Galata Gazete


9 Eylül 2026 Çarşamba

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

İki Taraf da Beni Temsil Etmiyor

"Yeryüzünün bizim olduğuna inanmak hataydı; oysa gerçek, bizim yeryüzünden olduğumuzdur" Nicanor Parra

Hayata Marx'ın penceresinden bakıyorum. İşçi sınıfının iktidarını ve onun çıkarlarını politik olarak savunuyorum.

Benim yorumlarımda, "Neden bugün yaşanan süreçte yobaza / siyasi İslam'a karşı Cumhuriyetçiler ile birlikte olmuyorsun?" diye hayıflanmalar duyuyorum.

Bugünü yaratan ben değilim. Bugün yaşadığımız süreç, Kemalist ideolojinin ürünüdür. Benim yaratmadığım ve katkım olmayan bir süreçte taraf olmak ve buna beni zorlamak doğru gelmiyor. Bu çatışmadan kim başarılı olursa olsun, benim konumumda ve üzerimdeki baskıda değişen bir şey olmayacaktır.

Her iki tarafı da otoriter ve otokrat olarak görüyorum. Ben bu iki dünya görüşünün dışında, özgür bir gelecek tasavvur ediyorum. Bu nedenle Kemalistler ile siyasi İslam'ın çatışmasında taraf olmak gibi bir zorunluluğum yoktur.

Eğer Kemalizm gerçek laikliği oluşturmuş olsaydı, siyasi İslam denen yapılanma bugün iktidarda Kemalist ya da ulus-devlet kazanımlarıyla mücadele etmez, onun kurumlarını ve düzenini tersine çeviremezdi. Bugün iktidarın elini güçlendiren zemin, Kemalist olduğunu iddia eden siyasiler ve onların tercihleriyle oluşmuştur.

Onları iktidara getiren süreçte en önemli kırılmalardan biri de 12 Eylül Kemalist faşist darbesidir. O faşist darbenin nasıl oluştuğu ortadadır.

Siyasi İslam bugün yaşadığımız gerçeğin bir parçasıdır. Yönetemiyorlar, yürütemiyorlar, ekonomiyi dahi biçimlendiremediler. Onları, emperyalist devletlerin çıkarlarına ve dönemin koşullarına uygun olarak iktidara getirilmiş bir geçiş süreci olarak görmekteyim. Toplumun temelini değiştirmişler; üretici bir toplumdan tüketici bir topluma dönüştürmüşlerdir.

Yıllarca komünistleri, Alevileri ve Kürtleri düşman olarak gören Kemalist anlayış, bugün bu grupları yanına alarak siyasi İslam ile mücadele etmeyi savunuyor. Çaresizlik içinde yanlarına birilerini aramalarını anlıyorum. Ancak benim tercihim ne siyasi İslam ne de Kemalizmdir.

Alevilerin çoğunluğu Kemalist, seküler bir bakış açısına sahiptir. Ancak Aleviler, bugün dergâhsız, örgütsüz ve cemevsiz kalmalarının nedenlerinden birinin Kemalizm olduğunu; onun yarattığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve sözde laiklik anlayışını gözden kaçırıyorlar.

Kısacası Aleviler, cellatlarının bıçağına kafalarını dayamış, siyasi İslam karşısında duruş sergiliyorlar. İki cellattan birini tercih etmeye zorlanmışlar ve seküler yaşamı, sözde de olsa laikliği seçmiş görünüyorlar. Çünkü siyasi İslam'ın Irak'ta, Suriye'de ve Afganistan'da neler yaptığı ortadadır. İran örneğini görenler de elbette çaresizlikten Kemalizm tarafında saflarını seçmiştir.

Ben kişi olarak demokrasi tarihini Meşrutiyet ile başlatırım. Bu, bugün de devam eden bir süreçtir. Kemalizmi başlangıç olarak kabul etmiyorum. Cumhuriyet bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve henüz kuruluşunu tamamlamamış bir süreçtir.

Kemalizmi, homojen bir toplum yaratmaya çalışan; tek lider, tek vatan, tek dil, tek din ve tek mezhep, tek bakış açısı üzerine kurulmuş, yaratmış olduğu resmi tarihi değişmez ve doğru kabul eden bir düzen olarak görüyorum. Bu tekli yapıyı, tarihimize yapılmış bir hançer olarak algılıyorum.

Gerçekten özgürlük isteniyorsa, Kemalist devletin yok saydıkları ve düşman gördükleriyle barışmak; daha çağdaş bir toplum için çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı ve laik yeni bir devletin oluşumunu savunmak gerektiğini düşünüyorum.

Her devlet, üzerine kurulduğu önceki devletin mirası ve ondan öğrendiği tecrübeler üzerine şekillenir. Modern bir deyimle, biz Kemalizm’i de Osmanlı’yı da deneyimledik. Şimdi ise daha farklı, insan onuruna yakışan, sınıfsız bir ülke kurma; düşünce kalıplarını ve alışkanlıkları yıkıp özgürce düşüneceğimiz, kendi özgürlük alanlarımızı yaratacağımız bir geleceğin nüvelerini oluşturma zamanıdır…

7 Eylül 2026 Pazartesi

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Kutsal Devletin "Görünmez" Kadınları

Gülistan Doku cinayetini hepimiz bir şekilde okuyoruz. Benim anladığım; kendisini devlet yerine koyan, "astığım astık" diyen bir zihniyet var. Bu, "tüm kadınlar benim cariyemdir" diye bakan bir anlayışın ortaya çıkardığı bir cinayettir. Kadın bu duruma itiraz etmiştir. "Neden beni izliyorsunuz?" dediğine göre ortada ısrarlı bir taciz mevcuttur. Fail, Dersim sokaklarında cariye olabilecek kadın arayışındadır. Devletin gücünü ve şiddetini; kendi egosu, arzusu, hükmetme ve yönlendirme dürtüsüyle birleştirmiştir. Bu cinayet; itirazı kabul etmeyen tacizci, tecavüzcü bir gencin, ailesinden aldığı özgüven ve güç ile işlediği bir suçtur!

Üstelik bu olay, devletin "astığım astık, kestiğim kestik" davrandığı bir süreçte yaşanıyor. Dönemin karakterine göre "her ölüm bir anarşi ve terör" sorunu olarak görülüyor; üstü kapatılıyor ve davalar açılmıyor. Gülistan Doku cinayeti, bir anlamda Dersim sokaklarını kirleten ve kadınlarını aşağılayan bu üstten bakışın, baskın ve devlet tarafından korunan Sünni inancın bir ürünüdür.

Ortada devlet destekli nefret söylemlerinin geliştiği bir ortam vardır. Bu anlayış, Alevi cemlerine "mum söndürdüler" diye bakmakta; bir anlamda imrenerek ama bu nefret söylemini içten bir kıskançlıkla yapmaktadır. Onlara göre bu cemler; evli, bekâr, reşit olmuş veya olmamış ayrımı yapmayan, toplu seks yapanların yeridir. İşte bu fesat ve nefret söylemini besleyen bir anlayış içinde yetişen bir genç, Kürt ve Alevi bir kıza yukardan bakmaktadır. "Nasıl olsa o yollu" diye düşünmüştür. Fazla ısrar etmeden onunla birlikte olmak, anın heyecanını ve eğlencesini yaşamak isteyen ergen bir gencin işlediği cinayettir bu.

"Ya benim olacaksın ya da kara toprağın!"

Bu cinayet; "Ya bana cinselliğini vereceksin, kulağıma hazzın nefesini üfleyeceksin ya da son nefesini verip kara toprağın olacaksın" bencilliğinin ürünüdür. Katilin bu eylemi tek başına işlemediği ortadadır. Amaç sadece cinsel birleşme değildir; toplu seks yapmak ve arkadaşına "Bak, benim gücüm ve kudretimi görüyorsun" havasını atmak da vardır. Bu durum, "Ben senden üstünüm; çünkü devlet benim ve yaptığımdan dolayı kimseye karşı sorumlu değilim" sözünün sessizce söylenmiş halidir.

Devletin birincil düşmanı Kürtlerdir. Arkasından Aleviler, son sırada da komünistler gelir. Gerçi tarihsel süreçte ve atmosfere göre bu sıralama değişir. Dersim bu üçünü de içinde barındıran bir "çıbanbaşıdır." Bu zihniyete göre, Dersimlilerin başına gelenler normal insanların başına gelmez. Onlar için Dersimliler, "kuyruklu ve kıllı" yaratıklardır. Bu bakış açısı, karşıdakini insan değil, hayvan olarak gören bir anlayışın yansımasıdır.

— Tarihsel not: Dersim hareketi başlarken, devam ederken ve sonunda dönemin Cumhuriyet gazetesinde Dersimlileri kıllı ve kuyruklu olarak tanımlayan kelimeler mevcuttu. O dizi yazısı bugün ibretlik olarak tekrar basılmalıdır. Sonuçta bir açılım varsa, geçmişin nefret söylemleri de yüzleşilmeye açılmalıdır. —

Bu olay; genç bir kadının öldürülüp cesedinin taşındığı bir trajedidir. Faili meçhul cinayetlerde çokça kullanılan yöntemlere uygun şekilde gömülmüştür. Dersim dereleri ve kuytulukları, içinde cesetlerden kalan kemikleri saklar. Ortaya çıkarılmamış ne kadar çok cinayet, katliamların bıraktığı ne kadar çok yüzleşilemeyen acı vardır. Dersim'de acı ve gözyaşı bir kader gibi sunulur; çünkü devlete göre onlar birer "çıbanbaşı", kadınları ise değersizdir.

Bu cinayet, "Her erkek istediği kadına teklif eder ve onunla yatar, çünkü Alevi kadını biraz meşreptir" şeklindeki çarpık bakışın bir sonucudur. Gülistan Doku cinayeti, devletin Alevi kadınına bakışının son örneğidir. Devam eden dava, bu bakışın teşhir edilmiş halidir.

Kısacası Gülistan Doku cinayeti Dersim'de işlendiği için devletin Alevi toplumuna bakışının son ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Van'da işlenen başka bir kadın cinayeti daha vardır. Orada Kürt bir kadının başına gelenler; uyuşturulması, tecavüz edilmesi, sonra da öldürülüp atılmasıdır! Bu kadın da erkek egemenliğinin ve o üstten bakışın kurbanıdır. Bu zihniyet, kadınları erkekler için bir hediye olarak görür. Onları canlı ve duygusu olmayan, sadece seks için yaratılmış birer cinsel obje olarak kabul eder.

