Galata Gazete


26 Temmuz 2026 Pazar

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular Bizden, Hayal Kırıklığı Hayattan

Sorular soruyoruz, istediğimiz cevapları bekliyoruz. Hayat ise istediğimizi değil, beklemediğimiz cevaplar veriyor. Buna rağmen bizler, istediğimiz yanıtı almak için beklemeye devam ediyoruz. Bu bekleyiş sırasında zeminimizin kaybolduğunu fark etmiyoruz. Farklı bir zeminde, eski alışkanlıklarla beklemeyi sürdürürken her birimiz birer yeme dönüşüyoruz. Çünkü zemini olmayanların genel sonu, başka olayların kaybedeni olmaktır.

Sorular soruyoruz. Yanıtları aldığımızda doğru zeminde olduğumuzu hissetmek bize güven verecektir. Fakat zaman öyle bir şeydir ki, zeminleri de kendisiyle birlikte geçmişe taşır ve biz artık hiçbir zaman o zeminde duramayacağız. Zamanın hükmettiği evrende aynı zemine değişen zamanda ikinci kez duruş yeri değildir.

Sorular soruyoruz; bildiğimizi sandığımız cevaplarla birlikte... Bize öğretilen cevaplara sorular hazırlıyor, sonra da onları soruyoruz. Dünyanın en zeki insanlarıymışız gibi, bildiğimiz soruları sordukça kendimize güvenimiz artıyor. Her cevabı bilen, her konuda fikri olan birer tanrıyız sanki yanılmayız, hep doğruları gösteririz. İşte bu iyimser beklenti bizi sürekli gerçeklik duvarına çarpıyor ve yenilgilerin tarihinde sıradan bireylere dönüştürüyor. Tek liderliğin, tek doğrunun, tek hedefin artık bir anlamı yoktur, çünkü evren tek şeyin üzerinde değildir, binlerce doğruyu aynı anda üzerinde taşıyabilir, mutlak olan değişimin kendisidir ama bizler o mutlak olanı anlamak istemiyoruz. Değişmeden, geçmişin ilişki ağı içinde, oluşmuş olan o saf duygusal bağlarımızı yeniden yakalayacakmışız gibi dünün güzelliğini, arkadaşlığını, siper yoldaşlığını, uykusuz geçen günleri özlüyoruz... 

"Biz yenildik ama aslında yenilmedik. Düşmanımız bize güçlü bir yumruk attı ve yere düştük; ayağa kalkar, yeniden kavgaya devam ederiz." Oysa biz ne boksörüz ne de bir boks mücadelesinin içindeyiz. Siyasette düşenin ayağa kalkması, ancak ve ancak kendisini kandırmasıdır. Çünkü Fransız Devrimi'nin yenilgisinden sonra ayağa kalkıp "Fransız Devrimi'ni kaldığı yerden sürdürelim." diyen olmadı. Sovyet işçi devleti yıkıldı; bugün kimse Sovyet Devrimi'ni ve işçi devletini yeniden kuramaz. Çünkü artık o deneyim tarihin çöplüğünde, binlerce dersle birlikte orada durmaktadır. O çöp yığınına dönüşmüş deneyimlerden öyle bir şekilde yararlanmalıyız ki, gelecekte aynı hatalar yeniden yapılmasın. Parti devleti, partinin dağılmasıyla devletin de yok olması anlamına gelir. Partiyi dağıttığınızda devletten geriye sefalet kalır. Rus halkı bu dağılmayı açlık ile acı şekilde ödedi. Onurunu ayaklar altına alıp, komşu ülkelerde bedenlerini satarak akrabalarına ekmek parası gönderdiler.

Ülkemizin en büyük siyasal sol hareketleri, yenilgiyi cezaevinde kabul ettiği gün, bir daha aynı güce erişemeyecek şekilde tarihteki yerini aldı. Buna rağmen, almamış gibi davrandık. Hiç bir şey olmamış gibi davrandık, köprünün altında sular akmasına rağmen köprü üzerinde duruyorsak eğer, su da duruyorduk dedik ama suyun akış hızı, derinliği çoktan değişmişti bile, bir de geldiği yerde hidroelektrik santrali kurumuş ise, gün be gün suyu azalıp akan su değil, durağanmış gibi duran taşları göreceğiz. Köprü köprü olarak yerinde duracak, belki yanına modern daha sağlam köprü yapılacaktır...

"Birdik, bir aradaydık; ölenler bizim onurumuzdur, geçmişimizdir, geleceğimizdir." Duygusal yaklaşıldığı sürece alınan yanıtlar da duygusal olur. Ama hayat duygusal bakmıyor. Çünkü o siyasal çizginin atmosferi çoktan dağıldı. Bir arada, birlikte mücadele etmiş insanların yolları artık yeniden birlikte yürüyemeyecek kadar hırpalandı. Doğanın yasası gereği insanların da bir ömrü vardır. Gençken hiç düşünülmeyen ayrıntılar, yaş ilerledikçe hareket alanımızı kısıtlıyor. Hatta yalnızca nostalji sohbetleri içinde geçmişi yeniden kurar hâle geliyoruz. Anılar bizi düne götürürken, insan zihni de dünü yeniden yaratıyor.

Sorular soruyoruz ama artık cevapları da merak etmiyoruz. Soru sormak için soruyor, sessizce içinde bulunduğumuz girdabın bizi nereye savuracağını bekliyoruz.

Dün bize güç veren düşünceleri bugün hâlâ aynı biçimde taşımaya çalışırız. Fakat zaman, sadece insanları değil, fikirleri, mücadeleleri ve inançları da yaşlandırır. Geçmişin zaferleri geleceğin garantisi olmadığı gibi, geçmişin yenilgileri de yalnızca kaybedilmiş anlar değildir; doğru okunmadığında tekrar edilecek hataların habercisidir.

Belki de asıl mesele yeniden ayağa kalkmak değil, neden düştüğümüzü anlamaktır.

İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden üretir. Anılarımıza değil, anılarımızın bize sunduğu rahatlığa bağlanırız. Böylece dünün dünyasında bugünün sorunlarını çözmeye çalışırız. Sonra da neden hayatın bize beklediğimiz cevapları vermediğine şaşırırız.

Belki de artık sormamız gereken soru şudur: "Hayat bize neden istediğimizi vermiyor?" değil; "Biz hâlâ neden aynı cevapları bekliyoruz?"

Çünkü sorular gerçekten bizden gelir. Ama cevapları veren hayat değildir; hayat sadece önümüze gerçekliği koyar. Hayal kırıklığı ise çoğu zaman hayatın bize yaptığı değil, bizim hayatı kendi beklentilerimize mahkûm ettiğimiz anda başlayan kaçınılmaz sonuçtur.

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

Her Şey Yeni, Hafıza Eski

12 Eylül'den bugüne, değişen adların değişmeyen hafızası.

12 Eylül sonrasıdır. Henüz sol, ayağının üstüne basamamıştır. İşkencede o kadar uzun süre kalınmıştır ki, ayağa kalkmak yerine daha fazla batsın, yere çakılsın; sonra da o çakılmanın etkisiyle daha yukarı sıçrar anlayışı hâkimdir. Kadroları küçülterek hareketi yaşatmak asıl amaçtır. Beklenti, çekirdek kadronun uygun ortam oluştuğunda yeniden eski gücüne ulaşmasıdır.

Şehirlerde, işçi sınıfı içinde sol adına görünür pek bir şey yoktur. 24 Ocak kararlarıyla başlayan liberal ekonomi, halkı yoksullaştırırken yağmayı, rüşveti ve haksız kazancı sessizce teşvik etmektedir. "Benim memurum, işçim işini bilir." sözü, dönemin ekonomiye yön veren liderinin anlayışını özetleyen cümlelerden biridir.

"Anarşist" olarak damgalanan sol ise cezaevlerinde var olanı korumaya, işkenceye karşı direnmeye ve açılacak davalara hazırlanmaya çalışarak zaman geçirmiştir. Dışarıyla tek bağlantısı avukatlardır. Avukatlar olmasa, dışarıda örgütlü bir solun varlığı bile hissedilecek gibi değildir.

Ancak solun ülke içinde ve yurt dışında hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Birçok çalışma yürütülmüştür. Ne var ki bunların ana medyadaki görünürlüğü darbeciler tarafından bilinçli biçimde engellenmiştir. Olaylar küçültülerek yerel gelişmeler gibi sunulmuş, gerektiğinde ise korkuyu büyütmek amacıyla olduğundan daha büyük gösterilmiştir. Dönemin tek televizyon kanalı olan TRT'de ise anarşi ve anarşistler üzerinden korku üretilmiş, şiddet görüntüleri sürekli dolaşıma sokulmuştur.

Peki, faşizmin en yoğun yaşandığı bu süreçte sol adına hiç mi bir şey yapılmamıştır? Böyle sorarsak, o dönemde yayımlanan edebiyat ve sanat dergilerine bakmak gerekir. Sol, sanat alanında yalnızca varlığını korumakla kalmamış, geçmişten aldığı mirası da geleceğe taşımıştır.

Cezaevlerinde bilinen süreç yaşanırken, dışarıda farklı sol nüveler oluşuyordu.

Yarın dergisi bunun ilk nüvesidir.

Kendisini solcu görenler için bu derginin sayfalarında yazı yazmak, karikatür çizmek ya da şiirleriyle yer almak bir prestij meselesine dönüşmüştür. Onun açtığı kapıdan birçok dergi geçmiş, yeni yayınlar doğmuştur. Yarın dergisinin açtığı kapıdan kimler gelip geçmedi ki?

Sanat Olayı dergisinin ilk dönemi de dolu doludur.

YAZKO, AYKO ve Gırgır dergisinin başarısı asla göz ardı edilmemelidir. Hatta günlük bir gülmece gazetesi bile çıkarmışlardır. "İçeriden Dışarıya" sergileriyle cezaevlerindeki solun dışarıyla buluşması sağlanmıştır.

Milliyet Sanat ile Hürriyet'in Gösteri dergisi, her ne kadar sermayenin gölgesinde yayımlansalar da, solun nefesini taşıyan önemli yayınlar olmuştur.

Elbette sol yalnızca sanat alanında değildir. Bulduğu en küçük açıklığı değerlendirmiş, İlk Adım dergisiyle siyasal alanda yeniden görünür olmuştur. Ardından birçok dergi "Yeni" adıyla yayımlanmıştır: Yeni Çözüm, Yeni Aşama, Yeni Öncü, Yeni Demokrasi, Yeni Yol... Çünkü bu "yeni" dergiler, geçmiş siyasal hareketlerin yeni yüzleridir.

Cezaevlerindeki açlık grevleri, yeniden oluşan öğrenci dernekleri, öğretmenlerin ilk örgütlenmeleri, Öğretmen Dünyası ve Abece dergisi; bunların tümü 12 Eylül öncesiyle bağ kurmaya, o mirası bugüne taşımaya çalışan örgütlü mücadelenin ilk görünür örnekleridir.

"Yeni" adıyla çıkan dergilerin önemli bir bölümü kısa sürede kapandı. Örgütsel ve ideolojik çağrışımları güçlü yayınlar çıkardılar. Elbette o "yeni" olanlardan bugün de yaşamayı sürdürenler vardır. Aslında bu dergiler, "yeni" adını taşımalarına rağmen eski ideolojik duruşlarından taviz vermediler. Keskin hatlarını daha görünür kıldıklarında "yeni" sözcüğünün adlarından kalkması da doğaldı. Çünkü açılan davalar ve kapatmalar, başka "yeni" dergilerin ortaya çıkmasının önünü açıyordu.

Aradan yıllar geçti. Bugün de adı "Yeni" olan bir parti kuruldu: Yeni Parti.

