birçok şey mümkün. Peki, bunlar bilinmesine rağmen insan neden çocuk yapar?

Üreme artık yalnızca iki insanın biyolojik olarak çoğalması değildir. Etrafında doktorların, hastanelerin, ilaçların, laboratuvarların, genetik testlerin ve büyük bir ekonomik pazarın bulunduğu bir alana dönüşmüştür.

Erkekler çocuk istiyor; çünkü güçlerini göstermenin en temiz yolu çocuk sahibi olmak. Çocuğun olması, kısır olmadığının kanıtı olarak görülüyor. Kısaca, “Ben seks yapıyorum ve çocuk üretecek güce sahibim.” demenin bir yolu.

Erkek kendi gücünü göstermek, elde ettiği mirası geleceğe bırakmak, kendisinden olana bırakmak istiyor. Kanında taşınan tüm geçmişi; hastalıkları, birikimleri, özellikleri geleceğe aktarmak...

**Burada çocuk yalnızca bir çocuk değildir; erkeğin kendi varlığını geleceğe taşımasının da bir aracıdır. Kendi bedeninden gelen, kendi soyadını taşıyan, kendi mirasını devralan bir devamlılık fikridir bu. Devlet hala bu fikri beslemeye devam ediyor, soyadı kanunu, kadın evlendikten sonra erkeğin nüfusuna kaydı gibi... **

Peki, kadın neden bu aşamada taşıyıcı rolünü istemeden üstüne alıyor? Hatta birçok kültürde karnı büyük hâlde toplum içinde dolaşması bile istenmiyor. Kadın, bir anlamda erkeğin hem elinin kiri hem de onuru olmuş oluyor.

Erkeğin üreme gücünün göstergesi olan çocuk, kadının bedeninde büyüyor. Böylece erkeğin soyunu, mirasını ve geleceğini taşıyan beden de kadının bedeni oluyor.

Kadın neden çocuk ister?

Genlerinden, güdülerinden mi kaynaklanıyor?

Belki de burada biyoloji ile toplum arasındaki sınır daha da bulanıklaşıyor. Kadının çocuk istemesi ne kadar kendi içinden gelen bir arzu, ne kadar ona çocuk istemesi gerektiğini öğreten toplumun bir sonucu?

Çocuk büyük bir sorumluluktur ve çocuk dünyaya geldikten sonra en büyük sorumluluk kadının üzerine kalıyor. Çünkü baba rolü, eve para getirendir. Ekmek olmayınca aile olmaz. O yüzden işsiz erkeğin evliliği kısa sürede sonlanır; çünkü role uygun değildir. Toplumun biçtiği rolü oynarlar.

Böylece çocuk, yalnızca anne ve babanın değil, toplumun da belirlediği rollerin içine doğar. Baba para getiren, anne bakım veren; çocuk ise geleceğe taşınacak yeni birey olur.

Evlilik kurumu, yasal olarak seks yapmaktır; yani dincilerin uydurduğu gibi yalnızca zinayı engellemek değildir. Toplumun onayladığı yatak odasında yaşananların iki kişi arasında kalması değil, çocukla birlikte toplum önünde görünür hâle gelmesidir.

Seksin kendisi gizli olabilir; fakat ortaya çıkan çocuk gizli değildir. Çocuk, iki insan arasındaki ilişkinin toplum tarafından tanınmasını sağlayan görünür sonuçlardan biridir.

Yani seks yapanların yumurta ile spermin buluşmasından olan çocuk ya zina ürünü “piç” olarak kabul edilir ya da “yavru” olur. “Kimin yavrusu?” sorusuna verilen yanıt, evlilik kurumunun olup olmadığına bakılarak belirlenir: Toplumun onayladığı seks ile onaylamadığı, ama karanlık odada yaşanan seks...

Gerçi seks karanlık odada olmaz. Onu karanlık diye kafamıza işlerler. Tecavüzlerin geneli aydınlıkta olur; genellikle iş yerlerinin en kuytu yerlerinde gerçekleştirilir.

Burada “karanlık” yalnızca fiziksel bir mekânı değil, toplumun görmek istemediği cinselliği de anlatır. Görünmeyen, konuşulmayan ve onaylanmayan seks ile toplum tarafından tanınan seks arasındaki ayrım da böyle kurulmuş olur.

Sonuçta kadın neden çocuk ister?

Büyük bir sorumluluk ona yüklenmesine karşın çocuk ister. Ama her çocuk isteyen, ona bakabileceği ve onu büyüteceği anlamına gelmez.

Çünkü çocuk istemek ile çocuğun sorumluluğunu taşıyabilmek aynı şey değildir. İnsan, bir çocuğu dünyaya getirebilir ama onu nasıl bir dünyanın içine bıraktığını her zaman kontrol edemez.

Bugün sokaklarda, yani insanın yarattığı doğada, çocuklar sistemin arzularına uygun rollerini oynarlar. Bir bakarsınız ellerinde silah, birileri adına kurşun atarlar; bir bakarsınız çocuk parkında ebeveyn gözetiminde oyun oynarlar; bir bakarsınız evde tabletten gözlerini alamazlar.

Çocuk daha dünyaya geldiği andan itibaren bir sistemin içine girer. Önce ailesinin, sonra okulun, ardından işin, tüketimin ve devletin kurduğu düzenin parçası olur.

Çocuk, bir anlamda ebeveynlerin tüm birikimlerinin ellerinden alınması için sistem tarafından kullanılan bir maşa olarak da görülebilir. Çocuk nesiller arasında taşıyıcıdır ve hep gelecek nesil olarak görülür.

Ebeveynler çocuk için çalışır, kazanır, tüketir ve biriktirir. Çocuk büyüdükçe onun ihtiyaçları üzerinden yeni ihtiyaçlar yaratılır. Böylece çocuk, yalnızca nesiller arasında biyolojik bir taşıyıcı değil, ekonomik sistem içinde de güçlü bir tüketim alanına dönüşür.

Geleceği sistemler belirler. İnsan, doğadan kopmuş hâliyle sistemin istemlerine cevap veren ve güdülenmiş bir yaratık konumuna indirgenmiştir.

İnsan özgür olduğunu düşünürken, çoğu zaman kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapar. Ne yiyeceği, nerede yaşayacağı, ne giyeceği, nasıl çalışacağı ve hatta neyi arzulaması gerektiği bile içinde bulunduğu sistem tarafından şekillendirilebilir.

Üreme de sanayinin bir parçasıdır ve iyi gelir getirdiği için bu piyasada kadın da erkek de sistemin istemlerine yanıt verecek; piyasanın hem alıcısı hem de hedef kitlesi olmaya devam edecektir.

Böylece çocuk sahibi olma arzusu, biyolojik güdü ile toplumsal beklentinin, kişisel istek ile piyasa koşullarının kesiştiği bir noktaya dönüşür. İnsan çocuk ister; sistem ise bu isteğin etrafında bir dünya kurar ve o dünyadan gelir elde eder.

Belki de asıl soru artık “İnsan neden çocuk yapar?” değildir. Asıl soru, “İnsanın çocuk yapma isteğinin ne kadarı kendisine aittir?” sorusudur.

Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça, kendi yarattığı sistemlerin içine daha fazla gömülüyor. Ancak doğanın en eski yasalarından biri hâlâ onun içinde çalışıyor: yaşam kendisini sürdürmek istiyor.

Ölümün olduğu yerde üreme kaçınılmazdır.

 

14 Ağustos 2026 Cuma

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Cennetin Bedeli: Kadın, Tarikat ve Yol

Tarikatların büyüklüğü, serveti, açtığı Kur’an kursları, öğrenci yurtları, kontrol ettikleri camiler hep konuşulur. Peki, bu servet nereden geliyor?

Tarikatlar servetlerini kadınlar üzerinden topluyor; çünkü tarikat üyesi erkeklerin yakışıklı, bakımlı olmak gibi niyetleri yok. Tek tip kıyafet içinde, bu dünyada bütçesine göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın, huri ve bitmeyen seks hayaliyle tarikata varlığını, mirasını veriyor. Çünkü tarikat sayesinde bir cemaatin içinde oluyor ve hepsi kendisi gibi düşündüğü için cennete gidişini engelleyecek hiçbir şeyle karşılaşmıyor. Kısaca, cennet için tarikata giriyorlar.

Peki, bu durumda kadınlar neden girer?

Sadece erkeğine biat ettiği için mi?

Cemaat ilişkisi onlara konforlu bir yaşam sunuyor. Gerçi birçok özgürlük alanları yok; çünkü inançları, bu özgürlüklere ulaşmalarını zaten yasaklıyor. Bu inanç içinde olan bir kadın için erkeğini mutlu etmek, onun için saçını açmak, diğer erkeklerden saçını saklamak ve elini uzatmamak birer ritüel olmanın ötesinde, inancın değişmez kuralları olarak görülüyor. Sonuçta kadın da cennete gitmek ister.

Peki, sizde tarikat denilince neden hep Sünni inançtaki tarikatlar gelir? Başka inanç ve mezheplerin tarikatı yok mu? Onların şatafatlı yaşamı diğerlerinde yok mu? Tarikat şeyhi, dedesi, babası, papazı, hahamı benzer şekilde yaşamıyor mu? Yönetici olanların bir ellerinin parada, bir ellerinin kadınlarda olması tesadüfi mi? Din, insanlara benzer vaatlerde bulunmuyor mu?

Sonuçta din, insanları öteki dünyaya bu dünyadan hazırlamak değil midir? Bundan dolayı dinler, ölüm üzerine varlıklarını inşa etmezler mi? Onlar için bu dünyada yaşamdan daha önemli bir şey vardır: öteki dünya ve vaat edilen cennet.

Kadınlar dinde hep ikinci sınıf değil midir?

Sonuçta Tanrı cinsiyetsiz değil midir? Batı dillerinde cinsiyet özellikle vurgulanır; bizim gibi dillerde cinsiyet ortada kalır. Ama dinî anlatılarda Tanrı çoğu zaman eril bir dille tarif edilir. Sonuçta Meryem'den bir erkek çocuk elde etmiştir...

Erkeğin kaburgasından kadın yaratılır; ilk kadın Lilith ise hep itiraz eder. Ama o da artık şeytandır! O gelmesin diye maviye boyanır çerçeveler; evlerde hâlâ yaşar bu gelenek.

Erkeklerin oluşturduğu toplumda feministler bir anlamda Lilith'tir. İtiraz ederler.

Ama kadın hakları, dinin hâkim olduğu ülkelerde, seküler yaşamın olmadığı coğrafyalarda ne durumdadır? Kadın köledir; kafes arkasında yaşayan, tek başına erkeksiz sokağa çıkamayan ve erkek istediği için cinsel ilişkiye giren, hiç tanımadığı yaşlı dedesiyle evlenip ona “kocam” diyen bir düzendir.

