Galata Gazete


2 Temmuz 2026 Perşembe

"Münferit" Dediler...

"Münferit" Dediler...

2 Temmuz'u yalnızca bir katliam olarak değil, Türkiye'de siyasal dinci şiddetin en önemli kırılma noktalarından biri olarak da hatırlamak gerekir.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli ateşe verildi. 33 aydın, sanatçı ve yazar ile 2 otel çalışanı yaşamını yitirdi. Bu katliam, yalnızca bir linç değil; laik yaşama, düşünce özgürlüğüne ve farklı inançlara yönelik dinci nefretin en ağır örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Aynı zamanda, sonraki yıllarda Türkiye'nin karşılaşacağı radikal dinci şiddetin geriye dönüp bakıldığında en önemli kırılma noktalarından biri olarak görülebilir.

Sonraki yıllarda Türkiye, radikal İslamcı örgütlerin gerçekleştirdiği çok sayıda kitlesel saldırıya sahne oldu:

2 Temmuz 1993: Sivas (Madımak) Katliamı.

15 ve 20 Kasım 2003: İstanbul'da iki sinagog, HSBC Genel Müdürlüğü ve Birleşik Krallık Başkonsolosluğu El Kaide bağlantılı intihar saldırılarıyla hedef alındı.

11 Mayıs 2013: Reyhanlı saldırıları.

2013: IŞİD adı kullanılmaya başlandı.

20 Temmuz 2015: Suruç Katliamı (IŞİD).

10 Ekim 2015: Ankara Garı Katliamı (IŞİD).

12 Ocak 2016: Sultanahmet Meydanı saldırısı (IŞİD).

19 Mart 2016: İstanbul İstiklal Caddesi saldırısı (IŞİD).

28 Haziran 2016: Atatürk Havalimanı saldırısı (IŞİD).

1 Ocak 2017: Reina gece kulübü saldırısı (IŞİD).

Bu saldırıların failleri ve örgütsel yapıları farklı olsa da ortak paydaları, dinci aşırılıkçı ideolojiyi şiddetin gerekçesi olarak benimsemeleriydi.

2 Temmuz 1993, Türkiye'nin yakın tarihinde bu karanlık çizginin en erken ve en önemli kırılma noktalarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

"Münferit" dediler.

Sonra aynı nefret, başka şehirlerde, başka örgütlerin isimleriyle, başka yöntemlerle yeniden karşımıza çıktı.

İsimler değişti; El Kaide oldu, IŞİD oldu. Hedefler değişti; aydınlar, ibadethaneler, meydanlar, havaalanları, konserler, gece kulüpleri...

Ama nefretin beslendiği kaynak, farklı olmayı düşman gören aynı karanlık zihniyetti.

Bu yüzden 2 Temmuz'u anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; nefretin ve fanatizmin "münferit" olmadığını unutmamaktır. Unutulursa, tekrar eder.

 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

Güce Rağmen Sanat

Güce Rağmen Sanat

Sanat, özgürlüğün değil; çoğu zaman baskının içinden konuşabilme çabasıdır."

"Güce eğilmeyen sanatçı..." Bu söylemi duydukça kara mizahın bir ürünü olduğunu düşünürüm. Güce sanatçı boyun eğmiştir ama ona rağmen kendi düşüncesini eserinde yansıtmaya çalışmıştır. Hiçbir sanatçı yaşadığı zamandan sorumsuz değildir ve o zamanın baskısı içinde kendisini biçimlendirmiş, kendisine nefes alabileceği alan açmıştır.

Sanatçılar (kimse onlar) boyun eğmiştir, üstelik tüm güç karşısında el divan da durmuştur. Elbette bunda istisnai durum söz konusudur; derisi yüzülen büyük ozanlar... Adamın derisini yüzmüşler, daha nasıl isyan etsin?

Bu durum yalnızca edebiyat ya da şiir için değil, sinema gibi kolektif sanatlar için de geçerlidir. Çünkü burada da tek tek bireylerden çok, güç ilişkileri içinde şekillenen bir üretim süreci vardır.

Sinema tarihinde bütün oyuncular, sanki çektikleri filmin senaryosunu yazmış, yönetmiş gibi algılanır. Belki rollerine küçük katkılar yapmış olabilirler ama onlar ellerine verilen senaryoda kendi üstlerine düşen rolü oynamakla yükümlüdür. Oyuncu oyuncudur ve o rolü en doğal, en abartısız ama içinde yabancılaştırma efekti taşıyan hâliyle sunmalıdır; bu oyuncunun görevidir. Sabit yüzle, tekdüze sesle oyuncu olunmaz ama ülkemizde buna benzer birçok oyuncu vardır ve çevresi olduğu için birçok yapımda da rol almıştır.

Ülkemizin en değerli, büyük usta oyuncuları arabesk sanatçılarının filmlerinde yan roller oynamıştır. Sırf adları o beyaz perdede olsun, seyirci gelip onları görsün diye para karşılığında küçük rollerde bulunmuş, beyaz perdede görünmüşlerdir...

Sonuçta yönetmenin, senaristin ve dramaturgunun eseri olan filmlerin oyunculara mal edilmesini hâlâ anlamış değilim. O yönetmen başka bir oyuncuda karar kılıp rolü ona sunmuş olsaydı, o rol sunulan oyuncunun olacaktı; ama içerik ve biçim kime ait olmuş olacaktı?

Oyuncular sadece görseldir beyaz perdede ve bazı oyuncuların ilkeleri olur; o ilkeler etrafında rolleri kabul ederek tercihlerini ortaya koyabilirler. Hem faşist hem de komünist içerikli filmlerde rol almış, dönemin şartlarına uygun olarak ekonomik olarak rahatlamak için bu rolleri üstlenmiş birçok oyuncuyu görebilirsiniz. Düşünsenize; bir filminize bakıp faşistler Alevileri kitlesel olarak öldürüyor, başka bir filminize bakıp işçi sınıfının unutulmaz filmleri arasında yerini alıyor...

Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Bir filmin gerçek sanatçısı kimdir? Oyuncu mu, yoksa eseri kuran ve biçimlendiren yaratıcılar mı?

Sinema filminin sanatçısı senaryoyu yazan, dramaturgiyi kuran ve yönetenlerdir; oyuncular ise o sanat eserinde görev alan ve görüntüyü ortaya çıkaranlardır. Kısaca sahnede rol alan tiyatro oyuncusudur. Bir şeyi icra etmek insanı sanatçı yapmaz; türkü söyleyen türkücüdür, icracıdır. Sanatçı bir şeyi yaratandır.

Gerçi her sanatçı yoktan yaratamaz. Yaşam içinde mutlaka tarihsel bir karşılığı vardır; yani sınıfından, zamanından, yaşadığı kültürden bağımsız eser üretmez. Dali Amerika'ya gidip aynı etkiyi yaratamamıştır; Brecht de Amerika'da aradığını bulamamış, Berlin'de dünya tiyatrosuna yön veren eserlerine imza atmıştır.

Sanatçı kavramı tartışılmalıdır. Ama konumuz sanatçı kimdir değildir; konumuz, sanatçının güç karşısında boyun eğmesidir.

Bu nedenle tartışmayı kuramsal örneklerden çıkarıp kendi tarihimiz üzerinden sürdürmek daha açıklayıcı olacaktır. Çünkü asıl tartışma da burada görünür hâle gelir.

Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Aziz Nesin... Ülkemizin en dirençli, en kavgacı, en mücadeleci büyük sanatçılarıdır. Hâlâ da var olmaya devam ediyorlar. Büyük sanatçılar her zaman ortaya çıkmaz; belli bir tarihsel dönemde ortaya çıkar, topluma muhalif bir şeyleri dile getirir ve kendi inançları doğrultusunda eserlerini ortaya koyarlar.

Nazım Hikmet devletin baskısını yaşadı; hem Sovyet devleti hem de Türk devleti... Biri burjuva, biri işçi sınıfının devleti... Devletin baskısı altında birçok eserini yazdı; birçoğunu da yazmış ama yayımlamadan belki de yok etmiştir.

Nazım Hikmet Kürt isyanları hakkında yazmadı, yazamadı; çünkü partisinin de devletin Kürt isyanları karşısındaki tutumu açıktı. Ama o, Kürdü de Ermeniyi de Süryaniyi de biliyordu; memleketini cezaevindeki mahkûmlardan tanımıştı. Açık açık onların acısını yazamadı; çünkü güç karşısında boyun eğmişti.

Hatta cezaevinden çıkabilmek için istenen eseri de yazmıştır; o meşhur ve faşistlerin, ulusalcıların gurur duyduğu Kurtuluş Savaşı Destanı'nı. Bilmiyor muydu o, "Kurtuluş Savaşı" denen resmî tarihin dışında söylenenleri, yaşananları? Kemal Tahir biliyor da Nazım Hikmet mi bilmeyecek?

Burada önemli olan, Nazım Hikmet'i yargılamak değil; en güçlü sanatçıların bile içinde yaşadıkları siyasal koşullardan bütünüyle bağımsız davranamadıklarını göstermektir. Aynı durum başka isimlerde de karşımıza çıkar.

Sabahattin Ali'nin öğretmen olabilmesi için şiir yazması istenir, yazar. Yazdıktan sonra görevine döner ama çok da yaşayamaz. Ölüme giden yol açılmıştır bir kere. Yaşamak için her türlü mücadeleyi yapmasına rağmen öldürülmüştür. Cesedi bugün dahi yoktur. Devlet kendi öldürdüğünün cesedini de ortadan kaldırıyor. İdam ettiklerinin ya da infaz ettiklerinin kaçının mezarı var?

