Galata Gazete


27 Mayıs 2026 Çarşamba

Maraş, Çorum derken…

Maraş, Çorum derken…

Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü olduğu bölgeye uzanırdı.

Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar; sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi.

Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırı var.” diyordu.

Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta. Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert hissedilirdi.

İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere özendiriliyordu.

Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu. Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün orada var olduğu imgesini yayıyordu…

Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey değildi bu.

Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.

Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken; solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı… Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.

Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke sathına yayılmıştı.

Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama” anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya atılması…

Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı. Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun dayağını yerdi.

Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.

Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.” deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.

Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık veriliyordu.

Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...

Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi. Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet politikası gibi uygulanıyordu.

Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.

Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.

Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık. Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden duyduk, öğrendik.

Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu döşendi.

 

Loading…

Loading…

Benim için her doğum günü, iki duygunun iç içe geçtiği bir gündür. Başkası için anlamı farklı olabilir; çünkü ben, doğduğum gün ölüme doğru gidişimin doğal bir süreç olduğunu öğrendim. Ölüm, taşa işlenecek son rakamdır. Şimdi ise devlet kayıtlarına işleniyor...

Doğum kâğıdı seni yaratanların eline verildiğinde, artık o iki rakam arasındaki çizgi başlamıştır. “Loading” diyen bir çizgi... Cep telefonlarının şarj dolum çizgisi gibi... Hayat, bu şarjı hızlı doldurursanız hızlı biter, diyor ustalar.

“Güzel yaşa ki ölümün yakışıklı olsun” derlerdi benim çocukluğumda. Şimdi kaldı mı öyle cümleler?

Sonuçta cümleler de emekli oluyor. Belki EYT’den emekli olmuşlardır...

Emeklinin hâli ortada: insafsız bir adamın iki dudağı arasında. Ya aç kalacak ya da sadaka alacak...

Sadakalar da aylığa bağlandı artık...

Konuyu dağıtmayalım; bir doğum günü teşekkür yazısı yazacaktım, o bile siyasi oldu.

Hayatımız politika, taraf tutma ve nefret söylemi geliştirme üzerine kurulu. Ülkemiz neden bunu daha kurulurken kabul etti?

Katliam, cinayet, tetikçilik... Tetikçiyi sıkıştırıp köpek kulübesinde öldürmek... Daha düne kadar büyük kahraman olan, ülkesi için elini kana bulamaktan çekinmeyen biri, bir anda “katil” oluyor ve yeni kapı bekçilerine öldürtülüyor.

Tarihte boşluk olmaz. Katillerin ve tetikçilerin yerini hemen yeni tetikçiler doldurur.

Devlet varsa, tetikçinin ve eli kanlı insanların olması da doğaldır. Onlar devletin görünmeyen yüzüdür. O yüz dokunduğu an ölüm vardır. Kural yoktur; namlunun kanunu geçerlidir.

Konu yine tarihe geldi... Resmî tarihte bulamazsınız bu kadar açık tetikçi ölümlerini. Sadece bir “hainin ölümü” yer alır.

“Hain” dendiği an, o kişi hakkında mutlak karar verilmiştir:

“Başı vurula!”

“Eceli gelen gider cami duvarına işermiş” diye bir cümle daha vardı. Hâlâ geçerlidir sanırım. Cami de var, ecel de...

Bu cümle geleneksel düşünce yapısının içindedir; çünkü cami sahipleri eceline geleni öldürür. Sonra da uygun görürlerse musalla taşına koyup namazını kılarlar.

İslam dini bir anlamda yaşayan o cümleyi tarif eder.

Ülkemiz bir İslam devletidir.

Devletin dini vardır.

Devletin dinî kurumları vardır.

Devletin mezhebi de vardır.

Devletin çıkarına dokunmak, “cami duvarına işemek” anlamına gelir.

Devletin savunma mekanizması o “işeyeni” siyasi kararla cezalandırır. Çünkü her şeyin üstündedir çıkar.

Çıkarın olduğu yerde para vardır.

Paranın olduğu yerde din de, ahlak da, gelenekler de eğilip bükülebilir. Çünkü hepsi değişkendir.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Krallar gider, padişah gelir; o gider, cumhurbaşkanı gelir.

Aslında devlet döner durur.

Çünkü devletler de canlı organizmalar gibidir. Doğduğu an “loading” çizgisi başlar.

Sonsuza kadar yaşayan devlet yoktur; olmayacaktır da. Bir gün mutlaka yıkılır.

Her canlı organizma yaşarken çürümeye başlar.

Ölüm çürümeyi durdurmaz.

Çürümenin içinden yeni filizler doğar.

Aslında bakarsanız çürüyen her şey dönüşümü ifade eder; eğer ateşin içinde yakılmazsa...

Bu yüzden ölüleri toprağa değil, ateşe gömün!

Kötülükler bir daha doğmasın, dönüşmesin...

Benim her doğum günüm, çelişkili düşüncelerin bir arada olduğu gündür.

Doğum günümde ölüm vardır.

Bu yüzden o günü babamın mezarı başında geçirmek istedim. Çünkü o iki çelişkili düşünceyi bir arada, somut olarak görmek istedim.

Belki emekliye ayrılmış cümleler gelir aklıma; ben de orada onlara can suyu veririm...

“İyi ki doğdum” diyorsam; beni hayata getirenler, hayatta tanıdıklarım, hatta sevdiğim bilgisayarım bile beni tanımlayan şeylerdir. O yüzden onlar var olduğu sürece ben de varım. Benim yok olmam, çevremin yalnızlaşmasıdır.

Doğum günü mesajı gönderenlere, arayanlara minnettarım. Onlar olduğu için varım.

İyi ki doğdum.

İyi ki varsınız...

26 Mayıs 2026 Salı

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak

“Mutlak butlan” kavramı gündeme geldikten sonra CHP içindeki hizip kavgaları aklıma gelmişti. 12 Eylül öncesindeki İnönü–Ecevit çekişmesi, arkasından Ecevit–Deniz Baykal çekişmesi ve Deniz Baykal ekibinin CHP içinde bir hizip oluşturması…

Bülent Ecevit, 12 Eylül sürecinde partisi kapandıktan sonra kendisini hiçbir zaman CHP genel başkanı olarak algılamadı. Kendisi, “Demokratik Sol” adı altında yeni bir yola girdi ve buna göre yeni ittifaklar kurdu. CHP yeniden açılana kadar Deniz Baykal ise kendi ekibiyle ayrılmadan uzun süre partide kaldı. CHP açıldığında Baykal hizbi geldi ve CHP hizipsiz bir sürece doğru yöneldi.

Yani Ecevit gidince CHP sahipsiz kalmadı; Baykal, yeni CHP’nin sahibi oldu.

Ancak CHP’de yaşanan bu değişim yalnızca bir liderlik dönüşümü değildi. Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında şekillenen yeni siyasal düzenin muhalefet anlayışına uyum süreciydi.

12 Eylül darbesinin temel iddiası, “ılımlı İslam”ın hâkim olduğu bir iktidar kurulması ve İslam’ın toplumu bir arada tutacak en önemli araç olarak kabul edilmesiydi.

Baykal, bu yeni dönemde CHP’yi yeniden şekillendiren en önemli isimlerden biri oldu. CHP’nin sistem içindeki konumunu yeniden tanımlayan bu süreçte, parti sert devletçi reflekslerini korurken aynı zamanda iktidarın önünü tamamen kapatmayan bir muhalefet çizgisine yöneldi.

Bugün “tek adam” olarak görülen Erdoğan’ın yükseliş sürecinde de bu dönüşümün etkileri görüldü. Erdoğan’ın uzun süreli iktidarı yalnızca AK Parti’nin başarısıyla değil, aynı zamanda muhalefetin kurduğu siyasal dil ve sınırlarla da mümkün hâle geldi. Baykal ve sonrasında CHP’nin başına geçen isimler, 12 Eylül sonrası oluşan siyasal çerçevenin dışına çıkmakta zorlandı. Türkiye tarihinde en uzun süre iktidarda kalan liderin Erdoğan olması da bu siyasal dengenin sonucu olarak görülebilir.

Bu süreç, İslam’ın ülke gündemine, siyasetine ve günlük yaşama tamamen yerleşmesi açısından uzun bir zaman dilimidir. Erdoğan ise, 12 Eylül darbesi için “Bizim çocuklar başardı” denilen Amerikan siyasetiyle uyumlu bir çizgide hareket ettiğini açık biçimde göstermiştir.

Türkiye’de siyasal yönelimler çoğu zaman yalnızca iç dinamiklerle değil, uluslararası sistemin beklentileriyle de şekillenmiştir. NATO’ya giriş süreci ve sonrasında kurulan güvenlik düzeni, Türkiye siyasetinin yönünü uzun yıllar belirledi. Ecevit’in Kıbrıs konusunda gösterdiği direnç sonrasında Türkiye’nin Amerikan ambargosuyla karşılaşması da bunun önemli örneklerinden biridir. O dönem Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal yönelim açısından da Avrupa’dan uzaklaşan bir hatta sürüklendi.

Bugün CHP içinde iki grup, ya da görünüş itibarıyla iki ayrı parti görüntüsü oluşmuş durumdadır.

Geçmişte hizip vardı; bugün ise kayyum tartışmalarıyla delegelerin seçtiği yönetim arasında yeni bir ayrışma dikkat çekmektedir.

CHP yeni bir siyasi rotaya mı geçiyor? Ülkemizin geleceği üzerine yeni bir yol mu çiziliyor? MHP bu yeni çizgiye uyum sağladıysa, CHP bu yeni düzende nasıl bir rol üstlenecek?

Sonuçta bizim ülkemizin iç işleri de dış ilişkileri gibidir. Güçlünün beklentisi ve oluşturduğu atmosfer, bizi olduğumuz yerde bile yön değiştirmeye zorlayabilir.

Belki de Türkiye siyasetinde asıl değişmeyen şey iktidarlar değil, sistemin ihtiyaç duyduğu muhalefet biçimidir. İsimler, kadrolar ve söylemler değişse de düzenin sınırlarını aşmayan bir muhalefet anlayışı varlığını sürdürmektedir. CHP’de bugün yaşanan tartışma da yalnızca bir liderlik mücadelesi değil, Türkiye’de muhalefetin sistem içindeki sınırlarının yeniden çizilme sürecidir.

 

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Dünün Sessizliği, Bugünün Krizi

Ülke sathında uzun yıllardır kontrollü bir protesto düzeni kuruluyor. İktidarın çıkarına uymayan her protesto; gaz bombası, plastik mermi ve polisin orantısız gücü ile karşılaşırken, iktidarın göz yumduğu etkinlikler ise protestodan çok kontrollü itiraz alanlarına dönüştü. Her yapı; değişik renklerde dövizleri, flamaları, kırlangıçları ile etkinliklerde yerini alırken, muhalif bir liderin TOMA üzerine çıkmasına dahi göz yumulabiliyor. Kısaca, yukarıdan emir gelmedikçe ne gaz sıkılıyor ne de ilaçlı su kullanılıyor.

Bugünlerde CHP Genel Merkezi’nin zor ile ele geçirilip, seçilmiş liderlik kadrosunun elinden mahkeme kararı ile partinin alınmasını yaşıyoruz...

Demokratik mi?

Elbette değil...

Etik mi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor mu?

Elbette değil...

Ülke tarihinde daha önce görülmeyen bir durum söz konusu. Yeni bir yol açılıyor ve bu yolun sonunda nereye varılacağı belli değil...

Peki, bizde daha önce antidemokratik uygulamalar olmadı mı?

Meclis kapısından vekilliği düşürülerek gözaltına alınan vekiller...

O vekillerin dokunulmazlığı kaldırıldığı gün, aslında bugünlerin altyapısı da kurulmuş oldu. O dönemde Kürt vekiller hapishane koridorlarına, hücrelere atılırken; bugün kendi içinde kriz yaşayan partinin Meclis’teki tavrı ne olmuştu?

O dönemde vekillerin Meclis kapısının önünden alınması etik miydi?

Elbette değil...

Geleneklere uyuyor muydu?

Elbette değil...

Peki, iktidar böyle bir adım attığında muhalefet “Hayır, yapamazsın” demek yerine ne yaptı?

Sessizce izledi...

O sessizlik, bugün gaz bombaları arasında bir siyasi partinin genel merkezinin el değiştirmesine kadar uzanan sürece şahitlik etti...

Vekiller cezaevine götürülürken; o dönemde bayraklar, flamalar ile sokaklarda, şehir şehir, ilçe ilçe protestolar oldu mu?

Ülke sessizce yaşananları izledi...

O gün suç diye ortaya konan nedenlerin bir kısmı bugün artık suç olmaktan çıktı...

Bugün bir vekil kürsüden Kürtçe konuşabiliyor; kayıtlara bazen Kürtçe olarak geçiyor, bazen de Meclis oturumunu yöneten kişinin tercihine göre “bilinmeyen dil” olarak yazılıyor...