Şimdi seküler yaşamı ve laikliği oturtmuş toplumlarda kadınların hakları vardır. Orada da sorunlar devam eder; çünkü dinin toplum içindeki egemenliği devam ettiği için kadın cinayetleri de dinî duyguları ağır olan, laik ya da tarikat üyesi olup Tanrı korkusu taşıyanlar arasında görülebilir.

Peki, neden “Tanrı korkusu” olarak tarif edilen şey, Tanrı korkusundan daha çok cennete ya da vaat edilen yere gidememe korkusu olmasın?

Çünkü sonuçta yaratandan korkmak, babadan korkmak gibidir. Babanın maddi gücü ve otoritesi hâkimken, o ayrıcalıktan yararlanamaktan korkan bireyin babasına karşı duyduğu zorunlu saygı, zaman içinde korkuya da dönüşür. Fakat babalar, otoritenin ve erkeğin temsilcisi olmasının ötesinde; istikrarlı, düzenli yaşamın, ekonomik refahın ve konforlu hayatın da sembolüdür.

Bugün otobüse dahi binerken Allah'ın ismini zikredenlerin korkusunun kaynağı nedir?

Sonuçta ölüm, inanan kişi için Tanrı ile buluşmaksa, ondan korkmamak gerekmez mi? Onun kurallarını çiğnemediği sürece onun adını sürekli anması neden gereklidir?

Ama tarikatlar ona öyle bir görev vermiş ki: “Zikredeceksin.” Unutur belki diye kadınlar ellerinde sayaçlarla günde kaç defa Allah'ın isimlerinden birini söylediğini kafasına not eder, sürekli mırıldanır.

Ya unutursa?

Çünkü kadının aklı erkeğe göre zayıftır!

Bundan dolayı kadınlara görevler verilir. Erkek çocuklar daha özgürdür. Onların elinde hiç sayaç gördünüz mü?

Belki de mesele tam burada düğümleniyor: Bu dünyadaki cinsellik ile öteki dünyadaki cennet vaadi, ölümle birbirine bağlanıyor. Erkek için bu dünyada parasına göre kadın, öteki dünyada ise sonsuz kadın ve seks hayali; kadın için ise itaat, aile, cemaat ve cennet umudu...

Tarikatın “yolu” da tam burada ortaya çıkıyor.

İnsan cennet için bu dünyada neyi vermeye razı?

Parasını mı, mirasını mı, özgürlüğünü mü, bedenini mi, iradesini mi?

Ve bu bedeli en çok kim ödüyor?

Cennetin bedeli nedir? Kadın, tarikat ve yol dediğimiz şey aslında neyin karşılığıdır?

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Herkes Özgür, Herkes Aynı

Sokaklardan zorla eve girenlerin çocukları, torunları bugünlerde evden dışarıya değil, odalarından dışarıya çıkmaz oldu. Ellerinde cep telefonları ve tabletler; gözleri sosyal medyadaki videolarda, yüzlerinde ise bu videolara bakarken oluşan gülümsemeler… Böyle bir kuşak yaratıldı.

Peki, bu süreç nasıl oluşturuldu? Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocuklar nasıl oldu da birbirlerine bu kadar benzer hâle geldi?

Mizah nasıl oldu da evrenselleşti?

Çünkü mizah, aslında doğduğu toplumun kültürel özelliklerini, alışkanlıklarını, değerlerini ve dilini taşır. Bir dilde üretilen espri, başka bir dile çevrildiğinde çoğu zaman anlamını kaybeder. Kelime oyunu kaybolur, göndermenin neye yapıldığı anlaşılmaz ve gülümseme ortadan kalkar. Çünkü mizah yalnızca sözcüklerden değil, o sözcüklerin ait olduğu kültürden beslenir.

Oysa bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan çocuklar, birbirlerinin dilini bile bilmeden aynı videolara bakıp gülebiliyor. Aynı hareketlere, aynı yüz ifadelerine, aynı düşmelere, aynı kısa videolara tepki veriyor; aynı mizah kalıplarını tanıyor ve aynı anda eğlenebiliyorlar.

Peki ne değişti?

Mizah mı gerçekten evrenselleşti, yoksa dünyanın çocukları aynı mizah anlayışını öğrenebilecekleri ortak bir kültürel alanın içine mi sokuldu?

Belki de mesele, mizahın evrenselleşmesinden çok daha büyük. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan çocukların hayata bakış biçimleri, eğlenme biçimleri ve hatta neye gülecekleri aynılaştırılıyor olabilir mi?

Bir zamanlar bir çocuğun neye güleceğini; yaşadığı mahalle, ailesi, dili, kültürü ve arkadaşları belirlerdi. Şimdi ise dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı videoya bakıyor, aynı sesi duyuyor, aynı görüntüye maruz kalıyor ve aynı anda gülüyor.

Belki de ilk kez insanlık, yalnızca ortak bir iletişim dili değil, ortak bir eğlenme ve gülme dili de oluşturuyor.

Peki bunun tüketim kültürüyle ilişkisi ne kadar büyük?

Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin benzer markalarla, benzer mağazalarla, benzer reklamlarla ve benzer tüketim alışkanlıklarıyla karşılaşıyorsunuz. Çocukların odaları, ellerindeki cihazlar, giydikleri kıyafetler, izledikleri videolar ve satın almak istedikleri ürünler giderek birbirine benziyor.

Çünkü insan, yalnızca tükettiği şeyleri değil, tükettiği şeylerin oluşturduğu dünyayı da benimsiyor. Tüketim alışkanlıkları değiştikçe zevkler, davranışlar, beklentiler ve hatta hayaller de birbirine benzemeye başlıyor.

Öyleyse asıl soru belki de şu:

Bizi yalnızca aynı şeyleri tüketen insanlar hâline mi getirdiler, yoksa tükettiğimiz şeyler üzerinden bizi birbirimize mi benzettiler?

Ve daha rahatsız edici bir soru:

İnsan, tükettiğine benziyorsa; bugün bütün dünyada aynı ekranlara bakan, aynı videolara gülen, aynı markaları isteyen ve aynı ürünlerin peşinden koşan bir kuşak yaratılırken, sonunda insanı da bir tür “tablet insan”a mı dönüştürdüler?

Belki de mesele artık yalnızca çocukların neden odalarından çıkmadığı değil. O odaların içinde, ekranların karşısında nasıl bir insanın yeniden üretildiği.

Ağlamak Serbest, Hesap Sormak Suç

Ağlamak Serbest, Hesap Sormak Suç

Sabah sabah Sabiş haberleri açtı. Orada bir sokak röportajı vardı. Herkes yakınıyor; eski AK Parti üyesinden CHP üyesine, dincisinden seküler yaşamı tercih edenine kadar...

Kısacası, herkes mikrofonun başına geçtiğinde yılların spikeri gibi konuşuyor ve derdini anlatıyor.

Ben de kızgınlıkla “Daha beter olun!” dedim. Çünkü bugün yaşadıkları sorunun temeli kendilerinde, yıllardır sessizce kabul edişlerindedir.

Yukarıda saydığım kesimlerin hepsi bir “kurtarıcı” bekliyor. Eşek bunların hepsi! Kurtarıcı hiçbir zaman gelmeyecek. “Kurtarıcıyım”, “Umudunum senin” diyenlerin hepsi onları değil, zor durumda kalan iş insanlarını kurtardılar.

Kurtulmak için önce yaşadıklarına mikrofon karşısında itiraz etmekten, homurdanmaktan vazgeçmeleri gerekiyor. Yoksa sürekli ağlayacaklar, sürekli ağlayacaklar...

Bakın, Ankara kapılarına aç insanlar geliyor: madenciler, özel sektör öğretmenleri, falanlar filanlar... Hepsi “biraz maaş”, “biraz kadro”, “biraz güvence” için bakanlara yalvarıyor. “Arabulucu ol bize, verilmeyen maaşımızı alalım, tazminatımızı alalım” diyorlar.

Alacakları için aç kalıyorlar, dövülüyorlar, aşağılanıyorlar. Ama en azından bıçak kemiğe saplanınca sokağa çıkıyor, hakları için mücadele ediyorlar.

Altı ay olmuş maaş alamamış. Altı ay boyunca nasıl yaşadı? Kim bunlara kredi verdi, ne kadar borçlandılar, bunların hiçbirinin önemi yok. İş insanı, “Altı ay boyunca yaşadıklarından daha fazla aç yaşar bunlar” diyor ve vermiyor. Her parayı vermediği gün ödeyeceği para azalıyor; çünkü para değerini kaybediyor.

Alacakları işçilerin altın karşılığı, dolar karşılığı hesaplanmayacak. O anki TL değeri ne ise o verilecek. Gün geçtikçe para değerini kaybettiği için iş insanının kasası hep dolu, emekçi ise hep aç kalacak.

Çünkü o parayı alsa dahi borçlarına, faize gidecek.

Sonuçta sen açsın, hep aç kal! İş insanı da iktidardaki siyasiler de bunu söylüyor. Ciddiye dahi almıyorlar.

Bu durumda ne yapılması gerektiği konuşulmuyor. Bakanın bilmem ne memuru geliyor, “Gel görüşelim” diyor. Sonra, “Kusura bakma, işim var. Bekle” diyor.

İşçi bekliyor.

Beklerken devlet onlara su, yemek verecek değil ya... Gözyaşı, polis copu ve tazyikli su veriyor. Kamera önüne geçip bağırma hakkını veriyor. İşçi bağırıyor. İş insanları bu bağırmaları duydukça zevkten dört köşe oluyorlar. Çünkü bu açlar ordusu yalnız, arkasız. Kimin umurunda?

Bu ülkede cop yemek, tazyikli su altında kalmak, aşağılanmak, polisin orantısız güç kullanımına maruz kalmak özgürlüktür.

Diğerleri ortaya çıkarsa eğer, suçtur.

Kimse suç işlemek istemiyor. Çünkü herkes, bir gün bir gün kurtarıcının geleceğine ve o kurtarıcının bunları kurtaracağına inanıyor. Mutlaka bu yaşananların hesabı sorulacak!

Masal hep aynı: İnsanlara sürekli masal anlatılıyor.

Kim kimin hesabını sordu?

Hesabını sorması için mahkeme karşısına çıkarılanlar da genelde aklanarak çıktı.

Sonra yine aynı masal anlatıldı.

Ve insanlar yine bir sonraki kurtarıcıyı beklemeye devam etti.

Sokakta bir kâğıt toplayıcısı bütün bu yaşananlara bakıyor. “Bu ülkede herkes hakkını arıyor, ama kimse hesabını sormuyor.” dercesine, sessizce araçların arasında kendisine bir yol açıp ilerliyor.

 

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, Para ve Kapitalist Sistem

Siyaset, ilkeleri olanların yapacağı bir iş değildir; çünkü siyaseti belirleyen paradır. Parası olan, çıkarına uygun siyasetçilerin kendi etrafında pervane olmasını, ancak kimin etrafında uçtuklarının bilinmemesini ister. Kısaca, çıkarlar siyasetçinin yönünü, dolayısıyla siyasetin nasıl seyredeceğini belirler.