Bugün dahi mezarı olmayan Veysel Güney bir idam mahkûmu değil miydi? Kızıldere'de öldürülen Sabahattin Kurt'un kemikleri nerede?

Bu çelişki yalnızca Nazım Hikmet ya da Sabahattin Ali'nin yaşamında görülen bir durum değildir. Farklı biçimlerde başka sanatçılar ve aydınlar için de aynı gerilimden söz etmek mümkündür.

Aziz Nesin'in yaşamı bu güç mücadelesinin tarihi değil midir? Nerede taviz vermiş, nerede resmî ideolojiyi savunmuş belli değil midir? Her konuda yazı yazan, duruşu olan bir mizah yazarı neden bazı şeyleri yazamaz? En azından Sabahattin Ali ile bir tek fotoğrafı dahi yoktur. Onun ölümü üzerine açıkça konuşmamıştır.

Tam da burada başka bir sanatçı tipine bakmak gerekir. Çünkü yalnızca muhalif sanatçılar değil, devletle daha uyumlu ilişki kuran sanatçılar da aynı tartışmanın içindedir.

Devletin sanatçıları vardır; Yıldız Kenter bunlardan biridir. Eşiyle birlikte bir devrimcinin, bir Kürt çocuğunun öyküsünü anlatan, doksanlı yılları anlatan bir filmde rol almıştır. Şimdi o filmi Şükran Güngör mü yapmış olur?

Korkuyu yenerken baskı altındadır sanatçı; çünkü daha önce de benzer rollerde oynamamış, kendisi ekmeğini kazanırken kendi yarattığı ve devletin resmî tarihiyle çatışmayan alanda oyunları sahneye taşımıştır. Sonuçta baskı vardır ve bu baskıya karşı sanatçı kendi konumunu belirler; verilen özgürlük alanı içinde kendi rolünü oynar.

Aslında bütün bu örneklerin işaret ettiği ortak nokta aynıdır. Sanatçının cesareti kadar, içinde hareket etmek zorunda kaldığı sınırlar da tartışmanın bir parçasıdır.

Güce eğilmeden sanat yaptı, derler; sansürü anlatırlar ama onun içindeki otosansürü görmezden gelirler.

Sonuç olarak mesele, sanatçının güce boyun eğip eğmemesi değildir. Tarih boyunca hiçbir sanatçı iktidardan, sınıfından, yaşadığı çağdan ve baskı mekanizmalarından bütünüyle bağımsız olamamıştır. Asıl tartışılması gereken, sanatçının bu baskının içinde kendisine ne kadar alan açabildiği ve eserine neyi taşıyabildiğidir. Sansür kadar otosansürün de sanatın kaderini belirlediği bir dünyada, sanat çoğu zaman güce karşı değil, güce rağmen var olur. Belki de bu yüzden sanatçıyı kahraman ya da hain ilan etmek yerine, onu kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirmek daha doğru olacaktır.

29 Haziran 2026 Pazartesi

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Devrim Beklerken: İllüzyon ve Gerçek Arasında

Sol neden bu hâle geldi diye kafa yoranlar vardır. Ben de onlara bir tiyo vermek isterim: Bu acıklı sonu belki de iki kelime anlatır: “illüzyon” ve “yalan”.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Nedir bu illüzyon?”

Olması gereken değil; algılanan ve görülen üzerine kurulu bir durumdur. Gerçek güç yerine, abartılmış bir güç ve örgütlülük görüntüsünün yaratılmasıdır.

12 Eylül işkence merkezinde, eski Dev-Genç liderlerinden biri, Merkez Komite’nin yakalandığı haberini alınca “İllüzyon dağıldı.” demiştir. Gerçekten de dağılan şey, örgütün yarattığı algının gerçek denilen duvarla çarpışmasıdır.

İşin gerçekliğinden haberdar olanlar, bu illüzyonu görmelerine rağmen sessizce olayların peşine takılmış, hatta bu illüzyonun devam etmesi için çaba sarf etmişlerdir.

Yalan meselesine gelince...

Bunu sık sık yazarım: “Polisin bildiğini yoldaşından saklayan...” Çünkü hiçbir somut durum açıkça konuşulmamış; siyasi çizginin belirsizlikleri içinde, farklı beklentilere cevap veren, ortaya yazılmış ama herkesin kendi duruş noktasına göre anlam yüklediği cümleler üretilmiştir. Kısacası, somut durumun somut tahlili yerine, geleceğe dair iyimser beklentiler üzerine değerlendirmeler yapılmıştır.

Anı değil, sürekli geleceği konuşmak; elde olmayan bir güç varmış gibi “devrim hemen şimdi olacak” anlayışıyla hareket etmek; gücün yetmediği koşullarda insanları korsan gösterilere çağırarak her türlü saldırıya açık bir kitlenin oluşmasına neden olmak bu anlayışın sonucudur.

Oysa birincil öncelik güvenlik olmalıdır. En az zararla en yüksek verimi elde etmek yerine, koşullara göre değil, kişinin bireysel yeteneğine bağlı kazanımlar beklenmiştir. Kısacası, insanlara güçlerinin üzerinde roller yüklenmiş ve bu rollerin gereğini yerine getirmeleri istenmiştir. Kişiler her türlü özveriyi göstermelerine rağmen, örgüt onlara sahip çıkamamış ve onları yalnız bırakmıştır.

12 Eylül, gerçek anlamda örgütsüzlüğün en çıplak biçimde ortaya serildiği dönemdir. Örgütsüz bireylerin kişisel çabalarıyla örgütler bir süre daha yaşamış, ancak zaman içinde sönümlenmiştir. Buna rağmen “Biz kandırıldık.” demeyi onur sorunu hâline getirenler, geçmişe sahip çıkmayı onura sahip çıkmak olarak algılamış; bu da geçmişle yüzleşmenin sözde kalmasına neden olmuştur.

Geçmişin zaafları konuşulmadan atılan her adım, aslında yenilgiyi ve o zaafları içinde taşır, hatta büyütür. Yüzleşme önce teoride başlar, ardından pratikte devam eder; son aşaması ise örgüttür.

Her yeni örgütsel yapı, geçmişin eleştirisi üzerine kurulmalıdır. Ancak o eleştiri yapılmadan, sanki geçmişin her yönüne sahip çıkılıyormuş gibi davranılması beklentileri büyütmekte; büyüyen bu beklentiler ise yeni hayal kırıklıklarının ve yıkımların temelini oluşturmaktadır.

Bugün solun, gerçek anlamda sol politika üretememesinin temel nedenlerinden biri de budur. Beklentilerin karşılanmaması, birbirinden çok farklı, hatta birbirine zıt düşüncelerin ve hayat anlayışlarının aynı yapı içinde ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Sol bir yapıdan aynı anda hem faşist, hem Kemalist/ulusalcı hem de devrimci düşüncenin çıkması tesadüf değildir.

Bunları besleyen temel unsur ise şudur: Polisin ve istihbarat örgütlerinin bildiğini arkadaşından, yoldaşından saklayan; bunların konuşulmasını sessizce geçiştiren her yapının kaçınılmaz sonu, nostaljik sohbetler ve mezarlık ziyaretleridir.

Son cümle olarak: ve illüzyon çöktüğünde geriye, gerçekle yüzleşmek yerine onu anmaya çalışan bir hafıza kalır.

 

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Bir gün sisteme hizmet edenlerin bazıları Topal Osman olacaktır...

Mustafa Kemal’e bağlılığıyla bilinen Topal Osman, Samsun ve Giresun çevresindeki silahlı mücadelesiyle öne çıkar ve zamanla Çankaya Köşkü'nde görev alacak kadar yükselir. Millî Mücadele yıllarında Pontus hareketine karşı yürütülen operasyonlarda ve Koçgiri Harekâtı'nda etkin rol oynar. Yeni kurulmakta olan devletin silahlı muhaliflerine karşı yürütülen operasyonlarda acımasız yöntemleriyle tanınır. Çankaya’nın güvenliğinin sağlanmasında ve Mustafa Kemal’e yönelik askerî ve siyasî tehditlere karşı da sert ve tavizsiz bir tutum sergiler.

Bu süreçte, Mustafa Kemal’in en sert muhaliflerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, 27 Mart 1923'te ortadan kaybolur. Kısa süre sonra cinayetin faili olarak Topal Osman gösterilir. Ali Şükrü Bey’in, Topal Osman’ın konutunda öldürüldüğü kabul edilmektedir.

Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından hakkında yakalama kararı çıkarılan Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman, Çankaya sırtlarındaki Papazın Bağı'nda Muhafız Taburu ile girdiği çatışmada 2 Nisan 1923 sabahı yaralı olarak ele geçirilir. Ardından İsmail Hakkı Tekçe tarafından başı gövdesinden ayrılarak öldürülür.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesine oy birliğiyle karar verir. Bunun üzerine daha önce öldürülüp gömülmüş olan Topal Osman’ın başsız cesedi mezardan çıkarılır ve Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en sıra dışı ve sembolik infazlarından biri olarak hafızalara geçer.

1925 yılında ise Mustafa Kemal’in emriyle Topal Osman’ın naaşı Giresun Kalesi’nde ilk gömüldüğü yerden alınarak kale içindeki anıt mezara nakledilir. Bu karar, birçok tarihçi tarafından Cumhuriyet yönetiminin Topal Osman’a yönelik resmî bir itibar iadesi olarak değerlendirilmektedir.