Yeni Parti de eski söylemlerle geleceği kucaklama iddiasındadır. Baba ocağına dönecekleri günü bekleyen, şimdilik dışarıda bırakılmış ama gönül bağını koparmamış kesimlere seslenmektedir. Siyasi hattının merkezinde de yeni bir CHP hedefi bulunmaktadır.

Peki, neden "baba ocağına dönüş" fikri sürekli canlı tutulmaktadır?

Burada elbette mal varlığı önemli bir etkendir. CHP, bugün sahip olduğu kitlenin çok üzerinde bir mal varlığına sahip büyük partilerden biridir. Para, siyaset demektir. Paranız yoksa, ne kadar haklı olursanız olun, etki alanınız mali gücünüzün ulaşabildiği yerle sınırlı kalır. Günümüz siyaseti büyük ölçüde maddi kaynaklar üzerine kuruludur; seçim kampanyaları da bunun üzerinden yürütülmektedir.

İsimler değişir, tabelalar yenilenir, dergiler kapanır, partiler kurulur. Ama siyasetin hafızası kolay kolay değişmez. Belki de bu yüzden her şey yeni görünür; hafıza ise hep eskidir.

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!

Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler, devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.

Ölüm yoksa mücadele de yoktur!

O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.

Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.

Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir. Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.

"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."

"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."

Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?

Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil, gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.

Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya, istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.

Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir "unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı mücadelenin de olmayacağı düşünülür.

Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez. Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.

Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir. Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.

Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.

Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ saklıyor. Neden?

Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir. Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin bir parçasıdır.

Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu düşünülür.

Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.

Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan minnet sayılır.

Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm yoksa mücadele de yoktur.

 

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Sorun Kişiler Değil, Sistemin Kendisi

Erdoğan iktidara geldiği günden bugüne kadar ne kadar çok birleşik, yan yana gelen mücadele biçimi denendi?

Tamam, Erdoğan bu ülkeye iyi gelmedi. Erdoğan, kendi çevresi ve ailesi için yararlı oldu. Otoyollar, havalimanları, otomobil, HES'ler, RES'ler, JES'ler ve madenler; hepsi kendi çevresine yarar sağlamak amacıyla oluşturulmuş bir ekonomik ekosistemin parçaları oldu.

Enerji borsası kurmak zorundaydı; çünkü küresel firmaların bu borsa üzerinden yerelin üzerine çökmesi daha kolaydır. Madenler yağmalanmalıydı; çünkü çıkarılan her maden en ucuz şekilde gelişmiş ülkelere satıldı, sonra da işlenmiş hâliyle geri satın alındı.

Bizden beklenen, ucuz iş gücü ve hammadde sağlayarak küresel firmaların çekim merkezi olmamızdı. Buna rağmen, sıcak para dışında küresel firmalar buraya yatırım amacıyla gelmedi. Daha çok hizmet sektörünü ve perakende alanını yağmalamaya devam ettiler.

Ulus devletten kalan alışkanlıklarla gümrük vergileri yükseltilerek, yandaş firmaların düşük kaliteli malları iç piyasaya en yüksek fiyatlarla satıldı. Böyle bir anlayış hâkim oldu.

Erdoğan mutlaka gitmelidir.

Siyasi olarak bunun şu an için çok zor göründüğü söylenebilir. Ancak son zamanlarda sağlık konusu daha sık gündeme gelmeye başladı. Doğa, her insanı eninde sonunda içine alır ve çürütür.

Erdoğan karşıtlığı üzerine kurulan cephe siyaseti, bugüne kadar Erdoğan'ı iktidardan uzaklaştırmak bir yana, iktidarını daha da sağlamlaştırdı. Ülke tarihinin en fazla sorun yaşadığı, bu sorunlara çözüm üretemeyen bir liderin sürekli iktidarda kalması aslında bir mucizedir. O mucizenin adı ise muhalefetin Erdoğan karşıtlığı üzerine kurduğu cephe stratejisidir.

Sonuçta Erdoğan'ın iktidarda kalmasını sağlayan şey kendi başarısı değil, muhalefetin izlediği stratejidir. Muhalefet, üstüne düşen görevi yerine getirmek yerine Erdoğan'ı iktidarda tutarak, küreselleşen piyasada Türkiye'nin geçmişindeki ulus devlet kurumlarından, algısından ve alışkanlıklarından uzaklaşmasına istemeden de olsa katkı sağlamıştır.

Bugün ulus devletten elimizde ne kaldığına bakarsanız; çözülmemiş siyasi olaylar, katliamlar ve faili meçhul cinayetlerin dışında, sözde kalan bir Anayasa Mahkemesi, sözde kalan bir hukuk düzeni, sözde kalan bir Meclis... Sözde kalanları sıralamaya başlarsak sonu gelmez. Çünkü devlet, yerini yeni bir devlete bırakmadan çürümeye terk edilmiş durumdadır.

Bir yıkıntının içinde, kaos ortamında, tarihin kırıldığı bir zamanda çürümekteyiz.

Kısacası, biz bir girdaba girdik ve bir türlü çıkamıyoruz. Çıkış yolu olarak gösterilen tüm yan yana gelişler, birlikte mücadele çağrıları, altılı masalar; hepsi sonunda birer masal oldukları gerçeğiyle yüzleşti. Sorunun kendisi kişiler değil, sistemdir. Sistemi hedef almayan her çıkış yolu, Erdoğan'ın iktidarda daha uzun süre kalmasını sağlayan tercihlere dönüşmüştür.

Yeni bir yol açılmadan, eski alışkanlıklar üzerinde ısrar etmek bu ülkeye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Kurtarıcı liderler de bu ülkeyi hiçbir zaman kurtaramayacaktır.

24 Temmuz 2026 Cuma

Logo Konuşur

Logo Konuşur

Her atılan ilk adım amatör olur; zaman içinde oturur. Çünkü belirleyici olan para ve onun hükmettiği medyadır. Medya görünümü öne çıkınca logo gibi şeylerin önemi artar. Mahalle spor takımlarının bile logoları daha ustaca düşünülür, yapılırken; ülke yönetimine aday bir partinin logosu mizahi konu oluyorsa, bu bir anlamda görünürlüğü artırmak için kullanılan stratejik bir adım olduğu düşünülebilir...

AKP'nin ilk logosunu anımsayan var mıdır?

Zaman içinde bugün kullandığı logoya kavuştu...

Çağrışımları bol olan bir logo; bir yandan Amerikan Özgürlük Heykeli'ni, diğer yandan LED lambaların bu kadar yaygın kullanıldığı bir dönemde klasik Edison ampulünü çağrıştırıyor...

Usta insanlara sipariş edilen logolar, onlara ödenen paranın karşılığını alır...

Siyasi partilerin logoları amatörce, yapay zekâ ürünleri ile yapıldığı an gerçek amacını ortadan kaldırır. Yapay zekânın gazına gelmiş olabilirsiniz...

Bir de her şeyi çok iyi bildiğini düşünenler vardır; onların öngörüsüzlüğü de olabilir...

Sonuçta kamuoyu önüne çıkan siyasi parti, kendi hedef kitlesini, duruşunu, logo ile ilk anda seçmenine vermeyi düşünür...

12 Eylül sonrası Demirel parti kurdurtuyor. Cindoruk kurucu başkan olacaktır. Tüm grafikerlere çağrısı oldu: "Gelin, partimizin logosunu birlikte yapalım." diye... Aslında çoktan belli olan logo, diğer grafikerlere düşünme fırsatı vermiş oldu...

Gelen grafikere nasıl bir logo istediğini soruyor, sonra kendi düşüncesini ortaya koyuyordu...

Aslında Demirel isteniyordu...

Sonuçta Demokrat Parti logosunu da çağrıştıran Demirel oluşturuldu! Demir değil elbette; el... "Dur" işaretine benzer!

"Dur seçmen, nereden geldiğimizi anla." diyordu, bas bas bağırıyordu logo...

Zaman içinde Doğru Yol Partisi ile birleşirken Demirel, AP logosunun da yeni yorumunu taşıyarak Cumhurbaşkanlığına giden yolu açacaktı...

Yeni parti logosu nereden geliyor?

Kime ne anlatıyor?

Logo olsun da nasıl olursa olsun" anlayışını içeren bir çalışma. Sanırım grafikere para vermemek için yapay zekânın muhteşem fikri! :)

"Yeni" diye başlayınca, Yeni Rakı vurgusu öne çıkarıldı...

Bu bir algıda seçicilik özelliği olsa gerek. Yeni Rakı, alkol; yasak ya da ÖTV ile kaç katına çıkan, devlet hazinesini besleyen önemli bir kaynak...

Sonuçta logo nasıl olursa olsun, o "yeni" ile Rakı çağrışımı kaçınılmaz olacaktı. Çünkü bizde "yeni", Rakı'dır!

İktidar her "yeni"yi kötülerken, Yeşilay sloganını üretir...

Akılda kalan şey; alkol kötü şeydir, yeni olan parti de kötüdür...

Bu algı hemen sosyal medyada işledi...

Bu seçim yatırımıdır...

Benim beklentim ise bambaşka bir şeydi, yürüyen adam üzerine oturacak ya da insanlar olarak düşünülmüş bir logo olmasıydı. Çünkü yeni olan, TOMA kapısına çıkıp yumruğu havaya kaldırmaktı...

Beklenti farklı ama beklentiye yanıt vermeyen bir durum söz konusu...

Erdoğan'ın bu "yeni" partinin adını verirken dolaylı etkisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü krizi yönetemeyenlerin yenisi, eskiden çok uzağa düştü...

Sosyal demokrat vurgusu yerini, merkez, İslami, sağ siyasetin alacağı; yani bir Türkiye koalisyonu olacağı düşünülen partiye bırakmış...

Eğer sosyal demokrat olması düşünülseydi, zaten tabelada yaşayan bir SHP vardı...

Başarılı bir geçmişi vardı ama İstanbul seçiminde belediye başkanı adayı koyarak Erdoğan'ın yolunu açmıştı...

Sanırım bundan dolayı tabela partisi yerine yeni parti kuruldu...

Şimdi soru şu: Bu kurulan yeni parti, bize "yeni" olarak sadece Erdoğan'ı yeneceğiz demekten başka ne söyleyecek?

Yeni partinin; yeni bir stratejisi, yeni bir yolu, yeni bir duruşu olması gerekli. Fakat bize, milletvekilleri ile acele şekilde kurulmuş bir siyasi partinin geçmişin tortularını, CHP içindeki kaosu, kriz yönetememesini yeni olana taşımış olduğunu gösteriyor...

Sorun yalnızca logo değildir; logo, arkasındaki siyasi anlayışın ilk görünen yüzüdür. Örneğin Deniz Baykal, 12 Eylül öncesi CHP içindeki hizbin başıydı ve sürekli Ecevit ile rekabet içindeydi. Deniz Baykal ve arkadaşları ancak 12 Eylül askerî darbesi sonrası partinin başına geçeceklerdir.

Bülent Ecevit CHP’si, "ortanın solu" iken; Deniz Baykal'ın CHP'si, anayasanın ruhuna uygun ikinci parti; sadece muhalif kal, para ile kal, seçmenini oyala, yerelden elde edeceğin belediye başkanları ile seçim dönemini kurtar stratejisi ile bir gelenek oluşturdu...

Bu gelenek henüz yenilmiş değildir. Çünkü Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel'in kavgası bize yeni bir siyaseti sunmadı. Parlak sloganlar, parlak söylemler; popüler ve genç ile eski, yaşlı adamın kavgası olarak yansıdı...

Kılıçdaroğlu’nun sessizliği iktidarın “muhalefeti dağıt, yeniden biçimlendir”  politikası içinde politik güce dönüştü ve o güç 'mutlak butlan' ile hayata geçirildi.

Kısaca; Baykal'ı parti liderliğine getiren 12 Eylül, Kılıçdaroğlu'nu iktidara taşıyan ise mutlak butlan... Özneler farklı, yol farklı ama sonuç ortaktır.