Kişisel tercihler hukuk sistemini belirler hale geldi...

Yasalar ya eşittir ya değildir ama kişilere göre ayrılıyor...

Toplumun kademelerine göre değişiyor...

Coğrafyaya göre değişebiliyorsa, o ülkede hukuk artık sözde kalmaya başlamış; yasalar ise yukarıdan gelen niyete göre yorumlanıyor demektir...

Bugün CHP içinde yaşanan kriz ve onun yarattığı tablo iktidarı asla rahatsız etmiyor. Rahatsız eden şey, daha çok Özgür Özel’in iktidar başına yönelik sert eleştirileri gibi görünüyor. Buna rağmen sokaklarda isteyenin istediği gibi bağırmasına izin veriliyor...

“Hain” diye bağırandan, nefret söyleminin en uç noktasına kadar giden sözler ve afişler rahatlıkla meydanları doldurmaya devam ediyor...

CHP krizi yönetemedi...

Sokaklarda demokrasi aranıyor...

Zamanında verilmeyen tepkiler, zaten sınırlı olan demokratik alanın da yavaş yavaş ortadan kalkmasına neden olmuyor mu?

Gün geçtikçe daha sert bir otokratik yönetime doğru gidiyoruz...

“Daha kötünün daha kötüsü olabilir mi?” tartışmasını bile geride bıraktık; süreç artık doludizgin ilerliyor...

Peki, bunu durduracak bir sol politika neden yaratılamıyor?

Zamanında verilmeyen her tepki, bugün yaşanan krizin biraz daha büyümesine neden oldu. Çünkü bir ülkede demokrasi bir anda kaybolmaz; önce insanlar sessizleşir. Ve sağ, sonunda yine sağın sınırları içinde kaldığında, o sessizlik daha da derinleşir...

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

Mahir CHP’li Olsaydı Ölmezdi

CHP liderlerinin tamamı siyasal olarak sağ çizgide durmaktadır. “Ortanın solu” söylemi dahi, özellikle “Hayata Dönüş” operasyonu gibi süreçlerde gerçek niteliğini açık biçimde ortaya koymuştur. CHP tarihsel olarak hiçbir zaman solcu bir parti olmamıştır; aksine, belirli dönemlerde otoriter ve devletçi karakteri ağır basan bir yapı olmuştur. Tek parti döneminde demokratik bir siyaset anlayışı değil, İstiklal Mahkemeleri eliyle muhaliflerini bastıran, korku iklimi yaratan bir yönetim anlayışı hâkimdi. Sansaryan Han gibi mekanlar da bu baskıcı geleneğin sembollerinden biri olarak hafızalarda yer etmiştir.

CHP’nin Türkiye’de “sol” olarak görülmesinin temel nedeni, kendi konumundan çok, ülkedeki siyasal merkezin aşırı sağa kaymış olmasıdır. Merkezin sağında duran partilerin siyasal alanı belirlediği bir ülkede, doğal olarak merkez sağ bir parti bile “sol” gibi algılanabilmektedir.

Oysa bugün Türkiye’de CHP’nin solunda duran siyasal yapılar vardır. Bunların bir kısmı merkez sol çizgide, bir kısmı ise daha açık sosyalist ya da devrimci bir hatta durmaktadır. Popüler siyaset yapan bazı yapılar ise sol söylem kullanmalarına rağmen örgütsel ve siyasal karakter olarak sağcıdır.

Bugün Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel/İmamoğlu çevresi arasında yaşanan mücadele de esasen bir koltuk kavgasıdır. Erdoğan’ın müdahaleleriyle bu süreç “demokrasi mücadelesi” gibi sunulmaktadır; ancak hangi taraf kazanırsa kazansın ortaya çıkacak çizgi yine sağ siyaset olacaktır. Bu nedenle CHP içindeki iktidar mücadelesinin benim açımdan siyasal bir anlamı yoktur.

Daha ilginç olan ise, bugün CHP içinde muhalefete düşen kesimlerin Kılıçdaroğlu’na karşı devrimci jargon kullanmasıdır. “Yolumuz Mahirlerin, Denizlerin yoludur” diyerek CHP içi hizip savaşına tarihsel devrimci figürleri dahil etmeye çalışıyorlar. Oysa Mahir Çayan’ın da, Deniz Gezmiş’in de siyasal çizgisi CHP ile aynı zeminde değildi.

Mahir Çayan’ın ayrı bir devrimci örgüt kurmuş olması bile CHP ile arasındaki ideolojik mesafeyi göstermeye yeterlidir. Aynı durum Deniz Gezmiş ve THKO için de geçerlidir. Eğer CHP gerçekten devrimci bir adres olsaydı, bu insanlar ayrı örgütler kurup ölüm pahasına başka yollar açmaya çalışmazdı.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları önce TİP içinde mücadele yürüttü, ardından kendi devrimci çizgilerini oluşturdular. CHP ile organik ya da ideolojik bir bağ kurmadılar. Çünkü CHP’nin temsil ettiği devletçi ve merkez sağ çizgi ile onların devrim anlayışı arasında temel farklılıklar vardı.

Üstelik Deniz Gezmiş’in idam sürecinde CHP’li vekillerin rolü de unutulmamalıdır. Bugün Denizleri sahiplenmeye çalışanların, tarihle bu kadar seçmeci bir ilişki kurması ciddi bir çelişkidir.

Özgür Özel gibi siyasetçileri “devrimci” ya da “solcu” ilan etmek de aynı derecede gerçeklikten kopuktur. Kürt siyasetçilerin tutuklanmasının önünü açan yasal düzenlemelerde CHP’nin Mecliste verdiği destek ortadadır. Aynı şekilde Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığında da, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığında da parti içindeki bugünkü “muhalif” kesimler ortak bir çizgide hareket etmiştir. Bu nedenle bugün ortaya konan ayrışmanın ideolojik değil, büyük ölçüde güç ve pozisyon kavgası olduğu açıktır.

CHP’nin tarihsel mirasına romantik anlamlar yüklemek de gerçekçi değildir. “Kuruluş ayarlarına dönmek” söylemi çoğu zaman otoriter devlet geleneğini yeniden kutsamak anlamına geliyor. Çünkü kuruluş süreci yalnızca ilerleme ve modernleşmeden ibaret değildir; aynı zamanda baskıların, yasakların ve kanlı kırılmaların da tarihidir.

Üstelik CHP, iktidarda büyük sorun yaşamadığı 1930’lu yıllarda da Alevileri ve Kürtleri yok sayan bir siyasal anlayışın temsilcisiydi. Bugün özgürlük, demokrasi ve devrim söylemi üretenlerin bu tarihsel mirası görmezden gelmesi ciddi bir tutarsızlıktır.

Kadın hareketi açısından da benzer bir tarihsel çarpıtma yapılmaktadır. Kadınların örgütlü mücadelesi Cumhuriyet’ten önce de vardı. Meşrutiyet dönemi kadınların kamusal alana çıkışını ve örgütlenmesini önemli ölçüde hızlandırdı. Cumhuriyet bu süreci sıfırdan yaratmadı; devraldı ve kendi ideolojik çerçevesine göre yeniden şekillendirdi.

Aynı şekilde Meşrutiyet Anayasası’nın taşıdığı görece özgürlükçü ruhun dahi tam anlamıyla aşılabildiği söylenemez. Türkiye hâlâ gerçek anlamda özgürlükçü ve demokratik bir anayasal düzen kurabilmiş değildir.

Bu nedenle ne Deniz Gezmiş ne Mahir Çayan CHP iç kavgasının tarafı haline getirilebilir. Onlar farklı bir dünya görüşünün temsilcileriydi. CHP ile ne örgütsel ne ideolojik olarak ortak bir yol yürüdüler. Devrimciler, CHP gibi kurucu devlet partisinin ne neferiydi ne de onun siyasal hattının devamıydı.

Devrimcileri CHP’nin iç iktidar savaşına dahil etmeyin.


umarım

 umarım hayatınıza afişlerim, karikatürlerim ve yazılarım ile bir nokta kadar iz bırakmışımdır... 


24 Mayıs 2026 Pazar

Özgürlüğün İzin Verildiği Kadar

Özgürlüğün İzin Verildiği Kadar

Bu ülkede faşizm mi var, yoksa otokrasinin faşizm sosuna bulanmış bir hâli mi?

Bugün herkes, durduğu yere göre bu ülkenin rejimine başka bir isim veriyor.

Kimilerine göre burası bir “özgürlükler ülkesi.” Herkes istediğini söyleyebilir; tabii iktidar eleştirisi yapmadığı ve özellikle Erdoğan’ın adını anmadığı sürece… Onun dışında özgürlük var deniliyor.

Bakın deniyor; işçiler eylem yapabiliyor, doğa savunucuları ses çıkarabiliyor. Tıpkı asgari ücret komisyonunda olduğu gibi: İşçiler görüş bildiriyor, sonra “orta yolu bulan” hakem heyeti sonucu açıklıyor. Sonuçta iktidar için özgürlük ile halk için özgürlük aynı şey olmuyor.

Muhalefet açısından ise göreceli bir özgürlük var. Biraz ileri giden sorgusuz sualsiz içeri alınıyor; gün gelir dosyası açılırsa, o gün iktidardan gelecek işarete göre ya özgürlüğüne kavuşuyor ya da tutukluluğu sürüyor.

Bu ülke 12 Eylül’de açık faşizmi yaşadı. O dönemde askerler ve darbeciler dışında her türlü toplumsal örgütlenme baskı altına alındı. Söz, yetki ve karar tek merkezde toplandı. Biz buna faşizm diyoruz. Gerçi uzun süre bu rejime “faşizm” demekte zorlanan bazı sol yapılar da oldu; ancak sonunda ortak kanaat, o dönemin faşist bir rejim olduğu yönünde oluştu.

Yıllar geçti, ülke başka bir sürece girdi. “Ilımlı İslam” projesiyle ülkenin yeniden şekillendirilmesi hedeflendi. O günden sonra açılan her dava, kazanılmış özgürlüklerin biraz daha budanması anlamına geldi. Laiklik kavramı giderek aşındırıldı; kadının çalışma hayatındaki ve modern şehir yaşamındaki görünürlüğü sınırlandırılmaya başlandı.

“Başörtüsüne özgürlük” diyerek yola çıkanlar, zamanla başı açık olmayı ahlaki açıdan sorunlu göstermeye başladı. Mahalle baskısı giderek yoğunlaştı.

Okullarda fen liseleri ve Anadolu liseleri gibi modern eğitimi temsil eden kurumların yerine imam hatiplerin yaygınlaştırılmasıyla, analitik düşüncenin yerini giderek metafizik düşünce almaya başladı. Neredeyse cinlere danışılmadan iş yapılmaz hâle gelindi.

Özal döneminde açık faşizmden liberal otokrasiye geçildiği söylendi. Ardından görece özgürlükler içeren liberalizmden, kısa sürede “ılımlı İslam” soslu bir liberal otokrasiye evrilen bir süreç yaşandı. Bugün ise liberalizm büyük ölçüde söylemde kaldı.

Peki şimdi ülkemizde faşizm mi var?

1 Mayıs kutlanabiliyor.

İşçiler greve çıkabiliyor.

Doğa mücadelesi verenler bazen de olsa kazanabiliyor.

Ama her dere bir gün HES’lerle tanışacak; derelerin suyu akmıyor, enerjiye ve dolara dönüşüyor. Rüzgâr gülleri dağların tepelerine dikiliyor, dağlar taş ocaklarıyla oyuluyor. Arkeologların kazması gereken yerlerden metro hatları geçiriliyor.

“Ilımlı İslam” sürecinde partiler tamamen kapatılmadı belki; ama siyasetçiler hapishanelerle tanıştı. Aydınların bir bölümü, sorgusuz ve çoğu zaman kanıtsız biçimde, Avrupa mahkemelerinin itirazlarına ve kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Bize özgü bir hukuk düzeni oluştu. Kurallar kişiye göre değişiyor; katiller kravat takınca “iyi hâl” indirimiyle ödüllendirilmiş gibi oluyor. Kadın cinayetleri ise artık neredeyse bütünüyle politik bir tartışmanın parçasına dönüşmüş durumda.

Rejim değişiyor.

Çünkü değişim kaçınılmazdır..

Tarih her zaman ileri gitmez; bazı ülkelerde geriye de savrulabilir.

Bu ülkenin rejimine herkes hayata baktığı yere göre isim veriyor:

“Ilımlı İslam”, “İslami faşizm”, “otokrasi”, “tek adam rejimi”, “parti devleti”…

Sonuçta her rejimin bir tanımı vardır. Zaman içinde ortak bir adlandırma mutlaka oluşacaktır. Ancak bunu yalnız tarihçiler değil, siyasetin galipleri de belirleyecektir. Çünkü çoğu zaman kazananın dünyaya bakışı, tarih yazanların kalemini de şekillendirir.