Bu siyasi cinayet ve sonrasında yaşananlar, dönemin en sadık adamlarından biri ve sistemin tetikçisi olarak görülebilecek bir kişinin, şartlar değiştiğinde aynı sistem tarafından gözden çıkarılabileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Osmanlı'dan miras kalan devlet geleneğinin yeni Cumhuriyet'in ilk yıllarında da farklı biçimlerde sürdüğü yönünde yorumlar yapılmaktadır. Bu kez saray değil, Meclis, bir milletvekilini öldüren kişinin cezalandırılmasını ister; Topal Osman öldürülür ve cesedi ibret olsun diye darağacında sergilenir.

Yıllar sonra dönemin Başbakanı Tansu Çiller'in, "Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir." sözü, devlet adına şiddet kullanan kişilere yönelik tartışmaları yeniden gündeme taşımıştır. Bu söz doğrudan Topal Osman olayına ilişkin söylenmiş değildir; ancak birçok kişi tarafından bu tarihsel çizginin devamı niteliğinde değerlendirilmiştir...

Sonuçta Topal Osman’ın naaşı Giresun’a nakledilmiş, adına anıt mezar yapılmış ve heykeli dikilmiştir. Bu durum da Türkiye'de devlet, siyaset ve tarih arasındaki ilişkinin en tartışmalı örneklerinden biri olmaya devam etmektedir.

Elbette, devlet adına yalnızca cinayet işleyenlerin değil; devletin bekası ve siyasi iktidarın devamı adına muhalifleri kendi saflarına çekerek etkisizleştirenlerin de zamanı geldiğinde heykelleri dikilecektir.

Topal Osmanlar tarihin istisnası değil, sistemin ürettiği figürlerdir. Bu nedenle sistem değişmedikçe, yarattığı her boşluk yeni Topal Osmanlara alan açmaya devam edecektir.

27 Haziran 2026 Cumartesi

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

Özgürlüğün Askıya Alındığı Günler

 

Potansiyel suçlu görünenlerin tutuklanması, gözaltına alınması olağan hâle getirildi.

NATO ilk defa zirve toplamıyor. Kurulduğu günden bugüne kadar değişik ülkelerde zirveleri oldu. O zirveler, ülkenin güvenlik güçleri ile NATO güvenlik güçlerinin zaman zaman iş birliğinin daha görünür hâle gelmesidir.

Sonuçta dünyayı yöneten bir örgüt, kendi liderlerinden birinin güvenliğini sağlayamamış olması büyük skandaldır. I. Dünya Savaşı'nı çıkaran suikast, bir güvenlik zaafı ve liderin pervasızlığıydı.

Eğer liderlerden birine suikast yapılması planlanıyorsa, o suikast planı; basit, lojistik ve istihbarat ağı olmayan örgütlerin yapacağı iş değildir. Yani devlet gibi güçlü, örgütlü bir yapısının olması şarttır. Bundan dolayı suikastların arkasında devletler aranır. Çünkü plan, koordinasyon, tetikçiyi, eğer isteniyorsa kaçırma; yoksa teslim edip suikast işini sulandırma gibi süreçler vardır. Mehmet Ali Ağca olayında bu yaşanmıştır. Kısaca, öyle bir iki kişinin kafa kafaya verip dörtlü yol bulup çapraz ateş ile yapacağı iş değildir. Çünkü suikastlar, hedef alıcı ve sonucu ile siyasi değişime ortam hazırlayacak şekilde olmalıdır.

Olof Palme cinayetinin tetikçisi yıllar sonra ortaya çıkarılmıştır. Ama o ortaya çıkarılan suikastçıya gelene kadar her türlü olasılık ve o olasılıklara uygun soruşturmalar devam etmiş, sonuçta tetikçi yakalanmıştır. Sonuçta, eğer istenmiş olsaydı baştan alınabilirdi. Ama bu suikast bahane edilerek istihbarat örgütleri, kendi senaryolarına göre istedikleri noktalara ellerini uzatmış ve ihtiyaçları olan bilgileri toplamıştır. Yani bir bahane, çok şeyin kapısını açacak maymuncuk görevi görür.

Potansiyel protestocular her ülkede vardır. Her ülkede bu protestocular için alan açılır ve oradan bağırmalarına, yumurta atmalarına izin verilir. Liderleri rahatsız etmeleri de istenir. Çünkü onların bilmesi istenir; alacakları kararların sonuçta itirazlarının olacağı gösterilir. Denilmektedir ki: "Bakın, siz alacağınız karar ne olursa olsun, bu kararlardan etkilenenler de vardır. Onları küçümsemeyin."

Kısaca, organize edenler amaçları doğrultusunda sonuç almak için protestocuların bağırmasına ve onların belirli noktalarda olmalarına izin verir.

Potansiyel protestocuların gözaltına alınıp tutuklanması ise pek olağan işler değildir. Çünkü insan hakları içinde tanımlanmış bir özgürlüğün yok edilmesidir. Bu da o ülkenin demokrasi düzeyini, özgürlüklere bakışını ortaya koyar.

Bu noktada mesele yalnızca güvenlik olmaktan çıkar; hukukun sınırları da tartışılmaya başlanır.

"Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar." — John Locke

Eğer bugün dünyada tiranlık hüküm sürüyorsa, bu durum aynı zamanda insanlığın yeni bir hukuk düzeni oluşturma sürecinde olduğunu da gösterebilir. Çünkü tiranlık, kendi karşıtını doğurur; hukuksuzluk, adalet arayışını güçlendirir. Bu nedenle tiranlığın nihai sonucu, daha kapsayıcı ve evrensel bir hukuk anlayışının ortaya çıkması olabilir. Belki de küresel hukukun temelleri, tam da bu çatışmaların ve eksikliklerin içinden yükselmektedir.

Uluslararası zirveler yalnızca güvenlik açısından değil, ülkelerin kendilerini nasıl göstermek istedikleri bakımından da önem taşır.

Gecekonduların üzerine bez afişler asıp, bakımsız yollara asfalt döküp bakımlı hâle getirmek; kısaca liderlerin geçeceği, konaklayacağı alanlara rötuşlar yapılması, o ülkede özgürlüklerin, demokrasinin, insan haklarına saygının, fakirlik ve gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Verilmek istenen mesaj açıktır: Söylemlerden çok, hazırlanan görüntünün etkili olması amaçlanır.

Yasakların yoğun olduğu ülkelerde liderler, uluslararası organizasyonları iç kamuoyunda bir meşruiyet aracı olarak kullanabilir. Böylece dış dünyadan gelen ilgiyi kendi yönetimlerinin başarısının kanıtı gibi sunmaya çalışırlar. Bu da "asrın lideri" benzeri söylemlerin dolaylı biçimde güçlendirilmesine hizmet eder.

NATO bir siyasi/askerî organizasyondur. Görevi, dünyada sisteme karşı gelişecek olan potansiyel tepkileri/hareketleri ortadan kaldırmaktır. Yani NATO, emperyalist devletlerin çıkarını koruyan, güvence altında kalmasını sağlayan bir siyasi organizasyondur ve aldığı her karar siyasidir.

Siyasi organizasyon içinde yer alan her devletin istihbaratı güçlüdür. Rötuşlara bakmaz; zaten özünü, yani röntgenini çoktan çekmiştir.

Sonuçta protesto etme hakkı insan hakkıdır. Ama bazı ülkelerde insan hakkı yoktur; olup olmaması da zaten liderleri rahatsız etmez.

Ankara, NATO zirvesi için yeniden biçimleniyor. Yeni havalimanı, yeni rota, yeni duvar resimleri, büyük ekranlar... Kısaca, Ankara'da uçan kuştan, düşen yapraktan haberi olan bir lider söz konusu olduğu imajı verilecektir.

Sonuçta kendi muhalefetine ayar veren lider, potansiyel tehdit olarak gördüklerine özgürlük verecek değildir elbette ve bundan hiçbir NATO ülkesi rahatsız dahi değildir.

Bir ülkenin gerçek vitrini, liderlerin geçtiği caddeler değil; vatandaşlarının itiraz edebildiği meydanlardır. Özgürlüğün askıya alındığı günler, yalnızca bir zirvenin değil, demokrasinin de sınandığı günlerdir.

25 Haziran 2026 Perşembe

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Algı Sistemi Başarıyla Yüklendi: Gerçekler Devre Dışı

Dünyanın neresi olursa olsun, tüm insanların, suçlu suçsuz dosyası bulunur; kayıt altına alınmıştır. Vatandaşlık numarası yanında parmak izi ve fotoğrafı bulunur. Yani herhangi bir “suç” durumunda, failin olmasa da tetikçinin kim olduğu saniyeler içinde bulunacak yapay zekâ koordinasyonu vardır. Küresel suçlar aslında küresel suç önleme örgütleri tarafından kayda alınır, buna istihbarat denmektedir. Sonuçta istihbarat, geçmiş süreçlere göre daha net sonuçlar elde edecek kayıtlara sahiptir.

Bu güvenlik ve kayıt fikri, yalnızca birey düzeyinde değil; sistemlerin tamamına yayılan daha geniş bir yapıya işaret eder.

Paranın akışını kontrol eden IBAN sistemi, gümrüklerden geçişi kontrol eden Dünya Ticaret Örgütü verileri, polis teşkilatı ve onun üstünde NATO gibi organizasyonlar... NATO sadece askerî bir örgüt değildir. Bunu, NATO üyesi ülkelerde seçim öncesi iktidara gelebilecek ya da meclise girebilecek siyasi parti temsilcilerine davet üzerine anlatırlar. NATO davetine katılmak zorunludur; “ben gelmiyorum” deme hakkı yoktur.

Burada görülen şey, güvenlikten ekonomiye uzanan aynı veri mantığının farklı kurumlarda tekrar etmesidir.