Ülkelerde siyasetçiler iki rolü rahatlıkla oynar: iktidar ve muhalefet. Her iki tarafta da kazancı olduğu için siyasetçi olmak adına harcanan para, parlamentoda olduğu süreçte aldığı maaşın katbekat üzerindedir. Kısaca vekil, maaş ve hakları için vekil olmaz; tersine, onu var eden çıkarlara hizmet etmek için seçilmiştir. Onu seçen, seçmeni değil; seçmenin karşısına çıkarandır.

Her şeyin para üzerine konumlandığı kapitalist sistemde, ülkelerin siyasi düzeni de para üzerine konumlanır. Devrim için mücadele ettiğini söyleyenler bile parlamentoda alınan kararları önemser, oradan çıkan yasalara ve kararnamelere uyum sağlar. Çünkü onlar da bu düzen içerisinde, düzenin açıklarından yararlanarak değişim yaratmak isterler.

Kapitalist sistem o kadar fazla tecrübe kazanmıştır ki kendisini yok etmek isteyenleri bile içine alır ve onları paranın sarhoşluğu içinde eritir. Kapitalizmin ömrü henüz çok uzun olmamasına rağmen, feodal düzenden miras aldığı her tecrübeyi kendi iktidarını güçlendirecek ve ömrünü uzatacak alanlara yayar. Her yenilgi, her kaos, her kriz onlar için bir derstir. Bu derslerden olabildiğince yararlanır ve düzenini devam ettirmek için en büyük koz olarak savaşı kullanır.

Kapitalizm, içine düştüğü krizleri savaşlar yoluyla aşar. Bu savaşlar küresel ölçekte olabileceği gibi ulusal sınırlar içerisinde de yaşanabilir. İç savaşlar da sistemin kendisini restore etmesi için bir fırsattır.

Bizim ülkemizde 12 Eylül öncesinde oluşturulan iç savaş süreci, ulus devletinin yıkımının yerine liberalizm soslu küreselleşmenin altyapısını kurmak için kullanılmıştır. Bu iç savaş, 68 sürecinde elde edilen tecrübeyle kontrollü bir şekilde ülke sathına yayılmış; olaylar gereğinden fazla abartılmış, cepheleşmenin koşulları sağlanmış ve insanların birbirini boğazlaması, darbeye kadar izlenmiştir.

Yaşanan ekonomik krizler ve Kıbrıs çıkarması, ülke tarihinde kuruluş süreci savaşları sonrasında yaşanan ilk büyük çatışma ve işgaldir. Kıbrıs sürecinde kapitalizm, ulusalcı ve devletleştirmeci siyasetçilere ambargo ile yeniden ayar vermiş; o süreçte yer alan siyasetçilerin tek başına iktidara gelişi, iç savaş siyaseti içerisinde engellenmiştir.

Kısaca kapitalist sistem, kendisine karşı olan her türlü girişimi daha baştan boğar ve onu kontrollü bir şekilde yönlendirir.

Küreselleşmenin Hukuki Altyapısı

Bugün ülkemizin yeniden biçimlendirildiği, aslında küreselleşmenin hukuki altyapısının oluşturulması sürecini yaşıyoruz. Küreselleşme, ulus devletlerin üzerinde bir oluşum olarak adı konulmuş olmasına rağmen, henüz hukuksal çerçevesi tam anlamıyla oturtulmuş değildir.

Hukuk, kapitalist sistemde genellikle büyük savaşların sonucunda ortaya çıkıyor. Savaşsız bir düzenlemenin bu sistem içerisinde mümkün olmadığı görülüyor. Çünkü çıkar çatışmaları, ulus devletlerin kendi sermaye gruplarını hâlâ desteklemesi ve siyasi sınırların ticari sınırları belirleyici konumda olması, küreselleşmenin önündeki en büyük engellerdir. Çünkü asıl soru şudur: Hukuk, kimin çıkarına göre düzenlenecektir?

Amerikalı bir şirketin çıkarlarının hukuki güvence altına alınması, ancak ve ancak Dünya Ticaret Örgütü yapısı içerisinde mümkün olabilir; ancak bu, henüz küreselleşmiş bir piyasa için yeterli değildir. Çünkü burada belirleyici olan yalnızca gümrük kapılarından geçen malların hangileri olduğu, ne kadar üretileceği, hangi ülkelerde tüketileceği ya da üretileceği ve bunların ticari durumları hakkında bilgi sahibi olmak değildir.

Sistem içerisine konulduğu anda Çin mallarının ve Çin şirketlerinin de Amerikan şirketleri ve malları kadar özgürce hareket etmesi, aynı haklara sahip olması anlamına gelir. Sistem ise bu eşitliği şimdilik kabul etmiyor; ayrıcalık istiyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan asıl mücadele, yalnızca ülkeler arasındaki ticari rekabet değildir. Asıl mesele, küreselleşmiş bir ekonomik düzenin hangi hukuki çerçeve içerisinde işleyeceği ve bu hukukun kimin çıkarlarını koruyacağıdır. Küreselleşme ulus devletlerin sınırlarını aşmış olsa da henüz ulus devletlerin sermaye üzerindeki ayrıcalıklarını ortadan kaldırmış değildir. Bu nedenle ortaya çıkan her kriz, her ekonomik çatışma ve her siyasi gerilim, aslında geleceğin küresel hukuk düzeninin nasıl şekilleneceği konusunda verilen mücadelenin bir parçasıdır.

Zamanın Kırıldığı An

Bütün bu gelişmelerin içerisinde yaşadığımız zamanı ayrıca değerlendirmek gerekir; çünkü yaşadığımız zaman, tarihin kırıldığı andır.

Bu anın belirsizliği içerisinde, büyük bir savaşa hazırlık koşullarının yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreçte kimin nerede durduğunun pek fazla önemi yoktur. Çünkü zamanın kırılması, aynı zamanda duruş noktalarının zeminlerinin de hızla değişmesi anlamına gelir.

Zemin değişirse bir bakmışsınız, karşı olduğunuz ne kadar şey varsa onların yanında yer almışsınız. Çünkü sistemin değişimini ve zamanın ruhunu iyi kavrayamayanlar, bir anda savaştıkları tarafın yandaşı, hatta yoldaşı olabilirler. Zıt kutuplar, aynı kulvarda yan yana yürüyebilir.

Bugün ülkemizde sağ zaten hep sağdır. Sol ise sözde sol gibi görünürken, bugün sol kavramının altı tamamen sağ argümanlarla doldurulmuş ve sonuna kadar sağa dönüşmüştür.

Ulus devletin resmi tarihini doğru kabul edip bütün gelişmeleri bu tarih üzerinden yorumlamak, aslında tarihten hiç ders alınmadığının ispatıdır. Çünkü resmi tarihin sınırları içerisinde düşünmek, tarihin kendisini sorgulamak yerine onun bize sunduğu çerçeveyi yeniden üretmektir.

Tarihten ders almayanlar, eninde sonunda sağa sapar ve sağ düşünceye, yani kapitalizme hizmet eder.

 


11 Ağustos 2026 Salı

Kara Duygular

Kara Duygular

Her insanın kara parası vardır belki ama benim kara param yok; benim kara duygularım var.

Evli olanların hepsinin aslında bir anlamda kara duyguları vardır. Çünkü yaşam öyle bir şeydir ki, birden önüne farklı duyguları ortaya sereceği, sadece kendisinin bildiği ama başkasının hissettiği durumlar çıkarabilir. Bu da kıskançlık adı verilen duyguyu ortaya çıkarır. Ama kıskançlık aynı zamanda sahip olmanın başka bir tanımıdır.

Sevmek başka, sahip olmak başka; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırıyor.

Sahip olunan şey korunur. Korunan şeyi kaybetme duygusu kıskançlığı, yani sahiplenilmeyi doğurur. Sahiplenilme ise karşısındakini nefessiz bırakacak bir ortam yaratır ve cinayet işte tam bu anda ortaya çıkar. Çünkü “Ya benimsin ya kara toprağın” kavramı, bu mülkleştirmenin sonucudur.

İnsanların karanlık duyguları yalnızca onların iç dünyasından doğmaz; içinde yaşadıkları toplumun mülkiyet, rekabet, tüketim ve yalnızlık biçimleri tarafından da üretilir.

Eğer bir insan miras bırakacağı bir mülke sahiplenmişse, onu korumak ve geliştirmek için elinden geleni yapar. Çünkü mülk onu bencilleştirir; onun için her türlü zorbalığı bir hak olarak algılamasına yol açar. Kısaca bu, karşısındakinin hayatına tecavüzdür.

Zamanımızın duygusudur kara duygular.

Tarihin kırıldığı zamanlarda insanlar birden sekse düşer, aldatmayı olağan karşılar, “Her çiçekten tadayım” dercesine her duyguyu sonsuz yaşamak ister. Ama ne ömrü buna yeter ne de ortamı buna izin verir. Çünkü tarihin kriz dönemlerinde insanlar hazza, sekse, tüketime ve “anı yaşamaya” daha fazla yönelirler. Yaşanan zamanın bunalımından kurtulmanın yolu, geleceği düşünmek değil, içinde bulunulan anı mümkün olduğunca yoğun yaşamaktır.

Don Juanların hepsi mirasyedi zenginlerden oluşur; bu tesadüf değildir.

Don Juan artık tek bir erkek değildir; tüketim toplumunun ürettiği bir insan tipidir. Her biri birden fazla dil bilir, burjuva eğitimi almıştır. Sınırları kendileri koymazlar. Çünkü zaman öyle bir şeydir ki, onlar o anın bunalımını Freud'un bakış açısına uygun olarak sonsuz yaşamak isterler. Nereye koştuklarının, kimlerin canını acıttıklarının önemi yoktur. Onlar için yalnızca “an” vardır ve o anı bol bol sevişerek atlatmak gerekir.

İşte bu yüzden sevmek ile sahip olmak arasındaki ayrım yeniden karşımıza çıkar. Sevmek başka, sahip olmak başkadır; fakat modern insan ikisini birbirine karıştırır. Birini sevmek, onun hayatına ortak olmak yerine onu tüketilecek bir nesneye dönüştürdüğünde, aşk da tüketim toplumunun bir parçası hâline gelir.

Bugün ekranlara yansıyan magazin programlarının konusu da budur: Seksi özgürce yaşamaya çalışan, burjuva yaşamına özenen ama burjuva kültürüne ulaşmamış; çarpık kültürlerin içinde gelişmiş, sonradan parayı bulmuş ama insan olamamış; yalnızca görüntüsüyle para kazanan ve o parayı da cırcır böceği gibi harcamayı seven insanların oluşturduğu bir kültür vardır.