Belki bugün bu rejimin adı konusunda ortak bir fikir yok. Ancak toplumların yaşadıkları, zaman içinde kendi tanımlarını yaratır.

Özgürlüğün sınırlandığı, hukukun kişilere göre işlediği ve korkunun gündelik hayatın parçası hâline geldiği her düzen, sonunda kendi adını tarihe yazdırır.

 

Bir Posta Memuru Gelir Şehre

Bir Posta Memuru Gelir Şehre

Haber kanalından geçerken, CHP önünde yaşananlara bir dakikalığına baktım... Daha önce görmüştük hissi hemen oluştu... İstanbul il binası (satın alınma davası olan) kayyumun girmesi süreci... Ne oldu? İstanbul il binası ilçe ilçe kâğıt üzerinde taşındı ama o binada çalıştı kayyum... Yani yasal prosedür bile tutmadı bu kurnazlığı. Sonuçta yasaya ve alınan kararlara saygılı bir CHP var!

Elbette tarih sayfaları açıldı gözümün önünde: İstanbul'un fethi!

O fetih ki, peygamber rüyasında görmüş, ona uygun bir ayet bile varmış...

Araplar istila etmek için gelmiş, edememişler; Hristiyanlar gelmiş, yağmalamış. Yani batıdan gelen seferlere karşı açık olan ama doğusu ve kuzeyi kapalı olan bir sur devletçiği olan Bizans! Bizans dediğime bakmayın, aslında Bizans değil, Doğu Roma İmparatorluğu; şehir devletine dönüşmüş...

İstanbul şehir devlet olduğu zamanlarda bir genç çocuk tahta gelmiş. Gelmiş gelmesine de hemen indirmişler yaşından dolayı ve gitmiş...

Onu getiren de götüren de belli...

Neyse, o taht kavgaları ayrı. Sonucu belli: Tahtı padişahın altından alanların sonu ölüm! Osmanlı oğulları arasında tahta gelen hep ölüm ile gelmiş...

Osmanlıdır bu; soyunu takip eden tek erkek olması yeterli. Diğerleri, eski devletlerden alınan tecrübe ile ölümdür sonu; ister kundakta, ister at üstünde olsun; yeğen, kuzen, kardeş, baba...

Konumuz elbette bunlar değil!

İstanbul sur içinde, kaderini bekler…

Batıdan gelecek işgale hazırlık yapıyor ama Hristiyanlar çoktan o hazırlıkların köküne zehir bırakmış. En önemli eserler çoktan Avrupa şehirlerine dağılmış. Batılı her hırsız eline aldığını götürmüş ana/baba yurduna, tecavüz etmedik kadın bırakmamışlar, o işgalden sonra doğan çocuklara “piç” dememişler…

Nüfus az, aç, zayıf bir sur devleti...

İstanbul surlarının dibine bir oğul gelir Macar kökenli büyük toplar ile... Dökülmüştür o toplar surlarda delik açmak için...

Bir delik açılınca girilecek o şehre, alınacak devletin payeleri. Sonuçta yağmalanmış bir sur devletten zenginlik çıkmayacağı belli.

Toplar ilk ateşini attığı an pazarlıklar başlamış...

Yıkılacak surlar, alınacak şehir devlet...

Kadınların ırzına geçilecek, kadınlar bekler acı sonlarını, Hristiyanlardan kalan travmaları hala canlıdır, doğurdukları bebeler ellerine silah almaya istekli değildir.

Bir şekilde anlaşılır, sur içinde yaşayanların yaşamalarına izin verilir. İbadet yerlerinin önemli bölümleri onlarda kalmak kaydı ile Ayasofya Fatih'e teslim edilir...

Fatih gurur ile girer İstanbul dediğimiz sur içi yedi tepeli şehre...

Bostanların içinden geçer...

Varır Ayasofya'ya...

Adalar uzaktan görülür ama ellemez adalara; çünkü adalara gidecek henüz kadırgalar elinde yoktur...

Yeterlidir Ayasofya'da ibadet etmek için. Orada kutsanır yeni Doğu Roma devletinin kralı artık padişah olmuştur.

Fatih artık Osmanlı Devleti'ne imparatorluk payesini alır, kendisi de tek liderdir, gider Bizans sarayına oturur, yeni bölümler yaparak sarayı genişletir.

Osmanlı İmparatorluğu o günden bugüne kadar Doğu Roma Devleti'nin tüm mirasını üzerinde taşır. Bundan dolayı Türkiye batı devletidir; gerçi şimdi Orta Doğu devleti payesi verdiler bize...

Şimdi, TV ekranlarında bir dakikalığına baktım CHP genel merkezi binasına...

Arabalar ile çevirmişler çevresini...

Tebligat gelecekmiş, onu almamak için uğraşır genel merkez...

Alınca hükmü bitecektir...

Zaten hukuken bitmiş durumun yasallaştırılması kalmış...

Posta memuru gelecek, verecek iadeli mektubu...

İmza atıldığı an verilmiştir...

Bayram arifesinde o posta memuruna bayram harçlığı da verilmelidir ama kimse harçlığı düşünecek hâlde değil...

CHP genel merkezi fethedilince oradan ne alınacak?

Devlet payesi mi?

Kılıçdaroğlu nasıl olsa tek başına; değiştirmez, dönüştürmez ise korkulacak bir şey yok. Verirler idareyi, büyük olasılıkla bir yıl sonra alırlar seçimi...

Yani CHP bir yıl Kılıçdaroğlu'nda kalınca ne olur?

Paranın musluğu ve hortumu yok olur...

Hani hortum, hazineden CHP genel merkezine gelen bir hat...

Kaçak alınır benzin mutlaka bir yerlerde...

Ama onlar anarşist, terörist değiller; yasalara saygılılar...

O hâlde musluğa sahip çıkmak gerek!

Musluktan akan para yoksa siyasette de yok, partide de yok demektir...

Sonucu belli olan bir direniş kim için yapılır, o direniş neyi anlatır?

Göreceğiz bakalım kim Fatih, kim kaybeden lider...

 


Bir Bardakta Çıkan Fırtına Solu Hareketsiz Bıraktı

Bir Bardakta Çıkan Fırtına Solu Hareketsiz Bıraktı

CHP içinde başlayan ve Erdoğan müdahalesiyle ayyuka çıkan “mutlak butlan” fırtınası şimdi durulmaya, herkesin safının belli olduğu bir noktaya evriliyor.

CHP içinde hep bir fırtına vardır. Çünkü çevrede oluşabilecek tüm muhalefet hareketlerini, özellikle de sol dalgayı kendi içine çekip absorbe eder. Böylece onları etkisiz, görünmez ve kuyrukçu hâle getirir.

Doğada oluşan hortum da böyledir. Çevresinde ne varsa içine alır, göğe kadar yükseltir; zamanı gelince de hepsini sönümlendiği yere bırakır.

CHP bir burjuva partisidir. Safı bellidir: ulus devleti ve onun yarattığı burjuvaziyi korumak.

Sol olmayan bir partiden sol çıkmaz.

Kuruluşundan bugüne CHP içindeki değişim, yurtdışındaki gelişmelere bağlı olarak şekil almıştır. Yani denizin kabarması, ileri gitmesi ya da geri çekilmesi sırasında oluşan dalgalar gibidir. CHP yeri gelmiş Nazi partisi gibi davranmıştır, yeri gelmiş tek parti olmuştur, yeri gelmiş “ortanın solu” olmuş, yeri gelmiş Erdoğan’ı tek başına iktidarda tutan siyasetin orta direği hâline gelmiştir. Yani CHP hiçbir zaman sol olmamış, işçi sınıfının hakkını savunmamıştır.

CHP, içine aldığı eski sendika ağalarına vekillik vermiştir. DİSK vekil veren sendikalardan biri değil midir? Başkanları vekillikten emekli olmuştur. Peki bu emekli vekiller işçi sınıfının çıkarı için Meclis’te tek bir şey yapabilmiş midir?

Sonuç olarak; sağcıların oyununda solcular kırlangıç sallamaktadır, başka işlevleri yoktur. Kendi örgütlülüklerine ayıracakları zamanı, “dayanışma” adına enerjilerini bayrak sallamakla geçirmişlerdir.

Sol kökenden gelip CHP içinde siyaset yapanlar kendilerince Kemalizmi tarif ediyorlar. Atatürkçülük; eğilip bükülen, isteyene istediği ipuçlarını veren, ortada kıvranan cümlelerden oluşmuş, ideoloji dahi olmayan söylemler ya da resmî tarihin dehlizlerinde oluşmuş hikâyeler bütünüdür. Bu masallara bakıp solculuk üretmek ancak eski solculara düşer; onlar da bu işi CHP içinde siyaset yaptığını sanarak yerine getirir.

Mağdurumda mağdurum!

CHP, tarih boyunca mağduriyeti siyasal kalkan olarak kullanmış bir partidir.

CHP, kurulduğundan bugüne kadar hep mağduriyeti oynayan bir siyasi parti olmuştur. Demokrat Parti liderlerinin idamındaki rolü bile mağduriyet şemsiyesi altında gizlenmiştir. Gerçek olanlar bugüne kadar ya hiç anlatılmamış ya da anlatılmış olsa bile resmî tarihin gürültüsü altında yok sayılmıştır.

Deniz Gezmişlerin idamına giden süreçte Meclis’te karar alınıp “hayır” demek yerine vekillerini serbest bırakan bir CHP vardır. Lider kadro “hayır” derken, kuyrukta yer alan vekiller “evet” demiş ve idamlar onaylanmıştır. Devrimci örgütlerin lider kadrolarının ölüme giden süreci, CHP içinde vekil olan birinin başbakan olarak atanmasıyla; onun eli, gözü ve direktifiyle, Gladio eliyle yerine getirilmiştir.

CHP, işine geldiği gibi kıvırmayı iyi bilen bir siyasi partidir.

Bunlardan örneği, yakın zamanın lideri Kılıçdaroğlu, “devşirilmiş” bir insan, CHP’nin başına getirilmiş; Alevilerin, “sözde de olsa” muhalefet hareketi içinde eritilmesi sağlanmıştır. Bir eliyle bozkurt, diğer eliyle zafer işareti yaparken; Kürt vekillerin cezaevine gönderilmesine giden sürecin mimarlarından ya da destekçilerinden biri olmuştur.

CHP’nin temel görevi düzeni değiştirmek değil, düzeni korumaktır.

Bu nedenle CHP; ele geçirilip dönüştürülecek bir yapı değildir. CHP’yi değiştirmek için içine girenlerin büyük bölümü zamanla aynı çamurun içine saplanmıştır. Rüşvet, ihale ve yolsuzluk ilişkileri içinde eriyip gitmişlerdir.

Üstelik bu süreçler iktidarın eline büyük kozlar vermiştir. Ardından aynı dosyalar, iktidarın atadığı hâkimler ve savcılar eliyle siyasi davalara dönüştürülmüştür. Siyasi davalar ise çoğu zaman sonuç üretmez; geriye yalnızca mağduriyet hikâyeleri kalır.

Ergenekon süreci bunun en net örneklerinden biridir. Dün aynı davada karşı karşıya gelenlerin bir bölümü bugün aynı siyasal çizgide buluşabilmektedir.

Senaryosu yaşanırken yazılan bir orta oyunu!

Sonuçta CHP içinde politika yapanların zıp zıp zıplayarak konuşması, orta oyunu sahnesinde amatör oyuncuların hâlini andırır. Oysa oyunu ustalarından seyrederseniz, orta oyununun seyri doyulmazdır; zamanın nasıl geçtiğini anlamazsınız.

12 Eylül’den bugüne kadar geçen zamanda sol, işte bu zıp zıpların orta oyununa bakarak kendi örgütlenmesini ve siyaset üretmeyi unutmuş; onların oyununda kırlangıç sallayan bir konuma dönüşmüştür. Sol; gerek CHP, gerek DEM saflarında sadece kırlangıç sallayan bir pozisyondadır. Politika üretmeyen, sadece dayanışma duygularını ileten bir konumdan bir an önce çıkmalıdır.

Ülkeye sol politika gereklidir, solcular hep var olmuştur.

 

 

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Türkiye’de “Hain” Üretmek

Ne kadar kolay birisine “hain” demek…

Türk solu ne yazık ki kendisi gibi düşünmeyen, davranmayan her insana hain deyip onu linç etmesi, nefret söylemi geliştirmesi ve sonuçta kendi öz yoldaşını öldürmesi… Hepsi bu “hain” kelimesi ile başlar.

Kendi yoldaşını, feodal ilişkiyi de kullanarak, kendi öz dayısına, yeğenine öldürttü bu Türk solu. Cezaevinde, dağda, şehirde… Öldürmediyse de polisin ulaşacağı alanlara not bıraktı; dinlediği, izlediği noktalara, o ölmesi gereken “hain”in nerede, nasıl yaşadığı gibi bilgileri çaktırmadan yerleştirdi. Hain denildi mi, yok edilmesi, linç edilmesi gerekir.