Sonuçta, geçmişte ulus devlet sınırları içinde her şeyden haberi olmak için iç istihbaratı öne çıkaran otokratik ülkelerin de istihbarat ağını kendisine bağlayan bir küresel bilişim dünyası mevcuttur ve herhangi bir veri dijital ortama girdiği an bu küresel paylaşım ağının bir parçası olur. Sanıldığı gibi eskiden üreten firmanın tekelinde olan bilgi ağı denetimi, onu aşmış ve küresel büyük sosyal medya ağını yapan, yapay zekâyı ülkelere göre yönlendirenlerin eline geçmiştir.

Bu ağın genişlemesi, artık yalnızca kurumları değil, olayların kendisini de tanımlama biçimini değiştirir.

Bugün dünyada binlerce olay bir dakika içinde olmuştur. O binlerce olayın tetikçisi, parmak izi sahibi tanınmıştır; fakat yakalanması ve ceza alması tamamen siyasi tercihe bağlıdır.

Demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar tamamen duruş noktasına göre değişen sübjektif kavramlara dönüştürülmüş ve her olay içinde kendisine göre anlamlar yüklenmektedir. Bu da yerel olan düşünce yapısının ortadan kaldırılması, tamamen kodlanmış ve şablonu çıkarılmış düşünce ve davranış içinde değerlendirilmektedir. Sonuçta dilin kendisine özgü düşünce yapısının ortadan kaldırılması sürecindeyiz.

Bu düşünce dönüşümü, sadece politika ve güvenlikte değil, kültür üretiminde de kendini gösterir.

Geçmişte komedi filmleri sadece içinde çıktığı kültüre göre anlamı olur ve o kültürü tanıyanlar tarafından kahkaha eşliğinde izlenirdi. Şimdi küresel komedi filmleri çekiliyor ve hangi ülkede olursa olsun aynı şekilde tepki alabiliyor. Bu da göstermektedir ki yerelin artık değeri ortadan kalktığı gibi çeşitliliği, özgünlüğü ve düşünce yapısının da asimilasyona uğradığıdır.

Kültürel düzlemdeki bu eşitlenme, ekonomik ve politik alanlarla birlikte düşünülünce daha büyük bir bütün ortaya çıkarır.

Yapay zekâ çok kısa zamanda birçok şeyi hızlandırmış, küresel entegrasyonu çoktan sağlamış olmasına rağmen, küresel hukuk sistemi oturtulamadığı için ülkeler arasında siyasi tercihlere göre tepkiler de farklılık göstermektedir. Küreselleşmenin önündeki en somut engel hukuktur. Eğer hukuk oluşturulabilirse gerçek anlamda küreselleşmeden bahsedebileceğiz. O zaman işçi sınıfının düşmanı küresel olarak tanımlanacak ve ona karşı mücadele artık küresel yapılma zorunluluğunu ortaya çıkaracaktır. Çünkü şimdi ulus devletler içinde bir malın parçalara ayrılarak üretilmesi ve montaj sanayisi sayesinde ülkeler arasında iş gücü maliyeti farklılık göstermektedir. Bugün birbiri ile rekabet içinde olan şirketler, eğer tröstleşmiş piyasada değilse — ki elektrikli araçlarda henüz bir tröstleşmeden bahsedemiyoruz — bu durumda montaj sanayisini emeği ucuz ülkelere kaydırarak birim maliyetini en düşük seviyeye çekmektedir. Bugün demokrasi, özgürlükler gibi kavramların yatırım için anlamsızlaşmasının yaşandığı bir süreçteyiz. İşine geldiği an otokrat liderlerin ülkesine, emek ucuz olduğu sürece yatırım yapılmaktadır. Ukrayna savaş içinde olmasına rağmen yatırım alabilmektedir.

Bu ekonomik ve politik yapı, güç ilişkilerinin nasıl yeniden dağıtıldığını daha görünür hale getirir.

Kapitalizm faillerini kendisi yarattığı her cinayeti ve tetikçisini, bugünkü teknoloji sayesinde bilmektedir. İşine geldiğinde “suçlu” gördüklerini istediği bahaneler ile devre dışı bırakmakta, algılar ile oynayarak yeni gerçekler yaratacak veri tabanına ve medya gücüne sahiptir.

Bize sunulan gerçek aslında gerçek değildir; ama kimse onu sorgulayacak kadar elinde veri olmadığı için verilen gerçeği gerçek olarak kabul edilmekte ve dedikodu süreci içinde algı oluşturulmaktadır.

Bu noktada gerçeklik artık bir bilgi değil, bir dolaşım biçimi haline gelir.

Yapay zekâya sorulan her soru, oluşturulan yeni algı için üretilmiş dedikodudur ve sahibinin amacına göre sorulara yanıtlar üretmektedir. Bugün verileri ve bilgileri henüz sınırsız olmasa da büyük bölümünü kullanan yapay zekâ, üreticilerin emrinde çalışan algoritmalar bütünüdür.

Ve bu döngü içinde sistem, kendini sürekli yeniden üretir.

Sonuç olarak, sistem çalışıyor.
Sadece neyin “gerçek”, neyin “görüntü” olduğu artık ayrı ayrı tanımlanmıyor. Tanım ihtiyacı da giderek azalıyor; çünkü tanımı yapan ile tanımın konusu arasındaki mesafe neredeyse sıfırlandı.

Veri akıyor, sistem işliyor, kararlar veriliyor. İnsan ise bu akışın içinde, kendisine anlatılan dünyanın içinde konumlanıyor. Hangi bilginin önemli olduğuna dair seçimler giderek daha hızlı yapılıyor; bu hız arttıkça sorgulama alanı daralıyor.

Böylece “gerçek”, var olduğu için değil, görünür olduğu için kabul ediliyor. Görünürlük ise artık bir tercih değil, bir algoritma sonucu.

Ve belki de en ironik olan şu:

Sistem hiçbir şeyi saklamıyor. Her şey açık.

Sadece neye bakmanız gerektiği, çoktan belirlenmiş durumda.

Muhalefet Var, Endişeye Gerek Yok

Muhalefet Var, Endişeye Gerek Yok

İ. Melih Gökçek neden Kemal Kılıçdaroğlu'na siyasi tartışmalarda dövdürüldü? Neden onun karşısında çaresiz gibi kalmasına olanak tanındı? Kılıçdaroğlu ile Gökçek arasındaki siyasi tartışmalar olmasaydı, Kılıçdaroğlu bir kaset sonrası paraşütle CHP'nin başına atanamazdı. Yani onu parti başına taşıyanlar, bu Gökçek-Kılıçdaroğlu tartışmalarını organize edenlerle aynı çevrelerdi.

Aslında mesele yalnızca bir liderin yükselişi değildi. Aynı dönemde siyasetin dili, dostları ve düşmanları da sürekli yeniden yazıldı.

Sonuçta, popüler olması için kurgulanmış organize süreçlerden bugüne kadar gelen dönemde her siyasi aktör kendi rolünü harfiyen oynadı. Erdoğan ise tek lider, yenilmez lider, sürekli koltukta oturan lider ve ülkeyi en uzun süre yöneten lider konumuna getirildi. Peki, bu kadar uzun süre aynı koltukta oturmasının sonucunda ülkede neler değişti, neleri kaybettik?

Yeri geldiğinde ülkedeki tüm popüler siyasi liderler FETÖ'cü oldu, yeri geldiğinde hepsi FETÖ karşıtı kesildi. Bir yanda küfürler, diğer yanda övgüler vardı. Dün birbirine hakaret edenler, ertesi gün birbirinin dizinin dibinde oturup "sana muhtacım" dedi. Bütün bunlar aynı zaman diliminde yaşandı ve biz bu zıtlıkların birliğini evlerimizde, ekranlar aracılığıyla izledik.

Bir yaz gecesi İstanbul Boğazı'nın kapatılmasını, Meclis'in bombalanmasını seyrettik. Ardından OHAL ilan edildi. OHAL ve olağanüstü yetkilerle yürütülen süreçte, "FETÖ ile mücadele ediyoruz" denilerek operasyonlar yapıldı. Ancak FETÖ'ye başından beri mesafeli olan insanlar da cezaevlerine dolduruldu. Sonuçta FETÖ yumruğuyla solun ve muhaliflerin örgütlenme alanları dağıtıldı, çok sayıda insan hapsedildi.

Bütün bu süreç yaşanırken muhalefetin en görünür yüzü ise değişmedi; aksine daha da merkezî bir konuma yerleşti.

Kemal Kılıçdaroğlu bir proje insanıdır.

Geçmişin komedi dizilerindeki; her işi yapan, masum görünen, saf duran ama sonunda hep istediğini elde eden karakterleri andırır. Her şeyi o saflığından kaynaklanıyormuş gibi gösteren bir ses tonuyla halka, yani kandırdıklarına seslendi. "Başaramazsam o koltukta oturmayacağım" dedi ama hep o koltukta kaldı. Seçim kaybetti, mahkeme kararlarıyla geri döndü. Bütün bunlar, o koltukta oturtulmasının bir nedeni olduğunu gösteriyor. Erdoğan'ı koltuğunda tutanlar bunu elbette biliyor.

Bu adamın arkasından gitmeyin denildikçe, "Erdoğan mı kalsın?" dediler ve yine gittiler. Erdoğan karşıtlığı bilinçli biçimde her muhalif bireyin zihnine işlendi. "Yeter ki o gitsin, gerisi hallolur" dendi. Ama ne Erdoğan gitti ne de işler düzeldi.

Muhalefeti iyi kontrol edenler ve yönetenler, iktidarda kimin kalacağına da karar verdi.

