Cadılar Hep Var, Sadece Mahkeme Değişiyor
İhanet Yıllarında Yaşamak — Tiyatro Pera
Tarih tekerrürden mi ibaret? Mekân değişiyor, özneler
değişiyor, biçimler değişiyor ama içerik hep aynı mı kalacak? İnsanlık, tarihe
bakıp hiç mi ders almıyor?
Tarih, zamanın içinde bir yolculuktur; geçmişten bugüne,
bugünden geleceğe uzanan bir bakışın ifadesidir. Zamanı geri döndürmek,
yaşanmışlıkları değiştirmek mümkün değildir. Ancak yaşananların algılanışı ve
anlatılışı, kişiden kişiye, durulan noktaya ve bakılan açıya göre değişir.
Sanat ise tarihçinin bakamadığı, hatta kimi zaman bakmaya
cüret edemediği noktalara yönelir. Olayları iç içe geçirir, yeniden yaratır,
yorumlar; geçmişle bugünü buluşturarak geleceğe mesaj gönderir…
Nesrin Kazankaya imzasını taşıyan Tiyatro Pera, İhanet
Yıllarında Yaşamak oyunuyla yeni mekânında seyircisine merhaba dedi. Artık
yerleşik bir salonları var. Sıcak atmosferi ve turuncu sandalyeleriyle
seyirciyi karşılayan bu yeni mekân, tiyatronun anlatı dünyasına da samimi bir
çerçeve sunuyor.
Tiyatro Pera'nın farklı zamanlarda sahneye taşıdığı
oyunların ortak bir noktası var: İnsana dokunan öyküler… Toplumsal olayların
bireyde bıraktığı izler, bireysel gibi görünen yaşanmışlıkların toplumsal
kökenlerine uzanan yolculuklar… İhanet Yıllarında Yaşamak da bu çizginin bir
devamı.
Öncelikle sahne tasarımından başlayayım. Üç ayrı kürsü
işlevi gören yükseltiler, daha ilk bakışta bir mahkeme atmosferi yaratıyor.
Seyircinin bakışına göre sağda bir mikrofon, karşı tarafta ise üzerinde
mikrofon bulunan bir masa yer alıyor. Ortadaki kürsü diğerlerinden daha yüksek
konumlandırılmış; burada da bir masa ve mikrofon bulunuyor. Bu yerleşim,
sahnedeki güç ilişkilerine ilişkin ilk ipuçlarını veriyor.
Başlangıçta üç ayrı noktaya yönelen ışık, oyun ilerledikçe
anlatının akışına göre seyircinin dikkatini yönlendiriyor. Işık kullanımının bu
açıdan başarılı olduğunu düşünüyorum.
Müzik ve ses kullanımı da oyunun atmosferini kuran önemli
unsurlardan biri. 1950’li yıllar Amerikan ruhuna uygun İngilizce caz şarkıların
söylenmesi ve 1692 yılı Salem’den yükselen ilahi şarkılar, ses dünyasının özenle oluşturulduğunu
gösteriyor. Müzik, yalnızca sahneler arasındaki boşlukları doldurmuyor; zamanın
akışını, olaylar arasındaki bağlantıları ve birbirlerine yapılan göndermeleri
seyirciyi yormadan, doğal bir biçimde aktarıyor.
Mahkeme salonundaki sorgulamalar ve sanıkla kurulan
diyaloglar da etkili bir atmosfer yaratıyor. Gazetecilerin tepkileri,
mikrofonlardan yükselen sesler ve sahnedeki ses düzeni, seyirciyi adeta mahkeme
salonunun içine taşıyor. Böylece izleyici, olup bitenleri yalnızca dışarıdan
seyretmiyor; kendisini o yargılama sürecinin bir parçası gibi hissediyor.
Oyunun asıl gücü, tarihsel olaylar arasında kurduğu
paralellikte ortaya çıkıyor. 17. yüzyıldaki Salem cadı avı ile 1950'li yıllarda
Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC) önünde yaşananlar,
farklı dönemlerde benzer korku ve baskı mekanizmalarının nasıl işlediğini
gösteriyor. Bir tarafta dinî inançların arkasına sığınılarak yürütülen
suçlamalar, diğer tarafta siyasal kuşku ve ideolojik baskı altında hedef hâline
getirilen insanlar…
Her iki dönemde de korku, insanları denetim altına almanın
ve topluma yön vermenin bir aracına dönüşüyor. Amerikan aydınlarının hedef
alınması ve sindirilmesi, Salem'deki cadı avıyla aynı düşünsel zeminde
buluşuyor. Böylece “cadı avı” kavramı, geçmişte yaşanmış belirli bir olayın adı
olmaktan çıkarak farklı dönemlerde yeniden üretilen baskının, korkunun ve
düşünceyi denetleme arzusunun simgesine dönüşüyor.