Trabzon’da tutuklu aileler, aileleri için eylem yapmaya kalktığında, oranın Hrant Dink katili de olacak faşist güruh o aileleri linç etmişti. Aynı şekilde Malatya’da “Hristiyan propagandası yapıyor” diyerek birilerinin kafalarını kesmişti. Hain denilince olay genişliyor, ölüm sıradanlaşıyor…

Kitleye “hain” diye bağırtmak, yuhlatmak bu ülkenin sıradan işleri…

Gezi eylemlerinde ekmek almaya giden çocuğu öldürtenler, kitlelere onun ailesini, annesini yuhlattı… Tüm kitlede o aileye, anaya “yuuuuh” diyerek haini damgalamış oldu. Bu kitleler sorunları çözmek için değil, liderlerinin nefret söylemini kitleselleştirmesi için var…

Kemal Kılıçdaroğlu siyasi hırsı olan biri…

Değerli biri mi? Asla değerli olarak görmedim. CHP başında tek başına karar verirken de değerli görmedim. Deniz Baykal ne ise Kemal Kılıçdaroğlu da o… Siyasi tercihleri belli olan biri. Yani onların tarihsel görevi, siyasal İslam’ı iktidar koltuğunda tutmak… 12 Eylül rejiminin onlara biçtiği rol bu; bunu da oynuyorlar…

CHP Genel Başkanı, bir kurultay delege oyunu ile koltuğundan oldu. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, oğlunu ve yardımcısını seçti.

İmamoğlu ve Özer çifti, Kılıçdaroğlu’ndan farklı mı? Aralarında nüans farkları dışında işlevleri ve görevleri aynı…

Kılıçdaroğlu siyasetini belirlerken bu iki yardımcısından görüş almıyor muydu?

İstanbul’a gelince “oğlu” İmamoğlu’nun evinde görüşmeler yapmıyor muydu? Bu görüşmelere meclis temsilcisi Özer katılmıyor muydu?

Bunların hepsi Baykal CHP’sinin kadroları…

Siyasi çizgisi aynı olanların koltuk savaşlarında taraf olmak neden?

Birini hain ilan etmek?

Bunu anlamıyorum…

Tamam, Erdoğan CHP iç kavgasında mahkeme aracılığı ile taraf oldu…

Sonuçta o da kendi siyasi ikbalini düşünüyor, çıkarına uygun karar alıyor. Seçmenin, o “hain” ilan edenlerin aklı ile yol almıyor…

Siyasi kozunu kullandı ve CHP içinde birden yapılmış tüm seçimleri yapılmamış ilan etti…

Kılıçdaroğlu’nun seçtiği delege onu seçmedi, gitti Özer denen yardımcısını seçti…

Kongre toplanacak ve yeniden aynı şey olacak…

Kılıçdaroğlu’nun CHP içinde hakimiyeti artık yok…

Bir bardakta oluşan fırtına ile bir insanı “hain” ilan edip alanlarda bağırtmak, yazdırmak, çizdirmek haddini aşmak değil midir?

Nefret söylemi ile siyasi mücadele mi yapılır?

Erdoğan ile Özer arasında ne fark var?

İmamoğlu ile Erdoğan arasında fark ne kadardır?

Sonuçta hepsi sağ siyasetçi…

Hepsi birbirinin karbon kopyası; söylem farkları olan karbon siyasiler…

Belirleyici olan bu siyasilerin performansı mı?

Seçimlerde esas belirleyici olan kimler; ideolojiler mi, tercihler mi?

Kapitalizmde her şey para üzerinde oturur. Parayı yönlendirenler elbette sonucu belirler…

Kitleler de koyun gibi gider, önceden belirlenmiş, işaretlenmiş olana oyunu atar…

Burada ideoloji falan yok, sürü kavramı var…

Bugün “hain” ilan edilenler, yarın devlet kurucusu olur…

TC devletinin kuruluşunu dahi bilmeyenler, sokaklarda bir eski lidere “hain” diye bağırıyor…

Siyasette etik mi?

Kılıçdaroğlu’nun yaptığını onaylamıyorum, destek asla vermem; ama kitlelere “hain” diye bağırtmayı da normal görmem…

Kendi arkadaşını, yoldaşını öldürtenleri; aldığı ölüm emrini yerine getirenleri, emir verenleri nasıl ki solcu/devrimci görmem, o ideolojileri savunanları adam yerine dahi koymam; aynı şekilde alanlarda “hain” diye bağırtanları da adam yerine koymuyorum…

“Türk solu” derken dahi arkadaşını, yoldaşını öldürenleri o solun içine dahi almam. Çünkü bu, faşist ideolojinin sol sosa batırılmış hâlidir.

Sol; yaşamı savunur, eşitliği savunur, özgürlüğü savunur…

Fransız Devrimi’nden gelen, bugüne taşınan sloganlar içinde “öldür” diye emir yoktur. Ancak ve ancak “rejimi yok et, yenisini kur” der. Rejimi yok etmek, insanları toplu yok etmek demek değildir… Milyonları öldüren Kamboçya’daki o lideri (Pol Pot) ve yaptıklarını da tarihsel olarak reddederim; sıradan bir diktatörden arasında fark koymam. Ne adına yapılırsa yapılsın, ölümü yüceltmek sol düşünceye aykırıdır…

 

Sonuçta bu ülkede siyaset, çoğu zaman fikir yarıştırmaktan çok düşman üretme mekanizmasına dönüşüyor. Dün aynı masada oturanlar bugün birbirine “hain” diyebiliyor; bugün alkışlananlar yarın hedef tahtasına konulabiliyor. Çünkü burada mesele ilke değil, güç ilişkileri oluyor. Kitleler ise düşünmeye değil, saf tutmaya çağrılıyor.

Oysa bir toplumu ayakta tutan şey; birbirini susturması, linç etmesi ya da düşman ilan etmesi değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşayabilmesidir. “Hain” kelimesinin bu kadar kolay kullanıldığı bir yerde ne demokrasi gelişir ne de toplumsal barış kurulabilir. Çünkü bu dil, en sonunda herkesi birbirine benzetir; sağcısını da solcusunu da aynı nefret çizgisinde buluşturur.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni düşmanlar üretmek değil; sorgulayan, eleştiren ama insanı hedef göstermeyen bir siyaset anlayışıdır. İnsanları yaftalayarak değil, düşünceleri tartışarak yol almak gerekir. Çünkü bir toplumun gerçek çürümesi, insanların birbirini öldürmesiyle değil; ölümü, linci ve nefreti normal görmeye başlamasıyla başlardı, çoktan başladı bile.

İsmail Cem Özkan

 

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Kuzenlerin Savaşı ve Milyonların Ölümü!

Birinci Dünya Savaşından çok önceleri; henüz savaşın çarı, kralı ve kaiseri çocukken, bu üç çocuk aynı evde, aynı çatı altında, aynı bahçede ve aynı öğretmenlerin eğitiminden geçmiştir. Bu üçü kuzendir. Avrupa denilen şey, kuzenlerin iktidar olduğu farklı ülkelerden oluşuyordu...

Yaşadığı ülkenin dilini bilmeyen bir kraliçe ya da kral olması garip karşılanmazdı; zaten bunu tuhaf bulan da pek yoktu. Çünkü kralların ve güçlü insanların seçiminin Tanrı’dan geldiğine inanılırdı ve onlar yalnızca Tanrı’ya karşı sorumluydu. Yani yaşadıkları ülkenin halkına karşı hiçbir sorumlulukları yoktu. Anayasa denilen şey bir kurallar bütünüdür; ama istisnaları da içinde barındırır...

Bu üç kuzen sıradan okullara gitmedi. Onlara bir kralın, çarın ya da Kaiser’in nasıl davranması gerektiği öğretildi. Seçilmişlerin eğitiminden geçtiler. Bu yüzden bu unvanları taşıyan insanların diplomaları yoktu. Ne olmaları gerekiyorsa öyle yetiştirildiler; seçenekleri yoktu. Büyüyüp tahta oturduklarında yalnızca kendilerine biçilen rolü oynadılar...

Üç insan, üç emperyalist ülkenin çıkarı için birbirine savaş ilan etti. Bazıları ittifak kurdu, bazıları ise çocukluklarında oynadıkları oyunları gözlerinde canlandırıp, o oyunda kim galip geldiyse savaş sonunda da onun kazanacağını hayal etti...

Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda “kuzenlerin savaşı” olarak başladı. Ardından çevredeki birçok ülke, kral ve padişah da bu savaşa katıldı. Savaş bittiğinde ise kralların, padişahların ve çarın ülkelerinden onlarca yeni devlet ortaya çıkmıştı. Bu arada kuzenlerden biri, cenaze töreni bile yapılmadan kurşuna dizildi; soyu ise hüküm sürdüğü ülkede yok edildi...

Çar tahttan indirildiğinde İngiliz kralına, “Geleyim, senin ülkenizde yaşayalım,” dediğinde kral kuzenini reddetti. Kaiser ise savaş hâlinde olduğu ülkenin lideriydi. Onun stratejisi, Lenin’i trenle Rus topraklarına taşıdı. Kaiser’in tek isteği vardı: Doğu Cephesi’ni ortadan kaldırmak, yani barış yapmak. Barış karşılığında çar tahtından oldu. Böylece Kaiser, kendi kuzeninin ve ailesinin sonunu hazırlamıştı...

Kuzenlerin savaşının en trajik sonucunu Rusya yaşadı. Kaiser Hollanda’ya, yani ülkesinin hemen dışına sürgüne gönderildi. Kazanan kral ise kekemeliğini çoktan aşmıştı. Kısa süre sonra başlayacak yeni bir savaşın teknolojik hazırlıklarına yatırım yapıyordu. Çünkü Birinci Dünya Savaşı, bir anlamda İkinci Dünya Savaşı’na hazırlık gibiydi. Tıkanan cephelerin nasıl açılacağını, hangi ülkenin satranç oyununda öne sürüleceğini öğrenmişti. Oyunun ilk galibi belliydi; yenilenler ise gelecekteki savaşın rakipleri olacaktı...

Sonra tarih kitapları buna dünya savaşı dedi...

Aslında olan şey, kuzenlerin kavgasında milyonların ölmesiydi...


16 Mayıs 2026 Cumartesi

Resmî Tarihin Dışına Düşen Genç Liderler

Resmî Tarihin Dışına Düşen Genç Liderler

68 gençlik liderlerinin Kemalist yönü abartılarak bugüne taşındı. O genç liderlerin önünde geniş bir alan varmış, sanki Kemalist olmak dışında başka bir özgürlük tanınmış gibi davranılıyor. Darbe sonrası oluşan ortamda Kemalizm bir örtü olarak ortaya çıkmış; darbeciler, birbirlerini Kemalizm perdesinin arkasında ayağını kaydırarak tasfiye etmiş, idam etmiş ve sorgulamıştır. “Asıl Kemalist benim.” diyerek diğerini anayasaya aykırı davranmakla, özgürlükleri yok etmekle suçlamış ya da “Yarım kalmış devrimi ben tamamlayacağım.” diyerek askerî kışlalar içinde yürüyüşler gerçekleştirmiştir. Gençler de elbette bu “gerçek Kemalizm” yarışında yerlerini almıştır.

Oluşan siyasi atmosferde, kendisini 27 Mayıs atmosferinin ürünü olarak tanımlayan ve dönemin tek solcu partisi olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) varken, gençlere Kemalist düşünce ve Kemalist gibi davranma dışında başka bir alan mı bırakılmıştır? Siyasi savunmalarının temeline 27 Mayıs Anayasası’nı alan bu gençlik, o anayasanın söylemlerini elbette kullanacak ve buna göre kendisini meşru görüp savunacaktır.

Dünyadaki 68 özgürlük dalgası, Türkiye’de anti-emperyalist örgütlenmelerin gelişmesi için önemli bir zemin hazırladı. Bu devrimci liderler anti-emperyalist mücadele yürüttüler. Amerikan hedeflerine saldırdılar. Mazlum halk olarak gördükleri Filistin halkının yanında yer aldılar; çünkü Filistin halkını temsil eden Marksist örgütlerin safında enternasyonalist bir duruş sergilediler. Yani Filistin yerine başka bir halk olsa ve mücadele eden örgüt Marksist olsa, elbette onların da yanında yer alacaklardı.

Onlar, egemen resmî tarih anlayışı içinde yeni bir bilinç ve duruş geliştirdiler. Henüz yirmili yaşlarını yaşayan gençlerin bilinç ve okuma düzeyi ortadadır. Onlar dönemin atmosferinin ürünüdür ve var olan klasik çizginin dışına çıkmışlardır. Sol tarih, gerçek anlamda kendisini ortaya koyamamıştır; çünkü o kadar girift ilişkiler mevcuttur ki, o karmaşanın ortasında adı anılan bu genç liderlerin, gerçekten incelenebilmiş olsaydı, Türkiye’deki sol tarih açısından önemli bir kırılma noktası olduğu görülürdü.