Trump'ı iktidara taşıyanlarla Erdoğan'ı ya da Kemal Kılıçdaroğlu'nu bulundukları koltukta tutanların aynı kesimler olduğunu düşünüyorum. Ancak bu tabloyu mümkün kılan yalnızca dış dinamikler değil, içeride buna uyum sağlayan siyasal aktörlerdi. Onların çıkarları sürdüğü sürece koltukta kimin oturduğu önemlidir.

Bu nedenle meseleyi yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyorum.

Sol ise bu süreçte CHP kuyrukçuluğu görevini başarıyla yerine getirdi. Kendi bağımsız siyasetini oluşturmak yerine, günlük ihtiyaçlara cevap veren kararlar aldı ve görünür olabileceği alanları kullandı. Kısacası faydacı bir yaklaşım benimsedi. Bu faydacılık da solu tüketti.

CHP, seçim kazanamayacağı yerlerde solcuları aday gösterdi; elbette kaybettiler. HDP ve onun temsil ettiği gelenek, bazı solcuları Meclis'e taşıdı; onlara siyasi kariyer ve emeklilik hakkı kazandırdı. Ancak sola bir şey kazandırmadı. Emeklilik maaşı alanlar, sol politika üretmek yerine günlük siyasi gelişmelere uygun roller oynamayı tercih etti. Kendi perspektiflerinden örgütsel çıkarları öne çıkardılar.

Sonuçta liberalizm, bu ülkede yaşanan tarihsel birikimi çürüttü. Yerine bireyciliği, faydacılığı, görünür olmayı ve popülerliği koydu.

Bugün geriye dönüp bakınca, yaşananların tek tek kişilerden çok daha büyük bir siyasal işleyişe ait olduğu görülüyor.

Belki de bütün bu hikâyenin özeti budur. Yıllarca iktidarı konuştuk, liderleri konuştuk, seçimleri konuştuk. Oysa asıl mesele muhalefetin ne yaptığıydı. Çünkü iktidarı ayakta tutan yalnızca kendi gücü değil, karşısında duranların çizdiği sınırlar ve oynadığı roldü. Her seçimde umut üretildi, her yenilgide yeni gerekçeler bulundu, her hayal kırıklığı bir sonraki seçime ertelendi. Sonunda değişmeyen şey iktidardan çok siyaset yapma biçimi oldu. Bu yüzden sistemin en büyük güvencesi güçlü bir iktidar değil, görevini aksatmayan bir muhalefettir. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. Muhalefet var, endişeye gerek yok.

24 Haziran 2026 Çarşamba

Perde Arkasındaki Siyaset

Perde Arkasındaki Siyaset

Çocukluğumdan bugüne siyaset ile ilgilendim. Çünkü ben onunla ilgilenmediğim anda o benimle ilgilendi. Kısacası siyaset hayatımızı biçimlendiriyor, yönlendiriyor, hatta acımasızca eziyor.

Bu etkinin yalnızca bireysel değil, ekonomik ve toplumsal alanlarda da güçlü biçimde hissedildiği açıktır.

Bu ülkede üretilmiş tüm zenginlik, siyasetin mahareti ile olmuştur. Serbest rekabetin hiçbir zaman olmadığı, ideal kapitalizmin bu ülkede gelişmediği, kuralların işlemediği, kim iktidardaysa onun yandaşlarının öne çıktığı, muhalif girişimlerin ise sönümlendiği dönemlere şahitlik ettik. Eğer siyaset isterse işverenlerin mallarına çökebilir; yani kamulaştırmak, el koymak, kayyum atamak bu ülkede her dönemde olmuş ve olağan karşılanmıştır.

Bu durum, siyaset ile ekonomi arasındaki ilişkinin ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

Siyaset öyle bir düzenek kurmuştur ki size özgürlük vaat eder ama aslında kendisine özgürlük alanı yaratır; daha fazla baskı, daha fazla otorite, daha fazla adaletsizlik ve eşitsizlik üretir.

Bu çelişkinin tarihsel arka planı ise ülkenin genel yapısına kadar uzanır.

Ülkemizin tarihi dengesizdir; normal akışında değildir. Çünkü müdahalelere her zaman açıktır. Nedeni ise ekonomik olarak hiçbir zaman tam bağımsız olamamasıdır. Bu yüzden bağımsız siyaset ve doğal tarihsel gelişim düz bir çizgide ilerlememiş, emperyalist devletlerin çıkarlarına uygun biçimde şekillenmiştir. Kısacası bizim ülkemizdeki gelgitler çoğu zaman emperyalist çıkarların hareketine bağlı olmuştur. Düzenli ve sistematik bir gelişimden söz etmek zordur. Bundan dolayı ülkede krizler ve kronikleşmiş sorunlar çözülememiş, yalnızca reformlarla üzerleri örtülmüştür.

Bu tarihsel zemin, siyasal yapının bugünkü görünmeyen ilişkilerini de açıklamaktadır.

Bizim demokrasi sınavımız, meclisli ya da meclissiz biçimleriyle, I. Meşrutiyet ile başlar. Anayasa o dönemde yazılmıştır. Ancak ilk anayasa, bugünkü anayasadan katbekat daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir konumdadır. Çünkü bizde özgürlükler halk lehine ilerlememiş; daha çok yönetici kesim ile küresel çıkarlar arasındaki çatışmalara orta yol bulunması şeklinde gelişmiştir. Bizde iç dinamiklerin gücü, dış dinamiklerin gücünden çok daha zayıftır. Sözde seçimler yapılır ama karar verici çoğu zaman “bizim çocuklar” diyenlerdir.

Bu yapı, görünür siyaset ile gerçek karar mekanizması arasındaki farkı ortaya koyar.

Siyasetin hep gölgede kalan liderler tarafından düzenlenmesine şahit olmuşsunuzdur. Görünürde bir lider vardır ama perde arkasından ona yön veren birileri de mevcuttur. Yani hep bir “bilen” vardır; görünen ise onun kuklasıdır.

Böyle işleyen bir siyaset, mücadele alanımızı ortadan kaldırır. Çünkü görünenler her zaman görünmeyenlerin organize ettiği işlerde kurban olur ve işlenen suçlar görünende kalır. Görünmeyenin eli ise her zaman temizdir; çünkü o kutsaldır. Tanrı adına cinayet işlenir ama Tanrı hep masumdur. Kan dökülmesine karşıdır, “öldürme” der ama kuklası onun adına öldürür.

Perde arkasındaki liderlik kurumu daha çok sol siyaset içinde mevcuttur. Çünkü illegal yaşam bunu dayatmıştır: görünen lider ve görünmeyen lider. Yıllarca görünmeden örgütünü yöneten insanların doğru dürüst fotoğrafı bile yoktur. Herkes adını, takma adını bilir; hatta polis kayıtlarında daha ayrıntılı bilgiler bulunur. Ancak onu takip edenler, üyeler ve sempatizanlar için o kişi ulaşılmaz ve gizemlidir. Her doğru karar ona ait kabul edilirken, her yanlış saha içindekilere yüklenir.

Bugün birçok siyasi parti vardır ve her siyasi partinin bir “bileni” bulunur. Bu kişiler hiçbir zaman kamuoyu önüne çıkıp açık siyaset yapmazlar. Aksine, bir derginin yazarı ya da bir vakfın başkanı olabilirler; fakat partinin ya da organizasyonun başında görünmezler. Çünkü görünür olurlarsa yanlışları da günahları da onlara ait olacaktır. Oysa liderler dokunulmaz ve eleştirilemez kabul edilir. Tek doğruyu bilen ve gören kişi odur. Örgüt içinde her şeyden haberdar olduğu varsayılır; aldığı kararlar tartışılmaz. Kısacası söylemde solcu olabilir ama uygulamada otoriter bir liderden farkı kalmayabilir. En azından otoriter liderler görünürdür ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlenirler. Bunlar ise polisin bildiğini bile üyelerinden saklayabilirler.

Ülkemizde siyaset çoğu zaman perdelerin arkasında, kapalı odalarda biçimlenir. Hatta grevdeki bir işletmede grev liderinin gözaltına alınıp karakolda kimsenin görmediği alanlarda pazarlıkların yapıldığı, devlet çıkarlarının öncelendiği durumlar yaşanabilir. Sonrasında bir orta yol bulunur, sözler alınır ve sahaya dönüldüğünde liderlerin devlet nezdinde muhatap kabul edildiği görülür. Sonuçta bir pazarlık yapılır ve grev uzlaşma ile sona erdirilir.

Perde arkasında siyaset yapıldığında kiminle mücadele edeceğinizi bilemezsiniz. Çünkü kukla ile mücadele etmek, bir anlamda suda ayak çırpıp dalga oluşmasını beklemek gibidir. Kukla liderler ise zaman zaman perde arkasında alınan kararları tam anlamıyla içselleştirmeden kamuoyu önünde savunmaya çalıştıklarında boşa düşebilirler. Savunduğu ile yaptığı ya da yapılan arasındaki uçurum, onları aciz, çaresiz ve kullanılmış göstermekten başka bir işe yaramaz. Bugün sol siyasetin bu kadar fazla zikzak çizmesinin nedenlerinden biri de budur.

Kendisini lider gören kişinin ortaya çıkıp siyasetin başında olması daha mantıklıdır. En azından neyi savunduğu ve ne yaptığı daha açık olur. Yapılan ya da yapılmakta olan şeylerin dedikodusu üzerinden siyaset yapmak, peynir gemisini yürütmeye benzer.