Karıncalar ise gözükmez. Onlar açlıkla ve gelecek için ürün biriktirmekle uğraşırlar. Kara kışı düşünürler. Ama bilmezler ki kapitalizm, enflasyon adı altında birikimlerini alır ve o cırcır böceklerine aktarır. Çünkü zaman tüketim çağıdır; tarihin kırıldığı andır.

Sonuçta sistem, insanları öyle bir şekle sokar ki tüketim çılgınlığı içinde her şey tüketilir. Aşk bile artık romanlardaki gibi saf değildir.

Oysa aşkın başka bir zamanı vardır: Mektup, mesafe, beklemek, ulaşamamak, arzu ve zaman.

Kafka bile uzaktaki sevgilisine ulaşmak için uzun yolculuklara çıkar. Çünkü onun duygusu da kendi zamanının kırılmasını yansıtır. Eskiden insanlar birbirlerine ulaşmak için yollar kat ediyordu; şimdi birbirlerine anında ulaşabiliyorlar ama birbirlerine ulaşamıyorlar.

Belki de kara duyguların en büyük çelişkisi burada ortaya çıkıyor: İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakınken, birbirlerinden hiç olmadığı kadar uzaklar.

Kara duyguların hâkim olduğu zamanlardan geçiyoruz.

Kimse kendi başına değildir. Çünkü kimse ne yaptığını söylemiyor; ne yapacağını direktif olarak bildiriyor ve yapıyor. İnsan kendi kararını verdiğini düşünürken bile, içinde yaşadığı zamanın, sistemin ve ortaklaşmanın yok oluşunun ürettiği duygularla hareket ediyor.

Kısaca, ortaklaşmanın ortadan kalktığı zamanlarda her şeyin karası olur.

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Sorunun Muhatapları Masada Olmalı

Sorunun Muhatapları Masada Olmalı

Kürt sorunu üzerine devletin ilk adımları bol olmuştur. Bugün Meclis’ten çıkan da ilk adımdır. Yani neler gördük, neler geçirdik… İlk adım atmak zordur ama bizde ikinci adımı atmak da zordur. Kişisel siyasi hırslar, istediği gibi yönlendiremeyenler, sorunun muhatabını istediği gibi cezalandırdığı süreçleri yaşadık.

Bugün Türkiye sol hareketi ne düşünüyor diye hiçbir bildirisini, açıklamasını, ekrana çıkan sözcülerini dinlemedim. Çünkü dişe dokunacak cümleler kuracaklarını düşünmüyorum. Geçmişte Kürt sorunu ve muhatapları ile olan ilişkileri ortadadır. Ya tam karşısında ya da tam, sorgusuz onun çizgisi yönünde hareket etmek şeklindedir. Sol tavır yerine, ulusal soruna yaklaşımları ulus-devlet çizgisini aşamayan boyuttadır. Ki ortada ulus-devlet kalmadı…

Kürt sorununun muhatabı bugün PKK’dır ama sorunun tek muhatabı yoktur. Çünkü Kürtlerin örgütsel yapısı çok renklidir. Soruna durdukları noktaya göre değişen örgütsel yapıların zenginliği vardır. Her bir örgütün bu konuda düşüncesi, yolu değerlidir; elinin tersiyle iteklenecek bir şey değildir. Sorun varsa, sorunun muhatapları olduğu gibi masada yerlerini almalıdır.

Kürt sorunu eğer doğru isimlendirilemez ise, sadece terör olarak ortaya konursa, ortada sorunun üstünü örtecek bir pazarlık da söz konusu olabilir. Bazı karşılıklı tavizler verilerek orta yolda buluşabilirler.

Kürt sorunu sadece eğitim, sadece çatışma, belediyelerin vergi için gönderdiği kâğıtta Türkçenin yanında Kürtçenin olması değildir. Tarihsel olarak hesaplaşılmayanlar, faili meçhuller ya da geçmişte yaşanmış ve tek taraflı anlatılmış olayların yeniden iki taraflı anlatılması, yüzleşilmesidir.

Önyargılar ile sorunun üzerine gidilmez. Her iki tarafın resmî tarihi söylemleri ile sorun tanımlanamaz.

Ben kişisel olarak bu ilk adıma karşı bir önyargım yok. Çünkü geçen “açılım”da ortaya konmuş ama masanın devrilmesi ile ortadan kalkmış yasanın güncellemesi olarak görüyorum.

Devlet ve Kürt halkının muhatap olduğu süreçte ben devletin ne yanında, ne arkasında ne de karşısında yer almayı doğru bulmuyorum. Çünkü sorunun muhatabı bizler değiliz. Ölümler olmasın. Bir daha fakirin çocuğu, torpili olmadığı için Hakkâri’ye gidip ölmesini doğru bulmuyorum.

Devlet ile iş birliği içinde olup kara paranın lojistik ayağında rol alanların da olmasını istemiyorum. Bu ülkenin kara paranın cenneti olmasını istemiyorum. Ölümler olmasın, faili meçhul işlerin tekrarlanmasını istemiyorum.

Sorunun muhatapları masada olmalı. Her birinin ne söylediği, ne düşündüğü, nasıl bir yol önerdiği dinlenmeli. Çünkü bir sorunu çözmek, önce o sorunun varlığını ve muhataplarını kabul etmekle başlar.

Kürt sorununun çözümü, ülkemizde özgürlüklerin genişlemesi ya da daralması ile direkt bağlantılıdır.

Ben özgürlüklerden tarafım.

6 Ağustos 2026 Perşembe

Aleviliği Tanımlamak mı, Tek Tipleştirmek mi?

Aleviliği Tanımlamak mı, Tek Tipleştirmek mi?

Kırklar Cemi'nde kırk kişi baş başa vermiş, Aleviliğin tanımı ve kökeni üzerine kırk farklı şey söylemiş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Bu kadar karmaşık ve kaotik bir tanım üretme çabasının neden gerekli görüldüğünü anlamıyorum. Oysa yaşayan bir Alevilik var ve bu Alevilik de büyük ölçüde devletin istediği biçime doğru evrilmiş durumda. Cemevleriyle kurumsallaşan Aleviliğin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın temsil ettiği Sünni İslam anlayışından temel farkı nedir? Sonuçta her ikisi de kendisini İslam içinde tanımlıyor.

İran Şiiliği ile Suudi Arabistan'ın temsil ettiği İslam anlayışı arasındaki fark nedir? Bu sorunun yanıtı aslında nettir. Her iki yapı da farklılıklarının farkındadır ve kendisini karşısındakine göre tanımlar. Kimliklerini birbirine benzetmeye değil, ayrımlarını korumaya çalışırlar.

Aynı şekilde, Türkmen, Çepni ve Avşar Aleviliği ile Kürt ve Arap Aleviliği arasındaki farklılıklar kadar benzerlikler de ortaya konulmalıdır. Benzerlikler öne çıkarıldığında, Alevi inancı içinde Kürt, Türk ve Arap eşit bir zeminde buluşabilir. Buna karşın bugün tarif edilen Alevilik anlayışının, bu üç farklı kültürü birbirinden uzaklaştırdığını; hatta Türk Aleviliği içinde Kürt Aleviliğini eritmeye yöneldiğini düşünüyorum.

Bunun yanında, Bektaşilik çoğu zaman Alevilik gibi sunuluyor ve Bektaşi ibadet anlayışı, Alevi inancının temel referansıymış gibi kabul görüyor. Oysa Bektaşilik ile Alevilik arasında tarihsel kökenleri ve oluşum süreçleri bakımından önemli farklılıklar vardır. Bektaşilik, Osmanlı Devleti içinde Yeniçeri Ocağı'nın ihtiyaçlarına yanıt veren kurumsal bir yapı olarak gelişmiş ve zaman içinde bu ihtiyaçlar doğrultusunda biçimlenmiştir. Bu yönüyle, farklı kökenlerden devşirilmiş insanları ortak bir kimlik altında bir arada tutan bir işlev üstlenmiştir.

Aleviliğin ise devletin ya da askerî yapının ihtiyaçlarına çözüm üretmek amacıyla ortaya çıktığını düşünmüyorum. Tam tersine, Selçuklu Devleti Alevi toplulukları ortadan kaldırmak amacıyla birçok sefer düzenlemiş, fırsat bulduğu dönemlerde ağır katliamlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı Devleti de bu geleneği büyük ölçüde sürdürmüş; Alevileri ya sürekli baskı altında tutmuş ya da devletin ulaşmasının zor olduğu coğrafyalarda yaşamaya zorlamıştır. Aleviler, ne devlet yönetimine ortak edilmiş ne de devlet mekanizmasının doğal bir parçası hâline getirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde ise yöntem fazla değişmemiş, ancak yaklaşımında göreceli olarak  değiştiğini söyleyebiliriz. Osmanlı devletinden farklı olarak Aleviler devletin sunduğu eğitim ve kamu olanakları içine alt kademelere alınarak toplumsal bütünleşme adı altında eritilmeye çalışılmıştır. Köy kökenli birçok insan öğretmen olarak yetiştirilmiş ve geldikleri bölgelere atanmıştır. Yasaklanmış Alevi tarikatların ve geleneksel dini yapıların etkisinin ortadan kaldırılmasında, Alevi kökenli öğretmenlerin önemli roller üstlendiği de görülmektedir. onlar çağdaşlaşma adına Alevi inancının izlerinin üzerine toprak serpmişlerdir, sözde laiklik adına köy içinde yerleşik dedelik, pirlik kurumunu ortadan kaldırılması için mücadele etmişlerdir. çünkü yasal olarak tekkeler ve tarikatlar yasaktır, bu yasak alevi kurumları için istisnasız kullanıldı. 

Arap Aleviliği ise bugün yeterince tartışılan bir konu değildir. Onların inanç pratiği, büyük şehirlerde yaygınlaşan Cemevleri içinde henüz belirgin bir temsil alanı bulmuş değildir. Bunun temel nedenlerinden biri de Cemevlerinde hangi Alevilik yorumunun belirleyici olduğu konusunun hâlâ netleşmemiş olmasıdır. Tarih boyunca heterojen bir yapıya sahip olan Alevi kültürü, Cemevleri aracılığıyla giderek homojenleşme yönünde ilerlemektedir. Kurumsallaşan Alevilik, geçmişin bütün renklerini aynı ölçüde yaşatmak yerine, baskın kabul edilen tek bir Alevilik yorumu etrafında örgütlenmektedir.

Bu nedenle Arap Aleviliği bugün daha çok Suriye'de Alevilere yönelik yaşananlar ve bunların "soykırım" kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi üzerinden gündeme gelmektedir. Türkiye'de ise Arap Aleviliği, kendi tarihsel ve kültürel özgünlüğüyle henüz yeterince tartışılmamaktadır.