Oyundaki imgeler soyut değil; tarihsel gerçekliklerle
doğrudan ilişkili. Arthur Miller'ın 1950'li yıllarda sorgulanması ve bu sürecin
arka planı, anlatının önemli dayanaklarından birini oluşturuyor. Marilyn Monroe
ile evliliğinin de Miller'ın kamuoyundaki görünürlüğünü etkilediği
düşünülebilir. Ancak oyunun asıl meselesi, tek bir kişinin neden hedef
alındığından çok, bir insanın hangi koşullarda şüpheli ve suçlu ilan
edilebildiği.
Resmî tarih, çoğu zaman gücü elinde bulunduranların bakış
açısından yazılır. Oysa bu oyunda olaylara yalnızca iktidarın penceresinden
bakmıyoruz; yargılananların, suçlananların ve yaşananların doğrudan
muhataplarının gözünden de bakıyoruz. Arthur Miller'ın yaşadıklarıyla Salem'de
cadı olmakla suçlananların deneyimleri arasında kurulan bağ, tarihin farklı
dönemlerinde benzer mekanizmaların nasıl işleyebildiğini görünür kılıyor.
Salem'de kız çocuklarının ormandaki oyunlarıyla başlayan
süreç, nasıl olup da bir cadı avına dönüşüyor? Olayların içinde yer alan
kişilerin kendi amaçları doğrultusunda suçlamaları yönlendirmeleri, korkuyu
büyütmeleri ve bütün bir kasabayı bu sürecin içine çekmeleri, oyunun dikkat
çekici yönlerinden biri. Kişisel hesaplaşmalar, arzular ve çıkarlar, zamanla
toplumsal bir yargılama mekanizmasına dönüşüyor.
Ormanda yakalanan kızlardan birinin evli bir erkekle yaşanan
cinsel ilişki, o erkeğin eşinin ölümünü isteme ve hatta mezarının üzerinde dans
etme hayali… Bütün bu ayrıntılar, cadı avının ardındaki kişisel histeriyi, öç
almayı açığa çıkarıyor. Böylece kamusal alanda dinî ve ahlaki gerekçelerle
yürütülen suçlamaların gerisinde, son derece insani ama yıkıcı arzuların ve
hesaplaşmaların da bulunabileceğini görüyoruz.
Burada din, yalnızca bir inanç alanı olarak değil,
sorgulanamaz hükümler üzerinden insanların yaşamlarını belirleyen bir güç
olarak karşımıza çıkıyor. Gücün din ve devlet etrafında örgütlendiği bu
düzende, değişmez olduğu ileri sürülen kurallar, değişen koşullar/zaman içinde
birer baskı aracına dönüşebiliyor. Korku yoluyla toplumları yönlendirmek;
insanları çaresiz bırakmak, itaate ve biate zorlamak, nihayetinde güç
sahiplerinin şiddeti ve cinayetlerin önünü açabiliyor.
İki dönemin yargılama süreçlerinde de gerçekleri ortaya
çıkarmak yerine sahte kanıtların ve düzmece ifadelerin esas alınması, masum
insanların cezalandırılmasıyla sonuçlanıyor. Mahkeme, adaletin tecelli etmesi
gereken bir yer olmaktan çıkıp önceden oluşturulmuş yargıların onaylandığı bir
mekanizmaya dönüşüyor. Hedef bellidir, o hedefe giden her yol mubahtır.
Oyunun tarihsel dönemler arasında kurduğu bu bağ, bizi
yalnızca geçmişte yaşananlarla değil, adaletin, iktidarın ve bireyin konumuyla
da yüzleştiriyor.
Nesrin Kazankaya, yönetmen olarak popüler isimler yerine
genç, tiyatroya gönül vermiş oyuncularla çalışmayı tercih ediyor. Üstelik
oyunda her oyuncu birden fazla karaktere hayat veriyor. Bu durum, oyuncuların
farklı karakterler arasındaki geçişleri nasıl kurduklarını, seslerini ve beden
dillerini nasıl dönüştürdüklerini görmemize olanak tanıyor.
Barış Yalçınsoy'u Arthur Miller'ın yanı sıra Rahip Parris,
Yargıç Danforth ve başkan rollerinde izliyoruz. Arthur Miller rolünde daha
fazla öne çıktığını düşünüyorum. Diğer rollerinde ise ses tonunu ve beden
dilini değiştirerek birbirinden farklı kişilikler yaratması gerçekten
etkileyici.