Rojin Kabaiş cinayeti; egemen devlet anlayışının ortaya çıkardığı erkek bakış açısının, Kürt bir kadına yansımasıdır. Orada mezhepsel bakış açısından ziyade Kürt olmasının getirmiş olduğu dolaylı bir yansıma vardır. Belki katili Kürt de çıksa, o Kürt devletin istediği Kürt’tür; aslını inkâr eden, aslına her türlü eziyeti reva gören bir üstten bakış açısına sahiptir. Sonuçta cinayeti işleyenin etnik kimliğinden daha önemli olan; onun nasıl eğitilmiş olduğu ve devletin kabul ettiği resmi tarih ile nasıl biçimlendirildiğidir.

Kadın cinayetleri, hiçbir ayrım olmaksızın egemen bakışın kadınlar üzerindeki şiddetidir. Bu yüzden bu cinayetlerin hepsi siyasidir.

5 Eylül 2026 Cumartesi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Sarı Saçlı Adamın Evcilleştirilmiş Şairi

Nazım Hikmet sergisi açılmış İzmir'de...

Sermaye, Nazım'ı kucaklayarak onun komünist geçmişini silip âşık, sevgileri için şiir yazan romantik bir insana dönüştürüyor. Sermaye birine sahip çıkıyorsa onun geçmişini, düşüncesini, yaşamını yeniden yaratıp onu bir metaya dönüştürür. Güzel sunumları, yeniden biçimlendirilen hayat öyküsüyle Nazım, sistem içinde, sistemin, sarı saçlı adamın bir neferine dönüşür. Kavga ettiği sistem, şimdi onu kendi diliyle anlatıyor; kendi hikâyesinin içinden onu yeniden kuruyor. Onu içeride tutan, ona işkence yapanlar bu yeni biçimin altında görünmez...

Ne zaman bir solcuya sermaye sahip çıksa, onu metalaştırdığına şahitlik ederim; içini boşaltır, alınıp satılan bir kartpostal hâline getirir. Sonunda, postal içinde ayakta duranların işkence yaptığı görünmez hâle gelir; postalların kimleri ezdiği, neden ezdiği unutulur. Düşüncesinden, yazdığı yazılardan dolayı içeride kalan, işkenceye maruz kalan insanları romantikleştirip onun gerçekliğini ortadan kaldırırlar.

Kartpostala dönüşen şair, sermaye ve onun üzerinden para kazananlar için postal sevici, postal sahiplerine emir veren lideri seven biri oluverir. Aslında o postallar onu çok ezmiştir. O postallar yüzünden kaçmıştır memleketinden; unutulur...

Sermaye içinde çalışan eski solcular, artık vazgeçin solcuların, devrimcilerin içini boşaltmaktan. Siz yapacak başka iş bulamıyorsunuz, biliyorum ama bırakın şairi komünist hâliyle; biraz ona saygı duyun...

Eski solcular en çok sola zarar vermeye devam ediyor. Çünkü sermayenin Nazım'ı dönüştürmesine içeriden itiraz etmesi gerekenler, çoğu zaman bu dönüşümün parçası hâline geliyor. Sermaye sahibi olan eski solcular, onların yanında çalışan solcular ve dışarıdan onlardan para beklentisi olan solcular da yapılan işlere alkış tutmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Solu bu kadar ayakaltına alıp ezmeyin. Zaten postallar gerektiği kadar ezmiş, nefes almakta zorlanmış...

Nazım Hikmet'i ezenler, bugün yaşadığımız rejimi kuran babalardır.

Dün Nazım'ı susturan anlayış ile bugün onu zararsız bir şaire dönüştüren anlayış birbirinden bütünüyle kopuk değildir.

Bugün yaşadığımız tüm sorunların gerçek sorumluları, Nazım Hikmet'i ezip yurt dışında sürgünde yaşamaya zorlayanlardır. Nazım Hikmet'i cezaevinde çürütenler, bugün sermayenin gerçek koruyuculuğuna devam ediyorlar.

Her yapılan etkinlik, hiç yoktan iyidir, diyebilirsiniz. Elbette bir şairin yeniden hatırlanması, eserlerinin insanlarla buluşması değerlidir. Ama mesele, onu nasıl hatırladığınızdır. Nazım Hikmet bu sistemle kavga etti, tıpkı Sabahattin Ali gibi. Biri ülke sınırları içinde faili meçhul bir cinayete kurban edildi; hepimiz aslında onun katilinin kim olduğunu biliyoruz. Nazım Hikmet sürgünde öldü.

Nazım Hikmet'in ailesinin önemli bir bölümü solcu değildir; sistemle uyumlu, devlet ve düzenle ilişkileri güçlü, köklü bir ailedir. Nazım Hikmet onların içinde, bir anlamda, ayrık otu gibidir. Kendi tercihini açık ve net olarak ortaya koymuş, her türlü baskıyı göze almış, inandığı yoldan dönmemiş gerçek bir komünist şairdir.

Sadece şair demek haksızlık olur. Yazardır, tiyatro yazarıdır, sinema senaryoları yazmış ve sinema alanında çalışmıştır. Çok yönlü üreten bir sanatçıdır.

Nazım'ı sadece aşklarıyla anmak, onun aşk şiirleriyle tanımlamaya çalışmak, ona yapılacak en büyük kötülüktür.

Onu evcilleştirmek, yalnızca geçmişini değiştirmek değil; bugün hâlâ bize söyleyeceklerini susturmaktır.

Nazım Hikmet bugün de sansüre karşı savaşıyor, tabuları kırmaya devam ediyor...

 

 

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Şiirin Kırmızı Mürekkebi, Moskova'nın Kalemi

Nazım Hikmet, bugün yaşasaydı belki dün (30 Ağustos) paylaşılan şiirlerinden yaptığı alıntıları asla yazmazdı...

Ne yaparsın, o dönemin solcularının başına ne geldiyse Nazım'ın da başına geldi. O da işi abarttı; en güzel cümlelerini belki de o şiirlerin içinde kullandı. Cezaevinden çıkmak için solcu aydınların önüne, kurucu lidere ithafen şiirler ve yazılar yazdırıldı. "Ya aç kalacaksın ya içeride çürüyeceksin ya da özgürlük..." diye baskı uyguladılar. Birçok kişi, özellikle cezaevinde olanlar, bu baskıya boyun eğip yazdılar...

Nazım Hikmet tarihi bilmiyor muydu? Elbette biliyordu. Yaşanan tarihin her kaldırımında Nazım Hikmet'in bir akrabasının izi vardır. Devletleşme sürecinde her konan taşta bulabilirsiniz o parmak izini.

Akrabalarından farklı bir yol izler Nazım; Moskova'ya döner yüzünü. Moskova neyi işaret ederse, o da ona bakarak "Bu doğru, bu yanlış." der.

Moskova, Anadolu'daki savaşı antiemperyalist bir savaş olarak tanımlar; Nazım da onun söylediklerini tekrar eder. İster inanır, ister inanmaz ama söyler. Çünkü parti disiplinine çok inanmıştır. Örgütlüdür Nazım, örgütünün çizgisinden çıkmaz.

Bugün solcuların ellerinde Türk bayrağıyla yola çıkmasının, işçi sınıfının her eylemde ellerinde Türk bayrağıyla bulunmasının arkasında, işte tarihin bu başlangıcında Moskova'nın izi vardır. Moskova onlara öyle telkinde bulunmuştur ve onlar da ellerine Türk burjuvazisinin bayrağını alıp yola, eylemlere çıkmıştır.

Devlet için kimin ne taşıdığının önemi yoktur; ezilmesi gerekiyorsa ezer. Yani karşı tarafın elinde Türk bayrağı varmış, kızıl bayrak varmış, önemli değildir.

Devletin kendisine göre bir düşman tanımı vardır ve düşman gördüğüne karşı acımasızdır.

Yetmişli yıllarda yaygınlaşan gecekondu, alan açma, şehirleşme ya da şehirlerin köylüleştirilme süreci vardır.

27 Mayıs'tan sonra solcu olan Aleviler, gecekondularına, evlerine asıp "Bana dokunma, ben zararsızım." dedikleri bayrakları ve Atatürk fotoğraflarını gecekonduların yüzüne astılar; gelen belediyenin yıkım ekiplerine karşı.

Belediyenin yıkım ekibi, ilk etapta yıkıp geçti.

Bunun daha kârlı bir iş olduğunun farkına varan devleti yöneten siyasiler, gecekondulaşmaya yol verip, o yolu olmayan sarp yerlere elektrik ve yol götürünce yıkım ekiplerinin işi de sonlandı. Yani gecekonduları ne devrimciler koruyabildi ne de Türk bayrağı ve Atatürk portresi...

Dönemin siyasi liderlerinin oy devşirmesiyle gecekondulaşma yaygınlaştı; hatta ilk gecekondu mafyası da o süreçte olgunlaştı.

Sonuçta Moskova vermiştir Türk bayrağını Türk solcusunun eline.

Moskova işaret etmiş, çıkarına uygun bir şekilde...

Moskova'ya karşı gelmek ne haddine Türk solcusunun? Henüz ne tam kendi benliğini oluşturabilmiş ne de gerçek anlamda örgütlenebilmiştir. Komintern ile sınırlanmış çevre ülkelerde sol hareket, Komintern'in eline geçmiş; o süreçte komünistlerin ipini eline alan yapı, onları gerek gördüğü gibi biçimlendirmiştir. Çünkü ilk kurulan devlet yaşamalıdır, ne pahasına olursa olsun...

Hangi ülkede olursa olsun, Moskova'nın çıkarına kim karşı geliyorsa cezaevi yolu gözükmüş; işine geleni korumuş, almış götürmüş Moskova'ya, işine gelmeyeni ise...

Ülkemizde Sansaryan Han'da işkence görmüştür. İşkence gören, cezaevinde yatanların hepsi Moskova'nın işaret ettiği, Moskova'nın çıkarına uymayan ve kulağı çekilmesi gerekenlerdir. Moskova işaret etmiş, kulağını devlet çekmiştir...

Dün böyle bir disiplin ile biçimlenen solcu, bugün dünün iziyle yarına bakmaya çalışıyor. Elbette hepsi değildir. Moskova'nın biçimlendirdiği çizgiye itiraz edip farklı yolu deneyenlerin akıbeti, 12 Mart sürecinde çıplak olarak ortadadır...

Devrimci liderlerin ölümünde sadece devletin ve NATO'nun yeraltı örgütlenmesi Gladio'nun eseri olarak bakmak doğru değildir. Her idam, infaz, işkence bir anlamda Moskova'nın çıkarına uygundur. Onun yolundan gitmeyenlerin sonu bellidir!