Yaşadığımız ulus-devlet anlayışı içinde Kürtler ve Aleviler, tarihsel olarak farklı biçimlerde ayrımcılığa uğramış iki toplumsal kesim olmalarına rağmen, birbirinden uzak toplumsal meseleler gibi ele alınmaktadır. Böylece "açılım" kavramı da çoğu zaman tek yönlü bir siyaset olarak şekillenmekte; bir toplumsal kesime yönelik geliştirilen politikalar diğerine dokunmadan yürütülmektedir. Bunun sonucunda ise her iki kesimin de zaman içinde çoğunluk içinde eritilmesini hedefleyen bir yaklaşımın güç kazandığı izlenimi doğmaktadır.

Kısacası, kuruluş döneminden miras kalan ötekileştirme anlayışının bütünüyle ortadan kaldırıldığı söylenemez. Daha çok, bu anlayışın yumuşatıldığı ve değişmiş kimliklerle sisteme uyum sağlayanların toplum içinde yer bulmasına izin verildiği yönünde bir görünüm oluşmaktadır. Başka bir ifadeyle, insanlar kendi kimlikleriyle değil; dönüştürülmüş, uyumlu hâle getirilmiş kimlikleriyle kamusal alanda var olabilmektedir.

Böylece ortada yapısal ve tarihsel bir toplumsal sorun yokmuş da yalnızca bir güvenlik sorunu varmış gibi bir algı üretilmekte; çözüm de bu güvenlik perspektifi içinde aranmaktadır. Bugün tanıklık ettiğimiz sürecin büyük ölçüde bu doğrultuda ilerlediğini düşünüyorum.

 

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Lütfen Son Kullanma Tarihini Kontrol Ediniz

Bazılarının son kullanma tarihini takvim belirler; bazılarınınkini ise piyasa.

Her çalışanın bir "son kullanım tarihi" vardır. Bazıları emekli olur, bazıları işsiz kalır, bazıları ise daha fazla işe yarayacağı düşünüldüğü için transfer olur. Ama ne olursa olsun, bir çalışanın son kullanım tarihini ona para veren belirler.

Sokakların da bir son kullanım tarihi vardır. O sokaklara hâkim olanlar zaman içinde yerlerini başkalarına bırakır. Markalar sürekli değişir. Doğanlar olur, ölenler olur. Bir zamanlar garanti gibi görülen, sarsılmaz sanılan markalardan bugün hangisi ayakta kaldı?

Bir zamanlar elimizde cep telefonu yoktu. Ankesörlü telefonlarda jetonla konuşurduk. Zaman içinde ev telefonları geldi. Telefonlarla birlikte telefon sapıkları da ortaya çıktı. Sonra onların yerini başkaları aldı. Bugün 0900'lü numaraların hikâyesi de belki bu sürecin bir devamıdır.

Dünyanın en çok satan cep telefonları ortaya çıktı. Yıkılmayacak gibi görünüyorlardı; her kullanıcının hayalini süslüyorlardı. Zaman içinde onlar da kayboldu. Yerlerini, sürekli yeni modeller çıkaran markalar aldı. Peki bugün akıllı telefon üreten şirketlerin kaçı yarına kalacak? Sonuçta akıllı telefonlarla arabanızı, evinizi, bulaşık makinenizi kontrol edebiliyorsunuz. Peki bizi kim kontrol ediyor? Bir şeyleri biz kontrol ettiğimize göre, aynı şekilde birileri de bizi kontrol ediyor olamaz mı? Neyi, ne zaman tüketeceğimizi, nasıl algılayacağımızı belirleyen uyarıcılarla çevrili bir dünyanın içinde kendimizi arıyoruz. Markaların açık ya da gizli reklamlarıyla ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketirken; "Ben asla o renkleri kullanmam." dediğimiz hâlde, bir gün o renklerle hazırlanmış kombinlerin içinde kendimizi buluyoruz. Doğalmış gibi sunulan, ama aslında bize seslenen söylemlerin bizi nasıl yönlendirdiğini ve farkına varmadan bizi ne kadar etkilediğini görebiliyor muyuz?

Google ile başlayan, bugün yapay zekâlarla devam eden metinler, söylemler ve tarih anlatıları, belirli merkezlerden istenildiği gibi sunuluyor. Eğer ulus devletlerle anlaşmışlarsa, o devletlerin ideolojisine uygun yayınlar yapabiliyorlar. Peki bu küresel şirketler, o ulus devletlerden neleri alıyor; hangi verilere el koyuyor? Her dilden, her kültürden, her coğrafyadan insanları; aynı düşünen, aynı giyinen, benzer yemekler yiyen, benzer mağazalardan alışveriş yapan, benzer AVM'lerde vakit geçiren bir dünyaya doğru itildik.

Hepimiz bir AVM'nin içinde yaşayan tüketiciler gibiyiz. Dünyanın hangi şehrine gidersek gidelim, hangi alfabe kullanılıyor olursa olsun, markaların dünyasında aynı mağazaları, benzer vitrinleri, benzer sunumları görüyoruz. Etkilendiğimiz afişler, izlediğimiz televizyon kanalları, diziler... Hepsi, dönemin şartlarına göre sürekli değiştirilen ortak bir söylemle karşımıza çıkıyor.

Bir zamanlar Brezilya dizileri yaygındı. Sonra Kore dizilerinin uyarlanmış hâllerini izlemeye başladık ve dizi ithal eden bir ülke konumuna geldik. Bütün dizilerde konuşma biçimlerinin, karakter tepkilerinin ve reflekslerin birbirine ne kadar benzediğinin farkında mısınız? Hangi dakikada seyirciye hangi duygunun yaşatılacağının matematiksel olarak hesaplandığını biliyor musunuz?

Her şeyin bir son kullanım tarihi vardır. Biri gider, diğeri gelir. Mağazaların raflarında duran her ürünün bir son kullanım tarihi olduğu gibi, bizler de sergilenen mallar gibiyiz. Kısacası bizim de bir son kullanma tarihimiz var. O tarihe kadar harcanıyor, tüketiliyor ve sonunda yerimize yenileri konuyoruz. Ne acıdır ki, son kullanma tarihi geçen her şey gibi, gözden çıkarılanların da yeri çoğu zaman çöptür.

Belki de asıl mesele, bir son kullanım tarihimizin olması değil; o tarihin kim tarafından belirlendiğidir. Gerçekten zamanı dolduğu için mi gözden çıkarılıyoruz, yoksa yerimize yenisi satılabilsin diye mi eskimiş ilan ediliyoruz? Çünkü tüketim düzeninde hiçbir şey sonsuza kadar değerli değildir. Ürünler... Markalar... Fikirler... Kurumlar... İnsanlar... Hepsi zamanı geldiğinde raftan indirilir... Sonra yeni etiketler basılır, yeni vitrinler hazırlanır ve aynı döngü yeniden başlar.

Marketten aldığınız ürünün son kullanma tarihine bakıyorsunuz. Peki, hiç aynaya bakıp kendi etiketinizi kontrol ettiniz mi? Ya da onu sizin yerinize çoktan birileri mi okudu?

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir Halk Yaşasın Diye Diğerini Öldürmek

Bir halkın yaşaması için diğerinin yok edilmesini savunan her düşünce, hangi bayrağı taşırsa taşısın, Hitler'in mantığını taşır.

Bugün İsrail devletinin, Hamas'ı bahane ederek Filistin halkına yaptıklarını vicdan sahibi hiç kimse onaylayamaz. Ama aynı vicdan, İsrail devletinin bu vahşetini bahane ederek Yahudi düşmanlığını büyütmeyi, hatta nefret söylemini soykırım boyutuna kadar geliştirmeyi de kabul edemez.

Çünkü halklar bir arada yaşar. Birlikte yaşamın koşulları aranmalıdır. Bir halkın yaşaması için başka bir halkın yok edilmesini savunan anlayış, adı ne olursa olsun, Adolf Hitler'in faşist mantığından başka bir şey değildir.

Ülkemizin solu sağdır, sağ hep sağdır.

Bu ülkenin solcuları ne yazık ki çoğu zaman Hitler mantığıyla hayata bakıyor. Kısacası ortada sol düşünce yoktur; sol adına düşündüğünü iddia edenler vardır.

Ezilen her halkın devlet kurma hakkı vardır. Kürtlerin de devlet kurma hakkı vardır, Süryanilerin de, Asurilerin de, Filistinlilerin de... Ama bir halkın devlet kurma hakkına sahip olması, mutlaka devletleşeceği anlamına gelmez.

Öyle çok kültürlü bir devlet kurulur ki ulus devlet anlayışının da üzerine çıkar. Bir arada yaşamayı esas alan, birlikte üretmeyi hedefleyen, eşit hakların yasalarla güvence altına alındığı yeni bir model yaratılabilir. Filistin sorununun gerçek çözümü de burada yatmaktadır. Yahudilerin, Filistinlilerin ve Arapların birlikte oluşturacağı çok kültürlü bir devlet yapısı... Yahudi ve Arap düşmanlığının yerini, birlikte yaşamın, birlikte üretmenin ve eşit yurttaşlığın aldığı yeni bir devlet anlayışı...

Her büyük savaş yeni devletlerin oluşmasına neden olmuştur. Ama her yeni devlet, eski efendisinin gölgesinden çıkıp tam bağımsız olduğu anlamına gelmez. Kısacası adına ulus devlet denmesi, onun gerçekten ulus devlet olduğu anlamına da gelmez. Emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun karar alan, onlar adına emperyalist yayılmacılığı sürdüren, gerektiğinde tetikçiliğini yapan devletler de vardır.

Her devlet bağımsız değildir. Yarısı sömürgedir, yarısı tam sömürgedir. Emperyalist efendileri adına hareket eden, yerel atanmış kralları, cumhurbaşkanları, başbakanları olan devletler vardır. Kendi halkına zulmeden, biraz para için güçlü olanın önünde el pençe duran, meşruiyetini ondan alan yönetimlerin devletidir bunlar.

Bugün üçüncü büyük paylaşım savaşına doğru yol aldığımız, tarihin yeniden kırıldığı bir süreçten geçiyoruz. Kapitalizm, küreselleşmenin ekonomik boyutunu kurdu ama onun hukukunu oluşturamadı. Bunun sonucunda bugün birçok devlet, ne yapacağı belli olmayan tiranların ve otoriter liderlerin yönetimine teslim olmuş durumda.

Üçüncü paylaşım savaşı, geçmiş savaşlara benzemez. Bu kez mesele yalnızca cephelerde ölen askerler değildir. Kitlesel ölümler, on yıllarca yaşanamayacak coğrafyalar, yok edilmiş şehirler ve insanlığın geleceğini tehdit eden bir yıkım söz konusudur.

İran ile İsrail ve ABD arasında yaşanan gerilimde küçük bir füze savaşına tanıklık ettik. Bir de balistik füzelere atom, hidrojen ya da kimyasal başlıkların takıldığını düşünün. Hiçbir Demir Kubbe, hiçbir çelik kalkan mutlak güvenlik sağlayamaz. Her sistem açık verir ve o füzeler bir gün hedeflerine ulaşır. Kısacası kimse güvence altında değildir. Biyolojik silahların neler yapabileceğini ise pandemiyle birlikte bütün insanlık yaşayarak gördü.