Bizim ülkemizin siyaseti de liderleri de gerçek anlamda cesur değildir. Çünkü cesaret, sistemle mücadele etmektir. Bizde ise sisteme entegrasyon daha önceliklidir. Sistemsel sorunların bireysel liderlik sorunları gibi algılanmasına önem verilir. Bugün Erdoğan yerine başkası olsa da benzer şeyleri yaşayacağımızı söylediğimde, Erdoğan karşıtlığının etkisiyle bana itiraz edenler olur. Ancak Kılıçdaroğlu vakası göstermiştir ki meşruiyetini seçmeninden almayan liderler, kim olursa olsun, gücü kendi anlayışlarına göre düzenlemeye meyillidir. Sonuçta güç sahipleri kendilerini tanrı yerine koymaktan vazgeçmezler; onların adına işlenen suçlara da çoğu zaman hoşgörüyle yaklaşırlar.

Perde arkasındaki siyaset sürdükçe, halkın gördüğü ile ülkeyi yöneten güç arasındaki mesafe kapanmayacaktır.

İktidarın En Büyük Gücü: Muhalefet

İktidarın En Büyük Gücü: Muhalefet

Ülkemizin yıllardır süren sorunu bugün daha açık olarak ortaya serilmiştir. Erdoğan iktidarı kaybetmeye yaklaştığında, muhalefet hemen bir araya geliyor; Kemalizm soslu bir strateji uyduruyorlar: yok laiklik, yok cumhuriyet, yok yaşam biçimi, yok o, yok bu...

Sonuç ne? İktidar koltuğunda kalıyor; muhalefet ise muhalefet olduğu için mutlu. Bir dahaki seçime kadar ezilenler daha fazla eziliyor, Kürtlere umut dağıtılıyor, özgürlük kavramları istismar ediliyor; soygunlar, cinayetler ve katliamlar ülkeyi kana bulamaya devam ediyor. Enflasyon yoluyla cebimizden alınan para birkaç şirketin kasasına aktarılıyor. Şehirlerimiz dünyanın en pahalı şehirleri listesine girerken, o şehirlerde yaşayan insanlar dünyanın en yoksulları arasında yer alıyor.

Bu ülkenin en temel sorunu, gerçek anlamda bir muhalefetin olmayışıdır. İktidarın ihtiyaç duyduğu muhalefet, kırk yıldır ülkemizde kurumsal olarak varlığını sürdürmektedir.

Erdoğan başarılı olduğu için iktidarda değildir; muhalefet onu iktidarda tuttuğu için güçlüdür ve iktidardadır.

Bu tezimi yıllardır savunuyorum. Bu konuda bir tek adım geri atmadım.

İçimizde yer alan muhalifleri teşhir ediyorum; sonuçta hep kaybeden biz oluyoruz.

Hani derler ya, beyaz pirinçlerin içindeki beyaz taşı bulmak önemlidir. O kadar çok beyaz taş var ki artık taşların içinden pirinç seçiyoruz.

Kemalizm soslu, Kemalizm bayrağı taşıyan, Türk bayrağıyla sol siyaset oluşturmaya çalışanların hepsi beyaz taştır. Bunlar var olduğu sürece sol, sol olamıyor. Solun tek bayrağı vardır; o da işçi sınıfının alın teri, kanı ve ideolojisidir.

Ulus devlet ve onun oluşturduğu kan deniziyle yüzleşilmediği, o kan denizinin koşulları reddedilerek yeni bir siyaset oluşturulmadığı sürece, bunların solcu olma ihtimali dahi yoktur. Sözde solcu olabilirler, sözde sol tabelasını taşıyabilirler ama solcu olamazlar.

Bugün siyasetteki o garip “mutlak butlan” tartışmalarına bakın. Kemalist sosluları bir araya toplayan bir iktidar söz konusu oldu. Şimdi bu karar nedeniyle her iki taraf da kirli çamaşırlarını ortaya serince geriye ne kalacak?

İktidar, iktidarda kalmaya devam edecek.

Sol siyasetin üzerine geçmişte akıl almaz gerekçelerle saldırıldı. Her türlü baskı, her türlü iftira ve her türlü nefret söylemi geliştirildi. O gün solu ezenlerin bugün solculardan yardım istemesi ve solcuların da onların yanına koşması ironiktir.

Sol, her keskin bıçağa boynunu uzatır mı? O bıçağı elinde tutana karşı mücadele etmez mi?

Bugün ülkemizde Meclis'te bulunan siyasi partilerin çok büyük bir kısmı sağcıdır. CHP de hangi kanadı olursa olsun sağ siyasetin içindedir.

“Hak, hukuk, adalet” diye üretilen slogan sağdır; bunu atanların hepsi sağcıdır.

Sağ sloganlarla sol politika yapılmaz.

Solcu afişlerin taklit edilmesiyle yapılan afişler de sol olmaz.

İşçi sınıfının en temel sloganlarında geçen kelimeler; ekmek, özgürlük ve iştir.

İçimizdeki beyaz taşlar, sağ siyaseti solcuymuş gibi sol jargonun içine taşıyor. Öncelikle onları reddetmek gereklidir. Sol siyaset oluşturulmadan gerçek bir muhalefet çizgisi kurulamaz.

Bırakın tarihe nasıl baktıklarını tartışmayı; resmî tarihin biçimlendirdiği düşünce dünyası, solu sol olmaktan alıkoyuyor. Ne var ki bugün yaşanan kaotik ortamda, bu meseleyi tartışabilecek noktaya bile ulaşamıyoruz.

Bugün karşımızdaki tablo nettir: İktidarın en büyük gücü saraylar, medya ya da sermaye değildir. İktidarın en büyük gücü, kendisini yenemeyen ve her kritik dönemeçte ona can suyu taşıyan muhalefettir. Gerçek muhalefet ortaya çıkmadığı sürece değişen isimler olacak, değişmeyen ise düzenin kendisi olacaktır.

23 Haziran 2026 Salı

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

Küllerimizin Telif Hakkı Kime Ait?

 

2 Temmuz katliamı anmaları başladı, biraz da özel bir anlam verilmiş...

Sivas Katliamı gerçek anlamda anlaşıldı mı? Bugün hâlâ sorular havada uçuşurken, birçok söylemin ayağı yere basmıyor. Sembolik bir şeye dönüştü anmalar... Sadece sembolik olunca acılar ticaretin parçası oluverdi. Sonuçta etnik pazarın tüketim pazarı, acıların sergilendiği alana dönüştü...

Alevilik sadece saz çalmak değildir; Alevilik üstü kimliğinden bakarsanız anlarsınız... Sadece semah Aleviliği temsil etmiyor... Bugün meydanlara çıkan kızların, kadınların başına bağlanan kırmızı, yeşil şeritler de Aleviliği temsil etmez... Garip kıyafetler, garip renkler ile yeni bir moda uydurulmuş, Aleviliğin üzerine giydirilmeye çalışılıyor. Aleviliği hayattan koparan işlerdir bunlar...

Aleviliğin gerçekten genel tanımı nedir?

Öyle bir tanım olmalı ki Türk, Kürt, Arap, Horasan'da yaşayan Alevileri kapsasın...

Horasan'da yaşayan Alevilikte 12 İmam dahi yok...

Bize dayatılan bir Alevilik söz konusu, özellikle Cemevleri kurulup kurumlaşmaya başladıktan sonra...

Avrupa Alevileri, İslam ile Aleviliği kucaklaştıran ders kitapları çıkardı...

Ülkemizin her yerinde mantar gibi biten Cemevlerindeki cenaze törenleri Sünni inancı ile bire bir aynı; sadece imam yerine kafasına garip bir tekke geçirilmiş sözde dedeler aldı...

Sivas Katliamı devletin desteği ile oldu...

O dönemin iktidar koltuğunda oturanlar belli, Kültür Bakanı belli...

Sözde solcular ama özde devletçiler...

12 Eylül faşizminin devamı bir anlayış içinde olduklarını bugün yaşananlar karşısındaki tepkilerinden ölçebilirsiniz. Sonuçta bugünkü iktidarın önündeki en küçük engelleri aşan bir katliam...

Katilleri koruyan avukatların bugünkü iktidarın vekilleri içinde olması tesadüfi değildir...

Suriye'de Alevi katliamı olur, karşı çıkıyormuş gibi yapıp kendi cebini doldurmak amaçlı kitap pazarlayanlar ortalıkta dolanır. Aleviliği proje yaparak para kazanma alanı görenlerin olması tesadüfi değildir. Alevi kimliği üzerinden kendisine ün yapıp bugün siyasi partinin MYK üyesi olması, bu işin hangi amaçlar ile döşendiğinin kanıtı değil midir? Alevilik bir anlamda etnik pazarın tüketilen kavramıdır...

Bin saz çalanı, bin semah oynayanı Alevilik diye yutturdular; Aleviliğe bir elbise giydirdiler...

Gelin, siz şu Alevilik denen şeyin bir tanımını yapın; o tanım tüm Alevileri kucaklasın...

Demek ki yaşayan ve sürekli değişen, değiştirilen Alevilik kelimesinin tanımı o kadar kolay değildir. Amacı ticari olanların Alevi tanımı; bir saz, bir semah, biraz Hatayi'den şiirdir...

Pir Sultan, Alevilik olarak ortaya sürülür; onun sazı, eli, duruşu anlatılır ama yeterli midir?

Hatayi şirini okumak Alevilik midir?

Uydurulmuş o ulu ozanlar... Kim uydurdu gerçekten onların ulu olduğunu? Sonuçta ticari meta olması için uydurulmuştur. Onlara ulu derseniz, onların üzerinden para kazanılır...

Her şey aslında bir tanım ile başlar...

Ve bir şeyi nasıl tanımladığınız, onu nasıl hatırlayacağınızı da belirler...