Ya yüzleş ya da alışkanlıklarını bozma, öğretilmiş yolda devam et!

Bugün solcuların kafası karışık. Çünkü ya Moskova'nın yolundan gitmeye çalışacak ya da tarihle yüzleşip gerçek sınıf bayrağını eline alıp mücadele edecek.

İşçi sınıfının bayrağı alın teridir; mücadele de vurulup üzeri kanla yeniden renklenen tulumudur, gömleğidir...

Sınıfların kendisine uygun bayrakları vardır. Burjuvazinin yarattığı bir bayrak, işçi sınıfının bayrağı olamaz.

Burjuva devletinin oluşturduğu resmî tarih, işçi sınıfının tarihi değildir.

Her sınıf kendi tarihini yazacaktır.

Kaçınılmaz olan budur. Sınıflar kendi tarihlerini kendi penceresinden yazar. Bizim gibi ülkelerde işçi sınıfı, kendi tarihini yazmak yerine burjuvazinin penceresinden bakıyor.

Devletin sönümlenmesini, üretenin yönetici olmasını savunan işçi sınıfının politikası; devletin bayramlarını kutlayıp orada ötekileştirilmiş halklar üzerine nefret söyleminin gelişimine katkı sunmak değildir.

İşçi sınıfının çıkarı, alın terine burjuva bayraklarını yansıtmak değildir. Tersine, tüm burjuva bayraklarını o alın terinin içine hapsetmek; sınıfsız, sınırsız, bir arada yaşayan ve üreten bir dünya kurmaktır.

Sınıfın tek bayrağı vardır ve o da evrenseldir.

Sınıfı ezenlerin nasıl ki sınırı yoksa; her ülkede ürettikleri malları, sınıfın üzerindeki sömürüden kâra dönüştürüp piyasaya sürüyorlarsa, sınıf da onların sömürüsü altında sineye çekilmek yerine mücadele alanını bütün ülkelere yaymalı, küresel dayanışmayla mücadele vermelidir.

İşçi sınıfının duruşu evrenseldir; tıpkı ideolojisi gibi.

Sınıfın çıkarı, işçilerin birliğinin çıkarıdır.

Burjuvazinin "böl, parçala, yönet" politikası karşısında artık o eski yöntemleri çöpe atmış; sınıfın çıkarına uygun, bir arada yaşayan, birlikte üreten bir sınıf mücadelesidir esas olan.

Nazım bütün bunları bilmiyor muydu?

Elbette biliyordu. Ama dönemin siyasi iradesine, parti disipliniyle boyun eğdiği için o boyun eğişe uygun şiirler yazmıştır.

Bugün yaşasaydı, o şiirleri yazar mıydı?

 

30 Ağustos 2026 Pazar

Takvimde Sıradan Bir Gün

Takvimde Sıradan Bir Gün

2 Eylül yaklaşıyor.

Benim için önemli bir gündür; çünkü o gün babamdan kötü haberi, sabahın erken saatlerinde arayan doktordan öğrendim.

Uzun zamandır yoğun bakımda yatıyordu, bekliyordum. Her bekleyiş, her an bende daha derin acılara neden oluyordu. Biliyordum sonucu, çaresizdim. Çaresizlik insanı zayıflatıyor. Her yaşanan gün, son verilen nefes ile yeniden başlayacak gibidir…

Bekleyişim bitti. Gittim ölüm kâğıdını almaya, morga girdim, babamın yıkanması için. Ondan kalan bez parçalarını verdiler. “Ne yapacağım?” dedim, bıraktım…

Belediyeye gittim, yıkanma işi yapılsın diye. Arkasından büyükşehri aradım, memleketine götürmek için...

Koşturma sırasında saatler verildi. Zaman işledi, duran zaman ansızın uçuşa geçti, yetişmeye çalıştım. Sonra Hacıbektaş’a gidiş için yollar aradım… Babamı Nevşehir Havalimanı'nda alması için Tünay eniştemden ricada bulundum. O da, elbette, dedi…

Tek başıma morg kapısında bekleyişim, ölüm kâğıdını alışım ve onu Hacıbektaş'a yolculayışım...

Aradan yıllar geçmesine rağmen o günün her ayrıntısı hâlâ hafızamda. Çok değer verdiğim İsmail Bulut abimle Hacıbektaş'ta babamın cansız bedeni ile buluşmak için, yağmurlu bir gecede, arabamızın silecekleri gece yarısı kırılmış olmasına rağmen yola çıkışımızı da unutamam.

Burhaniye, bizim kişisel tarihimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Orada yakaladığım dostlukları, yoldaşlıkları; aynı pencereden bakıp farklı sonuçlara vardığım güzel dostlarımı ve onların hayatımdaki yerini hep koruyacaktır.

Hastalık sürecinde her daim yanımda olanları nasıl unutabilirim? Onlar artık kardeşimdir…

Burhaniye sokaklarına numara verilip yeni sokaklar açılıyor, büyüyor. O numaralar yerinde babamın isminin de olmasını çok isterim; orada bir Sait Özkan yaşadı denmesini…

Burhaniye'ye babam tedavi olsun diye gelmiştik. Çünkü ciğerlerinin temiz havaya ihtiyacı vardı.

Şimdi herkesin bir babası vardır. Ama beni diğerlerinden ayıran tarafı vardı; çünkü o aynı zamanda yoldaşımdı.

Devrimci Yol hareketinin Ankara Tuzluçayır'daki öğretmen örgütlenmesi içinde yerini devrimci bir öğretmen olarak almıştı. Abidinpaşa, Aydık Sokak'taki evimiz, Devrimci Yol hareketinin oradaki noktasıydı. Sadece Devrimci Yol'un değil elbette; kendisini solda tanımlayanların da uğrak yeriydi.

Sabaha kadar yazılan afişler, kuşlamalar, umut dolu günler…

Evimizin arkasında bulunan arsa ve hemen sokağın köşesindeki Başkent Lisesi, o dönemin cephelerinden biriydi. Faşistler ile devrimciler arasındaki geçiş ve çatışma noktalarındandı. Herkes kendi yerini bilir, ona göre konumlanırdı.

Devrimci mücadelenin yükselmesi ve sönümlenmesi sürecini hep birlikte yaşadık.

Devrimciler başlangıçta mahallelerde yer alan solcu görülenlerin evlerinden çıkmazdı. Çatışmalar keskinleştikçe örgüt evleri oluşmaya başladı. Silahlarla birlikte oralarda yaşarlardı.

Silahlar girdi, ilişkilerde biraz mesafe başladı… Silahsız mücadele sürecini çok kısa zamanda silahlı mücadele almıştı. Onların sokakta var olması bir güvenceydi.

Sık sık yapılan korsan gösteriler, şehrin değişik yerlerinde çıkan çatışmalarda taraf olmaya gidişler, duvar yazıları, kuşatmalar...

“Ne oluyoruz, neler olmakta, neler gelmekte?”

Hepimiz yaklaşanı fark ediyorduk. Ama gözümüze fener tutulmuş gibi, hareketsiz beklediğimiz bir süreçti.

O günlerden akıllarda kalanlar kadar vücutlarda, bilinçlerde de kalan travmalar… Kimler geldi, kimler toprağa düştü, kimler acılarını yüreğine alıp bugünlere savruldu?

12 Eylül ve sonraki süreçlerde kitaplara konu oldu, olmaya devam edecek…

Antifaşist mücadelenin ne anlama geldiğini bugün yaşadığımız savrulmalardan da anladık… Kimimiz Kemalist, kimimiz sosyal demokratların arkasında kırlangıç salladık, kimimiz zengin, kimimiz geçmişi silinmiş, yarını olmayan olduk…

Şimdi 2 Eylül yaklaşıyor.

O gün mezarlıkta bir avuç insandık. Yüreğimizde umudumuz, yarına dair hayallerimiz, geçmişten gelen siyasi sembolüm elimde, babamın cansız bedeninin üzerine örteceğim… Örttüm de.

Şimdi toprak altında birbirini kucaklamış hâlde topraklaşıyorlar. Toprakta, yanına diktiğim zeytin ağacının kökünde bütünleştiler, yeryüzünde bir zeytin yaprağına dönüştüler…

O günlerde yanımda olanların isimleri mezar taşının üstünde metal bir levhada yazıyor. Her birinin ismini babama, metal üzerine isimler yazarak fısıldamış oldum…

Elbette unuttuklarım da olmuştur ama orada, benim acı günümde yalnız bırakmayan dostlarıma vefa borcumu, taş üzerine bıraktığım isimler ile yerine getirdiğime inanıyorum…

Bir babayı kaybetmenin ötesinde, babamı ve yoldaşımı kaybettiğim gün yaklaşıyor.

Bazı tarihler takvimde kalmaz. İnsan kendi hayatında taşır onları.

2 Eylül de benim için böyle bir tarih.

 

28 Ağustos 2026 Cuma

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Ülker grubu, bisküvi alanında nasıl başarılı oldu?

Biliyorsunuz, Ülker ismini Kur’an’dan alır. Yani bir cemaat ilişkisi içindedir. İslami duyarlılığı olan bir şirket, bu anlayışı nasıl başarıya dönüştürdü diye düşünürken aklıma gelenleri yazmak istedim.

Çocukluğumuzdan bugüne, tüm köy bakkallarına kadar ulaşan bir dağıtım ağı vardı.

Başlangıçta çok kötü ve sonradan öğrendiğimiz kadarıyla taklit ürünlerle üretime başlamış, patent almadan ürettiği ürünleri Türkiye sathına dağıtmıştır. Şimdi ise taklit ettiği ürünlerin gerçek sahipleri olan firmaları Avrupa’da satın alarak artık taklit değil, orijinal ürünlere sahip bir konuma gelmiştir.

Cemaat ilişkisini lojistik olarak kullanarak aslında ilk gıda alanında kargo işini çözmüştür. Lojistiği çözen, en kötü ürününü dahi pazarlamış; yeni tüketim alışkanlıklarını köy çocuklarına kadar taşımıştır. Her tüketilen bisküvi, “bir cemaate, bir şirkete” diye formüle edilmiş olabilir.

Bugün BİM, ŞOK, A101 gibi marketler, Ülker’in bu büyük başarısının günümüzdeki taklididir. Yerel olanı yok ederek yeni tüketim alışkanlıkları kazandırmışlardır.

Avrupa ve Amerika gibi ülkelerde başarılı bir şekilde oluşturulmuş zincir marketler, küreselleşmenin sonucu olarak ülkemize aynı modelin yerel biçimleri olarak gelmiştir. Gerçi bu model daha önce Ülker’in dağıtım alanında, Coca-Cola ve Pepsi’nin dağıtım ağlarına benzer biçimde uygulanmıştır.