Sonuçta "bir bilen", "derin devlet", "devlet aklı"... Hâlâ görevde demek isteniyor... Çünkü logo, partinin ilk cümlesidir. Dinlemeyi bilen için çok şey söyler.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.

Sandık Renkleri Verir, İktidar Yeniden Boyar.


Her seçim sonrası seçim bölgelerine bir renk vermek modadır. Yeşil, turuncu, kırmızı. Kısacası siyasi eğilime göre renkler seçilir. AKP hep koyu sarı rengi almıştır; belki de ılımlı İslam anlayışını sembolize ettiği düşüncesiyle. DEM Parti'nin rengi mordur; feminizm olarak mı okunuyor? MHP kahverengidir. CHP ise kırmızıdır; sonuçta kurucu parti.

Ancak bu renkler, yalnızca seçim gecesinin fotoğrafını gösterir; sonrasında yaşananlar ise o fotoğrafı değiştirebilir.

Ortaya çıkan bu haritayla seçmenin nabzı tutulmuş olur ve iktidar partisi ile yerel yönetimler arasındaki fark ortaya çıkar. Çünkü seçim haritası yalnızca seçmenin tercihlerini değil, iktidarın o tercihlere nasıl müdahale ettiğini de göstermeye başlar.

Bizde her seçimden sonra oluşturulan bu renkli tablo, kayyum atamaları ile önce mor renklerin azalmasına, ardından mahkeme kararları ve soruşturmaların devreye girmesine yol açar; kırmızı renk yerini sarıya bırakır. Dünyada mahkemeleri seçim sandığı olarak kullanan başka iktidarlar var mı, mutlaka vardır; Böylece seçimi kaybeden iktidar, mahkeme kararları ve kayyum atamalarıyla yeniden kazanma yoluna gider. Kaybeden her zaman kazanır! Elbette iktidardaysa...

Ülkede seçim tarihi bekleniyor; güya renkler yeniden rayına otursun diye. Ama seçimi hukuki düzenlemelerle belirleyen bir iktidar var. Ayrıca iktidar, kazanacağını düşündüğü anda ülkeyi erken seçime götürme hakkına sahip. Keyfine bağlı bir durum. Üstelik bu yalnızca Türkiye'ye özgü bir tartışma da değildir. Nikaragua'da iktidarın, muhalefetin seçimi kazanma ihtimali var diyerek seçimleri iptal etmesi de bir vaka olarak önümüzde duruyor... Türkiye'de yöntem farklı olsa da benzer tartışmaların yaşanabileceğine ilişkin kaygılar dile getiriliyor.

Bizde seçim belki iptal olmaz; ancak anayasa değişikliğiyle ertelenebilir. Liderimizin sağlık durumunun ne olduğu önemlidir burada...

Bütün bu süreç, seçim haritasının zaman içinde yeniden şekillenmesine yol açıyor. Sonuçta renkler değişiyor. Yerel yönetimlerin mali kaynaklarını yöneten seçilmişlerin yerini atanmışlar alıyor. Böylece seçmenin değil, iktidarın tercih ettiği isimler başkanlık koltuğuna oturabilir.


Bir belediye başkanı hakkında soruşturma açılması demek, o başkanın gözaltına alınıp mahkemede suçsuzluğunu kanıtlaması gerektiği demektir... Sonuçta bizde hep var olan bir durum: Mahkemeler suçluyu bulmak ile yükümlü değildir; olaylara bir fail bulur, mahkeme önüne gelir, o gelen kişi suçsuzluğunu ispatlamak ile yükümlüdür. Eskiden işkence ile alınan ifadeler geçerliydi, bugün tehditler ile alınan ifadeler geçerlidir... Sonuçta savcılar rahattır, savunma avukatları da savcılardan/mahkemelerden aldıkları görevleri yerine getirmek ile yükümlüdür...

Bu tabloyu yalnızca bugünün siyasi atmosferiyle açıklamak da mümkün değildir. Ülkenin kuruluş dönemindeki İstiklal Mahkemeleriyle başlayan anlayışın, isimler değişse de bugün de sürdüğünü yaşanan süreçlerden anlıyoruz.
Bütün bu gelişmeler bir araya geldiğinde ortaya şu tablo çıkıyor: Sandık renkleri verir, iktidar yeniden boyar. O yüzden bizde seçim gecesi ortaya çıkan harita hiçbir zaman son harita değildir. Asıl harita ise mahkeme kararları, kayyum atamaları, soruşturmalar ve siyasi hesaplar tamamlandıktan sonra ortaya çıkar. Seçmenin iradesi önce sandıkta sayılır, sonra başka masalarda yeniden hesaplanır. Sandık sonucu açıklar, son sözü ise iktidar söyler.

23 Temmuz 2026 Perşembe

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

Değişim Vaadi, Devam Garantisi

 

Türkiye'de sosyal demokrasinin en büyük paradoksu şudur: Değişim vaat eder, ama düzenin devamını garanti eder.

Sosyal demokratlardan hiçbir şey olmaz...

Bu fikrimi tarihin sayfalarına bakarak anlayabilirsiniz. Alman sosyal demokratlar yüzünden Rosa Lüksemburg ve Spartaküs Hareketi'nin sonunu biliriz... Arkasından ülkemizdeki serüveni Bülent Ecevit ile başlar, "ortanın solu" kavramı içinde yerini alır. Ecevit ne zaman iktidar olsa katliamlar arka arkaya gelir, solcu kahvehaneler kapatılır. Çünkü o, bağımsız devlet partisidir; sağa da sola da eşit mesafeden operasyon yapar. MC iktidarları sadece sola operasyon yaparken, Ecevit sağ ve solu aynı kategoriye koymuştur.

12 Eylül, sağı ve solu hücrelerde kaynaştırma, buluşturma politikası yapmış ve eşitlemiştir. Sağcılar ile solcular arasındaki en önemli fark, namaz kılınması ve İstiklal Marşı okunması konusundaki hevestir. Diğer şeyler hemen hemen kader birliği gibidir... Elbette, "sağcılara cinayet işler dedirtemezsiniz" politikasının etkisi 12 Eylül zindanlarında da devam etmiş; mezhep ve ırk kavramı üzerinden yazılı olmayan kurallar onlara daha fazla uygulanmış, Ermeni devrimciler daha ağır işkenceler görmüştür.

Necdet Calp ile başlayan bize özgü sosyal demokrat hareket, "halk" imgesini kullanarak siyasette yerini almıştır. İlk cepheleşme köprü satışı ile ortaya çıkmıştır. Özelleştirme ve karşıtı politika başarılı olmuş olacak ki, başörtüsü kavramı içinde de bir cepheleşmeye doğru geçilmiş ve ılımlı İslam iktidarının temelleri sağlam şekilde atılmıştır. Olmayan bir laikliğin savunulması adına sağ seçmen safları daha da sıklaşmış, "modern" yaşam tarzını savunan Kemalistler bir anlamda sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır.

Sosyal demokratlar, SODEP, SHP ve CHP ile birlikte Baykal hizbinin liderliğinde partinin genel politikasını "muhalif kal, iktidar olanı koru, kolla" anlayışı üzerine istikrarlı bir şekilde kurmuştur. Sonuç olarak Erdoğan karşıtlığı politikası, cepheleşmenin başka bir boyutunu ortaya çıkarmış; sözde laikler, cumhuriyetçiler ve sermaye grubunun sözcüsü olanlar Cumhuriyet mitingleri ile Erdoğan iktidarını daha da güçlendirmiş, Ergenekon ve Balyoz davalarının temelini atmıştır.

Aslında karşı olduğunu savunan ve koruyan anlayış, onun iktidarda daha uzun ve istikrarlı kalması için gerekli hukuki altyapıyı sağlayan yasaların Meclis'ten torba yasa ile geçmesine olanak sağlamıştır. Zaten Baykal ve Kılıçdaroğlu ile devam eden süreçte Erdoğan'ın karşısına öyle adaylar çıkarılmıştır ki amaç kazanmak değil, prosedürün yerini bulması olmuştur. Cepheleşen toplumda zaten çoğunluğu oluşturan sağ seçmen, kafası net ve vicdanı şeriat duygularıyla yüklü şekilde zaferlerine imza atmıştır.

Sonuçta Erdoğan ve ekibi başarılı olduğu için değil, tersine muhalefet öyle istediği için zor da olsa iktidarda kalması sağlanmıştır.

Sonuç olarak sosyal demokratlar ya da sözde demokratlar, tek lider ve tek görüş anlayışıyla, başka seçeneği olmayan seçmene dayattıkları politikalar nedeniyle sağın hizmetinde olmuştur. Bu oyunu bozan bugüne kadar sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimi olmuştur. O oyunu sanırım istemeden bozduğu için hedef olmuştur. Bugün yaşayacaklarını bilmiş olsaydı yine o başarıyı getirecek söylemlerde bulunur muydu? Bu konuda elimizde bir bilgi yok.

Sol politika üretmek yerine 'Özgür Özel'i test edelim', 'Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin' anlayışının bugüne kadar başarı getirmediği ortadadır. "Birlik", "birlikte muhalefet" ya da "cumhuriyet için birlik" gibi kavramlar da son elli yılda iktidarı değiştirmeye yetmemiştir.

Baştan beri ileri sürdüğüm tez değişmiyor: Sosyal demokratlardan bir şey olmaz. Bunu söylerken tek tek kişileri değil, yıllardır tekrar eden siyasal anlayışı kastediyorum. Değişim vaat eden, ancak sonuçta mevcut düzenin devamını sağlayan bir muhalefet anlayışı, iktidarın en güçlü rakibi değil, en güçlü güvencelerinden biri hâline gelmiştir.

Belki de bu hikâyenin en ironik özeti başlıktadır: Değişim vaadi, devam garantisine dönüşmüştür.

 

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

 

Kürt sorunu, Dersim'de işlenen Gülistan Doku cinayetiyle bir kez daha dolaylı biçimde gündeme gelmiştir.

Gülistan Doku cinayetinin, devletin gücünü kullanan bir valinin çocuğunun pervasızlığıyla ilişkili olduğu yönündeki iddialar, bir dönemin siyasal iklimine işaret etmektedir. İstediği kadına tecavüz edebilen, istediği kadını kaçırabilen, istediğine göz koyabilen; kısacası bir çete lideri gibi davranabilen bu pervasızlık, devlet korumasıyla büyüyen bir düzenin ürünüdür. "Şımarık" çocuğunu frenlemek yerine onun pervasızlığını devletin olanaklarıyla büyüten bir koruma mekanizması kurulmuştur. İstediği eve kamera yerleştiren, istediğini "anarşist" diyerek gözaltına aldıran ya da gözaltına alınmasa bile ona karşı orantısız güç kullanılmasına göz yuman; istemediğini ise yurt dışına sürgüne gönderip onun adına telefon hattı çıkararak tehditler savuran bu atmosfer, bir dönemin özeti gibidir.

Ne var ki Gülistan Doku olayı, tek başına münferit bir adli vaka olarak okunamaz. Onu mümkün kılan siyasal ve idari zihniyet, çok daha uzun bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır.

Elbette ülkemizdeki Kürt sorunu, 1980'li yıllarla başlamış bir olgu değildir. Kökleri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet rejiminin kuruluş sürecinde 12 Kürt isyanı yaşanmıştır. Her darbede Kürtler hedef olmuş; ileri gelenleri toplama kamplarına alınmış ya da sürgüne gönderilmiş, toplu davalar açılmış, ajanlık yaptıkları iddiasıyla suçlanmış ve ceza almışlardır. Sonuçta, "Kürt sorunu"nu ağza almak, öğretim üyeliğinin sona ermesi ya da uzun yıllar cezaevinde yatmak anlamına gelebilmiştir.

Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesine ilişkin devlet yaklaşımının dönemsel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir. Kürt sorunu, ulus-devlet fikriyatının ortaya çıktığı günden bugüne devlet açısından bir sorun olarak görülmüştür. Çünkü ulus-devlet anlayışında sorun; bölünme ve parçalanma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Devletin bekası, bütünlüğü ve millî sınırlarının korunması söylemi, aynı zamanda sömürgeleştirilen toprakların kaynaklarının merkeze aktarılmasının da meşruiyet zemini olmuştur. Kısacası "sorun" denilen şey, bir "çıban başı" olarak görülür; ya yok edilecek ya da asimile edilerek sessiz, Türk efendilerine hizmet eden bir topluluğa dönüştürülecektir. Bir zamanlar birkaç Kürtçe söz kullanmak dahi suç sayılırken, bugün Kürtçe türkülerin okunmasına izin verilmiş; ancak Meclis kürsüsünde hâlâ "bilinmeyen dil" ifadesi kullanılmaktadır.

Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Tam tersine, farklı araçlarla aynı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü düşündüren gelişmeler yaşanmaktadır.

Kürt sorunu, bir kadın cinayeti üzerinden yeniden görünür hâle gelmiştir. Çünkü bizim bilmediğimiz, ancak "devletin" bildiği bir süreç devam ediyor. "Terörsüz Türkiye" adı verilen bu sürecin nereye evrileceği henüz belli değildir. Ancak muhatapların açıklamaları arasında dikkat çeken nokta, aslında köklü bir değişimin olmayacağı izlenimidir. Eşitlikten söz edilmemekte; daha çok Türk halkının bekası, geleceği ve Misak-ı Millî sınırları içinde sorunsuz bir yaşam vaat edilmektedir. Kısacası "sorunsuzluk" denilen şey, sıcak çatışmanın olmadığı; buna karşılık düşük yoğunluklu siyasal hareketlerin varlığını sürdürdüğü bir düzeni ifade etmektedir.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca yeni sürecin kendisi değil, o sürecin hangi devlet anlayışı üzerine inşa edildiğidir. Eski tas, eski hamam yerine; yeni bir hamam ve yeni araçlar mı ikame edilecek? Asıl soru ise şudur: Devlet, "Kürt sorunu" dediği şeyi gerçekten çözmeye mi çalışıyor, yoksa yalnızca yönetme biçimini mi değiştiriyor? Çünkü sorun, eşit yurttaşlık talebini bir güvenlik meselesi olarak görmeye devam ettiği sürece, yalnızca yöntemler değişir; sonuç değişmez. Bu nedenle devlet, kendi "sorununu" çözme biçimini değiştirmediği sürece, Gülistan'ın sonu bu ülkenin bitmeyen hikâyesi olmaya devam edecektir.

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Tabela Değişiyor, Düzen Aynı

Türkiye'deki tüm sosyalist siyasi partileri toplarsınız, "mutlak butlan" CHP kitlesi kadar etmiyor. Diyeceksiniz ki onlarda para var, Kemalizm hamuru var, Aleviler var... Yani henüz mecliste seçime gitmeden bir siyasi partinin eridiğine şahit oluyoruz. Ama yok olmuyor; mecliste vekilleri, belediye başkanları ve belediye meclislerinde seçilmiş üyeleriyle ayakta kalacak.

CHP seçimle meclis dışında kaldı, bir de kapatılmış parti tarihi var. Meclis dışına düşürme kabiliyeti bir MHP'nin, bir de CHP'nin tarihinde bulunuyor. Onları meclis dışına düşüren liderler zamanında parti liderliğini bırakmadı. MHP hâlâ aynı liderle yoluna devam ediyor.

Şimdi CHP, Kılıçdaroğlu Partisi kimliğine büründü.

MHP zaten Devlet Bahçeli partisidir.

Peki Erdoğan partisi neden bu iki partinin kaderini yaşamadı?

Çünkü iktidardan düşmediği için. Düştüğü an Özal'ın ANAP'ı olacak.

ANAP hâlâ var mı?

Evet, varlığını koruyor.

Şimdi, yeni kurulacak olan ya da kurulmuş olan siyasi partinin, bu partiler çöplüğü içindeki yeri ve görevi ne olacak?

"Erdoğan gitsin de ne olursa olsun" partisi adını almış olsaydı, kesin kemikleşmiş oyu vardı.

Osmanlı'da da Müslüman'da da oyun ve hile bitmez...

Bakalım yeni siyasi partinin başından neler gelip geçecek. Ama "mutlak butlan" kesin geçmeyeceğini şimdiden ilan ediyorum!

Sağ siyasetin hâkim olduğu yerde neden sosyalistler kitleselleşmek için uğraşmak yerine, "Var olsun, küçük olsun, benim olsun." diyerek tabela partisi konumundan (tabela dediğime bakmayın; Özgür Özel mitinglerinde kırlangıç sallamak) çıkmak için gayret etmezler?

Neden DEM Parti içinde, DEM liderliğindeki HDK içinde yer alarak vekillik pazarlığı yapmaları dışında görünür olamıyorlar? Şimdi mecliste kaç sosyalist vekil var?

CHP neden geçmişte bir tane bile sosyalist vekili meclise taşımadı da; nerede sağcı, omurgasız, dinci, seçildiği gün karşısında konumlandığı AKP saflarına katılan vekil varsa onları taşıdı?

Bugün mecliste ve belediyelerde CHP tabelası altında seçilmiş ama AKP saflarında siyaset yapanların bolluğu var.

Bu sadece Erdoğan'ın siyasetini başarılı şekilde yürüttüğü ya da sadece hukuku silah olarak kullandığı veya dini siyasetin maşası yaptığı için olmadı diye düşünüyorum. Siz, şu anda kahraman olarak gördüklerinizin hiç mi bu tabloda fırça izini görmezsiniz?

Yeni partinin geçmişi bana güven vermediği için, gelecek açısından da AKP için vekil toplayan, muhalefeti peşinden sürükleyen bir parti görünümü vermektedir.

Orası, parasıyla pazar günleri Halk TV sabah programına çıkıp türkü söyleyenlerin partisi olmaya mı devam edecek; yoksa gerçekten düzenin aksayan yönlerini düzeltip emekliye hak ettiği yaşamı sunacak bir parti mi olacak?

Bugün var olan tüm siyasi partiler emeklilerin durumundan şikâyetçi değil; programları da yok.

TÜİK gibi bir yalan makinesinin verilerini gerçek kabul edip, "Aslında yalan ama gerçek; ne yapalım, elimizden bir şey gelmez." diyerek Erdoğan ve ekibinin emekçiyi yok ettiği, çaresiz bıraktığı düzenden sözde de olsa şikâyet etmeyenlerin birliği konumundalar.

Özgür Özel belediyeciliği İstanbul'da yaşanıyor. Fakir daha da fakir olurken, kendileri suya ve ulaşıma zam yapmakta geri durmuyor. Bir iki lokanta açmış, bir iki çocuk yuvası kurmuş diye sosyal belediyecilik olmaz. Şehirlerde Yenikapı alanında festival adı altında şenlikler düzenleyip yerel olana biraz görünürlük kazandırmak ve yemek pazarlama çadırları kurdurmak sosyal belediyecilik değildir.

Bugün halkı, fakiri, mazlumu ve ötekileştirilmişleri kucaklayan ne yazık ki bir siyasi parti yok.

Sosyalistler üzerine alınmasınlar; onların kucaklayacak ne kolları ne de kadroları var. Bir iki eylem yapıp elli kişiyi toplayarak, her renkten flamalarla polisin karşısında durmak siyaset değildir.

Sosyalistleri bir türlü anlamıyorum. "Katıl, büyüyelim." çağrısı yapıyorlar ama katılsan da büyümeyen, gelecek perspektifi olmayan; aşiret, tarikat, dergâh artık adına ne derseniz deyin öyle bir yapı görünümündeler. Sınıf partisi özelliklerini bir türlü göremedim. Umarım olurlar da ben de gönül bağı kurarım.

Ellerinde burjuva devlet bayraklarıyla sınıf mücadelesi yapılmaz. Bunu her sosyalist bilir. Ama burjuva devlet bayrağı olmadan dolaşınca "'gavur' muamelesi görüyoruz, en iyisi bayrağın altına sığınalım, bize saldırı olmasın." mantığıyla yapılan her hareket, aslında sağ siyaseti beslemekten başka bir işleve sahip değildir.

Sınıf mücadelesi, sınıfın imgeleriyle ve sınıfın bayrağıyla olur. İşçi sınıfını burjuvazinin taşıdığı bayraklar temsil edemez. Olursa ne olur? İşte içinde bulunduğumuz zamanda sosyalistlerin durumu olur. İleri gidemezler ve sürekli Erdoğan karşıtlığı üzerinden, Erdoğan'a karşı olan her mitingde görünür olmak için kırlangıç sallayan; sadece kırlangıç sallamak için kadrolu elemanları olan yapılara dönüşürler.

Sınıf mücadelesi olmayan yerde ne özgürlük olur, ne demokrasi, ne de mazlumların hakları. Olsa olsa onlara sunulan; biat etmek ve sessizce başlarına geleni kader diyerek katlanmaktır.


21 Temmuz 2026 Salı

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Başarının Ölçüsü: Kaç Kez Yakalandın?

Türkiye'de devrimcilik denince, çoğu zaman cezaevinde yatmak ya da polis sorgusundan başarılı bir şekilde çıkmak akla geliyor. Hatta birçok yapı, her eylemde gözaltına alınan veya tutuklanan kişileri izler; onlardan hangisinin ileri ki zamanlarda devrimcilik yapacağını anlamaya çalışır. Polisin bildiği kişileri, sol yapılar da bilmek ister. Kime ne kadar emek harcayacağını, kimin militan, kimin sempatizan olacağını ve ileri ki zamanlarda arkadaş çevresi içinde kalıp kalamayacağını tahmin etmek ister.

Her devrimci yapıya insanlar girer ve çıkar; çünkü sonuçta bu gönüllü bir şeydir. Profesyonel olanlar için ise artık bu girip çıkma meselesi söz konusu olmaz. Devrim yolunda insan, başına ne gelebileceğini yaşayarak öğrenir.

Ben ise genel bu kanının dışında düşünürüm. Önemli olanın, polis karakoluna düşmeden devrim için elinden geldiğince bir şeyler yapmak olduğunu düşünüyorum. Yani kendisini iyi kamufle edip, devrimci yolda bir tuğla koymak bana daha değerli gelir. Göz önünde olan, ne yapacağı önceden tahmin edilen insanların devrimci hareketi ileriye taşıyabileceği ihtimalini düşük görenlerdenim.

Devrimcilik anlayışı ile sistem içinde verilen hukuki mücadele arasındaki farkı görmek için, avukatların bu süreçteki yerini de ayrıca değerlendirmek gerekir.

Avukatların bir öğretmen olarak görülmesi meselesine gelince; hiçbir avukat öğretmen değildir. Sadece sistemin içinde, hukuk ve yasalar çerçevesinde nasıl hareket edileceğini bilirler ve müvekkillerini o sınırlar içinde savunurlar. Akıllı bir avukat, müvekkilini içeride değil dışarıda tutmak için sadece yasalar içinde bir yol haritası çizebilir, ona öğütlerde bulunabilir. Ama bu öğütlerin siyasi davalarda her zaman işe yaramadığı ortadadır. Çünkü idam edilmiş insanların da avukatları vardı, müebbet ceza alanların da.

Avukatlığın sınırı, siyasi iradenin ona bıraktığı alan kadardır. Avukatlar bazı müvekkillerine duygusal yaklaşabilir, ancak genel olarak parasını aldığı kadar hizmette bulunur. Bazı siyasi davalarda ise gönüllü savunma yapabilirler; bu tamamen o avukatın iradesi altındadır. Meşhur olan avukatlar ise bazı davaları prestij olarak alarak daha fazla müşteriye ulaşabilirler.