Gerçekten Alevilik nedir?

Gerçekten Sivas Katliamı nedir?

Alevi katliamı mı?

Aydın kırımı mı?

Sosyal demokrat soslu devlet organizasyonu mu?

Sivas Katliamı'nı sadece tek tanıma indirgediğiniz an, gerçeklerin üzerine örtü örtmek değil midir?

Ölenler belli, yaşayanlar?

O acıyı bugüne taşıyan ölenlerin yakınlarının yok olmayan ateşi...

Ateşin içinde yanmışların ya da boğulanların acıları...

Yapın saatlerce süren bir belgesel...

O belgeselde sadece acı var, gerçekler?

Binlerce lira toplandı, birilerinin cebine aktı; birileri de isteneni yaptı... Çünkü öyle tanımlarsanız, size de o tanımlananı elinize verirler... Gerçeklerin üzerine yeniden örtü örtmek değil midir?

Sivas Katliamı'nı Alevi olmayan ama aydın olanlar arasında tanımlayanlar, bunun Alevi katliamı değil, aydın kırımı olduğunu söyler. Ölen şairlerin Sünni kökenleri öne çıkarılır... Bu sayede Alevilere uygulanan asimilasyonun, nefret söyleminin üzeri örtülmüş olmaz mı?

Nerede durduğunuza bağlı olarak gerçekler eğilir, bükülür; gerçek, gerçek anlamda anlatılmaz...

Ama gerçek denen şey, bugün yaşadığımız şeylerin bütünü değil midir?

Bugünden bağımsız geçmiş olur mu?

Sivas anmaları bugünden koparılmış, sembolik düzeye indirgenmiştir...

Sazı havaya kaldırmak ile Sivas anılmış olmaz...

Birkaç semah ile Sivas anılmaz...

Başlara bant bağlamak ile katliam sembolize edilmez...

Orada dostlarım öldü...

Orada canlarım öldü...

Orada hepimiz öldük...

Küllerimizi bari özgür bırakın, onları ticari birer metaya dönüştürmeyin...

Çünkü tartışılan yalnızca geçmiş değildir; geçmiş adına bugün kurulan sözlerdir...

Sonuçta mesele sadece Sivas değildir...

Mesele, ölenlerin kim olduğundan önce, onların adına konuşma hakkını kim kendinde gördüğüdür.

Çünkü her katliamdan sonra yalnızca ölüler değil, onların hikâyeleri de paylaşılır. Kimi adalet ister, kimi yeni kimlik inşa eder, kimi siyaset yapar, kimi kariyer kurar, kimi ticaretini büyütür. Zaman geçtikçe katliamın kendisi geride kalır; onun etrafında kurulan anlamlar yarışmaya başlar.

Belki de bu yüzden hâlâ aynı soruların etrafında dönüp duruyoruz. Sivas Katliamı'nı gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa onu kendi tanımlarımıza sığdırmaya mı?

Bir katliamın küllerinden anıt yapılabilir, kitap yazılabilir, belgesel çekilebilir, slogan üretilebilir. Ama küller konuşamaz. Konuşanlar ise çoğu zaman kendi seslerini, küllerin sesi gibi sunarlar.

Belki de bütün bu soruların sonunda geriye tek bir soru kalıyor:

Küllerimizin telif hakkı kime ait?

Ölenlere mi?

Yakınlarına mı?

Bir topluluğa mı?

Kurumlara mı?

Siyasete mi?

Yoksa acıyı yeniden üretip dolaşıma sokanlara mı?

Belki de bazı acıların sahibi olmaz.

Belki de yapılması gereken, küllerin üzerinde hak iddia etmek değil; onların neden küle dönüştüğünü unutmamaktır.


22 Haziran 2026 Pazartesi

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?

Hayatımın hiçbir anında zengin gibi düşünemedim, bir burjuva olsaydım diye hayal bile edemedim; çünkü fakir bir hayatın parçasıydım, ötekileştirilmiş bir kültürün içinden geliyordum ve her zaman büyük çoğunluğa göre farklıydım. Düşünme yöntemim, mantık yürütmem ve tarihe bakışım hep aşağıdan yukarıya, ezilenlerin gözünden şekillendi.

Yani fakir insanlar kuyunun içinden kuyunun ağzına bakar; burjuvalar, üst sınıf ya da hâkim kültürden olanlar ise kuyuya her zaman yukarıdan bakar. Dibini görmedikleri için de hep korku duyarlar.

Bizden korktuklarını zaman içinde öğrendim.

Biz de onlardan çekinir ve kendimizi saklarız. Yani onlarla yan yana geldiğimizde, bize soru sorulmadıkça kendimizi açığa vurmayız.

Bir insana “Nerelisin?” diye sorulduğunda, aslında bu soru çoğu zaman “Hangi mezheptensin, hangi dindensin?” sorusunun üstü kapalı hâlidir. “Nerelisin?” sorusuna karşılık söylenen her memleket adı, bir anlamda sizi kendilerinden mi görecekleri yoksa karşıya mı koyacakları yönündeki önyargının ilk adımıdır.

Bana hep “Nerelisin?” diye soruldu. Ben de hep “Ankara” dedim; çünkü Ankara kozmopolit bir şehirdir ve içinde her şeyi saklar. Ama ortamı uygun gördüğümde, karşımdakinin dost olabileceğine inandığımda hemen 'Hacıbektaş' derim. Bir insan şehirden önce ilçesinin adını söylüyorsa, bu genellikle onun ötekileştirilmiş biri olduğu anlamına gelir; çünkü ilçeler, şehirlere göre daha homojendir.

O yüzden hepimizin çift memleketi vardır. Zamanı gelince büyük şehrin kozmopolit yapısını yüzümüze maske yaparız. Gerek görürsek ezilmişliğimizin kaynağı olan coğrafyayı, köyümüzü, yani memleketimizi söyleriz. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı bilerek bazen yaramızı gösteririz, bazen ise en güçlü tarafımızı. Çünkü bize hep ikili bir yaşam dayatılmıştır: Şehir içinde onlar gibi, evde ise kendi özümüz gibi.

Ezilmişler birbirini daha kolay anlar; çünkü benzer yaraların dilini konuşurlar.

Ezenler, hâkimiyetlerini korumayı ve kazanımlarının devamlılığını sağlamayı düşünür; çünkü ötekiyle eşit değildirler, sermayelerini onların üzerinden biriktirmişlerdir. Ötekiler, onların gözünde hizmetçi ya da hizmet sektörünün bireyleri olarak algılanır; hatta çoğu zaman insan olarak bile görülmezler. Onlara âşık olabilecekleri akıllarına bile gelmez; çünkü eşitsizler arasındaki iletişim her zaman eşitsizdir.

Ben hayatımın hiçbir anında kendimi ezenlerin katında görmedim, göremedim. Çünkü ötekileştirilmiş düşünce yapısında eşitlik, ancak insanı görmekten ve sevmekten geçer. Küçümseyenlerin bakış açısında eşitlik hiçbir zaman olamaz; çünkü biri kendisini büyük görür ve karşısındakine “Sen küçüksün.” duygusunu dolaylı ya da doğrudan hissettirir.

İçinde bulunduğum kültüre sınıfsal açıdan baktığımda, onun aslında dünyanın en kalabalık sınıfı olan işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve bunun yaşanan teknoloji ile sanayileşmenin bir sonucu olduğunu görüyorum. İşçi sınıfı hiçbir zaman homojen olmayacaktır; çünkü işçi sınıfı farklılıklarıyla zengindir. Burjuva kültürü gibi paraya tapmaz, kendisine yabancılaşmaz, ilişkilerini çıkar üzerine kurmaz; çünkü üreteni tüketenden ayıran en büyük özellik vicdan sahibi olmaktır. Bir işçi, kan ihtiyacı olan birine her zaman kanını verebilir; ancak siz, hasta yakını bile olsa kanını veren bir burjuvaya kolay kolay rastlamazsınız.

“İşçisin, işçi kal.” der burjuva kültürü; çünkü işçi, işçi olmaktan çıkıp ürettiğinin sahibi ve patronu olduğu anda burjuva kültürünün ayrıcalıkları ortadan kalkar.

Sınıfsız toplumda sevgi hâkim olacaktır.

Sınıflı toplumlarda ise her zaman ötekiler var olacaktır: ezilenler, sömürülenler, yalnızca hizmet sektöründe çalışanlar ve makineden farksız görülen rakamlar...

Sonunda anladım ki bazı insanlar için kimliğiniz zaten yaranızdır. Bu yüzden yıllarca hangisini göstereceğime karar vermeye çalıştım.

 

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Medeniyet Geldi, Yıldızlar Gitti

Büyükbabamı hiç görmedim. Kısacası ne anne tarafından ne de baba tarafından dedelerimi tanıyabildim. Ben doğduğumda anneannem ve babaannem varmış.

Onlar, İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadıkları köyde, o yılları iliklerine kadar hissedecek şekilde yaşamadılar. Zaten fakirdiler. Fakirler için kıtlık da, karneyle satılan ekmek de, karartma geceleri de pek anlam ifade etmezdi. Çünkü bizim köye elektrik 1970’li yıllarda geldi.

O zamana kadar pil ile çalışan radyolar vardı. Öyle hemen düğmesini çevirince çalışanlardan değil, ısınması gerekenlerden… Gaz lambası, çıra ve yıllar sonra “lüks” adını alacak ışıklar… O zaman gerçek ışığın ne demek olduğunu gördük. Gaz lambasının ışığı sarıdır; sadece bulunduğu yeri aydınlatır. Lüks lambasının ışığı ise beyazdır; her yeri doldurur, taşır, büyütür. Öyle ki o ışığın altında dışarı çıktığında, gökyüzü geri çekilir gibi olurdu.