Bir cemaat ilişkisinin ulaştığı sermaye birikimini kimse gerçek anlamda hesaplayamaz. Çünkü cemaat ilişkisinin içinde kayıtlı olanın dışında, kayıtsız oranı da oldukça yüksektir. Çuvallara doldurulan paraların yerini zaman içinde, sahip oldukları ya da ortak oldukları katılım bankaları alacaktır.

Bunun en bariz örneklerinden biri, Almanya’nın Köln kentinde yapılan binalara aktarılan paralardır.

New York’ta yapılan gökdelenler...

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki cemaat merkezleri...

Ülkemizde hastaneler, okullar...

Silah sanayisine girmiş bir cemaat ilişkisi...

Kısacası, cemaat deyip geçilmeyecek bir konumdan söz ediyoruz.

Cemaat, lojistik işini en ücra yere dahi ulaşan eliyle görünür kılan bir yapıdır; Ülker’in bisküvisi bunun sembolik bir örneğidir.

Onların kontrol ettiği bu kadar büyük sermaye ile neler yapılıyor?

Elbette bu kadar büyük bir bütçe, çürümeyi de beraberinde getirir. Gerçek inananlarla yalnızca onların üzerinden para kazanan simsarlar arasındaki ayrım burada ortaya çıkar.

Cemaatlerin doğuşu Cumhuriyet ile başlar. Tarikatların bıraktığı boşluğu, imamlar ve o imamların etrafında oluşturulan cemaatler doldurmuştur.

Peki, bu imamlara cemaat yolunu açan ne olmuştur?

Bu, siyasi bir tercihle ilgilidir.

Anti-komünist derneklerin oluşumu, yani Komünizmle Mücadele Dernekleri...

Cemaat liderlerinin önemli bir bölümü bu derneklerle ilişkilidir. Çünkü bunlar aynı zamanda istihbarat görevini yerine getirmiş; yerelde oluşabilecek komünist hareketleri ve bireyleri jurnalleme işini gönüllü olarak yapmıştır.

Kanlı Pazar olarak tarihimize geçen olaylarda o dinci güruhun —aslında “güruh” yanlış; örgütlü bir kesimden söz ediyoruz— Amerikan gemilerine dönüp namaz kılması tesadüfi değildir.

O namaz kılanların önemli bir bölümünün 12 Eylül sonrasında devleti biçimlendiren konumlara gelmiş olmaları da tesadüflerle açıklanamaz.

Sonuç: Cemaatlere yol açan siyasi tercih, bugün yaşananlardan da sorumludur.

 

27 Ağustos 2026 Perşembe

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Yenilgi Geçmişi Değersizleştirmez

Hadi diyelim Kürtler yenildi, artık bunu saklamanın bir anlamı kalmadı. Eğer “Kürtler” denince PKK ve onun mücadelesi anlaşılıyorsa, bu durumda içindeki nefret kusmanın bir vesilesi olmasını bir türlü anlamıyorum. Adamlar güçlüyken atamadığınız tekmeyi düşünce atmak ne kadar onurludur?

PKK, kendi yoldaşlarının öldürülmesini yalnızca münferit cinayetler olarak yaşamadı; örgütsel kararlarla ve bunu meşrulaştıran bir siyasal söylemle savundu. Başka örgütlerden insanlara yönelik öldürme ve şiddet de bu tarihin bir parçasıydı. Bunların bir kısmı örgütün kendi yayınlarında açıkça savunuldu veya gerekçelendirildi. O dönemde eleştirmeyen, o cinayete karşı alkış tutanlar vardı: “Hain, dönek, ajan” diyerek... Şimdi bakıyorum, o cinayetleri gündeme getirip “Bilmem kim neden öldü?” diye soruluyor.

Konjonktür denen şey var. IŞİD diye bir canavarı yaratıp Ezidi Kürtleri esir alan, onları köleleştiren, pazarda satanlara karşı birlikte mücadele edenlere karşı bugün “Rojava rüyası sonlandı, bak gördünüz mü; Suriye rejimi, IŞİD'in devamı HTŞ ile iktidar ortaklığı kuruldu” denmektedir. Onlarla dayanışmaya giden Türkiyeli solculara “Boşu boşuna öldü” diye bakmanın, her dayanışma denildiğinde hayatını ortaya koyan insanları aptal görmenin neresi onurlucadır?

Her hareket yenilir, yeniden başka biçimde doğar.

12 Eylül faşist darbesiyle birçok devrimci hareket yenildi, sonra tipik bir Kemalist hareket olarak doğdular. Şimdi o devrimci hareketlerin geçmişini küçümsemek, yaşananları reddetmek, tüm hareketi ve o yolda ölmüş devrimcileri aptal görmek ne kadar doğrudur?

12 Eylül sonrası kendisine devrimciyim diyenler, hâkim oldukları cezaevlerinde kendi yoldaşlarını öldürdüler; ailelerinin gözü önünde öldürdüler ve onların çocukları miraslarına, anılarına sahip çıkmasın diye gözdağı verdiler. O devrimciler ölürken neredeydiniz? Şimdi kalkıp o süreci görünür kılıp tüm devrimcileri ve sol mücadeleyi karalamanın anlamı sola ne kazandırır?

Eleştirmek, ders almak, solun ölüm üzerine değil, yaşam üzerinde ayakları üzerinde doğrulmasını savunmak ayrı bir şeydir; solu toprağa gömmek ayrı bir şeydir...

Son Kürt isyanı da yenilebilir. Kürt sorunu çözülmez ise tarihin bize dediği olur: Bir başkası filizlenir. Sorun varsa, o sorun üzerinden yeni tarih hep yazılır...

Sınıfsız toplumu arzulayanların nefret söylemini büyütmesi, geçmişi hepten kötü görmesi, ders almak yerine küçümsemesi ve buna uygun söylemler geliştirmesi doğru değildir.

At izinin it izine karıştığı zamanlarda duruşunuzu soldan, yaşamdan tarafa koyarsanız elbette onurlu duruşunuzu bozmayacaksınız. Omurgasını sağlam tutanlar ancak ve ancak sol ütopyayı ileriye taşıyacaktır. Sisteme hizmet edenler, düzenin devamını dileyenler, sistemin yarattığı çöplük üzerinde kendilerine yeni yaşam alanı yaratamaz.

Bir siyasi hareketin bugün geldiği nokta, o hareketin geçmişteki bütün mücadelelerini geriye dönük olarak anlamsızlaştırmaz. Geçmişte yapılan hataları ve suçları eleştirmek gerekir; fakat bunu, o dönemin insanlarını bugünün bilgisiyle yargılayıp bütün mücadeleyi değersizleştirmek için yapmak başka bir şeydir. Solun görevi ne geçmişi romantize etmek ne de geçmişini mezara gömmektir; geçmişten neyin savunulacağını, neyin reddedileceğini ve neyin aşılacağını ayırt etmektir.

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran’ın Suçu: İşçinin Yanında Olmak

Başaran Aksu, Bir Umut Derneği ile başladığı yolculuğuna Umut-Sen ile devam etti ve Umut-Sen’e bağlı birçok sendikanın oluşumunda yer aldı. Başaran Aksu, 12 Eylül sonrası oluşan sol çizgiye en büyük emeği ve katkıyı sunanlardan biri olarak, işçi sınıfı içinde kendisini bağımsız örgütlenmeyle göstermiş ve kanıtlamıştır.

Bugün Ankara’da hakları ellerinden alınmış, alınteriyle kazandıklarını almak için mücadele edenlerin yanında, onlarla birlikte, deri koltuklara oturmadan, lüks binalarda işçisinden daha fazla maaş alarak yapmıyor bu işi. Elinde su şişesi, işçi ne yiyorsa onu yiyen, ne içiyorsa onu içen; direnişte en saflarda yer alan, polisle muhatap olan, basına açıklamalarda bulunan, gerektiğinde işçiye söz hakkı verip dinleyendir.

O, işçiden fazla işçi olmaya çalışmamış, onların önünden yürümemiş; birlikte, bir arada mücadeleyi mücadele alanlarında öğrenmiş ve geliştirmiştir. Elbette birçok hatası olacaktır, elbette geçmişin tecrübelerinden yararlanacaktır. O, Yeraltı Maden-İş Sendikası ve Çetin Uygur çizgisini bugüne taşımıştır. 12 Eylül öncesi Çeltek direnişinin farklı bir boyutu, bugün farklı alanlarda yeniden yaşanmaktadır…

Tam da bu nedenle onun mücadelesini yalnızca bugünün direnişleriyle sınırlı görmek doğru değildir; bu mücadele, işçi sınıfının geçmişten bugüne taşıdığı birikimin bugünkü koşullarda yeniden üretilmesidir.

Bugün onun sesinde Çetin Uygur vardır. Onun sesinde, madenlere sahip çıkan, “Üreten biz, yöneten de biz olacağız” diyen işçilerin sesi vardır. O slogan bugün işçilerin elinde, aklında daha da zenginleşmiş, daha da anlamlaşmıştır. Çünkü bugün bu mücadele yalnızca alın terinin karşılığını alma mücadelesi olmaktan çıkmış, işçinin ürettiği üzerindeki söz ve karar hakkını da tartışmaya açmıştır.

Sermaye ve iktidar ilişkisini teşhir eden bir boyuta gelmiştir onların direnişi. Ve bu mücadele yalnızca sermayeyi ve iktidarı değil, kendisini işçi sınıfının öncüsü olarak görenlerin de işçiyle kurduğu gerçek ilişkiyi sorgulatmıştır.

Solcu, devrimci olanların ne kadar işçiden uzak, kendi kibirleri içinde siyaset yaptıklarını ortaya sermiştir. Meydanda, işçinin yanında olmayana sol denir mi? Elbette önce sol, sonra devrimci olunur. Sol, sınıf siyasetidir. Sınıf için, sınıfın çıkarı için yol alır. Solun ideolojisini, duruşunu işçi sınıfı ve onun mücadelesi, başarısı belirler.

Çok büyük başarılara imza atılmamıştır belki, ama o küçük adımlar büyük başarıların ilk sesidir. Başarının sesidir Başaran...

Başaran bir şeyi daha başarmıştır: Yanında yürüdüğü her işçi, bir işçi lideri olmuştur. Çünkü onun anlayışında örgütlenmek, bir kişinin peşinden yürümek değil; birlikte yürüyen herkesin kendi sözünü, kendi iradesini ve kendi gücünü ortaya çıkarmasıdır. Kendi derdini, kendi isteğini kameralar önünde seslendiren, geri adım atmayan yeni işçi liderlerine örnek olmuştur. Onlar konuşurken Başaran susup onları dinlemiş, onlara daha fazla söz verir olmuştur.