Elbette var olan tabuları yıkmak o kadar kolay değildir.

El yordamıyla, kulaktan dolma bilgilerle ve olayların iteklemesiyle hareket ettiler; okumaya ve gerçek anlamda sorgulamaya fırsat bulamadan polis sorgularında ve sürek avlarında kurban oldular. Karşılarında devasa bir Gladio yapılanması vardı. Gerçi onlar da bu kadar derin bir örgütle mücadele ettiklerinin tam anlamıyla farkında değillerdi. O dönemin siyasi atmosferinde darbeyi “yurtsever” subayların yaptığı, onların gençlerin ve işçilerin önüne yeni özgürlük alanları açtığı yönünde bir bakış açısı oluşturulmuştu. Demokrat Parti süreciyle gerçek anlamda yüzleşmek yerine propaganda aracılığıyla yeni bir tarih algısı inşa edilmişti.

Her güçlü iktidar, kendi siyasi çıkarına uygun yeni bir tarih söylemi geliştirir. Yeni resmî söylemde “yarım kalmış” devrim ya da rayından çıkmış devrim yeniden rayına oturtulmuştu. Yaşanan darbeyle yüzleşmek yerine, darbenin ortaya çıkardığı “özgürlükleri” koruma ideali gençlerin önüne bırakılmıştı. Aynı dönemde gerçekleşen darbe girişimleri ve bu girişimlerin ortaya çıkardığı toplumsal hareketlilikler de gençleri etkiliyordu.

Gladio yapılanmasının varlığı ise yıllar sonra daha görünür hâle gelecekti. Bülent Ecevit, 1974’te Başbakanlığı sırasında Özel Harp Dairesi üzerinden bu yapının varlığını fark etmiş ve devlet içinde devlet gibi çalışan bu yapılanmayı “Önümüze duvar gibi çıktı.” sözleriyle tanımlamıştı.

O dönemde Sovyet etkisini reddederek bağımsız bir sol siyaset kurmak kolay değildi. Bu liderler, bir anlamda o döneme kadar gelen klasik Marksist-Leninist çizginin dışında, Latin Amerika’da gelişen silahlı mücadele anlayışına yakın bir çizgiyi tercih etmişlerdir. Ayakları bu ülkenin topraklarına basan bir mücadele geliştirmeye çalışmış; korkmadan, cesaretle ve birbirleriyle dayanışma içinde adım atarak örgütlerini en zor koşullar altında kurmuşlardır.

O dönemde Kemalizm eleştirisi yapmak da kolay değildi. Özellikle TKP geleneğinden gelen ve Sovyet çıkarlarını önceleyen bir mirası devralan sol çevreler, Kemalizme dokunmadıkları gibi o ideolojiye yeni anlamlar da yüklüyordu. Buna rağmen Deniz, idam sehpasında ideolojisini açık biçimde ortaya koyar. Mahir, Kızıldere’ye gitmeden önce yazdığı yazılarla kendi duruşunu ifade eder. İbrahim ise daha farklı bir kulvardadır.

Bu üç lider Gladyo’nun hedefindeydi ve gözlerini kırpmadan yok edildiler.

Bu isimler, geleneksel ilişkileri sarsmış ve solun önünde yeni yollar açmıştır. Üç liderin yok edilmesi sürecinde Sovyetler ve Sovyet çizgisine bağlı sol yapılar da büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Kısacası Sovyetler, kendi çizgisini ve çıkarlarını tehlikeye atan bu gençlerin ölümü karşısında belirgin bir tepki göstermemiştir.

Bugünden bakınca çok büyük beklentilere cevap aranıyor; ancak onların bugünkü anlamda büyük bir teorik birikimi yoktu. Şimdi ise hayata onların bıraktığı miras ve birikim üzerinden bakıyoruz.

Sonuç olarak, dönemin konjonktürel yapısı incelenmeden, bugünden o güne bakarak yorum yapmak; o devrimcileri sıradan Kemalist ya da Atatürkçü figürlere indirger. Ölüme giderken bu liderlerin Kürt halkının haklarını dillendirmiş olması da klasik Kemalist çizginin dışında durduklarını gösterir; çünkü Kemalizmin tarihsel pratiği büyük ölçüde Kürt meselesi üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle onlar, resmî tarihin içine sığmayan değil; doğrudan onun dışına düşen bir kuşağın temsilcileriydi.

 

15 Mayıs 2026 Cuma

Diktatörler Ölür, Düzen Kalır

Diktatörler Ölür, Düzen Kalır

Her diktatör yalnız değildir. Ona biat edenler, şarlatanlık yapanlar, biraz iş birliğiyle kasalarını dolduranlar, yeni iş alanlarına yatırım yapanlar ve diktatör sayesinde köleleştirilen işçileri çalıştıranlar mutlaka vardır. Modanın, sanayinin ve burjuva hayatının şatafatı içinde yaşayanlar, o iktidarın çevresinde toplanır. Çünkü diktatör yalnızca korkuyla değil; çıkarla, konforla ve yükselme arzusu ile de ayakta tutulur. Peki, diktatörün sonu yaklaşınca ne olur?

Hitler örneğinde olduğu gibi, bugün dahi dünya sanayisinin en önemli isimleri arasında anılan bazı insanlar ya göstermelik cezalar alıp kısa süre sonra eski şatafatlı yaşamlarına döner ya da yalnızca efendilerini değiştirirler. Düzen çökmüş gibi görünür; fakat düzenin içinden beslenen insanlar yaşamaya devam eder. Çünkü asıl sadakat ideolojilere değil, güce ve ayrıcalıklara duyulur.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Nazi Almanyası’nın çöküşünden sonra bile birçok isim; Amerikan sermayesinin büyümesinde, istihbarat yapılanmalarında, uzay çalışmalarında ve nükleer silah projelerinde yer almaya devam etti. Dün Hitler için çalışan ölüm makineleri, daha sonra yeni sahipleri için çalışmayı sürdürdü. Ve sonunda, hizmet ettikleri her ülkenin en saygın “yurtseverleri” hâline geldiler.

Onların yurtseverliği hiçbir zaman halklara ya da insanlığa bağlı olmadı. Onlar için önemli olan; kişisel konforlarını, biriktirdikleri serveti ve özgürce hareket edebilme ayrıcalıklarını korumaktı. Bu nedenle rejimler değişse bile, o rejimlerin çevresinde oluşan çıkar ağları çoğu zaman varlığını sürdürür.

Bugün dünyada birçok otokrat, diktatör ve ne yapacağı kestirilemeyen demokrat lider bulunuyor. Elbette onların çevresinde de aynı insanlar vardır. Liderler değişebilir; ancak ayrıcalıklı hayatlar çoğu zaman yerinde kalır. Bu nedenle suç bireyselleştirilir, kitlesel olmaktan çıkarılır ve dün suçlu olduğu düşünülen kişiler bugün iktidar partilerine katılarak bir anlamda aklanır.

Sonuçta liderler değişir, suçların adı değişir; ama parası ve bağlantıları olanlar özgürlüklerini korumanın bir yolunu mutlaka bulur. Kimi zaman bunu parayla satın alırlar, kimi zaman da geçmişte sundukları hizmetleri yeni iktidarlara taşıyarak varlıklarını sürdürürler.

Her diktatör öldüğünde ya da iktidarını kaybettiğinde, geride kalanlar kendilerini suçlu gösterebilecek belgeleri, dosyaları ve izleri mümkün olduğunca yok etmeye çalışır. Çünkü olası bir yargılamada kendilerini masum gösterebilmenin yollarını önceden hazırlarlar. Böylece yalnızca “emir kulu” olduklarını, sıradan bir görevi yerine getirdiklerini iddia edebilirler.

Bu yüzden suç işleyen birçok insan, yaptığının suç olduğunu bildiği hâlde bilmiyormuş gibi davranır. Kendini yalnızca olağan bir iş yapıyormuş gibi konumlandırır. Çünkü suçun olağanlaşması, gelecekte kurulacak en güçlü savunmadır. Bir kötülük ne kadar sıradanlaştırılırsa, onu yapanlar da kendilerini o kadar görünmez kılabilir.

Yıllar sonra aynı insanlar, “Bunun suç olduğunu bilmiyordum” diyerek kendilerine bir kaçış kapısı bırakır. Vicdanın sustuğu yerde bürokrasi konuşur; itaat dili, suçun üzerini örten bir perdeye dönüşür. Böylece insanlar yaptıkları kötülüğü bir görev tanımının içine saklayarak yaşamaya devam eder.

Suç çoğu zaman iktidar adına işlenir; ancak her zaman iktidarın doğrudan bilgisiyle değil. Çünkü iktidar, her şeyi bilen bir tanrı değildir. O da bilir ki kendi sınırlarının dışında hareket eden, gücünü rejimden alan ve kendisini korumayı görev edinmiş odaklar vardır. Bu yapılar, iktidarı rahatsız edenleri cezalandırırken aynı zamanda cezasızlığın devam etmesini sağlar.

Cezalandıranlar ise tarihten öğrendiklerini uygulamayı sürdürür. Çünkü cezasızlık, tarihin en derin katmanlarına kadar işlemiştir. Nefret tohumu ekenler, o nefretin biçimini zamana göre değiştirir; dili yeniler, sembolleri dönüştürür ama özü korur. Ve çoğu zaman en başarılı, işini en iyi yapan, görevini eksiksiz yerine getiren insanlar olarak ödüllendirilirler.

Geçmişle gerçek bir yüzleşme yaşanmadığında tarih kapanmaz; yalnızca biçim değiştirir. Eğer insanlık gerçekten yüzleşebilmiş olsaydı, bugün neo-Nazi partiler birçok ülkede iktidarın en güçlü adayları hâline gelmez, bazı ülkelerde doğrudan iktidar koltuğuna oturamazdı.

Diktatörler ölür; ancak onları mümkün kılan düzen çoğu zaman yaşamaya devam eder. Çünkü mesele yalnızca bir liderin varlığı değildir. Asıl mesele; korku, çıkar ilişkileri, cezasızlık ve konfor tutkusu üzerine kurulu sistemdir. O sistem bir gün üniformasını değiştirir, başka bir gün söylemini yeniler; ama özünde aynı kalır.

Tarih bize şunu gösteriyor: İktidarların çevresinde kümelenen çıkar ağları, liderlerden daha uzun ömürlüdür. Dün bir diktatörün yanında duranlar, bugün demokrasi savunucusu maskesi takabilir. Dün nefret üretenler, bugün barış diliyle konuşabilir. Ancak geçmişle gerçek bir hesaplaşma yaşanmadığında suç yalnızca şekil değiştirir.

Bu yüzden diktatörlerin yıkılması tek başına bir zafer değildir. Asıl mesele; onları besleyen düzenin, cezasızlığın ve çıkar ilişkilerinin sorgulanabilmesidir. Aksi hâlde tarih, yalnızca yeni isimlerle kendini tekrar eder.

Çünkü diktatörler ölür… ama düzen, kendine yeni sahipler bulur.

Bir İşgalin Doğurduğu Devlet

Bir İşgalin Doğurduğu Devlet

15 Mayıs 1919 günü İzmir işgal edildi. İşgal başladığında, henüz İstanbul’dan hareket etmiş ve Samsun’a doğru yol alan gemi denizdeydi. Denizlere açılmasına izin veren İngiliz istihbaratı, aynı zamanda İzmir işgali için Yunanistan’daki siyasal dönüşümü de destekliyordu. Çünkü Yunan kralı, “Küçük Asya”ya doğru bir seferi doğru bulmamış, yapılan tüm telkinleri reddetmişti. Darbe ile iktidara gelen Eleftherios Venizelos ise İngiltere’nin arzuladığı politikayı uygulamaya başlamıştı bile.

Peki, İngilizler neden İzmir işgaline izin vermişti?

Çünkü Balkanlardan sürgün edilen, sayıları milyonları bulan bir halka yeni bir devlet gerekliydi. “Hasta adam” artık ölmüştü; yerine yüzünü Batı’ya dönmüş yeni bir düzen kurulmak isteniyordu. Yıkılan imparatorluğun mirası üzerinden ders çıkarılmış, Batı ile yeniden büyük bir çatışmaya girmeyecek bir yapı tasarlanmıştı. En önemlisi ise Balkanlardan uzaklaştırılan halkların, Balkanlarda işlenen insanlık suçları konusunda bir daha hesap sormayacak olmasıydı. Yeni Balkan düzenini kabul eden bir devlet gerekiyordu.

Çarlık yıkılmış, yerine işçi devleti kurulmuştu. Lenin, yeni sistemi ayakta tutacak reformlarla uğraşırken güney sınırlarında oluşan yeni yapılanmaları da dikkatle izliyordu. İngiliz ve Sovyet Rus çıkarlarının bu geçiş coğrafyasında kesişmesi kaçınılmazdı. Çünkü devletler için mutlak düşmanlık değil, çıkarların sürekliliği belirleyiciydi.