Oğuz İşçi, Elia Kazan rolünde özgüvenini kaybeden, teslim
olan, muhbirliğe yönelen bir insanın çaresizliğini başarıyla yansıtıyor. Kendi
çaresizliğine bir açıklama getirmeye çalışırken giderek yalnızlaşması, buna
rağmen sistemin çarkları içinde yer alan şirketlerde kendine iş bulabilmesi,
karakterin çelişkilerini görünür kılıyor. Arthur Miller'ı yargılarken ona karşı
hissettiklerini yansıtması da performansının başarılı yanlarından biri.
Bahar Karaoğlu, Marilyn Monroe rolüyle oyunun ilk bölümünde
öne çıkarken Salem kasabasında Elizabeth Proctor karakteriyle bambaşka bir
çizgiye geçiyor. İki karakter arasındaki farklılığı başarıyla ortaya koyduğunu
düşünüyorum.
Kaan Kurtoğlu'nun rahip rolünde daha fazla öne çıktığı
kanaatindeyim. Gökçe Burcu Zümrüt ise caz solisti olarak muhteşemdi.
Seval İnan, Abigail Williams rolüyle dikkat çekiyor.
Karakterin ihtirasını, cüretkâr tavrını ve kendine güvenen hâlini; diğer kız
çocuklarını yönlendirme biçimini başarılı bir şekilde sahneye taşıyor. Üzerine
düşen rolün hakkını veriyor.
Oyunda liseli genç yetenekler de var. Esel İsrafilova,
Rozita Almozlino, Zeynep Su Polat ve Selin Gümüşkaya'yı ayrı ayrı ayakta
alkışladım. Genç oyuncuların karakterlerini içselleştirmeleri, sahnedeki
duruşları ve oyunun bütününe sağladıkları katkı beni etkiledi. Performanslarında
yalnızca ezberlenmiş bir metni seslendiren oyuncular görmüyoruz;
canlandırdıkları karakterleri ve oyunun meselesini kavramış, sahnede yaşayan
gençler izliyoruz. Ortaya koydukları performansın, usta oyuncuların da
takdirini kazanabilecek nitelikte olduğunu düşünüyorum.
Tüm oyucuların sahne içindeki hareketleri, sahneye giriş ve
çıkışları, her biri ince ince hesaplanmış, oyunu daha akıcı, daha görünür
kılıyor.
Oyun, zaman zaman iki dilli bir anlatıma bürünüyor; duygular
kimi anlarda İngilizce ifade ediliyor. Bu tercih, oyunun dönem atmosferini ve
anlatım biçimini destekleyen unsurlardan biri olarak öne çıkıyor.
Nesrin Kazankaya oyunu yazmış, düzenlemiş, çevirmiş ve
yönetmiş. Geçmişe bakarken çağımıza ilişkin de çok şey söylüyor. Tarihin farklı
dönemlerinde karşımıza çıkan korku, baskı, ihanet ve itaat mekanizmalarını
sahneye taşıyarak seyirciyi bunlar üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu bütünün
oluşmasında Şafak Eruyar'ın emeğini de göz ardı etmemek gerekiyor.
İhanet Yıllarında Yaşamak, tiyatronun bütün unsurlarının bir
araya geldiğinde nasıl güçlü bir anlatı oluşturabileceğini gösteren bir oyun.
Oyuncuların birden fazla rolü üstlenmesi, sesin ve beden dilinin etkili
kullanımı, müzik, ışık ve sahne düzeni bu anlatıyı destekliyor. Özellikle genç
oyuncuların oyunun meselesini içselleştirerek sahneye taşımaları ayrıca
değerli.
Olanağı olanların bu oyunu mutlaka izlemesini öneririm. Çünkü
sahnede yalnızca bir hikâye anlatılmıyor; geçmişle bugün arasında bağ kuran,
insanı ve toplumu sorgulamaya çağıran bir tiyatro deneyimi sunuluyor.
İsmail Cem Özkan
İhanet Yıllarında Yaşamak
Yazan, düzenleyen, çeviren ve yöneten: Nesrin Kazankaya
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Dekor ve kostüm: Adnan Berke Şenyüz
Işık: Kemal Edis
Hareket düzeni: Melisa Pelit Demirci
Oyuncular: Barış Yalçınsoy, Oğuz İşçi, Bahar Karaoğlu, Gökçe
Burcu Zümrüt, Kaan Kurtoğlu, Seval İnan, Esel İsrafilova, Rozita Almozlino,
Zeynep Su Polat, Selin Gümüşkaya