Yani “Siz bilmezsiniz, ben konuşurum” kibri yoktur. Onlara yukarıdan bakmamış; onlarla eşit koşullarda, eşitlik içinde, bir arada ve birlikte mücadeleyi örmüşlerdir. Çıplak ayaklarıyla yol almışlardır.

Bugün Başaran tutuklu. Onu susturmanın, onunla birlikte söz söylemeyi öğrenen işçilerin sesini de susturacağını sanıyorlar.

Ama onun asıl başarısı, yanında yürüdüğü işçilerin kendi sözlerini söylemeye başlamasıdır. Kendi seslerini bulmalarıdır. Birlikte yürüdüğü insanların bir gün kendi ayakları üzerinde durup mücadele etmeyi öğrenmesidir.

Başaran’ın sesi bugün susturulmaya çalışılıyor olabilir. Ama o ses artık yalnızca Başaran’ın sesi değildir. İşçinin sesidir. Madencinin sesidir. Direnenlerin sesidir.

Ve belki de en büyük başarısı budur: Başaran yürürken, arkasından yürüyenler değil; yanında yürüyenler çoğalmıştır.

25 Ağustos 2026 Salı

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Piyasa Serbest, Vatandaş Mecbur

Senede bir defa, telefon numaramın hangi telefon sağlayıcısında kalacağına karar veriyorum; telefon numaramı taşıyorum. Çünkü servis aldığım firma, devam etmek için şu anda kaç lira ödüyorsam en azından onun iki katı kadar fiyat istiyor. Telefon numaranı taşıyınca aynı hizmeti yüzde 50 fiyatına başka bir firmada bulabiliyorsun.

Ülkede enflasyona göre fiyat belirlemiyor bu üçlü çete. Çete demek zorundayım, çünkü başka alternatif yok. Telefonsuz dolaşsanız, gittiğiniz yerde telefon kulübesi yok. “Hadi arayayım, oradan da bir yerde buluşalım.” diyelim; eskiden jeton filan vardı ama fiyatlar bu kadar astronomik, yani geometrik olarak artmazdı.

Üç şirket, ülkedeki diğer soyguncu şirketlere örnek oluyor.

Telefon şirketlerinde başlayan bu fiyatlandırma anlayışı, nedense piyasanın geri kalanında da kendine hızla yer buluyor.

Ev sahipleri kirayı en azından iki katına çıkararak gidiyor.

Sebze fiyatlarının artışı daha garip; hiçbir kategoriye girmiyor.

Banka kredilerinin faiz artışının haddi hesabı yok. İcralık olmayan kaç kişi kaldı? Her adliye sarayı ek bina yaptırıyor ya da kiralıyor; icralık dosyaları takip etmek için...

Ülkede şikâyet edeceğiniz bir makam yok. Piyasada tröstleşme söz konusu ama ülkede sözde tröst piyasası yok...

Şirketler fiyatlandırma yaparken ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar, kan emiciler bu bataklıkta yaşamaya devam ediyor... Bataklık kurumadan biz konforlu yaşama geçemeyeceğiz, çünkü her an tepemizde sivrisinek vızıltıları var...

Bütün bunların sonunda ortaya çıkan tablo ise yalnızca pahalı bir hayat değil; giderek küçülen bir gelirle, giderek büyüyen bir gider tablosu.

Tek lider, tek bayrak, tek vatanda tek ezilen maaşı ile geçinenler, bu işten en çok hoşnut olanlar tröstleşmiş piyasanın patronları. Onların kasaları gün be gün dolarken, dünyada en fazla dolar zengini bu ülkede oluştu...

Maaşlar her ülkede artar, bizde ise enflasyon karşısında eriyor. Gelir küçülürken giderlerin arttığı piyasaya ne ad verilir?

Piyasa serbest, vatandaş mecbur.

24 Ağustos 2026 Pazartesi

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Teknoloji, Savaş, İlaç ve Kodlanan İnsan

Üretilen her teknoloji öncelikle silah sanayisi ve savaş amacıyla geliştirilir; daha sonra, tam anlamıyla olmasa da yarım yamalak bir şekilde sivil insanların kullanımına sunulur. Bizlerin kullandığı teknolojiler, aslında bize bahşedilenlerdir...

İlaç sanayisi de bu döngünün dışında değildir.

İlaç sanayisi, silah sanayisi ile kol kola yürür. Üretilen tüm ilaçlar aslında insanı yaşatmak değil, onu zararsız hâle getirecek çözümler üretmek içindir. Kısaca, biyolojik silahın görünür yüzüdür. Ve bütün bunlar yasalara ve hukuka uygun şekilde yapılır.

İlaç sektörünün tek bir amacı vardır: Parası olana göre ilaç üretmek. Üretilen ilaçlar; gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler ve en fakir ülkeler için ayrı kategorilerde üretilir. Aynı marka, aynı patent, ama içeriği farklı ilaçlar piyasada dolaşır.

Bizim gibi ülkelerde ilaçlar iyileştirmek için değil, daha çok üstünkörü bir tedavi için kullanılır. Çünkü etken madde dozu düşük olduğu için, Batı'da kullanılan ilaçtan bir tane alınırken, bizde sanırım 10 doz alırsanız aynı etkiye kısmen yaklaşmış olursunuz...

Bunu Bayer firmasının CEO'su yıllar önce açıklamıştı. Kısaca: Parasına göre üretim!

Ama teknoloji yalnızca ilaçlardan ibaret değil.

Dünyada teknoloji çok hızlı ilerliyor. Yapay zekâ ve robotlar paralel olarak hayatımıza doğru giriyor. Çoktan savaş sektöründe kullanılan araçlar, adam öldürmek yerine bulaşıkları yıkayan şekilde bize sunulacak. Ev temizliği yapan araçlar, arazi temizliği yapacak boyuta çoktan ulaşmıştır.

Bizler ise sadece var olanları kullanıyor, onları amaçlarının dışında yeni amaçlar için kullanmaya çalışıyoruz. Hiç kimse gerçek anlamda o üretilen teknolojinin gerçek amacını bilmez; sadece bize sunulduğu kadarıyla kullanırız...

Belki de teknolojinin bize gösterilen yüzü ile geliştirilme amacı arasında her zaman büyük bir fark vardır.

Asıl mesele ise teknolojinin ne yaptığı değil, insanı neye dönüştürdüğüdür.

Genelde bizi kontrol eden, bizi aslında birey olmaktan çıkaran ve birer anonim insana dönüştüren bir sürecin içindeyiz.

Her birimizin bir kimlik numarası var. Çoğu yerde artık ismimizi sormuyorlar, çünkü belirleyici olan kimlik numaramızdır.

Kodlandık.

Her birimiz kodlandık ama hangi amaçla, kim tarafından, tam olarak bilemiyoruz.

Bizim sağlık verilerimiz birilerinin kayıtları içinde. Belki bir gün bu teknolojiyi kontrol eden bir şey, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmak istediğinde, nokta atışı yaparak ihtiyacı olanı gelip alacaktır.

Belki bizim bir böbreğimizi, bir karaciğerimizi ya da başka bir organımızı alıp istediği yere götürüp kullanacaktır...

Bir anlamda artık yalnızca kimliğimiz değil, bedenimiz de sistemin bir parçası hâline geliyor.

Her birimiz teknoloji sayesinde kimliksizleştirilirken, hem tüketici hem de yedek olma durumumuz söz konusu olmaya başladı.

İnsan artık yalnızca bir isim değildir. Bir kimlik numarasıdır, bir veridir, bir sağlık kaydıdır, bir tüketicidir. Ve belki de bir gün, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilecek bir yedektir.

Bütün bunlar olurken dünyanın başka yerlerinde savaşlar devam ediyor.

Savaşlarda organ ticareti, bir anlamda bugün bizim konforumuzu bozmuyor. Görmezden geliyor, duymazdan geliyoruz. Çünkü organı alınan, hayatı sönen şimdilik biz değiliz...

Belki de mesele tam olarak budur.

Teknoloji ilerliyor, savaşlar sürüyor, ilaçlar üretiliyor, verilerimiz kaydediliyor, kimliklerimiz numaralara dönüşüyor ve bedenlerimiz hakkında her geçen gün daha fazla bilgi birikiyor.

Biz ise bütün bunların bize dokunmadığı sürece yalnızca uzaktan izliyoruz.

Çünkü henüz sıra bizde değil...

Parası Olan Proje Yaptırır!

Parası Olan Proje Yaptırır!

Proje yapanları bir türlü anlamıyorum; çünkü proje, sonuçta para karşılığında iş yapmaktır. Para verenin amacına uygun, onun çıkarlarına dokunmayan her iş projenin bir parçası olur. Kısacası proje, para verenin düdüğünün çalmasıdır.

Eğer para veren, proje sonunda istediğini elde etmediğini; verilen paranın proje amacı dışında kullanıldığını ve bu nedenle farklı bir sonuç ortaya çıktığını düşünüyorsa, proje için verdiği parayı geri isteme hakkına sahiptir. Çünkü bunlar genellikle projenin başında açıkça belirtilir.

Şimdi projesini yapıp amaca uygun olmayan bir sonuç çıkaranların, kendilerinden para istendiğinde “Nasıl olur, neden para istenir?” diyerek itiraz etmeleri, aslında biraz işi saflığa vurmaktan başka bir şey değildir.

Bugün her ülkede proje üretenler var. Hatta iş yerlerinde projeler bir yarışmaya dönüştürülüyor; en verimli projeyi sunana iş veriliyor. Para veren, kendisine bir kazanç sağlamayacak işe neden para yatırsın?

Hayır kurumlarının bile parayla yatırım yaptıkları, cemaatlerin topladığı hayır paralarından anlaşılmıyor mu? Afrika’da “Açları doyuracağız” diyerek para toplayanların yaşamlarına bakın; lüks, şatafat ve oldukça görkemli merkezlerde iş yapıyorlar.

Bugüne kadar projelerde yönetici olmak istemedim; çünkü üretim özgürlüğümü yok edip daha ucuz emekle daha fazla verimlilik esasına göre çalışan şirketlere taşeronluk yapmadım. Ben projeye karşı olduğum için değil, üretimin amacını parayı verenin belirlediği bir çalışma biçimine karşı olduğum için girmedim böyle ilişkilerin içine…

Proje mantığı, taşeronlaşmanın farklı alanlara yayılmasını sağlayan araçlardan biri hâline gelebilir. Çünkü aynı işi şirketin kendi bünyesinde, kurumsal olarak yapmak verimliliği düşürecek, yani kâr marjını azaltacaktı. Sonuçta şirket açısından bunun avantajı, işi kendi bünyesinde sürekli bir yapı olarak tutmak yerine ihtiyaç duyduğu işi dışarıdan satın alabilmesi.