Halkları birbirine düşman eden söylemleri sağcılardan duyduğumuzda artık şaşırmıyoruz. Ama kendisini solcu olarak tanımlayanları anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Siz nasıl bir gelecek tasavvur ediyorsunuz? İşçi sınıfının devleti, birbirini boğazlayan halkların devleti midir; yoksa farklılıkların bir arada yaşayabildiği, eşit haklara sahip olduğu bir düzen mi?

Filistin sorununu bahane ederek Yahudi düşmanlığını geliştiren ve büyütenlerin, öncelikle gelecek perspektiflerinin olmadığını düşünüyorum. Onların geleceği kandır; kan içinde yüzmek ve yaşamaya çalışmaktır.

Çünkü bir halk yaşasın diye diğerini öldürmeyi savunan her düşünce, hangi bayrağın, hangi dinin, hangi ideolojinin arkasına saklanırsa saklansın, insanlığın değil barbarlığın tarafındadır.

İnsanlığın geleceği, bir halkın diğerini yok etmesinde değil; farklı halkların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesindedir.

Olmaz olsun öyle gelecek...

 

4 Ağustos 2026 Salı

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Makam Aracıyla Gerçeğin Peşinde

Gazetecilik, teoride gerçeğin peşinden gitme mesleğidir. Ancak gerçeğin peşine düşenle gücün peşine takılan arasındaki mesafe, bazen yalnızca bir makam aracının arka koltuğu kadardır. Bu yazı, gazeteciliğin bütününü değil; sermaye, siyaset ve çıkar ilişkilerinin içinde yeniden şekillenen bir medya düzenini tartışıyor. Çünkü bir mesleğin çürümesi, çoğu zaman büyük bir kırılmayla değil, küçük tavizlerin zamanla normalleşmesiyle başlar.

Gazetecilik mesleğinin para ile olan ilişkisi, liberalizmin çok yoğun estiği 24 Ocak Kararları ve arkasından gelen darbeden sonra alenen, açıktan yürütülmeye başlandı. Bu dönemde "iş takibi" süreci başladı. Gazetelerin çalışanları ve genel yayın yönetmenleri, patronları için iş takibi yapmaya başladı; paranın büyüklüğüne göre gazeteci kullanılmaya başlandı. Patronun çıkarı, gazetede yer alan haberden daha öncelikli hâle geldi.

Medyadaki çürümenin, paranın işin içine girmesiyle başladığını söylemek yanıltıcı olur. Daha öncesinde de örnekleri vardı. Ancak burada konumuz, para ile saadet arayan gazeteciler.

Birdenbire genel yayın yönetmenlerinin, müdürlerin ve ünlenmiş editörlerin yaşam standartları değişmeye başladı. Daha lüks, daha konforlu, daha yeni model araçlara binmeye; hatta makam aracı ve özel şoförle işe gidip gelmeye başladılar. Gazeteci halktan koptu. Paranın hareket ettiği alanda ilişki takip etmeye, yeni ilişkiler kurmaya odaklanan yeni bir sarı basın kartı gazeteciliği doğdu.

Bu yeni medya düzeni, iktidar devirip iktidar belirlemeye, kimlerin bakan olacağı konusunda PR çalışmaları yapmaya kadar işi ileri götürdü. Kulisler hem siyasi hem de ekonomik sonuçları olan alanlara dönüştü.

Yeni gazetecilik, yeni ilişki ağlarını ortaya çıkardı. Bu arada iletişim ve basın-yayın bölümleri ülke sathına yayılırken, işsiz gazetecilerin çoğalmasıyla birlikte gazetecilik tanımına da yeni kavramlar girdi. Çünkü gazeteci, gazetesinde kalabilmek ve işvereninden maaş alabilmek için bazı "özveriler" göstermek zorundaydı. Kısacası, gerçek kimliğini dışarıda bırakan, patronun çıkarına göre haber takip eden, onun adına tetikçilik yapan bir noktaya kadar savrulmalar başladı.

Elbette burada ulusal basından; amiral gemilerinden ve onların yanındaki "gemiciklerden" söz ediyorum. Yerel basının durumu ise daha farklıdır.

Editörler, muhabirlerden gelen haberleri patronun çıkarına uygunsa değiştirerek kullandı; uygun değilse gazete sayfalarına hiç sokmadı. Muhabir de bu gerçeklikle karşı karşıya kaldığı için hangi haberinin yayımlanacağını hesap ederek haber yapmaya başladı. Sonuçta verimsiz gazeteci işsiz kalır, verimli olan ise maaş almaya devam eder. Muhabir, kimin yanında çalıştığına göre dilini değiştirdi. Çünkü mesele işe girmek değil, işte kalabilmektir.

Elbette bu yeni ilişki ağı gazetecilere de yeni kapılar araladı. Gazeteciler de "işini bilir."

İktidardan aldığı bilgileri, mağdur olduğunu düşündüğü kesimlere satan; onların kulağı ve gözü olan gazeteciler de ortaya çıktı.

Önceden kimlerin tutuklanacağını açıklayan gazeteciler, bir anlamda korku ve dokunulmazlık ağı oluşturdu. Bu "önemli" gazeteciler, ilişkilerini kullanarak paranın karanlık tarafını büyüttüler.

Bu gazeteciler, işe yaradıkları ve verimli oldukları sürece rollerini oynadılar. Ancak her şeyin bir sonu olduğu gibi, bu verimli gazetecilerin ilişkileri de zamanla deşifre oldu. Gözden düştüler ve yerlerini başkalarına bıraktılar.

Bugünlerde gazeteciler jandarma ve polis operasyonlarıyla gözaltına alınıyor. Bu operasyonlar, gazetecilik mesleğinin etik olmayan yönlerinin nasıl etikmiş gibi topluma sunulduğunu da deşifre edecektir. Gerçi geçmişte bir mafya lideriyle özel ilişki içine girmiş bazı gazeteciler hâlâ medyada görev yapmaya devam ediyor. Etik dediğimiz kavram ise zaten çoktan çürüdü; selası da sanırım 15 Temmuz anmalarının birinde okunmuş olabilir.

Bugün yaşanan gözaltılar, soruşturmalar ve ortaya saçılan ilişki ağları, tek tek gazetecilerin hikâyesinden ibaret değildir. Bunlar, yıllar içinde kurulan ve "başarılı gazetecilik" diye pazarlanan düzenin doğal sonucudur. Asıl mesele birkaç ismin düşmesi değil, onları var eden düzenin sorgulanmasıdır. Çünkü gazetecilik, iktidara ya da güç sahiplerine yakın olmakla değil, gerektiğinde onlara mesafe koyabilmekle anlam kazanır.

Makam aracıyla gerçeğin peşine çıkılabilir; ancak o yolculuğun sonunda çoğu zaman ulaşılan yer gerçek değil, iktidarın park alanıdır.

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

Her Şey Yolunda, Sadece Halk Geçinemiyor

İktidar uzun zamandır "Her şey kontrol altında." söylemini tekrarlıyor. Muhalefet ise çoğu zaman gündemi belirlemek yerine gündemin peşinden gidiyor. Oysa sokakta yaşayan insanların gündemi çok daha somut: kira, kredi borcu, icra, geçim derdi ve geleceğe dair umutsuzluk. Asıl soru şu: Bu kadar derin bir ekonomik ve toplumsal krizin yaşandığı bir ülkede, emekten yana siyaset iddiasında bulunanlar neden bu sorunlara karşı görünür ve örgütlü çözümler üretemiyor?

Ülkenin durumu çok kötü; öyle böyle değil. İktidar, muhalefetten kopardığı belediye başkanları ve milletvekilleri üzerinden "Her şey yolunda, tek çözüm biziz." havası yaratmak istiyor. "Bakın, muhalefet çözemedi; ne yaparsa AKP yapar." demekte.

Ekonomik krizin boyutu o kadar büyük ki, neredeyse her iki kişiden birinin bankaya kredi borcu var. Önemli bir bölümü ise icralık oluyor; günde yaklaşık 7 bin kişi hakkında icra takibi başlatılıyor. Bankalar alacaklarını serbest piyasada satışa çıkarıyor; bu borçları düşük bedellerle satın alan bazı şirketler de tahsilat sürecini yürütüyor. Sonuçta "Ne koparırsak kârdır." anlayışı hâkim. Bu aracı kurumların ne kadarının normal ticari faaliyet yürüttüğünü, ne kadarının mafyatik ilişkiler içinde olduğunu ise bilemiyorum.

Şirketlere her fırsatta af getiren iktidar, memurun, işçinin ve emeklinin borçlarına aynı yaklaşımı göstermiyor.

Kısacası çalışanlar, emekçiler ve emekliler borç yükü altında adeta eşitlenmiş durumda. Bu tablonun en büyük kazananı ise bankalar.

Bankalar ülkenin en büyük alacaklısı konumunda. Çiftçinin tarlasına, traktörüne ve tarım aletlerine icra koyacak kadar alacakları var. Emeklinin zaten geçinmeye yetmeyen maaşına haciz koyma imkânına da sahipler.

Peki, bizim solcular ne yapıyor?

Daha da vahimi, ev sahibi-kiracı anlaşmazlıkları gün geçtikçe artıyor. Çalışanlar artık iş yerlerine yakın semtlerde oturamaz hâle geldi. Ahırdan ya da kömürlükten dönüştürülmüş evlerde yaşamak zorunda kalan insanlar var. Kısacası, sadece kirasını ödeyebilmek için bir ay çalışan insanların olduğu bir yerde, bu insanlar ne yesin, ne içsin, işlerine nasıl ulaşsın?

Belediyeler ise ayrım gözetmeksizin ulaşıma sürekli zam yapıyor; ulaşımı kamusal bir hizmetten çok gelir getiren bir alan olarak görüyor. Fakiri, çalışanı, asgari ücretliyi düşünmüyor; "Nasıl olsa bir çaresine bakarlar." anlayışıyla hareket ediyor. Peki, o çare nedir?

Kira ve kredi borcu sorunu konusunda sol örgütler, devrimciler, sosyalistler ve komünistler ne yapıyor?

Kemalizm soslu liberal "yeni parti" anlayışı, eylemlerde kırlangıç bayrakları sallamak dışında ne üretiyor?

Halkın sorunları, emekçinin derdi ve umudunu kaybetmiş emekliler hakkında ne düşünüyorlar?

İşleri güçleri, arada bir Filistin'de yaşanan katliamlara karşı bayraklı yürüyüş yapmak dışında ne üretiyorlar? Filistinlilerin haklarını savunmak, bu ülkedeki emeklinin hakkını savunmaktan daha mı az riskli?

Emekli çaresiz. Düşüp dişini kırsa yerine yenisini yaptıracak imkânı yok.