Belki de ilk kez, ışık çoğaldıkça gökyüzünün azaldığını orada fark ettim.

Çocukluğumda her gece yıldızlar yere kadar inerdi. Gökyüzü canlıydı; yıldızların dansını, göktaşlarının izini görmek sıradan bir şeydi. Günlerce süren kuyruklu yıldız geçişleri hem gündüz hem gece hissedilirdi. Evlerin içine kadar su girmezdi; su, ya dereden ya da köy çeşmesinden kovalarla taşınırdı.

Zamanın ağır aktığı, her şeyin kendini açıkça gösterdiği bir dünyaydı o.

Bizlere “medeniyet” denen şeyin gelişi, aslında çok yakın bir tarihin içindeydi. Anadolu’nun birçok yeri böyleydi. Hiçbir şey İstanbul’da ya da Ankara’daki gibi değildi. Çünkü orada çağı yakalama telaşı vardı; bizde ise yolun bile zor geçtiği yerlerde, sanki zaman Çatalhöyük’ten kalma bir yerde duruyordu. İnsanlar değişmiş, ülkeler kurulmuş, diller değişmişti; ama yaşamın akışı kendi sabrında kalmıştı.

Dışarıdan bakıldığında geri kalmışlık gibi görünen şey, içeriden bakıldığında başka bir zamanın devamıydı.

Karartma gecelerini sonradan kitaplarda okuduk: acıyı, trajediyi, devletin sertliğini, açlığı, sefaleti… Bir devlet vardı; çünkü vergi topluyordu, bayrağı vardı, asker alıyordu. Köyler terk edilmiş değildi; devlet gerektiğinde kendini hatırlatıyordu.

İstanbul’da şairler hapsedilir, insanlar işkenceden geçirilir, siyaset rüzgârı sert eserdi. Ama bu rüzgâr köye ya çok geç ulaşırdı ya da hiç uğramazdı. Çünkü köyün kendi derdi vardı: hayatta kalmak.

Büyük şehirlerin tarihi gürültülüydü; köyün tarihi ise sessiz.

Benim yaşadığım köye elektrik çok geç geldi. O yüzden harman zamanlarını, biçerdöver öncesi dönemi yaşadım. Rüzgâr beklenir, buğday savrulur, düven dönerdi. Atın ya da öküzün arkasına takılan taşlarla buğday dövülür, elekler, yabalar, çırpılar… Toz her yere sinerdi; ama toprağın kokusu da o tozun içindeydi.

At arabaları, kağnılar… Bunların hepsi benim çocukluğumun içindeydi. Sonra traktör geldi; ama her eve değil, önce uzak bir ihtimal gibi geldi. Biçerdöveri ilk görenlerin şaşkınlığı hâlâ hafızamdadır.

Birdenbire her şey değişti. Biz ise sanki hep buna hazırlanmışız gibi uyum sağladık.

Zaman, teknoloji geldikten sonra hızlandı.

Ve zaman hızlandıkça kayıplar da hızlandı.

Eskiden 50 yaşına gelen için “uzun yaşamış” denirdi. Doktor yoktu; kırıklar için çıkıkçılar, hastalıklar için nefesi güçlü hocalar aranırdı. Her köy nerede bir çare varsa onu bilirdi.

Yaşam, çözümden çok dayanma üzerine kuruluydu.

Benim hayatım, bir anlamda teknolojinin hızına yetişmeye çalışmakla geçti. Bugün hâlâ teknolojinin içinde bir kürek mahkûmu gibiyim; tam alıştım derken her şey değişiyor.

Kısacası, yaşadığımın farkına varmak için ara sıra tüm teknolojileri bir yana bırakıp sessizce akan suya bakıyorum.

Derelere bakıyorum.

Suyun ilk çıktığı yeri arıyorum; toprağın içinden doğduğu o anı, kumların ilk hareketini…

Ve o anlarda, yeryüzüne bereket taşıyan her şey gibi, ben de geçmişe doğru kayıyorum. Kekik kokusunu, uçan kuşları, bulutları ve gece karanlığında yere inen yıldızları hatırlıyorum.

Keşke bir kez daha görebilsem yıldızların dansını.

Keşke bu kırılma anlarını hiç bilmeden, köyde, demirin henüz yeni olduğu bir zamanda yaşayabilseydim.

Savaşlarda artık karartma geceleri yok.

Savaş aletleri, insan olmadan çalışan ölüm makinelerine dönüştü.

Ve bugün, köyde hiçbir şeyden habersiz yaşayan biri bile, gökten gelen bir sesle irkilip son nefesini verebilir.

 

21 Haziran 2026 Pazar

Kanıksanan Hukuk

Kanıksanan Hukuk

Her cuma günü CHP'li belediyelere operasyon yapılıyor; belediye başkanları, yardımcıları ve birkaç çalışanı ile birlikte gözaltına alınıyor, mutlaka bir de firarda yani yakalanmamış oluyor... Her hafta "Hayırlı Cumalar" günü bunlar yaşanıyor...

Bu ne anlama geliyor?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz...

Ateş nedir?

Yolsuzluk, adam kayırmaca, rüşvet, kara para, ihaleye fesat karıştırmak...

Operasyonlarda hep benzer cümleler kuruluyor...

Alıştırılıyor, alışkanlık haline getiriliyor; her belediye başkanı "Bize ne zaman operasyon yapılacak?" tedirginliği içinde kalıyor...

Önce dedikodu çıkarılıyor, hatta dedikoduya bile ihtiyaç duymadan direkt operasyon yapılıyor; sorgusuz sualsiz, mahkemeye çıkmadan insanlar içeride yatıyor, masumiyetlerini kanıtlamaya çalışıyorlar. Yani suç sözde oluyor, kanıtın ise dedikodu mahiyetinde olmasının hiçbir sorunu yok; alışkanlıklar oluştu, sanki ülke kurulduğundan beri böyleymiş algısı oturtuldu…

İçeriye düşeni Allah kurtarsın!

"Cinayeti kör bir kayıkçı gördü

Ben gördüm kulaklarım gördü

Vapur kudurdu kuduz gibi böğürdü

Hiçbiriniz orada yoktunuz"

Attila İlhan'ın dizeleri geçti gitti bir an için...

Ortada siyasi bir cinayet var ama kimse bu işe cinayet diyemiyor; hukuk, adalet, falan filan... Gerçek olan bile çok sık tekrarlanırsa gerçek olmaktan çıkar, yalan olan da aynı şekilde çok sık tekrar edilirse gerçek olarak algılanır ama sonuçta manipüle edilen geniş bir kesim var ve bir süre sonra o konudaki duyarlılıkları da ortadan kaldırıyor, kanıksanıyor...

Yaşadığımız zaman "Alışamadım" diyen birine karşı dönemin Başbakanı "Alışacaksın!" diyerek başlamıştı. Şimdi her şey olağan, doğal, gelenekselleşmiş gibi...

"Hayırlı Cumalar" anlamında biraz değişiklik olmuş; eskiden Müslüman olarak görülmeyenleri öldürmek için seferler düzenlenirdi, şimdi CHP belediyelerine operasyon yapılıyor...

Ben kişisel olarak belediyeleri hangi siyasi parti yönetirse yönetsin benzer işler yapar diye bir algıya sahibim. Yani parti farkı gözetmeden her başkan kendi çevresini kollar; yasalara uygun ihale yapılır, adresi belirlenmiş, her şey karşılıklı mutlu olacak şekilde çözülmüş şekilde işler hukuka uygun hale getirilirdi. Büyük rüşvetler filan sokağa dökülür, mahkemeye gidilir ve genelde görevsizlik veya yeterli delil bulunamadığı için olayın üstü kapanırdı... Yani herkes bilir çürümeyi, yandaş kollamayı ama yokmuş gibi yapılır…

CHP belediyesi ile AKP belediyesi arasında ne fark var?

Birinde soruşturma için müfettişler gezer, diğerinde iş peşinde koşturan tanıdık iş adamları... Aynı iş adamı CHP'li belediyede iş yapmış, aynı prosedürden geçmiş ama CHP'li belediye ile yaptığı işten dolayı sorgulanıyor...

Hakkında soruşturma açılacağı dedikodusunu duyan belediye başkanları birden iktidar partisinin rozetini takmaya başlıyor, belediye başkanı yeni icatlarını yeni partisine mal eder oluyor; yani ne soruşturma ne de dedikodu kalmış oluyor...

Devlet ile iktidar partisi arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir tablo ortaya çıkıyor. Muhalefetin varlığına ihtiyaç duyuluyor; sonuçta demokratik bir ülke olduğumuz söyleniyor. Muhalefetin ses çıkarmasına da izin veriliyor, ancak bunun nerede ve ne ölçüde yapılacağı iktidarın çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Bazı meydanlar muhalefete kapatılırken, belirlenen alanlarda istedikleri kadar konuşmalarına izin veriliyor. Fakat bu görüşleri şehrin geneline taşımaları, geniş kitlelerle buluşturmaları istenmiyor.

Bize özgü hukuk yorumlanıyor.

Bize özgü özgürlüklerimiz var...

Bize özgü her şey...

Eleştiri de bize özgü, eleştiriye karşı gösterilen güç de bize özgüdür.

Trafikte bir araç seni geçti diye o aracı geçip önüne kırıp yolda kavga etmek bile bize özgüdür...

Çoğu insan zaten konuşulanı duymadan dedikoduya bakarak karşısındakini eleştiriyor, eleştiri bile denmez mahkûm ediyor…