Proje, tam da burada devreye girer: Şirketin kendi bünyesinde yapmak istemediği ya da daha maliyetli bulduğu işi dışarıya, proje adı altında yaptırmasına olanak sağlar. Şirket, kendi bünyesinde sürekli çalışan bir ekip kurmak yerine belirli bir işi proje olarak satın aldığında, ücret, sosyal haklar, iş güvencesi, örgütlenme ve uzun vadeli istihdam gibi maliyetleri farklı biçimlerde dışsallaştırabiliyor. Bu nedenle “proje” yalnızca bir finansman yöntemi değil, emeğin parçalanmasının ve esnekleştirilmesinin araçlarından biri hâline geliyor.

Küresel sermayenin her ülkede doğrudan şirket kurmasına gerek kalmadan, kendi hedefleriyle uyumlu yerel aktörleri fonlayarak etkide bulunabilmesi de proje mantığının yaygınlaşmasını kolaylaştırdı. Küreselleşme, bir anlamda projelerin yolunu açtı; çünkü küresel yatırımın doğrudan yapılması yerine, her ülkede amaca uygun bir atmosferin oluşması için yerel güçlerin kullanılması mümkün hâle geldi.

Vakıflar aracılığıyla, şirketin o ülkede somut bir bürosu olmadan, şirketin çıkarlarına uygun çalışmalar yapacak bir anlamda taşeron kurumların oluşması sağlandı. Neoliberal ekonomik yapılanmanın ihtiyaçları, proje mantığının yaygınlaşmasını hızlandırdı. Proje, küreselleşmenin araçlarından biri hâline geldi.

Proje mantığı, şirketlerin risklerini en aza indirirken, merkezi ve sürekli örgütlenme yerine ağ tipi, geçici ve esnek bir örgütlenme biçimi sundu. İhtiyaç duyulduğu sürece para aktarıldı; hiçbir güvence ve gelecek vaadi olmadan, belirli bir süre içinde çalışmalar yürütüldü. Bu anlamda projeler, şirketlerin önüne geniş bir bulvar açtı.

Projeler sayesinde yerel olanın küresel olanla entegrasyonu sağlandı; ancak bu entegrasyon çoğu zaman yerel olanın küresel sermaye tarafından yağmalanmasından başka bir şey değildir.

Eskiden bir iş yapılırdı; şimdi o iş için proje hazırlanıyor.

Aradaki fark yalnızca isim farkı değil. İşin kendisi süreli hâle geliyor, finansmanı koşula bağlanıyor, sonucu ölçülüyor, performans kriterleri belirleniyor ve işi yapanlar sürekli aynı kurumun çalışanı olmaktan çıkıp proje süresince kiralanan emeğe dönüşebiliyor.

Parayı veren yalnızca projeyi finanse etmiyor; projenin sınırlarını, hedefini ve çoğu zaman sonucunu da belirliyor.

 

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Devlet Gazisini Unutmaz; İşine Gelmeyince Görmezden Gelir

Gaziler ülkemizin her döneminde olmuştur. Aslında gazi diye madalya verilenlerin hepsi, yaşanan siyasi sürecin doğrudan muhatabı değil, bir anlamda kurbanlarıdır.

Siyaset, her dönem gazi kavramına katkı yapacak çatışmalar çıkarır. O çatışmalarda mazlum halkın çocukları; çaresiz, görevli ya da başka seçeneği olmayan insanlar olarak cephe önüne gönderilir ve devlet adına yaralandıklarında kendilerine gazilik unvanı verilir.

Gazi varsa çatışma, çatışma varsa siyaset vardır.

Ülkemizde çatışma olup savaş olmadığı hâlde gazilik unvanı verilen dönemler de olmuştur. Çünkü gazilik yalnızca askerî bir kavram değildir; aynı zamanda siyasetin ürettiği bir kavramdır. Kimlere gazi madalyası verileceğini de siyaset belirler.

Elbette çatışmanın diğer tarafında yer alanların da gazileri vardır; tıpkı şehitleri olduğu gibi.

Kürt sorunu 1984 yılında başlamış bir sorun değildir. Bunun daha öncesi vardır. Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasındaki dönemde 12 Kürt isyanından söz edilir. Kısacası, isyan varsa orada bir sorun da vardır.

Son Kürt isyanı olarak kabul edilen, ancak devlet nezdinde “düşük yoğunluklu savaş” ya da “düşük yoğunluklu çatışma” olarak tanımlanan süreçte, birçok taraf ölülerini ve yaralılarını çatışma alanında geride bırakmıştır.

Ülke sınırları içinde başlayan çatışma, kısa sürede Ortadoğu’daki bölgesel gelişmelerle bağlantılı, daha geniş bir çatışmanın parçası hâline gelmiş; Amerika tarafından ortaya atılan “Yeşil Kuşak” politikası ve arkasından gelen çeşitli politik/doktrinel isimlendirmelerin içinde yer alan çatışmalardan biri olarak uluslararası boyutta anılır olmuştur.

Irak’ta rejimin Amerikan işgaliyle sonlandırılması, ardından Barzani yönetiminin bağımlı ama devlet gibi bir konuma getirilmesi süreciyle birlikte, ülkemizdeki Kürt sorunu da başka boyutlara sıçramıştır.

Sorun, başta siyasiler tarafından tanımlandığı gibi yalnızca bir “güvenlik” sorunu değil, daha çok “siyasi” bir sorun hâline gelmiştir. Üstelik bu siyasi sorunun tarafları da çeşitlenmiştir.

Ülkemiz, dışarıdaki gelişmelere bağlı olarak önce “Kürt realitesinin” tanınması, ardından bu sorunun tanımlanması aşamasını yaşadı. Daha sonraki süreçte, özellikle AKP iktidarıyla birlikte, tanınmış Kürt realitesinin altının doldurulması için girişimlerle karşılaştık.

Ancak Kürt realitesinin altının doldurulması, bugüne kadar yasal süreç içinde, hukuk maddeleriyle yerini almış değildir. Bunun temel nedeni olarak gösterilen; çatışmanın devam etmesi ve sorunun, devlet açısından “terör” sorununun çözümüne endekslenmiş olmasıdır.

Önce çatışmanın sona ermesi, ardından gelecek olan “açılım”...

1984 yılından bugüne bu “düşük yoğunluklu çatışma” sürecinde ölen insanların sayısı konusunda ortak bir rakama ulaşılamıyor. Çünkü birçok ölüm, aslında var olmasına rağmen yok sayılıyor. Bu ölümler, bir anlamda yaşanan çatışmanın boyutunu da ortaya çıkarıyor.

Taraflar, bu boyutun gerçek anlamda ortaya çıkarılmaması konusunda, benim anladığım kadarıyla, bir uzlaşı içindeler.

Gaziler ise öyle kolayca yok sayılacak insanlar değildir. Çünkü görünür biçimde içimizde yaşamaktadırlar.

Zaman zaman “düşük yoğunluklu çatışma” konusunda araştırmalar yapılmış, kitaplar yayımlanmıştır. Çatışmanın askerler üzerindeki etkileri bir dönem tartışma konusu olmuş, hatta bu konuda yazılanlar yasaklanmıştır.

Bunlardan biri Nadire Mater’in 1999 yılında yayımlanan Mehmedin Kitabı: Güneydoğu’da Savaşmış Askerler Anlatıyor adlı kitabıdır.

Mater, 1980’lerin sonları ve 1990’larda Güneydoğu’da askerlik yapmış 42 askerin kendi deneyimlerini, doğrudan onların anlatıları üzerinden aktarır. Kitabın önemi, çatışmayı yalnızca devletin resmî söylemi ya da PKK’nin anlatısı üzerinden değil, sıradan erlerin savaş deneyimleri üzerinden ele almasıdır.

Kitap yayımlandığında ciddi tartışmalara yol açmış, Mater hakkında dava da açılmıştır.

Sonuçta gaziler vardır.

Onlara maaş, bakım ve özlük hakları konusunda birçok yasal düzenleme yapılmıştır. Ancak askerî hastanelerin kapanmasıyla birlikte gazilerin bakım ve tedavi konusu sanki ortada kalmış gibidir.

Uzuvlarını kaybeden gaziler açısından protezlere ulaşmak öyle ucuz değildir. Gazilerin aldığı maaşlar, bu protezlerin en ucuzuna ve dolayısıyla daha rahatsız olanına ulaşmalarını ancak mümkün kılabilmektedir. Bunların yanında gazilerin de bakmak yükümlü oldukları aileleri vardır ve gaziler arasında rütbeye bağlı farklılıklar ve haklardan yararlanma konusunda eşitsizlikler söz konusudur.

Kısacası mesele, konforlu olanı kullanmak değil; zorunlu olanı, elde edilebildiği kadarıyla kullanabilmektir.

Gaziler, 13 Temmuz günü Ankara Güvenpark’ta eylem başlattılar.

Birçok medya kuruluşu kendileriyle söyleşiler yapıldı. Siyasilerin ilgisizliğinden yakındılar. Dertlerini anlatabilecekleri, kendilerini doğrudan muhatap alacak bir siyasi merci bulamamaktan şikâyet ettiler.

Sonuçta onlar, bir siyasi tercihin sonucunda ortaya çıkmış, somut olarak karşımızda duran insanlardır.

Eylem sırasında Meclis’ten geçen yasalar gazileri memnun etmemiştir.

Tam da bu sırada, Meclis’ten geçen çerçeve yasayla “Terörsüz Türkiye” kavramının ilk somut hukuki adımı atılmıştır.

Gaziler ise bu adımın doğal muhataplarından biri olduklarını savunuyorlar.

Ama siyasi bir kararla, o çatışmada yer alanların muhatap alınmak yerine yalnızca kendilerine yalnızca söz hakkı tanındığı, sessizce ve kendilerini ziyaret etmeyerek davranış biçimiyle ifade edilmiş oldu.

Çünkü bu gazileri ortaya çıkaran “düşük yoğunluklu savaş”ın sonlanması amacıyla, Meclis içinde yeni bir arayış için adım atılmaktadır.

Atılan adım ne yazık ki açık ve şeffaf değil.