Kirada oturanlar, yılda iki kez artan kiralar karşısında ne yapsın? Sürekli icra tehdidi altında mı yaşasın? Evinden icra yoluyla çıkarıldığı gün ne yapacak?

Çaresiz insanların bu kadar çoğaldığı bir ülkede, sol politika nasıl olur da bu kadar etkisiz kalır?

12 Eylül öncesinde sol hareket, gecekonduların oluşum sürecinde önemli dayanışma örnekleri ortaya koydu; geride birçok hikâye bıraktı. Doktorlar gecekondu mahallelerinde ücretsiz sağlık hizmeti vermek için bürolar açıyordu. Dönemin sorunlarına çözüm üretmeye çalışan bir geleneğin bugün benzer üretkenliği gösterememesi, solun ciddi bir kriz içinde olduğunu göstermiyor mu?

Kendi arkadaşı, yoldaşı açken ondan dayanışma adı altında para istemek dışında sol ne yapıyor? Kendi dergisini, gazetesini ve medyasını takip ettirmek dışında ne üretiyor?

Yoksa mesele, "En güzel yaz kampını hangi örgüt düzenledi?" yarışına girmekten mi ibaret?

Belki de bugün en büyük sorun, insanların yoksullaşması kadar, bu yoksulluğa karşı örgütlü bir umut üretilmemesidir. İktidar kendi siyasetini sürdürüyor; bunu zaten bekliyoruz. Asıl sorgulanması gereken, emeği, dayanışmayı ve halkı temsil ettiğini söyleyen yapıların neden hayatın en yakıcı sorunları karşısında etkisiz kaldığıdır. Kira, borç, icra ve geçim derdi milyonların ortak meselesi olmuşken, bu alanlarda somut çözümler ve dayanışma ağları kurulamıyorsa, ortada yalnızca örgütlerin değil, yıllardır kendisini emekten yana tanımlayan siyaset anlayışının da ciddi biçimde sorgulanması gereken bir tablo vardır.

2 Ağustos 2026 Pazar

Tek'in Karşısında

Tek'in Karşısında

Ara ara bana hangi siyasi yapıya yakın olduğumu soruyorlar.

Kendimi, Kemalist olmayan, kendi arkadaşını ya da yoldaşını öldürmeyen, Marksist bir dünya görüşüne sahip siyasi yapılara daha yakın hissediyorum.

Bunun nedeni aslında oldukça basit. Tek lider, tek ideoloji, tek doğru, tek kültür... Kısacası, "tek" üzerine kurulu her anlayışın insanı özgürleştirmek yerine ona sınırlar çizdiğini düşünüyorum. Benim özlemini duyduğum dünya ise bunun tam tersidir: Daha özgür, daha eşit, daha fazla söz hakkının olduğu; farklı fikirlerin bir arada yaşayabildiği ve hiçbir düşüncenin mutlak doğru olarak dayatılmadığı bir dünya. Bu nedenle kendimi de bu özleme en yakın siyasal gelenek içinde ifade edebiliyorum.

Tarihe emekçilerin gözünden bakmayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü işçi sınıfının yarattığı kültürün, burjuva kültürüne göre daha derin, daha üretken ve daha zengin bir yaşam deneyimi sunduğuna inanıyorum.

Bugün burjuva kültürü büyük ölçüde tüketime, rekabete ve popülerliğe dayanıyor. İnsanı üreten bir özne olmaktan uzaklaştırıp yalnızca tüketen bir bireye dönüştürüyor. Başarıyı başkalarının emeği üzerinden daha fazla biriktirmekle, mutluluğu ise daha fazla tüketebilmekle ölçüyor. Böylece insanlar, çoğu zaman farkına bile varmadan, başkalarının ürettiği artı değere el koymanın olağan kabul edildiği bir düzenin parçası hâline geliyor.

İşçi sınıfının dünyası ise bunun karşısında duruyor. Temelinde, üretilen değerin daha adil paylaşılması, insanların emeklerinin karşılığını alabilmesi ve hiç kimsenin başkasının emeği üzerinden ayrıcalık kurmaması fikri yer alıyor. Bu yüzden emeğin merkezde olduğu bir toplumsal düzeni, insan onuruna daha yakın buluyorum.

Mirasın belirleyici olmadığı, doğuştan gelen ayrıcalıkların insanların yaşamını belirlemediği, emeğin daha fazla değer gördüğü bir toplumsal düzen fikrinin daha adil olduğunu düşünüyorum.

Elbette hiçbir siyasal gelenek kusursuz değildir. Ancak özgürlüğü, eşitliği ve dayanışmayı esas alan; insanı yalnızca tüketen bir birey olarak değil, toplumsal bir varlık olarak gören anlayışlara kendimi daha yakın hissediyorum.

Bu yüzden bana "Hangi siyasi yapıya yakınsın?" diye sorulduğunda vereceğim cevap, bir parti ya da bir örgüt adı değildir. Ben, insanın insana tahakküm kurmadığı; emeğin sömürülmediği ve hiçbir düşüncenin mutlak hakikat olarak dayatılmadığı bir dünyanın tarafındayım.

Benim için Tek'in karşısı, tam da burasıdır.

 

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, bombalar ve ordular gelir. Oysa tarih, savaşların yalnızca silahlarla yürütülmediğini; ekonomik baskılar, zorunlu göçler, demografik değişimler ve toplumsal dönüşümler üzerinden de şekillendiğini göstermektedir. İnsan hareketleri, kimi zaman savaşların bir sonucu, kimi zaman ise yeni siyasal ve toplumsal dengelerin oluşmasına etki eden önemli unsurlardan biri hâline gelir.

Fas topraklarından, işgal edilmiş İspanya'ya ait Sebte (Ceuta)'ya yönelik kitlesel göç, birden gündemi, yani savaş gündemini Afrika'nın en kuzeybatı ucuna taşıdı. Fas topraklarından İspanya'ya, dolayısıyla Avrupa'ya yönelik göç dalgasını önleyecek hiçbir mekanizma yok aslında. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki, var olan tüm siyasi sınırları bir anda değiştirebilme gücüne sahiptir. Bunun için onları oraya doğru "süpüren" birilerinin olması yeterlidir.

Bizde de buna benzer görüntüler yaşandı. Güney sınırlarımızdan süpürülen çok sayıda mülteci geldi.

Savaş, iç dinamiklerin ve güç dengelerinin değişmesi anlamına gelir. Her savaş, bir anlamda savaşan tarafların gücünün ortaya serilmesi, uygun görülen gücün iktidara taşınması ya da var olan iktidarın gücünü daha otokratik bir yapıya dönüştürecek bir hâl almasının sağlanmasıdır. Kısacası, savaşı yöneten silah üreticileri, istediklerini elde edene kadar insanın bu mülteci gücünü kullanarak onu bir anlamda silaha dönüştürürler.

Savaş sadece kimyasal ve biyolojik silahlarla yapılmaz.

Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa'dan Türklerin sürülmesi de bir savaş yöntemiydi. Sürülen ya da süpürülen insanlara yeni bir vatan vaat edilir. Göç edenlere, savaş bitip barış sağlandığında geri dönüşün mümkün olacağı anlatılır. Ancak genellikle böyle olmaz. Çünkü sürgün edilenlerin gittikleri yerlerin istikrarlı yapısı bozulmuş, yeni bir toplumsal yapı oluşmuş ve yeni dengeler kurulmuş olur. Bu nedenle süreç, teoride anlatıldığı gibi işlemez.

Balkanlardan göç edenler, bugün yaşadığımız Cumhuriyet'i göç ettikleri topraklardan taşıdıkları birikimle kurdular. Üstelik bu yeni gelenler, Avrupa'nın modern düşünce yapısını ve teknolojisini de Anadolu topraklarına getirmiş oldular. Kısacası Balkanlardan göç edenler, o dönemin ulus devlet anlayışının ve Fransız Devrimi'nin etkilerinin bu topraklarda kök salmasını sağladılar.

Göç hareketi incelenirse, dünyanın Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı, yani Dünya Savaşları'nın koşullarını hazırlayan şartlarla birçok benzerlik taşıdığı görülür. Gerçi biz bu benzerliği yıllardır dile getiriyoruz. Ancak bu kez insan hareketi, küresel bir savaşa giden doğrudan bir adımdan çok, hibrit savaşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Belirli sınırlar içinde güçlerin, özellikle de silah üreticilerinin, modern yok etme araçlarını test ettiği ve pazarladığı alanlar öne çıkarılmıştır.

Küresel savaş kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Çünkü her göç dalgası iç dinamikleri değiştirdiği gibi, toplum içinde "öteki" konumuna düşenlerin her hareketi, o ulus devleti oluşturan kesimler arasında nefret söyleminin ve cepheleşmenin büyümesine de zemin hazırlar. Sağ iktidarlar ise iç kamuoyunu oyalayacak ve başarısızlıklarının üzerini örtecek bir savaş atmosferi içinde yaşanmasını isteyebilir.

Olağanüstü koşullar içinde insan hakları çoğu zaman yalnızca söylem düzeyinde kalacaktır.

Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, toplumların nüfus yapısını, siyasal dengelerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir. Göç hareketleri de bu dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından biri olmuş; kimi zaman yeni devletlerin kurulmasına, kimi zaman ise mevcut devletlerin iç dengelerinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

İnsanlık, savaşların gerçek maliyetini yalnızca yıkılan şehirlerde değil, yerinden edilen milyonlarca insanın hayatında görmektedir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise ancak insanların yurtlarından kopmak zorunda kalmadığı, hukukun üstünlüğünün korunduğu ve uluslararası iş birliğinin güçlendiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kapitalist sistem içinde olacak iş değildir.

 

Rüzgâra Karşı Yürümek

Rüzgâra Karşı Yürümek

Bugün kimse uzun yazılar okumak istemiyor. Video daha hızlı, kısa içerik daha cazip. Algoritmalar bizi sürekli tüketmeye çağırıyor. Oysa insan yalnızca tüketerek değil, üreterek de yaşar. Yazmak tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü yazı, algoritmanın değil, insanın ritmiyle ilerler.

"Çok yazı yazıyorsun; üstelik çok uzun. Bu zamanda kim okuyacak?" diyenlerin sayısı az değil. Haklı oldukları bir taraf da var. İnsanların önünde tüketebilecekleri sayısız video, TikTok ve YouTube kanalı duruyor. Google ve benzeri küresel şirketler bu devasa trafiği paraya çevirirken, elde ettikleri gelirin çok küçük bir bölümünü milyonlarca içerik üreticisine dağıtıyor. Borsada hisse alan biri gün sonunda ne kazandığını öğrenir; dijital platformlarda çalışanlar ise ay sonunda ya da sözleşmelerinde belirtilen tarihte, tıklama başına ne kadar kazandıklarını görürler.