Devrimci olmak demek, yanında mutlaka bir avukatın olacağı anlamına gelmemelidir. Ama bizde sanki tüm devrimcilerin bir avukatı vardır gibi bir anlayış oluşmuştur.

Bu anlayış sadece bireysel davalarla sınırlı değildir. Avukatların sistem içindeki konumuna bakıldığında da benzer bir durum görülmektedir.

Sonuç olarak, bugün Meclisimizde avukat kökenli milletvekillerinin sayısı fazladır. Fakat bu kadar avukatın olduğu bir Meclis'te alınan hukuki kararların büyük bölümü, var olan hakların daha da yok edilmesi üzerine olmuştur.

Avukatlar bu sistemin içinde, sistemin tanımış olduğu haklar çerçevesinde hareket eden; emek sarf etmeden, sadece hukuki bilgileri çerçevesinde çalışan profesyonel bir meslek grubudur. Onları hayatta tutan işler de, sistemin yaratmış olduğu karmaşık ilişki ağının daha da karmaşık hâle gelmesi üzerinden bir düzen arayışından başka bir şey değildir.

Avukatlık mesleğinin varlığı, büyük ölçüde toplumun oluşturduğu bu karmaşık hukuki ilişkiler ağıyla bağlantılıdır. İlişkiler karmaşıklaştıkça hukuki uzmanlığa duyulan ihtiyaç da artar. Bu nedenle avukatların faaliyet alanı, büyük ölçüde sistem içinde ortaya çıkan sorunlara yine sistemin kendi sınırları içinde çözüm üretmeye dayanır.

Sonuç olarak devrimcilik, cezaevine girip çıkmak ya da polis sorgusundan başarılı olup olmamak değildir. Aslında bir insan yakalanıyorsa, o işinde başarısız demektir ya da içinde olduğu siyasi hareketin aksayan bir ilişkiler ağı mevcut demektir.

 

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Geçenlerde bir arkadaşımın çocuğu öldü. Nasıl öldüğü muamma ama sonuç ortada; artık aramızda değil... Her insanın başına gelebilir bu durum ama ben bugünün atmosferinden bahsetmek için o ölümü bahane olarak kullanacağım; o olayla doğrudan bağ kurmadan, ona paralel bir durumdan söz edeceğim...

Günümüzde çocuklar annelerinden ve babalarından daha fazla tüketici. Emek harcamadan ebeveynleri üzerinden geçinmeyi, yaşamayı, konforunu geliştirmeyi kullanıyor. Kısacası tüketimde annesinden ve babasından ileri, sorumluluk açısından geri konumda...

Tarih bize hep ileri gideceksin demedi; zaman zaman diyalektik yasası da geri işler...

"Ben babamdan ileri, oğlumdan/kızımdan geriyim." lafı boşa düşüyor...

Bu kuşaklara isim vermek moda oldu. Artık hangi harfin kullanıldığının da pek önemi yok. Çünkü bizim torunlarımız, çocuklarımız tüketim çılgınlığının akışına kapılmış; herhangi bir sorumluluk duymayan, önüne geleni yıkıp yerine yeni bir şey koymadan, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi çarparak ilerliyor. Sonunda bir çıkmaz sokakta, önüne konulan ya da zaten var olan duvara çarparak bu yolculuğu sonlandıracak...

Bu değişim bir günde olmadı. Çocukların değişmesinden önce aile değişti; aileden önce ise yaşamı belirleyen ekonomik ve siyasal düzen değişti. Bugün gördüğümüz sonuç, uzun yıllara yayılan bu dönüşümün birikimidir.

Eskiden daire almak, yatırım yapmak önemliydi. Çünkü gelecek sorunu, eskiden daha fazla üzerimize binmiş bir mirastı. Babamızdan aldığımız mirası geliştirip çocuğumuza aktarmak gibi bir kültürden geliyorduk. Miras yiyen yerine mirası büyüten kuşaklar, ulus devlet anlayışına uygundu. Çünkü sermaye birikimi, feodal yapının parçalanması ve daha konforlu bir yaşam uğruna eskisini yıkıp yerine daha gösterişli beton yapılar inşa etmekti. Lüks hayat özlenen, hedeflenen bir yaşam biçimiydi. Köşklerden çıkıp apartman dairesinde yaşamak, lüks yaşamın sembolüydü...

Bu yaşam biçimi onlarca yıl sahnede tiye alındı ama ulus devlet mantığı içinde olması gerekendi...

Ulus devletin yıkılması için 12 Eylül gerekliydi. Çünkü geçmişin devrimcileri muhafazakâr bir yapıya dönüşmüş ve küreselleşme karşısında engel hâline gelmişti. O engel, binlerce insanın kanı üzerine, 24 Ocak Kararları ile "amaca giden her yol mubahtır" mantığı içinde darbeyle aşıldı. İşkence tezgâhlarında faillere suç, suçlulara failler bulundu... Bu da siyasi savunma yerine bireysel savunmayı, işkenceye karşı direnişi, tek tip kıyafet dayatmasına karşı ölümü getirdi. Yaşayan devrimcilerin tasfiyesi, 12 Eylül zihniyetinin cezaevleri üzerindeki tercihleriyle devam etti. Yaşayan devrimcileri hain diyerek şişlemek de bir dönem modası oldu. Sonuçta devrimci hareket en önemli kadrolarını kaybetti; geleceğe giden halka bu sayede kırıldı. Yerini küreselleşmenin liberal düşüncesi ve yaşam biçimi aldı.

Liberalizm ise çocuğunu üretici değil, tüketici yapan koruyucu bir anlayışı geliştirdi...

İşte bu siyasal ve ekonomik dönüşüm yalnızca devletin yapısını değiştirmedi; aileyi, çocuk yetiştirme anlayışını ve gündelik hayatı da yeniden biçimlendirdi. Bugün çocukların dünyasına baktığımızda gördüğümüz tablo, biraz da bu dönüşümün doğal sonucudur.

Koruyucu ebeveyn, çocukları için gelecek planladı. O geleceğe ulaştırmak için çocuklarını en pahalı dershanelere gönderdi, en prestijli okullarda okutmak için her türlü özveriyi gösterdi. Devrimci olmasın da kendisini kurtarsın, sermaye için akıllı, onlara en iyi hizmeti veren çalışan olsun diye uğraştı. Kısacası çocuğu daha rahat, daha konforlu yaşasın diye kendisini feda etti!

Fedakâr aile, fedakâr çocuklar yetiştirdi!

Fedakâr çocuklar ise kendi yaşadıkları o at yarışı sürecini çocukları yaşamasın diye, elde ettikleri konforu çocuklarının geleceği için kullanmaya başladı...

Konforlu yaşamın bir bedeli vardır...

O bedel çok ağır ödendi...

Sonuçta çocukların okula gönderilerek elimizden çalınmasına olanak veren sistem, okula göndermeden de çocukların piyasanın tüketici bireyleri olması için sağlam adımlar attı...

Üreten değil, tüketen!

Her alanda tüketim çılgınlığı başladı. Kim neden tükettiğini bilmeden toplumun sürü hâli daha belirleyici oldu...

Sahillerde yazlık alma, alamayanlar için dönemlik daire kiralama gibi "dahiyane" fikirler hayata geçti... Kısacası geçmişin tüm birikimi piyasada hareket eden paraya dönüştü...

Dünya küçüldü ve tüketim her alanda daha da arttı...

Küçülen dünyada tüm bireyler birbirine benzemeye başladı; yerel olan ortadan kalktı...

Hangi ülkeye, hangi şehre giderseniz gidin benzer kıyafetli insanlar, benzer konutlar, benzer sokaklar görmeye başladınız. O klasik otantik yaşam, yerel kıyafetler ortadan kalktı; onlar ancak turistik birer tüketim aracına dönüştü...

Amerika'da bir ailenin çocuğu nasıl yetişiyorsa bizde de çocuklar aynı şekilde yetişmeye başladı. Ama ekonomi konusu başlarda pek ciddiye alınmadı. Zaman içinde ekonomi en önemli faktörlerden biri hâline geldi. Aynı markalar bizde daha pahalıya satılır oldu. Aynı markaları her ülkede çocuklar ellerinde taşır oldu. Dünya markalar üzerinden dönmeye başladı. O markaya ulaşamayan çocuk, aile içi cinayete kadar giden zorbalık günlerinin başlamasını hızlandırdı...

Geliri farklı olan insanların aynı şeyleri tüketmesi, hızlı borçlanmayı olağan hâle getirdi...

Tüketici kredisi...

Bankaların bulduğu, siyasi iktidarlar tarafından teşvik edilen bir şeye dönüştü. Geliri olmayanlara bile, aylık maaş alanlara verilen promosyonlarla daha hızlı borçlanmanın yolları açıldı...

Çocuğunun konforu için borçlandı...

Borç, geçmişin mirasının piyasaya sürülmesi anlamına gelir...

Önce aileden gelen miraslar satıldı...

Sonra birikimler...

Sonra ise...

Uyuşturucudan ölen çocuklar...

Kalp krizi geçiren gençler...

Bankalara borçlanmış aileler...

Borcu borçla kapatma süreci... Ve bu süreç, bir yere gelince tıkanacaktı...

Tıkandı...

Ölen çocuklar bir anlamda ailelerini kurtardı. Çünkü artık daha fazla tüketemeyecek, aile içindeki şiddeti beslemeyecek konuma geldiler. Ya yaşayanlar?

Onlar bu atmosferin girdabında savrulmaya devam ediyor. Çünkü ihtiyaçları karşılanmadığı anda her yolu mubah gören bir çete anlayışına doğru evrildiler...

İslam dünyası çocuklarını cihat gibi soyut şeylerin kurbanı yaparak bu girdabı kontrol etmeye çalıştı. Batı dünyasında ise okulları basan çocukların katliamı olağan hâle geldi. Sonuçta kurban da katil de aynı yerden beslenen bir kaosun ürünü oldu...

Kapitalist sistemi sorgulamayan her düşünce yöntemi, kapitalizmin bu krizini besleyen ve büyüten bir şeye dönüştü...

Liderlerin her birinin aşırı sağcı ve otokrat olması tesadüfi değildir. Çünkü küreselleşmenin önündeki en büyük engel hukuktur. Ulus devleti yıktılar ama yerine bir şey kurmadılar. Kapitalist sistem tek çıkış yolunu, önceki iki paylaşım savaşında olduğu gibi, yeni bir dünya savaşında ve silahlanmada buldu. Silahlanan ülkeler bir gün gelecek ve çarpışacak...

Geçenlerde bir çocukla karşılaştım. "Ne güzel bir şeysin..." diyerek elimi başına doğru uzattığımda, "Beni seveceksen para ver." dedi. Cep harçlığı yoksa sevgi de yok der gibi kızgınca bana baktı...

Belki de o çocuk yalnız değildi. Yalnızca içinde yaşadığı çağın dilini konuşuyordu. Sevginin bile piyasa mantığıyla ölçüldüğü bir dünyada, çocukların parayı sevgiden daha gerçek sanması artık şaşırtıcı değil.

Sonuçta her şeyi paraya endeksleyen kuşaklar elbette paraya ulaşmak için her yolu mubah görecektir...

Belki de asıl sorun çocuklar değildir. Sorun, çocuklarını tüketici olarak yetiştiren, sevgiyi bile parayla ölçen, geleceği borçla satın almaya çalışan bir düzenin kendisidir. Bugün çocuklar yalnızca anne ve babalarının cebini tüketmiyor; onların umutlarını, emeklerini ve yarınlarını da tüketiyor. Aileler ise çocuklarına gelecek bırakmaya çalışırken, farkına varmadan onlara borç, yalnızlık ve tükenmişlik bırakıyor.