Devletin işleri —çatışma, savaş gibi konular— nedense hep karanlıkta yürütülüyor ve bizler çoğu zaman yalnızca sonucunu yaşıyoruz. Çocuklarımız ya ölüyor, ya yaralanıyor ya da ömür boyu üzerlerinden atamayacakları travmalarla içimizde yaşamaya devam ediyorlar.

Sonuç olarak Ankara’da madencilerin haklarını aradığı bir zamanda, gaziler de kendi özlük hakları için meydana indiler. Çıkarılan yasanın yeterli olduğu vurgulanarak onların eyleminin sonlandırılmasına siyasi merciler karar verdi.

Eylemin 38. gününde, sabah saatlerinde polisiye tedbirle Güvenpark’tan alınıp başka bir yere götürüldüler.

Eylem alanlarını polis bariyerler ile çevrelenmesi sorunları ortadan mı kaldırdı?

Peki, gazilerin sorunu bitti mi?

 

İşçinin Hakkı Var, Bakanın Sözü Yok

İşçinin Hakkı Var, Bakanın Sözü Yok

Gördüğüm tüm maden girişlerinde “Bismillahirrahmanirrahim” yazar. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” anlamındadır. Kısaca işçiler oradan madene geçerken, ilk adımlarında bu yazıyı okurken aslında “Allah’ın izni ve adıyla” der.

Ama bu yazıların asıldığı madenlerde kaza eksik olmaz. Kaza dediğime bakmayın; aslında bunlar önlenebilir kazalar. İşveren aşağıya, yani iş güvenliğine yatırım yapmak yerine lojistiğine yatırım yapıp çıkanı hemen paraya dönüştürme derdindedir. İşveren ne işçisini düşünür ne de madenini; çünkü ona göre kaza bu işin “fıtratında” vardır. Sonuçta iktidar, “Benim madencim işini bilir.” der!

Patronlar genelde kazadan dolayı sorumlu ilan edilmez.

Kaza olmuşsa eğer, mutlaka işçilerden biri Allah’ın adını anmadan aşağıya inmiş ve cenabet diye düşünen birileri patron katında bulunabilir. Orada ilk tepki, iş cinayetinin sorumlusunun işçi olduğu yönünde olur; bu kaza nedeniyle kaybedilecek para ve siparişler düşünülür gibi geliyor bana...

Genelde kamuoyu önüne sürülen sorumlu, oraya bakan müdür, mühendis ya da kazmasından kıvılcım çıkaran işçidir. Kısaca parayı kazanan değil, maaşıyla hayatını idame ettirmeye çalışan emekçidir suçlanan.

Madende işlenen cinayetten canı yanan işçiye tekme atmak da iktidarın bürokratına nasip olur. Sonraki tekmeler hukuksal süreçte devam eder gider. İşçinin ve yakınının acısı acısıyla kalır; alması gerekenleri alamayan yakınların feryadı göğe çıkar. Ama işin “fıtratı” budur!

Patronlar gülmeye, çocuklarını en güzel okullarda okutmaya devam ederken işçisine “İşçisin, işçi kal.” der ve işçiye hakkını vermemek için her türlü taklayı atmayı, arkasına iktidarı almayı marifet sayar.

Bugünlerde işçiler hakları, yani kazanılmış hakları —öyle bir talep falan da değil— için bakanlık önünde, sıcağın alnında, ısınmış betonun üstünde, susuz ve aç şekilde feryat etmeye devam ediyor. Çünkü işçiye bakan söz vermiş: “Patron vermezse hakkını, benim güvencem altında.”

Ama güvence verilen sözler çok çabuk unutulur. Çünkü siyasette söz, aslında sözün üstünü çiğneyip geçmektir. Siyasetin “fıtratında” bu var...

İşçi inanmıştır. “Sen söz verdin.” diyerek makamının önünde bekler, randevu talep eder. Ama bakan, yaz tatilinde olduğunu bildirir; camdan işçilere bakarken! Yerine bakan da bulunmaz. Çünkü bakan yetkiyi tek kişiden almıştır, sadece ona karşı sorumludur. Büyük olasılıkla yerine başkasının bakmasına da izin vermez. Benim düşünceme göre, Cumhurbaşkanı’nın direktifi olmadan işçilerle görüşmez.

Neden böyle düşünüyorum? Çünkü her bakan bir açıklama yaparken, Cumhurbaşkanı’nın bilgisi dâhilinde yapıldığına vurgu yapan cümle mutlaka söze başlarken kullanılır. Kalıplaşmış ama o kalıbı her açıklamanın başında görmek şaşırtıcı değil. Eskiden şaşırırdım ama sanırım ona da kanıksadım.

Eğer görüşürse ne olur?

O sözü söylediğinde sanırım birileri kulağını çekmiştir: “Sen kim oluyorsun da söz veriyorsun?” Siyaseten de olmaz. Çünkü “Biz sermayenin iktidarıyız.” demişlerdir diye içimden geçiriyorum...

İnsan Standartlara Uygun Değildir

İnsan Standartlara Uygun Değildir

Standartlar her zaman kötü değildir. Örneğin trafik kuralları, ölçü birimleri, bazı teknik standartlar veya ortak dil kuralları, insanların birbirleriyle anlaşmasını kolaylaştırır. Burada standart, farklılığı yok etmekten çok ortak bir zemin oluşturur.

Sorun, standardın tarafsız ve değişmez bir gerçekmiş gibi sunulmasıyla başlar. “Doğru olan budur” denildiği anda, aslında başka bir soru sormamız gerekir: Kime göre, neye göre?

Standartlaştırılan birçok şey aslında sorunludur. Çünkü “kime göre, neye göre?” diye sorduğumuzda, bir çıkar grubunun çıkarına hizmet eden standartların farklılıkları ortadan kaldırarak homojen bir düşünce yapısı ortaya çıkardığını görürüz.

Asıl sorun, standartların sorgulanamaz hâle gelmesidir.

Homojen olan çoğu zaman ilerlemeyi durdurur. Çünkü ilerleme, farklı düşüncelerin, farklı deneyimlerin ve mevcut olanı sorgulamanın içinden çıkar. Standart ilan edilen her şey, aslında insan düşünce yapısının küresel anlamda tek tipleştirilmesine de hizmet edebilir.

Standart, bir araç olmaktan çıkıp ölçünün kendisi hâline geldiğinde, farklı olanı yalnızca farklı olduğu için yanlış ilan etmeye başlar. İşte o noktada standart, düzen sağlayan bir araç olmaktan çıkar ve düşünceyi biçimlendiren bir iktidar aracına dönüşür.

Bugün sağlık sektöründe de standartlar mevcuttur. Kan verdiğimizde elimize ulaşan bütün değerler, belirlenmiş standartlar üzerinden değerlendirilir. Oysa her insanın vücudu farklıdır; verdiği tepki de farklı olabilir. Benim için iyi olan, sizin için kötü olabilir. Bir tedavinin olumlu sonucu, başka bir insanda aynı sonucu vermeyebilir; hatta pozitif ilerleme birden tersine dönebilir.

Kısacası insan vücudu standartlaştırılamaz; tıpkı parmak izlerinin standart hâle getirilemeyeceği gibi.

Farklılıkları unutturan her türlü ilaç tedavisi ve tanı yaklaşımı, aslında hastalığın gerçekten tanımlanmasını da güçleştirir. Bugün ilaç sanayisi de büyük ölçüde standartlaştırılmış bir yapı üzerinden ilerlemektedir. Sanayinin temel amacı ise kazanç ve kâr elde etmektir.

Çok kritik öneme sahip olan ilaçlar, maliyetlerinin binlerce katı fiyatlarla satışa sunulup tüketilmesi sağlanırken, benzer ilaçların üretimi de patent adı altında tekellerine alınarak piyasada tröst bir yapı oluşturulmaktadır.

Bütün ülkelerde geçerli olan ve ilaç sektörünün belirlediği modern tıp anlayışı, doktorun kişisel gözlemini giderek geri plana iten ve tamamen teknik sonuçlara bakarak ilerleyen bir araca dönüştürülmüştür.

Yapay zekânın gelişimiyle birlikte, bu alanda insana da ihtiyaç kalmayabilir. Çünkü sonucu okumak, verileri değerlendirmek ve belirli standartlara göre karar vermek için sonunda insana bile gerek kalmayacak.

Sadece tıp alanında mı? Elbette değil.

Hukuk da bir standart işidir. Bugün yaşadığımız birçok hukuksal sorunun temelinde, standart olarak belirlenmiş hukuk maddelerinin yaşanan somut olaylara uygulanamaması ve bu maddelerin farklı biçimlerde yorumlanması vardır. Hukukta da insanın, olayın ve koşulların farklılığı çoğu zaman önceden belirlenmiş kuralların içine sığdırılmaya çalışılır.

Eğitimde de aynı ilkeler geçerlidir. Eğitim adı altında insanların hayalleri çalınıyor; farklı düşünmenin, farklı yeteneklerin ve farklı yolların önüne standart bir yaşam biçimi konuluyor. Böylece eğitim, insanın kendisini keşfetmesinin ve geliştirmesinin aracı olmaktan çıkıp gelişimin önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Üretimde de standartlar hayatımızın her yerindedir. Standart üretime göre raflar düzenleniyor, standart hâle getirilmiş ürünler orada pazarlanıyor. Neyin üretileceğine, nasıl üretileceğine ve neyin tüketileceğine ilişkin düzen kuruluyor.

Ve sonunda bizler yalnızca raftan ürün alan müşteriler değil, aynı zamanda raflara yerleştirilen ürünlerin kendisi hâline geliyoruz.

Bizler hem rafta ürünüz hem de raftan ürünü alan müşteriyiz.

 

20 Ağustos 2026 Perşembe

Alevilerin mezar taşları var mı?

Alevilerin mezar taşları var mı?

Mezarlıklara gidip gelir olduğum günden bu yana mezarlık kültürü üzerine düşünür, zaman zaman da araştırma yaparım. Almanya'da bulunduğum süreçte mezarlıkların çok bakımlı olduğunu, her mezarlığın kendisine özgü bir öyküsü bulunduğunu fark etmiştim. Hatta birçok ülkede mezarlıklar ve mezar törenleri o kadar önemlidir ki gözyaşından daha çok kahkaha dahi duyabilirsiniz. Ölülerle iç içe yaşayan kültürler vardır. Kimi kültürlerde ölüler omuzlarda tabutlarla halay çekilerek taşınır; kimi kültürlerde ise ölüler sıradan bir beze dahi sarılmadan, en güzel elbiseleri giydirilerek yakılmaya götürülür ve külleri Ganj Nehri'ne bırakılır. Bunların hepsini araştırmalar sırasında öğrendim.

