Ayranı Üfleyerek İçmek
12 Eylül zindanları, cezaevleri, askeri kışlalar vıcık vıcık
Kemalizm kokardı. Hatta darbeci kendisini Atatürk yerine koymuş, elinde
bastonuyla şehir şehir gezip nutuk atmayı sevmişti. Elinde Kuran ile İslam'ı
anlatıyordu, çünkü o zamana kadar kimsenin aklına gelmeyen Kuran'ın değişik
sürümleri yasaklanmıştı. Mısır'da, Sudan'da, Hindistan'da dağıtılan ile bizde
dağıtılan (kutsal kitapların satışı olmaz ama hediyesi olur, ne yazık ki bizde
kutsal kitaplar hâlâ satışta) arasında farklar vardı. Neyse, o sıralarda
kafasında yumruk yıldız taşıyan teröristlerden bahseder, bizde tek askeri
kıyafeti askerimiz giyer, “Nedir bu?” diye sorardı... Tek tip kıyafet ondan
sonra moda oldu, kadınlar bile bağlı bulunduğu cemaate göre tek tip giymeye
başladı. Güya ülkede kadınların askere gitmesi yasal değildir, meğer her sivil
toplumun (!) resmî tek tip kıyafeti varmış...
Aslında bu kadar uzun giriş yapınca konunun özüne gelmek
gerek...
“Düşmek sorun değil, yenilgi de sorun değil, ondan sonrası
için kişinin / örgütün / yapının tercihi önemlidir. Ya ayağa kalkar,
mücadelesine devam eder ya da düştüğü yerde kalır, zorbalığın son bulmasını
bekler...
Bizim sol vıcık vıcık olan bir zemine düşmüştü. 12 Eylül
zindanları olarak adlandırılan zindanlar ama onlar eskiden de aynı işlevi görüyordu,
yeni değildi. Kaçakçıya, namusuza idam kolay yapılan yıllardı, siyasi mesele
olmayınca sivile yapılan zulüm üzmezdi. 12 Eylül, 12 Mart ve 27 Mayıs gibi idam
sehpalarını kuracak ve 27 Mayıs'ın rövanşı 12 Mart olduğuna göre, 12 Eylül
kimin rövanşı olacaktı? Elbette rövanş yoktu, sağdan, soldan idam etme ile
vıcık vıcık olan Kemalizm / Atatürkçülük söylemleri altında inkılabını
gerçekleştirdi. Çünkü 12 Eylül, 24 Ocak kararları ile liberal soslu bir zemin
yaratmış, onu Kemalizm ile bir güzel helvalamıştı... Menemen için her türlü
koşul hazırdı, ılımlı İslam üzerine ekince tadına doyum olmayan yeni bir
menemen yaratılmıştı. Bu sayede menemenin rövanşı alınmış olacaktı...
Alındı da, bugünkü iktidara gelen süreç bu rövanşın
alındığının kanıtı değil midir? Bu ülkenin siyasetinin vicdanı olarak
gösterilen düşünce yapısının kelle kesenlerin düşünce yapısıyla benzerlikleri
yok muydu? Hiçbir şeyden haberi olmayan bir erin kellesi kesilmedi mi? Her
kalkışmanın sonunda bir kelle gider! Gerek siyasi anlamda gerek sembolik
olarak...
Vıcık vıcık olan bir zemine düşmüş, yenilmiş devrimciler
içeride tek seçenekleri olan açlık grevleri ile ifade vermeyerek direniyordu.
Ama “kaynaştır, birleştir” politikasının bir sonucu da olacaktı. Aslında kavga
edenler arasındaki en büyük fark, birilerinin namaz kılıyor olması,
diğerlerinin de namaz kılmak yerine seküler yaşamı benimsemiş olmalarıydı. Her
biri de aslında Kemalistti ama Kemalizmi farklı yorumlamışlardı; birinde
devrimcilik ilkesi öne çıkarken, diğerinde milliyetçilik...
Filistin meselesi konusunda bile bilgileri yoktu. Birileri
devrimci, Marksist oldukları için enternasyonal dayanışma adına orada olana
destek veriyordu ama Filistin halkını, inancını tanımıyordu bile. Milliyetçilik
tanımı içinde aynı inançtan insanlar vardı ama Filistinlilerde inanç iki
taneydi: Hristiyan ve İslam! Bundan dolayı belki de ülkemizin milliyetçileri
Filistin davasına hep uzak kalmıştır, çünkü düşünce yapılarına uymuyordu...
Bizim devrimcilik ilkesine inananlar ise Millî Demokratik Devrim fikriyatının
üzerine yeni bir şey ekleyememiş, Samsun'dan Ankara'ya yürüyüş yapan
abilerinden farklı düşünmüyorlardı. Ama şu işkencecilerin ikide bir İstiklal
Marşı okutması, arkasından Gençliğe Hitabe'yi okutmaları yüzünden de Kemalizm
ile aralarında bir soğukluk girmişti. Betonun soğuğu gibi soğuk geliyordu ama
zaman içinde sanırım içselleştirdiler...
Vıcık vıcık olmuştu 12 Eylül faşizm günleri. Her açılan
radyo anonsu, her ekrana çıkan Atatürk ile başlıyordu söze, bismillah der gibi
bir şeydi. Bugün otobüse binen de inen de bismillah diyor, her selam veren de
“Selamünaleyküm” diyor. Yani geçmişteki nezaket kalmadı...
Sol yenilmişti, düşmüştü vıcık vıcık bir yeni harmanlanmış
menemenin içine. Zemini belliydi. Acaba ayağa kalkıp “Nerede kalmıştık?”
denilecek miydi? Sonuçta orada Kemalizm ile de yüzleşilmişti ama o yüzleşmenin
teorisi yapılmadı, sadece “Ne güzel dayak yedik, iyi direndik, kemiklerimiz
kırıldı, vay be, demek ifade vermeden çıktın hücreden” gibi sonu ünlem ile
biten cümleler kalmıştı geriye...
Sorun düşmek değil, ayağa kalkmak, o da bir tercih
meselesidir.
Bizimkiler, önce bir masa kurulur, gerek olursa o masaya
oturmaz, ayakta beklerim demişti. Masa da masaymış ha, cuma günleri Çiçek
Pasajı'nda oluşturulan masa! Geriye bir fotoğraf kaldı, masada olanların çoğu
çoktan ayrıldı gitti aramızdan ama sözü kaldı...
Tercih meselesi önemlidir. Biz tercih etmediğimiz hâlde,
bizi zor ile mücadele alanına sürüklerler, çünkü üzerimize düşen görev henüz
elimizden alınmamış, yapılmış bir abilik, dayılık, arkadaş, hoca gibi
unvanlar... Ne yapacaksın, deniz kenarında bir aylık alıp, rakı eşliğinde masa
başında devrim yapmak varken, bu kadar yaşanmışlıklar üzerinden yeniden
meydanlara çıkmak...
Ya yaşadıklarımızı tekrar yaşarsak?
O yüzden ağzı sütten yanan ayranı üfleyerek içer!
Bazen biz tercih ettiğimiz için değil, zorunlu olduğumuz
için görünür olduk...
Bundan dolayı o siyasilerin ayranı üfleyerek içmesi gayet
doğal, yüzleşemedikleri vıcık vıcık Kemalizm soslu menemenin içinde hâlâ var
olmaya devam ediliyor...