Moskova Patrikhanesi eski gücünü kaybetmişti. Fener Patrikhanesi ise yalnızca Yunanistan sınırları içinde etkili olacak kadar küçülmüştü. Balkanlarda ortaya çıkan her yeni kilise artık Fener’den bağımsız Ortodoks kiliseleri olarak şekilleniyordu.

Yeni sınırları İngiliz çıkarları belirliyordu.

Yunanistan’ın İzmir’de sahneye çıkması, Anadolu’da İstanbul Hükûmeti’nden bağımsız yeni bir devletin doğuşu için gerekli zemini oluşturacaktı. Çünkü Osmanlı’dan ilk kopan ve devletleşen yapı Yunanistan olmuştu. Şimdi ise Anadolu’ya göç etmiş Balkan muhacirleri, yeniden bir varlık mücadelesinin içine sürükleniyordu.

Samsun’a çıkan ve İngilizler tarafından geçişine onay verilen kadro, Anadolu’da kurulacak yeni devletin ilk nüveleri olacaktı.

Güya Karadeniz’de Pontuslulara karşı saldırıları durdurmak için yola çıkanlar, kısa süre içinde Sovyetlerden gelen askerî kıyafetleri giyen ve Pontuslulara karşı saldırıları organize eden Topal Osman ile buluşacak ve Anadolu’nun sert yolculuğu başlayacaktı. Çünkü Karadeniz’de dolaşan yalnızca yerel milis güçleri değildi; kuzeyden gelen silahlar, yeni ittifaklar, büyük güçlerin çıkarları ve çatışmaları da bu savaşın görünmeyen tarafını oluşturuyordu.

Anadolu topraklarında ilk büyük hesaplaşma Karadeniz’de yaşanacaktı. Pontuslular ve yeni oluşan milliyetçi/ümmetçi hareket aynı coğrafyada birbirine karşı konumlanacaktı.

Pontuslular kendi topraklarına kanlarını bırakacak, Amasya’da kurulan darağaçlarında yağlı urganlar Hristiyan azınlığın önde gelenlerinin boyunlarına geçirilmiş şekilde sallanacaktı.

Erzurum’da, İttihat ve Terakki tarafından boşaltılmış bir okul binası yeni devletin kuruluş ilkelerinin şekillendiği mekân hâline gelecekti. Çünkü semboller önemlidir; devletler yalnızca toprak üzerinde değil, anlamlar üzerinden de kurulur.

Belki de İzmir işgali olmasaydı Ankara’da oluşan meclis başarılı olamayacaktı. Çünkü Anadolu’daki farklı unsurları aynı hedefte bir arada tutan şey, Yunan ordusunun “Küçük Asya” içlerine doğru ilerliyor olmasıydı.

Resmî tarihin “Kurtuluş Savaşı” olarak anlattığı süreç, büyük ölçüde Yunan ilerleyişine karşı Batı Anadolu’da oluşan direnişin adıdır.

İngilizlerin uzun vadeli siyasi planları bu süreci yukarıdan izliyor, masa başında şekillenen projeler sahada hayat buluyordu. Avrupa’nın uzun süredir taşıdığı “Türk sorunu”, yeni sınırlar ve yeni devletler üzerinden çözüme kavuşturulmaya çalışılıyordu.

İngilizler, denetimlerinde şekillenen devletlerin sınırlarını çizerken geleceğin krizlerini de sınırların içine bırakıyordu. Halklar arasında kalıcı bir barış değil, sürekli bir gerilim üretiliyordu. Keşmir’de uygulanan yöntemlerin benzeri Kürt coğrafyasında da görülüyordu. Kürtler dört parçaya ayrılıyor, sınırların belirleyici unsuru hâline getiriliyordu.

Yeni kurulmakta olan ulus devlet ise homojenleşme politikaları doğrultusunda ortaya çıkan tüm isyanları sert biçimde bastırıyordu. Bu durum, İngiliz çıkarlarına zarar vermediği sürece sessizce kabul görüyordu. Aynı şekilde kuzeydeki Sovyet işçi devletinin çıkarları da birçok noktada İngiliz politikalarıyla kesişiyordu. İsyanlar kanla bastırılırken büyük güçler yeni iktidarı sessizce onaylıyordu.

Bu yüzden İzmir işgali yalnızca bir işgal değildi. Aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluş süreci için Samsun’dan önce atılmış ilk adımdı.

Çar Nikola ile İngiliz kraliyeti arasında şekillenen büyük planlar, çarlık yıkılmış olsa bile işlemeye devam etti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist güçler, kendi çıkarlarına uygun yeni devletler kuruyor ve yeni sınırlar çiziyordu.

Ve bazen bir işgal, yalnızca bir toprağın kaybı olmaz.

Bazen bir işgal, yeni bir devletin doğumu için atılan ilk adım; sıkılan ilk kurşun olur.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevilikte Üst Kimlik Sorunu

Alevi sorunu olduğunu ben demiyorum, devlet diyor. Devlet, yıllarca çözemediği sorunlar konusunda açılım yaparak o sorunun varlığını ilan eder. Açılım yapmak, sorunun resmî olarak kabul edilmesidir; ancak bu, sorunun doğru tanımlandığı anlamına gelmez.

Alevi sorunu, Kürt sorunu gibi Cumhuriyet’in kuruluşundan beri vardır. Ancak bu sorunlar aslında Cumhuriyet öncesinden bugünkü devlet yapısına aktarılmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve yerine yeni bir devlet kurulması sürecinde, eski kurumlarla birlikte sorunlar da yeni rejime taşınmıştır. Yeni rejimin başlangıçta bu sorunları çözeceği düşünülmüş olsa da zamanla sorunlar yok sayılmıştır. Rejimin biçimlenmesi ve yetkilerin tek elde toplanmasıyla birlikte beklentiler yerini sessizliğe bırakmıştır. Kürt ve Alevi sorunları yıllarca yok sayılmış, hiç yokmuş gibi davranılmıştır.

Kürt isyanları İngiliz kışkırtması olarak görülmüş, silah gücü ve özel mahkemeler aracılığıyla bastırılmıştır. Cumhuriyet rejimi çoğu zaman toplumu özel yetkili mahkemeler eliyle düzenlemiş, bunu da yasal çerçeve içinde yapmıştır. Bu nedenle devletin uygulamaları sorgulanmamıştır. Kısacası bir yüzleşme yaşanmamıştır. Yüzleşme olmadığı sürece sorunlar baskı altında tutulmuş ve yok sayılmıştır.

Ulus devletin çözülüp yerine küreselleşme dalgası eşliğinde liberalizmin yükseldiği süreçte, yok sayılanlar ister istemez görünür hâle geldi. Çünkü bu görünürlük, emperyalist politika olarak tanımlanan Yeşil Kuşak siyasetinin ve daha sonra Arap Baharı’na uzanan sürecin atmosferine uygundu.

Kürt sorunu devletin en üst makamınca kabul edildikten sonra, Alevi sorunu da kaçınılmaz olarak gündeme gelmiştir. Resmî olarak “Alevi sorunu” dillendirilmese de alınan önlemler ve Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulan müdürlük aracılığıyla sessiz bir açılım süreci yürütülmüştür. Alevi sorununun bulunduğu yerde laiklik de tartışmalı hâle gelmektedir. Bu topraklarda laiklik denilen kavram, hilafetin başkanlık adı altında devlet denetimine alınmasıdır. Soydan gelen aracılık kaldırılmış, yerine eğitimden geçirilmiş ve devlet politikasına uygun hareket eden Diyanet İşleri Başkanlığı kurumlaşmıştır. Aslında sadece tabelası ve merkezi değişmiştir.

Alevi sorununun zamana yayılarak, bizzat Alevilerin eliyle sorun olmaktan çıkarılması da devlet politikası hâline gelmiştir. Hacı Bektaş’ın Türk olduğu, Çepni kolunu temsil ettiği ve ibadet dilinin Türkçe olduğu yönündeki söylemler, kültür bakanları aracılığıyla yayılmış; böylece Alevi kimliğinin içeriği alttan alta yeniden şekillendirilmiştir.

Ancak “Alevi kimliği”nin gerçekten neyi anlattığı sorulmamıştır. Alevilik bir üst kimlik midir? Bu üst kimliği kim oluşturmuştur?

Alevilik, klasik İslam içinde yer almayan ama İslam şemsiyesi altında kabul edilen bir yaşam ve inanç biçimi olarak tanımlanmış; kökeni Şamanizm’e ve Zerdüştlüğe bağlanan söylemler öne çıkarılmıştır.

Peki bu Alevi söylemi içinde Arap Alevileri nerede durmaktadır?

Aleviler; Türk, Kürt, Arap ve başka aidiyetler içinde var olmuş olabilir. Ancak Türkiye’de Arap, Kürt ve Türk Aleviliği biçim ve içerik açısından tanımlanırken, farklılıklar yerine devletin işaret ettiği çerçeve esas alınmıştır. Türk Alevilerinin geleneksel ve töresel ibadet biçimi merkez kabul edilmiş, Alevilik tanımı da bunun etrafında oluşturulmuştur. Bu durumda Arap Aleviliği nerede durmaktadır? Kürt Aleviliği nerede durmaktadır?

Kürt Aleviliği içinde semah ararsanız bulabilir misiniz?

“Cem ibadeti” adı verilen törenler belirli kurallarla homojenleştirilip cem evlerinde uygulanmaya başlandığında, Arap ve Kürt Aleviliğinin inançları ve töreleri de yok sayılmıştır. Onlara, kabul edilmiş olan kurallara uymaları söylenmiştir.

“12 hizmet”, “ulu ozanlar” gibi kavramlar genel kabul görmüş; ancak üzerlerinde ciddi biçimde düşünülmemiştir. Bunlar zamanla homojenliğin parçası hâline getirilmiştir. Rakamların kutsallığı yaygınlaştırılmış, Zülfikar görünür kılınmış, barışın yerini savaşın sembolü almıştır. Peki aslan ve ceylan nerede durmaktadır?

Alevilik bir üst kimlik olarak ortaya konulduğunda, tüm Alevileri kapsayan ortak bir tanım oluşturulması gerekir. Ancak buna ulaşılamamaktadır. Çünkü hâkim hâle gelen Alevilik anlayışı, Türk Aleviliğinin Sünni İslam ile karışmış biçimine dönüşmektedir. Böylece Bektaşilik yeniden yorumlanmakta, yeni tanım içinde Aleviliğin merkezine yerleştirilmektedir.

Eğer Alevilik Bektaşilik ise Osmanlı neden Alevi ozanların derilerini yüzmüştür?

Bektaşiler yıllarca Osmanlı ordusu ve hanedan ile birlikte hareket ederken, Aleviler isyankâr ve Caferi olarak görülmüştür. Kısacası Alevilerin boynunu kesen kılıç da Bektaşilerin elindeki Zülfikar olmuştur.

Alevilik üst kimlik olarak kabul edildiğinde, bu kimliğin geleneği ve göreneği ile bağ kuran tanımı nedir? İbadeti nasıl olmaktadır?

Arap Alevilerinde dede yoktur. Kürt Alevilerinde pirler vardır. Peki dedelerin konumu nedir? Kaynaklarda, Yavuz’un Alevileri kılıçtan geçirdikten sonra bazı Alevilere post dağıttığı da ifade edilmektedir. Bu nedenle Alevilerin içinde, Yavuz’dan bugüne kadar gelen Alevi görünümlü liderlerin bulunduğu düşünülmektedir.

12 Eylül öncesinde Alevi dedeleri farklı partilerde milletvekilliği yaparken bile ortak bir birlik oluşturmamıştır.

Bugün bir Alevi tanımı yapılmak istenmektedir. Ancak Türk Aleviliğini bütün Alevilerin örnek aldığı tek Alevilik olarak kabul ederseniz, Aleviliği yok etmiş olursunuz. Peki yaşayan Aleviliğin tanımı nasıl yapılmalıdır?

Sonuç olarak Alevilik, tek bir inanç biçimi ya da homojen bir kültürel yapı değildir. Türk, Kürt ve Arap Aleviliği tarihsel olarak farklı gelenekler, ritüeller ve aidiyetler içinde var olmuştur. Ancak modern devletin ve resmî kurumların yaklaşımı, bu farklılıkları korumaktan çok ortak ve denetlenebilir bir Alevilik tanımı oluşturma yönünde gelişmiştir.

Bu nedenle “Alevilik”, bugün bir inançtan çok üzerinde tanım mücadelesi verilen bir üst kimlik hâline gelmiştir. Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü üst kimlik oluşturulurken farklılıklar görünmez hâle getirilmekte, bazı gelenekler merkeze alınırken diğerleri dışarıda bırakılmaktadır.

