Özgürlüğün İzin Verildiği Kadar
Bu ülkede faşizm mi var, yoksa otokrasinin faşizm sosuna
bulanmış bir hâli mi?
Bugün herkes, durduğu yere göre bu ülkenin rejimine başka
bir isim veriyor.
Kimilerine göre burası bir “özgürlükler ülkesi.” Herkes
istediğini söyleyebilir; tabii iktidar eleştirisi yapmadığı ve özellikle
Erdoğan’ın adını anmadığı sürece… Onun dışında özgürlük var deniliyor.
Bakın deniyor; işçiler eylem yapabiliyor, doğa savunucuları
ses çıkarabiliyor. Tıpkı asgari ücret komisyonunda olduğu gibi: İşçiler görüş
bildiriyor, sonra “orta yolu bulan” hakem heyeti sonucu açıklıyor. Sonuçta
iktidar için özgürlük ile halk için özgürlük aynı şey olmuyor.
Muhalefet açısından ise göreceli bir özgürlük var. Biraz
ileri giden sorgusuz sualsiz içeri alınıyor; gün gelir dosyası açılırsa, o gün
iktidardan gelecek işarete göre ya özgürlüğüne kavuşuyor ya da tutukluluğu
sürüyor.
Bu ülke 12 Eylül’de açık faşizmi yaşadı. O dönemde askerler
ve darbeciler dışında her türlü toplumsal örgütlenme baskı altına alındı. Söz,
yetki ve karar tek merkezde toplandı. Biz buna faşizm diyoruz. Gerçi uzun süre
bu rejime “faşizm” demekte zorlanan bazı sol yapılar da oldu; ancak sonunda
ortak kanaat, o dönemin faşist bir rejim olduğu yönünde oluştu.
Yıllar geçti, ülke başka bir sürece girdi. “Ilımlı İslam”
projesiyle ülkenin yeniden şekillendirilmesi hedeflendi. O günden sonra açılan
her dava, kazanılmış özgürlüklerin biraz daha budanması anlamına geldi. Laiklik
kavramı giderek aşındırıldı; kadının çalışma hayatındaki ve modern şehir
yaşamındaki görünürlüğü sınırlandırılmaya başlandı.
“Başörtüsüne özgürlük” diyerek yola çıkanlar, zamanla başı
açık olmayı ahlaki açıdan sorunlu göstermeye başladı. Mahalle baskısı giderek
yoğunlaştı.
Okullarda fen liseleri ve Anadolu liseleri gibi modern
eğitimi temsil eden kurumların yerine imam hatiplerin yaygınlaştırılmasıyla,
analitik düşüncenin yerini giderek metafizik düşünce almaya başladı. Neredeyse
cinlere danışılmadan iş yapılmaz hâle gelindi.
Özal döneminde açık faşizmden liberal otokrasiye geçildiği
söylendi. Ardından görece özgürlükler içeren liberalizmden, kısa sürede “ılımlı
İslam” soslu bir liberal otokrasiye evrilen bir süreç yaşandı. Bugün ise
liberalizm büyük ölçüde söylemde kaldı.
Peki şimdi ülkemizde faşizm mi var?
1 Mayıs kutlanabiliyor.
İşçiler greve çıkabiliyor.
Doğa mücadelesi verenler bazen de olsa kazanabiliyor.
Ama her dere bir gün HES’lerle tanışacak; derelerin suyu
akmıyor, enerjiye ve dolara dönüşüyor. Rüzgâr gülleri dağların tepelerine
dikiliyor, dağlar taş ocaklarıyla oyuluyor. Arkeologların kazması gereken
yerlerden metro hatları geçiriliyor.
“Ilımlı İslam” sürecinde partiler tamamen kapatılmadı belki;
ama siyasetçiler hapishanelerle tanıştı. Aydınların bir bölümü, sorgusuz ve
çoğu zaman kanıtsız biçimde, Avrupa mahkemelerinin itirazlarına ve kararlarına
rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Bize özgü bir hukuk düzeni oluştu. Kurallar kişiye göre
değişiyor; katiller kravat takınca “iyi hâl” indirimiyle ödüllendirilmiş gibi
oluyor. Kadın cinayetleri ise artık neredeyse bütünüyle politik bir tartışmanın
parçasına dönüşmüş durumda.
Rejim değişiyor.
Çünkü değişim kaçınılmazdır..
Tarih her zaman ileri gitmez; bazı ülkelerde geriye de
savrulabilir.
Bu ülkenin rejimine herkes hayata baktığı yere göre isim
veriyor:
“Ilımlı İslam”, “İslami faşizm”, “otokrasi”, “tek adam
rejimi”, “parti devleti”…
Sonuçta her rejimin bir tanımı vardır. Zaman içinde ortak
bir adlandırma mutlaka oluşacaktır. Ancak bunu yalnız tarihçiler değil,
siyasetin galipleri de belirleyecektir. Çünkü çoğu zaman kazananın dünyaya
bakışı, tarih yazanların kalemini de şekillendirir.
Belki bugün bu rejimin adı konusunda ortak bir fikir yok.
Ancak toplumların yaşadıkları, zaman içinde kendi tanımlarını yaratır.
Özgürlüğün sınırlandığı, hukukun kişilere göre işlediği ve
korkunun gündelik hayatın parçası hâline geldiği her düzen, sonunda kendi adını
tarihe yazdırır.