YouTube bu modeli belki de en başarılı uygulayan platformlardan biri oldu. Kazancının küçük bir bölümünü içerik üreticilerine aktararak hem milyonlarca insanı video üretmeye teşvik etti hem de dünyanın en çok ziyaret edilen platformlarından biri hâline geldi. Büyük kazanıyor, küçük dağıtıyor; ama dağıttığı küçük pay, sistemi ayakta tutmaya yetiyor. Küreselleşmenin mantığını bundan daha iyi anlatan bir örnek bulmak zor.

Yerelde içerik üretenler de bu düzenden memnun görünüyor. Çünkü geleneksel medyada yer bulamayan insanlar kendi mecralarını kurabiliyor, söylemek istediklerini doğrudan dile getirebiliyorlar. Fakat zamanla başka bir süreç başlıyor. İzleyicisini kaybetmemek için algoritmaları, istatistikleri ve beğeni eğilimlerini izleyen içerik üreticisi, farkında olmadan kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Kendi sözünü söyleyen kişi olmaktan çıkıp, izleyicinin duymak istediğini üreten bir aparata dönüşüyor. Bugün sosyal medya üzerinden satış yapan ya da görünürlük peşinde koşan birçok kişi, bir ölçüde piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalıyor.

Benim böyle bir kaygım yok. Yazdıklarımdan para kazanmadığım için, "Karşımdaki ne düşünür, nasıl daha çok beğeni alırım?" hesabını yapmak zorunda değilim. İçimden geldiği gibi yazıp çizebiliyorum. Belki de bu, yaşadığımız siyasi ve tarihsel atmosferde akıl sağlığını koruyabilmenin en etkili yollarından biridir.

Yazmak, algoritmalara ve piyasanın insanı dönüştüren baskısına karşı bireyin kendisini koruma biçimidir.

Akıl sağlığını korumanın iki yolu var. Birincisi, akışa uyum sağlamak; ne etliye ne sütlüye karışmadan, sistemin senden beklediği gibi yaşamak ve gemini yürütmek. İkincisi ise yazmaktır. Yazmak, insanın hem kendisini hem de yaşadığı zamanı anlamasını sağlar. Olaylara uzaktan bakmayı, farklı düşünme alanları açmayı öğretir. Havaya savrulup giden sözlerin yerine, dönüp tekrar bakabileceğin kalıcı izler bırakır.

Yazı ve çizgi, insanın kendisini tanımasının en güçlü araçlarıdır. Belki de bu yüzden yazarlar ve çizerler dışarıdan göründüklerinden daha güçlü insanlardır. Ama aynı zamanda en kırılgan olanlar da onlardır. Zihinsel hassasiyet ile yaratıcılık çoğu zaman aynı yerde buluşur. Kimi zaman psikiyatri kliniklerine uzanan yol da buradan geçer. O yatışlar bazen yeni kapılar açar, yeni bakış açıları kazandırır. Ancak insan, kendisini tetikleyen şeylere karşı savunmasını kuramazsa, yaratıcılık acıyla iç içe geçebilir.

Van Gogh'un yaşamı bana bu konuda hep düşündürücü gelir. Arada bir, özellikle Fransa'da geçirdiği son yılları yeniden okurum. Onun trajedisi yalnızca büyük bir ressam olması değildi; aynı zamanda yalnızlığıyla baş edememesiydi. Bazen kendi kendime düşünürüm: Hayatın içine daha fazla karışabilse, insanlarla daha güçlü bağlar kurabilse, belki bambaşka bir yaşamı olabilirdi. Bunun kesin bir cevabı yok; ama insanın aklına ister istemez geliyor.

Belki de en doğrusu, her sıkıntıda çözümü yalnızca dışarıda aramamaktır. Elbette gerektiğinde psikiyatrik destek almak önemlidir. Ama insanın kendi iç dünyasını tanımasının yollarından biri de yazmaktır. Yazın, çizin. Sistemin bütün dayatmalarına, bütün yönlendirmelerine rağmen kendi sesinizi kaybetmeyin. Çünkü insan, rüzgâra karşı yürüyebilir. Asıl mesele, rüzgârın önüne kapılıp gitmemektir.

 


Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti

Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti


Siyasette en büyük yanılgı, gücü sadece iktidarın elinde sanmaktır. İktidarı ayakta tutan, çoğu zaman ona karşı olduğunu söyleyenlerin tercihleri, hataları ve suskunluklarıdır. Bir iktidar yalnızca kendi başarısıyla uzun yıllar ayakta kalmaz; onu besleyen bir siyasal düzen, onu meşrulaştıran bir muhalefet ve her yenilgiyi "bir sonraki seçime" erteleyen bir siyaset anlayışı da gerekir.

Bugün yaşanan tartışmalar sadece belediyelerin el değiştirmesi ya da muhalefetin yaşadığı sıkıntılar değildir. Asıl mesele, yıllardır aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç bekleyen siyasal aklın iflasıdır. Kalabalık yürüyüşlerin, sloganların ve ekranlarda üretilen iyimserliğin gerçek siyasal mücadele yerine geçtiği bir ortamda, başarısızlık artık istisna değil, süreklilik hâline gelir.

Sosyal demokratların bu duruma düşmeleri elbette kendilerinin eseridir. Erdoğan'ı iktidara taşıyan, onu başarısızlıklarına rağmen orada tutacak her türlü yolu açan yine bu onlardı. Şimdi ise mağduriyetleriyle gündemdeler. Kazandıkları belediyeler tek tek elden gidiyor. Hani Alman papazın hikâyesini anlatırlar ya; en son papazı almaya gelirler ve papaz arkasına bakıp, "Kimse bana sahip çıkmayacak mı?" der. Sosyal demokratlar kime sahip çıktı da şimdi sürekli dayanışma bekliyor? Birkaç kırlangıç sallayan mahalle takımı kadar seçmeni olan sosyalistlerin onlara sahip çıkması elbette sorunu ortadan kaldırmıyor.

Kitlesel seçmeni olmasına rağmen o kitleyi bertaraf edip, "Biz yapacağız.", "Sabreden derviş muradına erecek." diyerek sandığı beklemeyi tercih etmeleri şaşırtıcı değildi. Peki, sandığı kimin saydığını, içinden atılmayan oyların çıktığını unuttuk mu? Mühürsüz oyları kabul eden yine sosyal demokratlar değil miydi?

Bugün aslan ile kedinin kavgasına şahitlik ediyoruz. Her iki taraf da kendisini lunapark aynasında görüyor; biri olduğundan büyük, diğeri olduğundan güçlü…

Şimdi muhalif kanalların haberlerine dahi bakamıyorum. Cıvık cıvık yorumlar, başarı gibi gösterilen adımlar, "iktidara yürüyoruz" söylemleri... Erdoğan'ın paradigmasını dahi anlayamamış insanların yorumları...

"Ne olursan ol, gel!" diyen bir anlayışın olduğu bir zamanda, belediye başkanının telefonunu bile açık tutamayan bir partinin başarısı mı olur?

Sosyalistlerden alınan sloganlarla solcu gibi slogan atıp, yollarda omuz omuza, kol kola girilen yürüyüşlerin hiçbir sonuç getirmediği ortada olmasına rağmen, birkaç kırlangıç sallayarak yapılan yürüyüşlerin anlamsızlığını hâlâ çözebilmiş değiller. Demek ki bugüne kadar başarılı olmadılarsa, bundan sonra da başarılı olmayacaklar. Yani başarı için kapı aralamak yerine, iktidarın meşru olmayan, meşruiyetini uluslararası sessizlikten alan Erdoğan'ın bu başarısına gölge düşürecek hiçbir şey yapmayan muhalefet mi başarılı olacak?

Siyaset para işidir; parası olan siyaset yapar.

Bunu yeni kurulan Yeni Parti bir kez daha gösterdi. Parasız yola çıktığında seçmeninden, başarıya susamış kitleden parasını almasını bildi. Ona para yatıranlar hiç sormadı: "Sevgili vekiller, siz kaç lira bağışta bulundunuz? Vekil olarak partiye yatırdığınız ya da seçim sırasında kiraladığınız büroların masrafı kadar parayı yeni partiye bağışladınız mı?"

Futbol takımı başkanlığı seçimleri gibi... Başkan, parası olan, ihale peşinde koşan bir işverendir. "Gönlünü verdiği" renklerin kupa alması için takım başkanlığına aday olur. Aslında futbol kulübü başkanlığı, iktidarla iletişim kurmanın en önemli araçlarından biridir. Bugün "beşli çete" diye adlandırılan, devletten en çok ihale alan şirketlerin sahiplerinin geçmişlerine baktığınızda, futbol kulüplerinin yönetim kurulu üyeliklerini görürsünüz.

Futbol sadece futbol değildir; yeter ki seyircisi olsun. Cebinde parası olmadığı hâlde takımı için ekmeğinden kesip para yatıracak insanlar bulunsun. Her sene değişen forma için para biriktiren bir tüketim çılgınlığı devam etsin. Bu tüketim kültürü sürdüğü sürece futbol kulüplerinin yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği için bol reklamlı yarışlar da sürecektir. Çünkü "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez." Üstelik hormonlu, kısa sürede şişirilmiş, tadı tuzu olmayan, hayatını kafeste geçirmiş birkaç aylık tavuklar bile buna dâhildir.

Futbol seçimi ile meclis seçimi arasında artık hiçbir fark kalmadı. Seçim, seçimdir.

Gelinen son noktada, "Bizim üzerimize ne düşerse onu yaparız efendim." diyen bir anlayış var. Seçende de seçilende de aynı anlayış hâkim. Bizler küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, "gelişmekte olan" bir ülkeyiz. Gerekirse göçmen alırız, gerekirse savaş bölgelerine asker göndeririz, gerekirse fakir ülkelere ekonomik yardım ederiz; ama emeklisine insanca yaşayabileceği bir maaş vermeyiz.

Bizde siyaset; emekliden ve emekçiden kesip sermayenin istediğini yapmaktır.

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; sandığı koruyacak irade, örgütlülük ve bedel ödemeye hazır bir siyasal kararlılık gerektirir. Aynı yöntemleri tekrar ederek farklı sonuç beklemek, seçmeni sürekli sabra davet etmek ve her yenilgiyi yeni bir umut söylemiyle ertelemek, zamanla muhalefeti alternatif olmaktan çıkarır.

Siyasetin finansmandan medyaya, futboldan sermayeye kadar uzanan ilişkiler ağı içinde şekillendiği bir düzende, yalnızca sloganlarla ya da sembolik yürüyüşlerle sonuç almak mümkün değildir. Gücü anlamadan ona karşı mücadele edilemez; sistem çözülmeden sistemin ürettiği sonuçlar değiştirilemez.

Belki de en temel soru şudur: Gerçekten iktidarı değiştirmek isteyen bir muhalefet mi var, yoksa iktidarın sınırlarını kabul edip onun belirlediği oyunun içinde rolünü oynayan bir muhalefet mi?

Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır. Asıl cesaret, gölgeden çıkıp güneşin altında hesap vermeyi ve hesap sormayı göze alabilmektir.