Eğer Alevilik bütün Alevileri kapsayan bir üst kimlik olacaksa, sadece Türk Aleviliğinin ritüelleri, kavramları ve tarihsel anlatısı üzerinden tanımlanmaması gerekir. Aksi durumda ortaya çıkan şey ortak bir kimlik değil, belirli bir Alevilik yorumunun genelleştirilmesi olacaktır.

 

7 Mayıs 2026 Perşembe

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

Siyasal İslamın Seçici Vicdanı

"Bu çağ nasıl sağır etti herkesi kendi içine, nasıl feda etti her şeyi devrilenin, çürüyenin, yıkılanın gürültüsüne…" M. Mungan

Gazze’ye giden İslam soslu projecilerin dramı, zaferi, trajedisi sürekli sahneye konuyor. İslamcıların ilk seferi değil elbette; Mavi Marmara gemisini satın alıp İsrail’e gidenlere, İsrail’in sert müdahalesi sonucu birçok insan ölmüştü. Erdoğan “Bu işin hesabını soracağız.” derken, para alıp ölenlere parayı dağıtmasıyla olay kapanmış; “Devletlerarası ilişkilerde önemli olan çıkardır.” diyerek bu seferi yok saymıştır.

Arkasından “Gazze soykırımı” adı verilen seferler düzenlenmiş ama bu seferi düzenleyenler, Suriye içinde yaşayan Alevilere yönelik katliamlara karşı tek söz etmemişlerdir. Yani olaylar arasında seçicilik, siyasal İslam’ın temel stratejisidir. FETÖcüler de dâhil hiçbir İslami tarikat, parti ya da örgüt; Şiilere, Kürtlere ve Alevilere karşı girişilen saldırılar karşısında ses çıkarmayarak bunu fiilen onaylamıştır. Onların stratejisi; eleştirmemek, katılmıyorsan da sessiz kalarak “İslam adına yapılanı” onaylamaktır.

İslam çok yüzlü bir dindir; tıpkı diğer tek tanrılı dinler gibi. Çıkar her şeyin üstündedir. Katliamları, soykırımları hoş gördüğü gibi yeni katliam ve soykırımlar için nefret tohumu ekmeye devam ederler. Çünkü dinin siyasi hedefi olduğu an, hedefe giden her yol mubah sayılır. Zor kullanarak, kelle keserek, ibadet merkezlerine saldırarak, mezarları yok ederek bu yolda her türlü şiddeti kullanırlar. Siyasetin dincisi de dinin siyaseti de aynı yere çıkar: kan dökmeye.

Gazze’deki Filistinliler de kan dökerek kendi kanlarının döküleceği yolu açmıştır. O füzeleri gönderirken elbette böyle bir sona hazırlandıklarını biliyorlardı. Savaşta taraf olmak, devletlerarasında taraf tutmak gibidir. İşin insani yönünü değil de projeler üreterek maddi yönünü öne çıkaranlar, kiralık insanlar ile seferler düzenler. Tıpkı savaşlarda paralı asker olarak gidenler gibidirler. Onlar ölümü, her türlü zoru göze alıp yola çıktılar ve proje gereği Alevileri yok saydılar. Suriye’nin cihatçı kravatlı reisinin Alevileri kaçırarak, mezarlarını tahrip ederek onların soyunu kurutmaya çalışmasını; bu proje ve para hırsıyla dolanlar görmüyor.

Alevilerin yanında yer almayanların Gazze’ye yaptıkları her seferi ben de onlar gibi negatif bir bakış açısıyla izliyorum. Benim için Arap İslamcı Filistinlilerin yaşamından önce, Alevi Arapların yaşamı gelir. Beni buna onlar zorluyor. Madem onların böyle ayrımları var, katledilenler arasında ayrım yapılıyor; ben de en mazlumun, en arkasız olanın yanında yer almayı tercih ediyorum.

Filistin halkının Hristiyan ve laik olanlarının haklarının, mücadelelerinin yanındayım. İslamcı ve cihatçı olanların yanında yer almıyorum; ancak gönlüm, İsrail devletinin zalimliğinin teşhir edilmesinden ve mahkûm edilmesinden yanadır. Bu devletin yaptıklarını Yahudilerin üzerine bir leke olarak bırakmak isteyenlerin de karşısındayım. Her devlet suç işler ama o devletin bütün vatandaşları o suçun ortağı değildir. Çünkü o suçlara karşı direnen, mücadele eden insanlar da vardır. Kısacası devletler homojen değildir; her zaman devletlerin içinde mazlumların, direnenlerin ve karşı duranların da olduğunu bilirim. Sınıfsal dayanışmayı büyüten, geliştirenlere bin selam.

İslamcıların yoluna su taşıyanların ya da onları haklı görenlerin benim gözümde sol ile ilişkileri yoktur. Yaşamı savunanları, hayatı yüceltenleri yok eden bir siyasal İslam anlayışı vardır ve onların yaşadıkları da kendi tercihlerinin sonucudur; sonuçlarına da katlanmalıdırlar.

Tüm siyasal dinci iktidarlar mutlaka sonlanmalıdır. Bu durum İsrail’de de, diğer devletlerde de aynı şekilde değerlendirilmelidir. İran’da, Afganistan’da ve dinin devlet düzenine dönüştüğü her yerde; bu yapılar tarihin sayfaları arasında yerini almalıdır.

Siyasal İslam’ın seçici vicdanı, insanları zamanla acılar arasında bile taraf olmaya zorluyor. Bu çağın en büyük çürümesi belki de burada başlıyor: Bir ölünün yasını tutarken diğerinin çığlığını duymamayı öğrenmekte. Çünkü insanı ölümler arasında bile seçim yapmaya iten şey, tam olarak bu çürümüş vicdan düzenidir.

 

İsmail Cem Özkan


6 Mayıs 2026 Çarşamba

Hafızanın Sahnesi, Vicdanın Sesi

Hafızanın Sahnesi, Vicdanın Sesi


Bir insanın hayatı bir romana ya da bir sahneye sığar mı?

Anne Kafamda Bit Var, Tarık Akan’ın hayatına büyüteç ile bakarken yalnızca bir biyografiyi değil, bir dönemin vicdani muhasebesini de sahneye taşıyor.

Sinemaya girişi, popüler roller, sınıf mücadelesi ve ülkenin tarihi ile yüzleşilmesi… Tüm bu başlıklar, oyunun anlatı omurgasını oluştururken 12 Eylül cunta süreci ve o süreçte ortaya konan özverili duruş da sahnede kendine yer buluyor.

Almanya’da yapılan bir etkinlikte gerçekleştirilen bir konuşma üzerinden, Tarık Akan ve ailesinin askerî rejim ile yüzleşmesini izliyoruz.

Oyun sıradan bir tiyatro eseri değil; ülkemizin yakın tarihine tutulan bir büyüteç. Bu büyüteç, yalnızca olanı göstermekle kalmıyor, izleyeni de o tarihle yüzleşmeye davet ediyor. O dönemde asılsız ihbarlarla insanların hayatlarının karartılmasına değil, en üretken çağlarının ellerinden alınmasına sahnede yeniden tanık oluyoruz.

Bir “artizin” zor koşullar altında dik duruşuna, çevresiyle kurduğu ilişkiye ve zamanla bu çevrenin bir parçasına dönüşmesine izleyici olarak eşlik ediyoruz.

İşkence ile anılan polis merkezi ve cezaevi sürecinde yalnızca onun yaşadıkları değil; transların maruz kaldıkları, sıradan bir öğrencinin üzerine yıkılan suçlar ve kardeşlerin birbirine karşı kullanıldığı bir düzen de sahnede görünür kılınıyor.

Oyun, bireysel bir hikâyeden yola çıkarak toplumsal bir panoramaya ulaşıyor. Ülkenin kırılma sürecinde nereye savrulduğumuza dair ipuçları verirken, bugüne uzanan çizginin tesadüf değil, bir tercih ya da projenin sonucu olduğunu da alttan alta hissettiriyor.

Oyun ilk bakışta tek bir kişi üzerinden ilerliyor gibi görünse de aslında öyle değil. Başkahraman elbette Tarık Akan; ancak kurgu, onu ayrıcalıklı bir figür olmaktan çıkarıp toplumun sıradan bir parçasına dönüştürüyor. Bu dönüşüm, seyirciye güçlü bir özdeşlik alanı açıyor.

Bakırköy Şehir Tiyatrosu birbirinden değerli eserlere hayat verirken, belki de en anlamlı işlerinden birine imza atıyor. Geçmiş ile bugün arasında kurulan bu köprü, seyirciyi yalnızca izleyen değil, düşünen bir konuma yerleştiriyor. Oyunda kullanılan her cümlenin özenle seçildiği, adeta bir el emeği, göz nuru titizliği taşıdığı hissediliyor.

Sahnede tek bir oyuncu öne çıkmıyor; aksine tüm oyuncular sessizce, fark ettirmeden öne çıkıyor. Bu kolektif oyunculuk anlayışı, oyunun duygusal yoğunluğunu daha da artırıyor. Zaman zaman öyle anlar oluyor ki öfkenin ve acının damarlardaki gerilimi doğrudan sese yansıyor.

Ses demişken, benim özellikle itiraz ettiğim bir noktaya değinmek gerekiyor. Tiyatroda mikrofon kullanımına karşıyım. Oyuncunun sesi, sahnedeki varlığının ayrılmaz bir parçasıdır. Mikrofon devreye girdiğinde, ses ile beden arasındaki bağ zayıflıyor. Sesin sabit bir noktadan gelmesi, oyuncunun hareketiyle uyumsuzluk yaratıyor ve sahnedeki gerçekliği zedeliyor. Bu tercih, oyunun genel başarısını gölgelemese de, bazı anlarda sahnedeki duygunun seyirciye geçişini zayıflatan bir unsur olarak dikkat çekiyor.

Müzikallerde ya da koro hâlinde söylenen bölümlerde mikrofon kullanımını anlayabilirim; ancak yalnızca konuşma anlarında bu tercih, seyir deneyimini yapaylaştıran bir unsur hâline geliyor. Bu nedenle, teknik bir çözümün sanatsal etkiyi zayıflatmaması gerektiğini düşünüyorum.

Oyunun sahne tasarımı ise oldukça dengeli. Dekorun sadeliği, geçişlerin akıcılığıyla birleşerek anlatıyı kesintisiz kılıyor. Arkada kullanılan video, hem ritmi belirliyor hem de sahnelerin etkisini güçlendiriyor. Kostüm tasarımı dönemin ruhunu başarıyla yansıtırken, ışık kullanımı sahneye derinlik kazandırıyor.

Efektler ve dış sesler, teknik ekibin başarısını görünür kılıyor. Sahne arkasındaki bu titiz çalışma, sahnedeki doğallığı destekleyen görünmez bir omurga gibi işliyor.

Her oyuncu üzerine ayrı ayrı çok şey yazılabilir; ancak ben bu yazıda, genel övgünün dışında kalan noktalara değinmek istedim. Çünkü güçlü bir eserin eleştirisi, onu daha da ileriye taşıma çabasını da içinde barındırır.

Bir kadro çalışmasının, ortak emeğin ve başarıya birlikte atılan imzaların arkasında yer alan herkesi tek tek kutlarım. Bu tür kolektif işlerde her katkının eşit derecede kıymetli olduğunu unutmamak gerekir.

Ancak sahneden bana yansıyanlar arasında özellikle Ragıp Savaş, Turgay Kantürk, Gökhan Aktemur, Irmak Bahçeci ve Faruk Üstün, oyunun fikir aşamasından sahneye taşınmasına ve seyirciyle buluşmasına uzanan süreçte belirleyici bir etki yaratmış izlenimi bıraktı.

Emeği geçen her birey birbirinden değerlidir; bu çalışmaya katkı sunan herkese içtenlikle teşekkür ederim.