Borçlu çocuklar ile tükenen aileler aynı hikâyenin iki farklı yüzüdür. O hikâyeyi yazan ise tek tek insanlar değil, tüketimi yaşamın tek anlamı hâline getiren kapitalist sistemdir. Bu sistem sorgulanmadıkça ne borç bitecek ne aile yeniden güçlenecek ne de çocuklar gerçekten özgürleşecektir.

Bugün büyükbabaların ve büyükannelerin tek görevi vardır: Çocuklarının çocuklarına bakmak, onlara cep harçlığı vermek. Vermeyen olursa katil olan torunlar zamanından geçiyoruz...

16 Temmuz 2026 Perşembe

Alman Hukukunun Seçici Vicdanı

Alman Hukukunun Seçici Vicdanı

Hukukun evrensel olduğu söylenir. Özellikle de konu Almanya olunca bu söylem daha güçlü dile getirilir. Nazi suçları yargılanır, savaş suçları yargılanır, IŞİD üyeleri dünyanın başka bir ülkesinde suç işlemiş olsa bile Alman mahkemelerinde hâkim karşısına çıkarılabilir. Evrensel yargı ilkesi denildiğinde akla gelen ülkelerden biri de Almanya'dır.

Kulağa oldukça güven verici geliyor.

Ta ki akla tek bir soru gelene kadar:

Peki Sivas?

Aslında bu soru yalnızca Sivas Katliamı ile ilgili değildir. Daha büyük bir sorunun kapısını aralar: Hukuk gerçekten evrensel midir, yoksa evrenselliği de siyasetin ihtiyaçlarına göre mi belirlenmektedir?

Devlet dediğimiz yapı, her zaman önce kendi çıkarını korur. Bu yalnızca Almanya için değil, ulus devlet modelinin genel karakteridir. Hukuk da çoğu zaman bu çıkarın dışında hareket etmez. Önce devlet gelir, sonra toplum. Toplumun içinde de "biz" ve "ötekiler" ayrımı, tarih boyunca farklı biçimlerde kendisini göstermiştir.

Fırsat eşitliği, hukuk devleti ve evrensel değerler elbette önemlidir. Ancak bunlar, devletlerin tarihsel reflekslerini bir gecede değiştirmez. Ulus devletler, kendi kurucu unsurunu korumaya öncelik verir. Bunun bedelini ise çoğu zaman "öteki" olarak tanımlanan kesimler öder.

Bu da yalnızca teorik bir tespit değildir.

Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur.

Türkiye'de Varlık Vergisi bunun hukuki zemine oturtulmuş örneklerinden biridir. Bunun yanında Çanakkale olayları, 6-7 Eylül Olayları ve "Yahudi kızı kaçırma" bahanesiyle İstanbul Bankalar Caddesi'ndeki Yahudi bankerlerin mallarına el konulması da aynı zihniyetin farklı dönemlerdeki yansımaları olarak değerlendirilebilir. Kısaca buna pogrom deniliyor. Bunu özellikle yazıyorum; çünkü bu kavram kullanılmadığında çoğu zaman eksik bırakıldığı söyleniyor.

Şimdi yeniden Almanya'ya dönelim.

Alman devleti gerektiğinde hukukunu son derece kararlı biçimde işletiyor. Gerektiğinde ise "Bu, başka ülkelerin kendi iç meselesidir." diyerek uzaktan izlemeyi tercih edebiliyor.

Bunun örnekleri de var.

PKK davası Almanya'da görüldü. Dava, siyasi savunmalar eşliğinde devam etti. Aynı şekilde IŞİD mensupları, Irak sınırları içerisinde işledikleri suçlardan dolayı Almanya'da yargılanabiliyor. Çünkü söz konusu olan insanlığa karşı suçlar olduğunda, ulusal sınırların tek başına yeterli olmadığı kabul ediliyor.

Tam da burada asıl soru ortaya çıkıyor.

Sivas Katliamı neden Almanya'da dava konusu olmuyor?

Sivas Katliamı'nın birinci derecede sorumluları arasında gösterilen bazı isimlerin bugün Almanya'da mülteci ya da farklı oturum statüleriyle yaşamlarını sürdürdüğü biliniyor. Üstelik Almanya'da, Sivas'ta eşini, çocuğunu, kardeşini ya da yakınını kaybetmiş insanlar da yaşıyor.

Peki Alman devleti bu tabloya nasıl bakıyor?

Bu olay Türkiye'nin iç işi olduğu için mi sessiz kalıyor?

Eğer öyleyse, aynı yaklaşım neden IŞİD davalarında geçerli olmuyor?

İşte bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Almanya'nın evrensel yargı yetkisi Sivas'a gelince mi pasaport kontrolüne takılıyor?

Sivas Katliamı yalnızca Türkiye'nin iç meselesi olarak görülemez. Çünkü orada hedef alınan yalnızca insanlar değildi; farklı inançların birlikte yaşayabilme iradesiydi. Dahası, bugün IŞİD'in Ezidi kadınlarına yaptıklarını konuşurken de aynı nefret ideolojisinin nasıl cesaret kazandığını tartışıyoruz. Tarih, birbirinden kopuk yaşanmaz. Cezasız bırakılan her organize nefret suçu, kendisinden sonra gelecek olanlara cesaret verir.

Bu nedenle mesele yalnızca geçmişle hesaplaşmak değildir.

Mesele, hukukun gerçekten evrensel olup olmadığını sınamaktır.

Eğer insanlığa karşı suçların gerçekten bir sınırı yoksa, Sivas'ın da olmamalıdır.

Yok eğer bazı suçlar sınırı geçebiliyor, bazıları ise gümrük kapısında bekletiliyorsa; o zaman tartışmamız gereken şey hukukun evrenselliği değil, vicdanın milliyetidir.

Belki de bu yüzden asıl dava dosyası Sivas değildir.

Asıl dava dosyası, Alman hukukunun seçici vicdanıdır.

 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Bir Ateşin 33 Yılı

Bir Ateşin 33 Yılı

33 yıl geçmiş... Ne çabuk geçti, ne çabuk...

2 Temmuz için yola çıkmadan önce sevgili dostum Asaf Koçak ile görüşmüş, “dönüşte” diye sözleşmiştik. “Hadi,” demişti, “sen de gel...” İşim vardı, gitmem söz konusu değildi... Dönünce, o hırsız kılıklı birinden söz edeceğim demişti, edemedi...

Yanan otelde ölüme giderken mızıka çaldı. Mızıka çalmadığı anlarda Cumhuriyet gazetesine haber geçmişti: “İçeriden biri bildiriyor...”

İlk defa yaptığı bir heykel satılmıştı, üstelik bir sanat galerisinde... Deve kuşu... Onu yapmıştı. İbrahim Demirel’in galerisinde...

Bir şair kadına âşık olmuş...

O şair kadını Almanya’da görüşmüş, ondan dinlemiştim...

Sivas’ta kardeşi öldürülen gençler, ailelerin fertleri, sendikacı bir kadın arkadaşım ile gelmişlerdi. Onlardan dinlemiştim; benim olmadığım zamanları... Onları Hollanda’dan alıp evime getirmiştik. Benden sonra işkence tedavi merkezi olarak kullanılan Danimarka’daki psikolojik rehabilitasyon merkezine gittiler...

Asaf Koçak hem çizgi yoldaşımdı hem de dostumdu. Bunu bir iki defa daha yazmıştım... Şair dostumuz Adnan Yücel...

Üçümüzün Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, kapıya yakın bir masamız vardı. Şiir ve karikatürden söz ederdik. Her iki sanat birbirine o kadar yakındır ki; tüm şairler dostumuz, çizerler yoldaşımızdır...

33 yıl geçmiş sözleşmemizin üzerinden... 33 yıl ne kadar uzun, ne kadar kısa...

Daha dün gibi, acının yüreğime düştüğü an...

O acı her sene tazelenir, yeniden yanar, yeniden kulağıma mızıka sesi gelir...

Asaf’ın karikatür için mesleğinden istifa edip Ankara’ya geldiği günü anımsarım...

Verilen sözleri, tutulmayan sözleri... Kapağı olmayan albümü... Çok önem verirdi karikatüre... Onun hayat çizgisi, karikatüründeki çizgi olmuştu...

Sonra şair dostlarım gelir usuma...

Ozanlar...

Ozanların sazı ile semah öğrenmem...

Semah gösterilerinde saz çalmaları...

Alevi deyişleri...

Onlar gelir geçer usumdan...

Daha dün gibi benim çocukluğum, ölen dostlarımın arkasından ağıtlarım...

Ne kadar çok ağıt biriktirmişim?

Ne kadar dostum ışıklar içinde...

Ne kadar dostum usumun gri hücreleri arasında...

Ne kadar...

Zaman geçti gitti...

Onları yakan ateş, yıllar içinde daha çok insanı yaktı...

Canlı bomba ile, kılıç ile baş kestiler, kızları cariye yaptılar, köle pazarında sattılar... Siyasi İslam işte bu!

Sivas’ta benzin bidonu taşıyanlar, Ortadoğu’yu, ülkemizi bir ateş çemberine döndürdü...

Öldürdüler, “Allahu ekber” diye bağırdılar... “İşte cehennem ateşi” derken kahkaha ile güldüler...

Ortada benzin bidonu taşıyanlar, siyasi İslam’ın Arap Baharı olacağını hiç bilemeyeceklerdi. Öğrendiler... Arkalarına Amerikan emperyalizmini alınca ellerinden kılıç, vücutlarından bomba, akıllarından ölümden başka bir şey geçmedi. Her ölüm üzerine zafer nidaları oldu. “Allahu ekber” diye bağırmak... Bomba gökten düşüyor, “Allahu ekber”... Uzun namlular ile insan öldürüyorlar, “Allahu ekber”... Canlı bomba ölüme giderken “Allahu ekber” diye bağırıyordu...

Kısacası Sivas 2 Temmuz, “Allahu ekber” nidalarının bir sistematik saldırı sloganı olacağını kim düşünebilirdi?

Maraş, Çorum katliamı yapanlar da “Allahu ekber” diye bağırmışlardı...

Siyasi İslam kendisini iki kelime ile vücut bulmuş, siyasi iradesini ortaya koymuştu...

Onlar için özgürlük, kendilerinin sonsuz can alma, kendisi gibi olmayanı köle yapıp pazar kurup satma olarak algılanmıştı... Kadınları türbana, türban yetersiz diyerek peçe arkasına alıp, kadınların haklarını ortadan kaldırdılar. Pazarda alınıp satılan, yanında erkek olmadan çıkanları ise köle yapma, cezalandırma haklarını kendilerinde buldular...

33 yıl geçti ömrümden.

Asaf için 33 yıl geçmedi... Onun zamanı durdu. Ben ise yaşlandım, gözyaşım hep aynı yerde, kurumadan durdu...

 

"Münferit" Dediler...

"Münferit" Dediler...

2 Temmuz'u yalnızca bir katliam olarak değil, Türkiye'de siyasal dinci şiddetin en önemli kırılma noktalarından biri olarak da hatırlamak gerekir.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli ateşe verildi. 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Bu katliam, yalnızca bir linç değil; laik yaşama, düşünce özgürlüğüne ve farklı inançlara yönelik dinci nefretin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı zamanda, sonraki yıllarda Türkiye'nin karşılaşacağı radikal dinci şiddetin geriye dönüp bakıldığında en önemli kırılma noktalarından biri olarak görülebilir.

Sonraki yıllarda Türkiye, radikal İslamcı örgütlerin gerçekleştirdiği çok sayıda kitlesel saldırıya sahne oldu:

2 Temmuz 1993: Sivas (Madımak) Katliamı.

15 ve 20 Kasım 2003: İstanbul'da iki sinagog, HSBC Genel Müdürlüğü ve Birleşik Krallık Başkonsolosluğu El Kaide bağlantılı intihar saldırılarıyla hedef alındı.