Bu oyun yalnızca bir hayatın sahneye taşınması değil; hafızanın diri tutulması, vicdanın ayakta kalması ve direnişin mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Sahnedeki her söz, her suskunluk geçmişten bugüne uzanan bir çağrı gibi…

Unutmamak, yüzleşmek ve aynı hataların tekrarına izin vermemek için. Belki de bu yüzden, bu oyun bittiğinde perde kapanmıyor; aksine izleyenin içinde yeni bir perde açılıyor: hafızayla yüzleşen, vicdanla tartan ve gerektiğinde direnmeyi hatırlayan bir perde…

İsmail Cem Özkan

 

Anne Kafamda Bit Var Hakkında

Yazan: Tarık Akan

Yöneten: Turgay Kantürk

Uyarlayan: Gökhan Aktemur

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Müzik: Tolga Çebi

Dekor Ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

Kostüm Tasarım: Ayçin Tar / Selin Ölçen

Hareket Tasarım: Pınar Ataer

Yönetmen Yardımcısı: Faruk Üstün

Şarkı Sözleri: Faruk Üstün

Oyun Sorumlusu: Süleyman Güngör

Oyuncular: Ragıp Savaş / Savaş Barutçu, Yonca Şahinbaş, Faruk Üstün, Eda Özdemir, Murat Şenol, Burç Ara, Ercan Koçak, Ali Kil, Kadir Hasman, Bulut Akkale, Emre Sırımsı, Sevda Karabulut, Kerem Genç, Merve Bağdatlı, Ahmet Deniz Kuş, Ozan Berk Ekinciel, Yılmaz Gökgöz, Bahar Yılmazer

Teknik: Emre Demir / Nihat Aras / Hasan Karakaya

Aksesuar: Sain Türran / Zekeriya Konya

Işık Kumanda: Bahadır Veznedar / Güner Şen / Hüsamettin Özdemir

Ses/Efekt: Fahri Karaca / Hakan Barut / Hakan Gületınmaz

Kostüm: Burak Kayık / Filiz Kaplan

Reji Asistanları: Eda Özdemir / Sevda Karabulut / Burç Ara

Video Tasarım: Erhan Cerrahoğlu

Video Tasarım Asistanı: Yılmaz Gökgöz

Afiş Ve Brosür Tasarım: Önder Sakıp Dündar / Aygen İncel

Fotoğraflar: Öncü Hırant Gültekin

 


29 Nisan 2026 Çarşamba

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Toplumsal baskıyla şekillenen, sorgulanmamış inanç biçimleri… Burada insanlar, gerçekten kendileri olmadan, dış beklentilere göre kimlik kuruyor. Bugün yaşadığımız zamanda “Allah” vurgusu öne çıkmış; dünya liderleri (!) Allah’ın temsilcisi olduğuna inanıyor ve ona inananlar da onu kutsuyor.

Korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa, hatta insanın kendi içinde büyüttüğü yıkıma doğru evrilir…

Allah korkusuyla yetişen biri, etrafında hep şeytan arar; ama sonuçta şeytan kendisi olacaktır. Çünkü çevresel baskı içinde kişiliğini bulamayanlar, elbette düşman gördüğüne benzeyecek ve küçük bir günahla başladığı değişimi “şeytan” olarak bitirecektir. “Hayırlı cumalar” diyerek sefere çıkanlar, ölüme benzin taşıyanlar aslında inançlarının sonucunu yaşıyorlar. Sonuçta tövbe ettiklerinde yine içinde bulundukları toplum tarafından ödüllendirilecekler ve o “Tanrı korkusu” çevresi içinde yaşamaya devam edeceklerdir. Bu durum, başka bir “hayırlı cumalar” söylemiyle tekrar karşılarına çıktığında, onlar için kısır bir döngüye dönüşecektir. Korku temelli bir inançla yetişen bazı insanlar, yasak olanları vicdanları rahat bir şekilde işlemeye, kul hakkı yemeye devam eder.

İnsanlar sadece korku (ceza, günah, dışlanma) üzerinden yönlendirildiğinde, davranışlar içselleşmek yerine yüzeyde kalabiliyor. Yani kişi gerçekten “iyi olduğu için” değil, “korktuğu için” iyi davranıyor; bu da fırsat bulduğunda çelişkili davranışlara yol açar…

Keşke korku yerine sevgiyle şekillenen bir inanç ve bilinç inşa edilebilseydi. O zaman insan, iyiliği bir zorunluluk olarak değil, kendi doğasının bir parçası olarak yaşardı. Ne kutsal söylemlerle beslenen çatışmalar bu kadar kolay meşrulaşırdı ne de ölüm, inanç adına anlamlandırılmaya çalışılırdı. Belki de asıl çıkış yolu, korkuyla kurulan bu döngüyü yeniden üretmek değil; onu fark edip aşabilmekte yatıyor. Çünkü korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa çıkar, ama sevgiyle kurulan yollar insanı hem kendine hem de başkalarına yaklaştırır.

Tam da bu noktada, inançların sembollerle nasıl şekillendiğine bakmak gerekir. Her inancın bir sembolü vardır; her sembol, o inancın derinliğine açılan bir kapı aralar. Cihat bayrağının rengi kimi için kırmızıdır, kimi için ise yeşil. Üzerinde kutsal metinler barındırır; ancak her kutsal metin insanı güzelliğe götürmez. Cennete gitmek için öldürmek gerektiği fikri, inancın “öldür” kapısını da aralar. Buna da cihat denir ve cihat adına ölümü kutsayanlar, kan denizleri oluşturur. Çöl kumları kanla sulanır, ölü toprak daha da ölü hâle gelir. Sonuçta ölüm ölümü doğurur, acı acıyı büyütür ve öç alma duygusu, dinler ve mezhepler arasında bitmeyen bir çatışma döngüsü yaratır.

Bu din ve mezhep çatışmalarından ise en çok silah üretenler, organ ticareti yapanlar, uyuşturucu yetiştirip satanlar ve kimyasallarla yeni bağımlılıklar üretenler kazanç sağlar.

Bugün eline kılıcı alıp baş kesenler, kendilerine kutsallaştırılmış bir tarihten referans bulur. Bir yerleri fethederken “gavurları” hizaya getirdiği anlatılan komutanlar yüceltilir, fedailik öne çıkarılır. Bunun siyasi sonuçları ise bugün yaşadığımız gerçeklikte karşımıza çıkar. Oysa inançların hayatı, ölümü ama en çok da sevgiyi kucaklaması gerekirken; kimi zaman sadece ölümü kutsayan, dini uğruna öldürenleri ve o yolda ölenleri cennetle ödüllendiren bir anlayışa dönüşür.

Bu kısır döngü kırılmadığı sürece, ne yazık ki bu düzenden kazanç sağlayanlar daha fazla güçlenecek; inananlar ise inandıkları doğrular uğruna öldürmeye ve ölmeye devam edecektir. Belki de gerçek dönüşüm, korkuyla kurulan inancı sorgulamakla ve onu sevgiyle yeniden inşa etmekle başlayacaktır.

İsmail Cem Özkan

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi

Zafer Değil, Ertelenmiş Yenilgi


Madenciler maaşlarını alma mücadelesini kazandı. Ama daha sonrası? Çünkü çoğu işsiz kalacak. Yeni iş arayacaklar. Bankaların alacaklarını faizle aldıklarında, şirketten gelen paranın havada—pardon, havale sırasında—eridiğini görecekler...

Kazanmak güzel ama zafer değildir. Bir işçinin çocuğunun geleceği düşünüldüğünde, ne yazık ki kazanımlar çok kısa sürede eriyor...

Netaş grevi olmuştu. İlk büyük grev; Ankara ve İstanbul merkezliydi. Bağımsız Otomobil-İş Sendikası liderliğinde... Ben de o grevin bir parçası oldum. Ankara'da "Dayanışma" adında bir sergi açtım. AST Sahnesi'nde "Bu Zamlar Bana Karşı" adlı Yılmaz Onay oyunu oynandı... İşçilerle birlikte sahnede yerimi aldım. Her gün büroda neler yaşandığına şahitlik ettim.

Grev son dakikada başarıyla bitti. Elbette büyük bir başarı elde etmiştik. Sonuçta ölü toprağı öyle bir atıldı ki toprağa düşen filiz verdi ve diğer grevlerin, Büyük Madenci Yürüyüşü'nün ve TEKEL direnişinin yolunu açtı...

Peki, greve giden işçilere ne oldu?

Çoğu işsiz oldu; işten atıldılar... Birçoğu yaşamın içinde esen sert rüzgârlarla ailelerini kaybetti... Tek başlarına, çaresizce, ölümün soğuk toprağı onları bekledi...

Bazıları bu zaferi kendi kariyer basamaklarına dönüştürdü; kitaplar yazdı, söyleşiler verdi. Ama o grevin omurgasını oluşturan, geçmişin TKP üyesi maden işçilerinin neferleri?

Dostum, arkadaşımın ölüm ilanını tesadüfen gördüm. Cesedini tıp fakültesine bağışlayarak bu dünyadan göçüp gitmiş...

Grevin bir yüzü vardır, bir de diğer yüzleri... Önemli olan, o başarıdan sonra olanlardır... Zafer, tüm işçilerin işyerlerinde işbaşı yapmasıdır. Aksi hâlde kısa süreli başarı, uzun süreli sefaletin de kapısını aralar...

Kriz anı, gerçek pozisyonları açığa çıkarır.

Kurtuluş Parkı direnişi bir kırılma noktasıydı... İşçilerle birlikte olanlar ve onlara seyirci kalanlar...

Meydanda onlarla birlikte açlık grevi yapan liderler; meydanın dışında kırlangıç sallayanlar... Gaz yerken işçilere destek verenler; o sırada başka toplantılarda, proje parası almak için poz verenler...

Sonuçta işçinin dostlarıyla dostmuş gibi görünenlerin ayrışmasını yaşadık...

Sınıfın temsilcisi partilerin liderleri, işçiler gaz yerken nerede duruyordu? Polis ve devletin nerede durduğu ortadayken, 1 Mayıs için meydana çağıranlar nerede duruyordu?

Şehir şehir, ülke sathında bu direnişi genişletmek yerine Kurtuluş Parkı'na hapseden bir anlayışın siyasi zafer kazanması mümkün mü? Elbette değil. Ama eldeki güç ancak bu kadarını yapardı. Sonuçta direniş; para, dayanışma ve arkasında duran sağlam bir irade demektir...

Kurtuluş Parkı'ndaki direnişte sağlam bir irade ve işçi birliğini gördük. Ama onları ayakta tutacak dayanışma?

Dışarıdan bir-iki kırlangıç sallamakla dayanışma olmadığını gördük... Göstermelik şube başkanlarını göndermekle olmuyor...

Hak-İş, Bursa'da İskender yemek için yandaşını 1 Mayıs alanına çağırmış; diğer yanda Kurtuluş Parkı'nda açlık!

Sol, bu direnişi neden ülke sathında ve her iş yerinde öremediğini sorgulamak gerekmez mi?

Ve eğer işçi ertesi gün işsizse, o grev kazanılmış sayılmaz. Sadece yenilgi biraz geciktirilmiştir.

 

İsmail Cem Özkan

27 Nisan 2026 Pazartesi

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Fethedilecek Bir Meydan mı, Hatırlanacak Bir Tarih mi?

Taksim yasağı, 1 Mayıs’a haftalar kala başlamış. Taksim metrosuna açılan duraklarda trenler durmadan geçecek!

“Demir ağlarla ördük” diyecek yine polis, valilik emriyle... Taksim, bu anlayışla fethedilmesi gereken bir kaleye dönüştürüldü. “Polis asla” derken, devrimci yapılar “hedef tek” diyor... Bu bilek güreşinin kazananı; biber gazı satan şirketler, demir barikatları ören şirketler ve saraylarında, gaz yiyenleri izlemekten haz duyan küçük bir azınlık...

Orada polisi birer kalkana dönüştüren, insan olmaktan çıkarıp sadece emir-komuta makinesine indirgeyen bir anlayış; sınıf mücadelesini dar bir alana sıkıştırıyor. Kurtuluş Parkı’nın bir Gezi Parkı olması için çaba sarf etmeyen bir anlayışı hâkim kılıyor...

Bu kadar dar ve kısır bir döngü içinde mücadele sığar mı?

Kazancı Yokuşu’nda insanlar sıkışarak öldü, ezildi... Ezen zihniyet bugün hâlâ iktidarda... Ezilenler ise o dönemin hesabını soramadı, yüzleşilemedi... Ölenlerin tam listesi bile bugün farklı; tarih yazıcıları kendilerine göre değişken rakamlar veriyor...

Yıllar geçti; katliamın boyutu hâlâ tam olarak ortaya konmuş değil! O süreç sonrası oluşan devrimci mücadele, anti-faşist mücadeleye indirgendi... 12 Eylül yenilgisinin temeli, işte bu Kazancı Yokuşu’nun ezilmişliğinde atıldı...

Devrimciler, sermayenin belirlediği alanlarda kavgayı kabul ettiler ve onların kuralları içinde mücadele ettiler; hayatlarını kaybettiler, yaralandılar, travmalar yaşadılar ve bunların tedavisini yapamadılar... Oysa tedavi, gerçek anlamda yüzleşmek ve net bir tarih söylemi kurmaktır...

Solun net bir tarih söylemi yok; aksine destanlaştırılmış ve abartılmış bir tarih vurgusu var... Kısacası, kendi içinde bir “resmî tarih” mevcut...

Kazancı Yokuşu’nda hiç toplu anma olmadı. Her yapı, her sendika kendi takvimine göre oraya gidip karanfil bırakıyor ve ayrılıyor...

Polis keyfî gözaltı yapıyor...

Kazancı Yokuşu sadece bir yokuş değil. Başlangıç noktasında bir banka var; küresel bir bankanın şubesi orada duruyor...

O ezilmişliğin, tarihin sembolü bile orada durmuyor...

İsmail Cem Özkan