11 Mayıs 2013: Reyhanlı saldırıları.

2013: IŞİD adı kullanılmaya başlandı.

20 Temmuz 2015: Suruç Katliamı (IŞİD).

10 Ekim 2015: Ankara Garı Katliamı (IŞİD).

12 Ocak 2016: Sultanahmet Meydanı saldırısı (IŞİD).

19 Mart 2016: İstanbul İstiklal Caddesi saldırısı (IŞİD).

28 Haziran 2016: Atatürk Havalimanı saldırısı (IŞİD).

1 Ocak 2017: Reina gece kulübü saldırısı (IŞİD).

Bu saldırıların failleri ve örgütsel yapıları farklı olsa da ortak paydaları, dinci aşırılıkçı ideolojiyi şiddetin gerekçesi olarak benimsemeleriydi.

2 Temmuz 1993, Türkiye'nin yakın tarihinde bu karanlık çizginin en erken ve en önemli kırılma noktalarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

"Münferit" dediler.

Sonra aynı nefret, başka şehirlerde, başka örgütlerin isimleriyle, başka yöntemlerle yeniden karşımıza çıktı.

İsimler değişti; El Kaide oldu, IŞİD oldu. Hedefler değişti; aydınlar, ibadethaneler, meydanlar, havaalanları, konserler, gece kulüpleri...

Ama nefretin beslendiği kaynak, farklı olmayı düşman gören aynı karanlık zihniyetti.

Bu yüzden 2 Temmuz'u anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; nefretin ve fanatizmin "münferit" olmadığını unutmamaktır. Unutulursa, tekrar eder.

 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Güce Rağmen Sanat

Güce Rağmen Sanat

Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden konuşabilme çabasıdır."

"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.

Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur; derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan etsin?

Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.

Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.

Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...

Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı; ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?

Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren yaratıcılar mı?

Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı bir şeyi yaratandır.

Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren eserlerine imza atmıştır.

Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.

Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da burada görünür hâle gelir.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.

Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan belki de yok etmiştir.

Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı; çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o, Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç karşısında boyun eğmişti.

Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?

Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de karşımıza çıkar.

Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının mezarı var?

Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?

Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.

Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir? Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz? En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine açıkça konuşmamıştır.

Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar da aynı tartışmanın içindedir.

Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan, doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör mü yapmış olur?

Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.

Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.

Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.

Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Sol neden bu hâle geldi diye kafa yoranlar vardır. Ben de onlara bir tiyo vermek isterim: Bu acıklı sonu belki de iki kelime anlatır: “illüzyon” ve “yalan”.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Nedir bu illüzyon?”

Olması gereken değil; algılanan ve görülen üzerine kurulu bir durumdur. Gerçek güç yerine, abartılmış bir güç ve örgütlülük görüntüsünün yaratılmasıdır.

12 Eylül işkence merkezinde, eski Dev-Genç liderlerinden biri, Merkez Komite’nin yakalandığı haberini alınca “İllüzyon dağıldı.” demiştir. Gerçekten de dağılan şey, örgütün yarattığı algının gerçek denilen duvarla çarpışmasıdır.

İşin gerçekliğinden haberdar olanlar, bu illüzyonu görmelerine rağmen sessizce olayların peşine takılmış, hatta bu illüzyonun devam etmesi için çaba sarf etmişlerdir.

Yalan meselesine gelince...

Bunu sık sık yazarım: “Polisin bildiğini yoldaşından saklayan...” Çünkü hiçbir somut durum açıkça konuşulmamış; siyasi çizginin belirsizlikleri içinde, farklı beklentilere cevap veren, ortaya yazılmış ama herkesin kendi duruş noktasına göre anlam yüklediği cümleler üretilmiştir. Kısacası, somut durumun somut tahlili yerine, geleceğe dair iyimser beklentiler üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

Anı değil, sürekli geleceği konuşmak; elde olmayan bir güç varmış gibi “devrim hemen şimdi olacak” anlayışıyla hareket etmek; gücün yetmediği koşullarda insanları korsan gösterilere çağırarak her türlü saldırıya açık bir kitlenin oluşmasına neden olmak bu anlayışın sonucudur.

Oysa birincil öncelik güvenlik olmalıdır. En az zararla en yüksek verimi elde etmek yerine, koşullara göre değil, kişinin bireysel yeteneğine bağlı kazanımlar beklenmiştir. Kısacası, insanlara güçlerinin üzerinde roller yüklenmiş ve bu rollerin gereğini yerine getirmeleri istenmiştir. Kişiler her türlü özveriyi göstermelerine rağmen, örgüt onlara sahip çıkamamış ve onları yalnız bırakmıştır.

12 Eylül, gerçek anlamda örgütsüzlüğün en çıplak biçimde ortaya serildiği dönemdir. Örgütsüz bireylerin kişisel çabalarıyla örgütler bir süre daha yaşamış, ancak zaman içinde sönümlenmiştir. Buna rağmen “Biz kandırıldık.” demeyi onur sorunu hâline getirenler, geçmişe sahip çıkmayı onura sahip çıkmak olarak algılamış; bu da geçmişle yüzleşmenin sözde kalmasına neden olmuştur.

Geçmişin zaafları konuşulmadan atılan her adım, aslında yenilgiyi ve o zaafları içinde taşır, hatta büyütür. Yüzleşme önce teoride başlar, ardından pratikte devam eder; son aşaması ise örgüttür.

Her yeni örgütsel yapı, geçmişin eleştirisi üzerine kurulmalıdır. Ancak o eleştiri yapılmadan, sanki geçmişin her yönüne sahip çıkılıyormuş gibi davranılması beklentileri büyütmekte; büyüyen bu beklentiler ise yeni hayal kırıklıklarının ve yıkımların temelini oluşturmaktadır.

Bugün solun, gerçek anlamda sol politika üretememesinin temel nedenlerinden biri de budur. Beklentilerin karşılanmaması, birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt düşüncelerin ve hayat anlayışlarının aynı yapı içinde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sol bir yapıdan aynı anda hem faşist, hem Kemalist/ulusalcı hem de devrimci düşüncenin çıkması tesadüf değildir.

Bunları besleyen temel unsur ise şudur: Polisin ve istihbarat örgütlerinin bildiğini arkadaşından, yoldaşından saklayan; bunların konuşulmasını sessizce geçiştiren her yapının kaçınılmaz sonu, nostaljik sohbetler ve mezarlık ziyaretleridir.

Son cümle olarak: ve illüzyon çöktüğünde geriye, gerçekle yüzleşmek yerine onu anmaya çalışan bir hafıza kalır.

 

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Mustafa Kemal’e bağlılığıyla bilinen Topal Osman, Samsun ve Giresun çevresindeki silahlı mücadelesiyle öne çıkar ve zamanla Çankaya Köşkü'nde görev alacak kadar yükselir. Millî Mücadele yıllarında Pontus hareketine karşı yürütülen operasyonlarda ve Koçgiri Harekâtı'nda etkin rol oynar. Yeni kurulmakta olan devletin silahlı muhaliflerine karşı yürütülen operasyonlarda acımasız yöntemleriyle tanınır. Çankaya’nın güvenliğinin sağlanmasında ve Mustafa Kemal’e yönelik askerî ve siyasî tehditlere karşı da sert ve tavizsiz bir tutum sergiler.

Bu süreçte, Mustafa Kemal’in en sert muhaliflerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923'te ortadan kaybolur. Kısa süre sonra cinayetin faili olarak Topal Osman gösterilir. Ali Şükrü Bey’in, Topal Osman’ın konutunda öldürüldüğü kabul edilmektedir.

Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından hakkında yakalama kararı çıkarılan Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman, Çankaya sırtlarındaki Papazın Bağı'nda Muhafız Taburu ile girdiği çatışmada 2 Nisan 1923 sabahı yaralı olarak ele geçirilir. Ardından İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı gövdesinden ayrılarak öldürülür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesine oy birliğiyle karar verir. Bunun üzerine daha önce öldürülüp gömülmüş olan Topal Osman’ın başsız cesedi mezardan çıkarılır ve Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en sıra dışı ve sembolik infazlarından biri olarak hafızalara geçer.

1925 yılında ise Mustafa Kemal’in emriyle Topal Osman’ın naaşı Giresun Kalesi’nde ilk gömüldüğü yerden alınarak kale içindeki anıt mezara nakledilir. Bu karar, birçok tarihçi tarafından Cumhuriyet yönetiminin Topal Osman’a yönelik resmî bir itibar iadesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu siyasi cinayet ve sonrasında yaşananlar, dönemin en sadık adamlarından biri ve sistemin tetikçisi olarak görülebilecek bir kişinin, şartlar değiştiğinde aynı sistem tarafından gözden çıkarılabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Osmanlı'dan miras kalan devlet geleneğinin yeni Cumhuriyet'in ilk yıllarında da farklı biçimlerde sürdüğü yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu kez saray değil, Meclis, bir milletvekilini öldüren kişinin cezalandırılmasını ister; Topal Osman öldürülür ve cesedi ibret olsun diye darağacında sergilenir.

Yıllar sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in, "Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir." sözü, devlet adına şiddet kullanan kişilere yönelik tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır. Bu söz doğrudan Topal Osman olayına ilişkin söylenmiş değildir; ancak birçok kişi tarafından bu tarihsel çizginin devamı niteliğinde değerlendirilmiştir...

Sonuçta Topal Osman’ın naaşı Giresun’a nakledilmiş, adına anıt mezar yapılmış ve heykeli dikilmiştir. Bu durum da Türkiye'de devlet, siyaset ve tarih arasındaki ilişkinin en tartışmalı örneklerinden biri olmaya devam etmektedir.

Elbette, devlet adına yalnızca cinayet işleyenlerin değil; devletin bekası ve siyasi iktidarın devamı adına muhalifleri kendi saflarına çekerek etkisizleştirenlerin de zamanı geldiğinde heykelleri dikilecektir.

Topal Osmanlar tarihin istisnası değil, sistemin ürettiği figürlerdir. Bu nedenle sistem değişmedikçe, yarattığı her boşluk yeni Topal Osmanlara alan açmaya devam edecektir.

27 Haziran 2026 Cumartesi

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

 

Potansiyel suçlu görünenlerin tutuklanması, gözaltına alınması olağan hâle getirildi.

NATO ilk defa zirve toplamıyor. Kurulduğu günden bugüne kadar değişik ülkelerde zirveleri oldu. O zirveler, ülkenin güvenlik güçleri ile NATO güvenlik güçlerinin zaman zaman iş birliğinin daha görünür hâle gelmesidir.

Sonuçta dünyayı yöneten bir örgüt, kendi liderlerinden birinin güvenliğini sağlayamamış olması büyük skandaldır. I. Dünya Savaşı'nı çıkaran suikast, bir güvenlik zaafı ve liderin pervasızlığıydı.

Eğer liderlerden birine suikast yapılması planlanıyorsa, o suikast planı; basit, lojistik ve istihbarat ağı olmayan örgütlerin yapacağı iş değildir. Yani devlet gibi güçlü, örgütlü bir yapısının olması şarttır. Bundan dolayı suikastların arkasında devletler aranır. Çünkü plan, koordinasyon, tetikçiyi, eğer isteniyorsa kaçırma; yoksa teslim edip suikast işini sulandırma gibi süreçler vardır. Mehmet Ali Ağca olayında bu yaşanmıştır. Kısaca, öyle bir iki kişinin kafa kafaya verip dörtlü yol bulup çapraz ateş ile yapacağı iş değildir. Çünkü suikastlar, hedef alıcı ve sonucu ile siyasi değişime ortam hazırlayacak şekilde olmalıdır.

Olof Palme cinayetinin tetikçisi yıllar sonra ortaya çıkarılmıştır. Ama o ortaya çıkarılan suikastçıya gelene kadar her türlü olasılık ve o olasılıklara uygun soruşturmalar devam etmiş, sonuçta tetikçi yakalanmıştır. Sonuçta, eğer istenmiş olsaydı baştan alınabilirdi. Ama bu suikast bahane edilerek istihbarat örgütleri, kendi senaryolarına göre istedikleri noktalara ellerini uzatmış ve ihtiyaçları olan bilgileri toplamıştır. Yani bir bahane, çok şeyin kapısını açacak maymuncuk görevi görür.

Potansiyel protestocular her ülkede vardır. Her ülkede bu protestocular için alan açılır ve oradan bağırmalarına, yumurta atmalarına izin verilir. Liderleri rahatsız etmeleri de istenir. Çünkü onların bilmesi istenir; alacakları kararların sonuçta itirazlarının olacağı gösterilir. Denilmektedir ki: "Bakın, siz alacağınız karar ne olursa olsun, bu kararlardan etkilenenler de vardır. Onları küçümsemeyin."

Kısaca, organize edenler amaçları doğrultusunda sonuç almak için protestocuların bağırmasına ve onların belirli noktalarda olmalarına izin verir.

Potansiyel protestocuların gözaltına alınıp tutuklanması ise pek olağan işler değildir. Çünkü insan hakları içinde tanımlanmış bir özgürlüğün yok edilmesidir. Bu da o ülkenin demokrasi düzeyini, özgürlüklere bakışını ortaya koyar.

Bu noktada mesele yalnızca güvenlik olmaktan çıkar; hukukun sınırları da tartışılmaya başlanır.

"Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar." — John Locke

Eğer bugün dünyada tiranlık hüküm sürüyorsa, bu durum aynı zamanda insanlığın yeni bir hukuk düzeni oluşturma sürecinde olduğunu da gösterebilir. Çünkü tiranlık, kendi karşıtını doğurur; hukuksuzluk, adalet arayışını güçlendirir. Bu nedenle tiranlığın nihai sonucu, daha kapsayıcı ve evrensel bir hukuk anlayışının ortaya çıkması olabilir. Belki de küresel hukukun temelleri, tam da bu çatışmaların ve eksikliklerin içinden yükselmektedir.

Uluslararası zirveler yalnızca güvenlik açısından değil, ülkelerin kendilerini nasıl göstermek istedikleri bakımından da önem taşır.

Gecekonduların üzerine bez afişler asıp, bakımsız yollara asfalt döküp bakımlı hâle getirmek; kısaca liderlerin geçeceği, konaklayacağı alanlara rötuşlar yapılması, o ülkede özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarına saygının, fakirlik ve gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Verilmek istenen mesaj açıktır: Söylemlerden çok, hazırlanan görüntünün etkili olması amaçlanır.

Yasakların yoğun olduğu ülkelerde liderler, uluslararası organizasyonları iç kamuoyunda bir meşruiyet aracı olarak kullanabilir. Böylece dış dünyadan gelen ilgiyi kendi yönetimlerinin başarısının kanıtı gibi sunmaya çalışırlar. Bu da "asrın lideri" benzeri söylemlerin dolaylı biçimde güçlendirilmesine hizmet eder.

NATO bir siyasi/askerî organizasyondur. Görevi, dünyada sisteme karşı gelişecek olan potansiyel tepkileri/hareketleri ortadan kaldırmaktır. Yani NATO, emperyalist devletlerin çıkarını koruyan, güvence altında kalmasını sağlayan bir siyasi organizasyondur ve aldığı her karar siyasidir.

Siyasi organizasyon içinde yer alan her devletin istihbaratı güçlüdür. Rötuşlara bakmaz; zaten özünü, yani röntgenini çoktan çekmiştir.

Sonuçta protesto etme hakkı insan hakkıdır. Ama bazı ülkelerde insan hakkı yoktur; olup olmaması da zaten liderleri rahatsız etmez.

Ankara, NATO zirvesi için yeniden biçimleniyor. Yeni havalimanı, yeni rota, yeni duvar resimleri, büyük ekranlar... Kısaca, Ankara'da uçan kuştan, düşen yapraktan haberi olan bir lider söz konusu olduğu imajı verilecektir.

Sonuçta kendi muhalefetine ayar veren lider, potansiyel tehdit olarak gördüklerine özgürlük verecek değildir elbette ve bundan hiçbir NATO ülkesi rahatsız dahi değildir.

Bir ülkenin gerçek vitrini, liderlerin geçtiği caddeler değil; vatandaşlarının itiraz edebildiği meydanlardır. Özgürlüğün askıya alındığı günler, yalnızca bir zirvenin değil, demokrasinin de sınandığı günlerdir.

25 Haziran 2026 Perşembe

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Dünyanın neresi olursa olsun, tüm insanların, suçlu suçsuz dosyası bulunur; kayıt altına alınmıştır. Vatandaşlık numarası yanında parmak izi ve fotoğrafı bulunur. Yani herhangi bir “suç” durumunda, failin olmasa da tetikçinin kim olduğu saniyeler içinde bulunacak yapay zekâ koordinasyonu vardır. Küresel suçlar aslında küresel suç önleme örgütleri tarafından kayda alınır, buna istihbarat denmektedir. Sonuçta istihbarat, geçmiş süreçlere göre daha net sonuçlar elde edecek kayıtlara sahiptir.

Bu güvenlik ve kayıt fikri, yalnızca birey düzeyinde değil; sistemlerin tamamına yayılan daha geniş bir yapıya işaret eder.

Paranın akışını kontrol eden IBAN sistemi, gümrüklerden geçişi kontrol eden Dünya Ticaret Örgütü verileri, polis teşkilatı ve onun üstünde NATO gibi organizasyonlar... NATO sadece askerî bir örgüt değildir. Bunu, NATO üyesi ülkelerde seçim öncesi iktidara gelebilecek ya da meclise girebilecek siyasi parti temsilcilerine davet üzerine anlatırlar. NATO davetine katılmak zorunludur; “ben gelmiyorum” deme hakkı yoktur.

Burada görülen şey, güvenlikten ekonomiye uzanan aynı veri mantığının farklı kurumlarda tekrar etmesidir.

Sonuçta, geçmişte ulus devlet sınırları içinde her şeyden haberi olmak için iç istihbaratı öne çıkaran otokratik ülkelerin de istihbarat ağını kendisine bağlayan bir küresel bilişim dünyası mevcuttur ve herhangi bir veri dijital ortama girdiği an bu küresel paylaşım ağının bir parçası olur. Sanıldığı gibi eskiden üreten firmanın tekelinde olan bilgi ağı denetimi, onu aşmış ve küresel büyük sosyal medya ağını yapan, yapay zekâyı ülkelere göre yönlendirenlerin eline geçmiştir.

Bu ağın genişlemesi, artık yalnızca kurumları değil, olayların kendisini de tanımlama biçimini değiştirir.

Bugün dünyada binlerce olay bir dakika içinde olmuştur. O binlerce olayın tetikçisi, parmak izi sahibi tanınmıştır; fakat yakalanması ve ceza alması tamamen siyasi tercihe bağlıdır.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar tamamen duruş noktasına göre değişen sübjektif kavramlara dönüştürülmüş ve her olay içinde kendisine göre anlamlar yüklenmektedir. Bu da yerel olan düşünce yapısının ortadan kaldırılması, tamamen kodlanmış ve şablonu çıkarılmış düşünce ve davranış içinde değerlendirilmektedir. Sonuçta dilin kendisine özgü düşünce yapısının ortadan kaldırılması sürecindeyiz.

Bu düşünce dönüşümü, sadece politika ve güvenlikte değil, kültür üretiminde de kendini gösterir.

Geçmişte komedi filmleri sadece içinde çıktığı kültüre göre anlamı olur ve o kültürü tanıyanlar tarafından kahkaha eşliğinde izlenirdi. Şimdi küresel komedi filmleri çekiliyor ve hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde tepki alabiliyor. Bu da göstermektedir ki yerelin artık değeri ortadan kalktığı gibi çeşitliliği, özgünlüğü ve düşünce yapısının da asimilasyona uğradığıdır.

Kültürel düzlemdeki bu eşitlenme, ekonomik ve politik alanlarla birlikte düşünülünce daha büyük bir bütün ortaya çıkarır.

Yapay zekâ çok kısa zamanda birçok şeyi hızlandırmış, küresel entegrasyonu çoktan sağlamış olmasına rağmen, küresel hukuk sistemi oturtulamadığı için ülkeler arasında siyasi tercihlere göre tepkiler de farklılık göstermektedir. Küreselleşmenin önündeki en somut engel hukuktur. Eğer hukuk oluşturulabilirse gerçek anlamda küreselleşmeden bahsedebileceğiz. O zaman işçi sınıfının düşmanı küresel olarak tanımlanacak ve ona karşı mücadele artık küresel yapılma zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Çünkü şimdi ulus devletler içinde bir malın parçalara ayrılarak üretilmesi ve montaj sanayisi sayesinde ülkeler arasında iş gücü maliyeti farklılık göstermektedir. Bugün birbiri ile rekabet içinde olan şirketler, eğer tröstleşmiş piyasada değilse — ki elektrikli araçlarda henüz bir tröstleşmeden bahsedemiyoruz — bu durumda montaj sanayisini emeği ucuz ülkelere kaydırarak birim maliyetini en düşük seviyeye çekmektedir. Bugün demokrasi, özgürlükler gibi kavramların yatırım için anlamsızlaşmasının yaşandığı bir süreçteyiz. İşine geldiği an otokrat liderlerin ülkesine, emek ucuz olduğu sürece yatırım yapılmaktadır. Ukrayna savaş içinde olmasına rağmen yatırım alabilmektedir.

Bu ekonomik ve politik yapı, güç ilişkilerinin nasıl yeniden dağıtıldığını daha görünür hale getirir.

Kapitalizm faillerini kendisi yarattığı her cinayeti ve tetikçisini, bugünkü teknoloji sayesinde bilmektedir. İşine geldiğinde “suçlu” gördüklerini istediği bahaneler ile devre dışı bırakmakta, algılar ile oynayarak yeni gerçekler yaratacak veri tabanına ve medya gücüne sahiptir.

Bize sunulan gerçek aslında gerçek değildir; ama kimse onu sorgulayacak kadar elinde veri olmadığı için verilen gerçeği gerçek olarak kabul edilmekte ve dedikodu süreci içinde algı oluşturulmaktadır.

Bu noktada gerçeklik artık bir bilgi değil, bir dolaşım biçimi haline gelir.

Yapay zekâya sorulan her soru, oluşturulan yeni algı için üretilmiş dedikodudur ve sahibinin amacına göre sorulara yanıtlar üretmektedir. Bugün verileri ve bilgileri henüz sınırsız olmasa da büyük bölümünü kullanan yapay zekâ, üreticilerin emrinde çalışan algoritmalar bütünüdür.

Ve bu döngü içinde sistem, kendini sürekli yeniden üretir.

Sonuç olarak, sistem çalışıyor.
Sadece neyin “gerçek”, neyin “görüntü” olduğu artık ayrı ayrı tanımlanmıyor. Tanım ihtiyacı da giderek azalıyor; çünkü tanımı yapan ile tanımın konusu arasındaki mesafe neredeyse sıfırlandı.

Veri akıyor, sistem işliyor, kararlar veriliyor. İnsan ise bu akışın içinde, kendisine anlatılan dünyanın içinde konumlanıyor. Hangi bilginin önemli olduğuna dair seçimler giderek daha hızlı yapılıyor; bu hız arttıkça sorgulama alanı daralıyor.

Böylece “gerçek”, var olduğu için değil, görünür olduğu için kabul ediliyor. Görünürlük ise artık bir tercih değil, bir algoritma sonucu.

Ve belki de en ironik olan şu:

Sistem hiçbir şeyi saklamıyor. Her şey açık.

Sadece neye bakmanız gerektiği, çoktan belirlenmiş durumda.