Kısaca, ölüm aynı zamanda bir ritüeldir. Dinlerin varlık sebeplerinden biridir. Çünkü ölüm ya da geçiş başlı başına bir araştırma konusu olmuştur. Kimse öldükten sonra ne olduğunu bilemez. Ruhun özgürleşmesi, yaşlanmış bedeninden çıkması ve sonra Tanrı ile buluşması ya da yeniden başka bir canlı olarak doğması, başlı başına araştırma konularıdır. Çünkü dönüş ya da özgürleşmemiş ruhlarla insanlar arasında aracılık edenlerin çok para kazandığı kültürler de vardır.

Kutsanmış, kutsal kabul edilen bireylerin bu ruhla, yani öteki dünya ile bu dünya arasında köprü olması ve oradan duyduğu sesi bu dünyaya taşıması... Aynı şekilde şamanların, dervişlerin yer ile gök tanrıları arasında bağ kurması...

Ölüyü ulaşılmayacak kadar yukarılara taşıyıp orada kuşlara yem edilmesi...

Sonuçta mezar kavramı olan kültürler de var, mezar olmayan kültürler de...

İslam dininde mezar yoktur; çünkü şirk olacağı kabul edildiği için ölülerden çare beklenmez, çare Allah'tadır. Allah aracı kabul etmez ve tüm ölüler onun huzuruna gider.

Alevilerde de mezar kavramı var mı?

Alevi yerlerine gidip geldiğimde mutlaka mezarlıklara da giderim. Eski olanlara bakarım; yeni olanlara bakmaya bile değmez. Çünkü ne ruhu vardır ne de bir anlamı... Ticari amaçlı oluşturulmuş, birbirinin aynı, benzer şekilde yapılmış, benzer yazı karakterlerine sahip mezarlar mevcuttur. Ne ölünün geçmişine ait bir şey vardır ne de onun ruhunu özgür kılacak bir şey... Mermerlerle yapılmış, üzerini dikenlerin kapladığı bakımsız yerlerdir bunlar.

Yeni ölenlerin mezarı yapılana kadar toprak yığını şeklinde olması, bir anlamda geçmişteki mezarlara daha çok benziyor. Başında briket bırakılmış ya da bir ağaç dikilmiş olduğunu görürüz.

Peki, Alevilerin mezarı var mı?

Evet, var. Ama sanıldığı gibi öyle şatafatlı falan değil. Bir taş bırakılmış haldedir; orada bir ölünün yattığını belirten doğal olmayan bir taş dikmesine rastlarsınız. Oraya insan eliyle konulduğunu anlarsınız. Yan yana bu taşlardan bir yığın gördüğünüzde orada bir mezarlık söz konusu olduğunu anlarsınız. O taşların üzerinde kimin yattığına dair bir işaret, isim falan yoktur. İsimsizdir... Kim gömmüşse bilir ama sonrasında kimse bilmez.

Peki, Alevilerin kutsal görüp gittiği türbelerde yatanların mezarı nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim...

Evet, birçok türbe değişik yerlerde mevcuttur. O türbelerde yatan babalar, dedeler, pirler vardır. Ama çevresine bir bakın; ocak olmuşların çevresinde yer alanların mezarı var mı?

Neden varlar da diğerlerinden ayrılar?

Alevi inancına göre insan-ı kâmil mertebesini tamamlamış, bu dünyada iz bırakmış olanların mezarı vardır. Diğerleri için arkasından "devr-i asan olsun" denir; yani "döngüsü kolay olsun" denir. Olgunlaşana, yani pişene kadar ölecektir, dirilecektir. Kısaca döngü içindedir. Her canlı, Alevi inancına göre bir döngünün içinde ölür ve dirilir.

Alevi aslında ölmüyor, Tanrısı'na kavuşuyor ve onun gösterdiği yolu izleyerek yeniden doğuyor. Kısaca Alevi aslında ölmüyor, değişiyor...

Değişen birinin mezarı olur mu?

Yaşadığımız zaman diliminde ise İslam inancının her türlü mezhebinin ülkemiz sınırları içinde mezarı vardır. Hristiyanların ve Yahudilerin mezarlıkları farklı yerlerdedir. Her din, kendisine özgü mezarlıklar içinde ölenlerini ağırlar.

İslam dininin ülkemizdeki mezarlıklarının Roma kültüründen geldiğine, Osmanlı Devleti'nin Roma geleneğinin devamı olmasından kaynaklandığına inanıyorum. Buna rağmen bazı söylemlere göre bu mezarlık kültürü İran'dan gelmiştir. Çünkü Karacaahmet Mezarlığı'nda İranlıların ayrı bir bölümü vardır.

Roma kültürünü Osmanlı Müslümanları kendilerine göre yorumlamışlar ve mezar taşları ile kaideleri, ölenin bir hayat hikâyesi gibidir. Makamı, kadın mı erkek mi olduğu, hangi mesleği yaptığı, yaşarken elde ettiği ganimete göre mezar taşları mirasçıları tarafından yaptırılmış ve sonsuzluk uykusunun olduğu yerde yer bulmuşlardır.

Sıradan değildir; her birinin bir hikâyesini bulabilirsiniz. Bugünkü gibi standart bir yapılanma yoktur. Tersine, kişiye özgü taş ustalarının ustalıklarını gösterdiği mezarlıklar söz konusudur.

Sonuç olarak Aleviler, devlet içinde değil de hep uzaklarda, kolay erişilemeyecek yerlerde yaşadıklarından, bir mezar kültürü yerine döngüyü anlatan ve ölülerin mutlaka bir gün döneceğini bilerek yaşarlar.

Bir taş, bir hırkadır Alevi mezarı...

Aleviler içinde çok özel bir yere sahip olan Tahtacıların mezarlıkları ise ayrı bir konudur.

Onların mezarlığına giderseniz yaşadığını görürsünüz. Kimi mezarların üstünde yiyecek parçaları, başlarında kıyafetler, süslemeler görebilirsiniz. Her dokunuşun bir öyküsü vardır ve anlamlıdır. Orada yaşam vardır; ölüm yoktur aslında...

Ne yazık ki o da bugün standart mezarlıklara dönüşme yolundadır. Onların mezarlık ve ölü uğurlama kültürü de yok olmaktadır.

Aleviler bugün şehirli oldukları ya da bütün dünyaya yayıldıkları için mezar kültürü geliştirme ihtiyacı duymuştur. Çünkü "unutmak yerine bir yerde dikili taşı olmasa da bir mezarı olsun" bakış açısını içselleştirmiştir.

Sünni inancından hiçbir farkı olmayan bir mezarlık kültürü bugün Alevilerin içinde de yaygınlaşmıştır. Hiçbir sürekliliği olmayan, iki kuşak sonra yok olacak mezarlar için bol bol para dökülüyor.

Madem mezar yapılacak, o zaman modern çağa uygun, Alevilere özgü mezarlıklar da üretilmelidir. En azından orada yatanın Alevi olduğu bilinsin.

 

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Boşluğa Çizilmiş Bir Çerçeve

Dün bir avukat arkadaşımla sohbet ediyorduk. Elbette “avukat” diye özellikle vurgu yapmamın bir nedeni var. Çünkü insanları meslekleriyle değil, görüşleri ve tavırlarıyla değerlendiririm. Ama avukat arkadaşlarımı gerçekten severim. Hepsi safmış gibi sorular sorar, hukuk kuralları içinde çözüm ararlar. Yani onların düşünce yapısında hukuk, kurallar, maddeler ve uygulamalar, düşünce biçimini bir anlamda şablonlaştırmış ya da çerçevelemiştir.

Özgür düşünce yapısı genelde avukatlarda olmaz. Onlar için özgürlük, kurallar içinde var olan alanlardır. Başka bir özgürlük yokmuş gibi davranılır. Avukatların konuşmalarına bakın; özellikle siyasi olanların hemen hepsi sistem içinde reformisttir. Şikâyet ederler ama çözüm yoluna başvurmak yerine, gelenle ya da var olanla idare ederler. Kuralları çiğneyen bir güç karşısında ise sessizce o güce saygı duyarlar.

Bugüne kadar avukatların, Anayasa Mahkemesi kararları uygulansın diye adalet yürüyüşü yaptığını gördünüz mü? Çünkü onlar saygılı vekillerdir.

Konumuzla doğrudan alakalı olduğu için avukat vurgusu yaptım.

Avukat arkadaşım bana sordu:

“Şu çerçeve yasasından ne bekliyorsun, daha doğrusu ne düşünüyorsun?”

Elbette benim bir beklentim yok. Çünkü o yasayla ilgili herhangi bir beklentiye girmedim. Sonuçta çerçeve yasası, “Terörsüz Türkiye” ile ilgili. Konunun özüyle ilgili bir durum söz konusu değil. Bunu, bu işle ilgilenen her bireyin bildiğini düşünüyorum.

Zaten muhatapların bir tarafı “terör” vurgusunu yaparken, diğer taraf ise “Bu ilk adım, asıl çözüm ileriki adımlarda” diyor. Kısaca, muhataplar bile bile ilk adımda bir şey olmayacağını biliyor ama çerçeve çizilmiş oluyor.

Elbette yasalarda çerçeveler çizilir. Ama eşitlik ilkesiyle ötekileştirilenlere de haklar uygulanır.

Beklentim yok ama düşüncem de yok demedim.

Avukatların soru sormasını severim. Safmış gibi, bilgisi yokmuş gibi yaparlar; karşısındakini ölçerler. Bunu bildiğim için ben de sorunun arkasındaki niyeti ölçmeye çalışmadan doğrudan düşüncemi açıkladım.

Kürt sorunu konusunda henüz bir şey yok. Muhatap alınan tarafta ise Meclis'te Krikor Zohrab yok. Onun gibi ateşli, iktidarı köşeye sıkıştıracak bir hatip yok. Onlar hep iyimserlik aşılıyorlar ama bugüne kadar yaratılan bütün iyimserliklerin altı boş çıktı ve her seferinde hayal kırıklığıyla sonuçlandı.

Kısaca, Kürt sorunu açıkça ifade edilmediği için ülkemizde ne demokrasi ne de özgürlükler konusunda bir adım atılmasını beklemiyorum.

Benim bu konudaki duruşum net.

Avukat arkadaşımın kıs kıs güldüğünü fark ettim. Çünkü dedi ki:

“Hukuk olmadan yapılan her adım aslında boştur.”

Şimdi bizler boş işlerle uğraşıp ömrümüzü törpülemeyi seviyoruz. Geriye kalan ise kocaman bir boşluk ve kanla doldurulmuş tarih sayfaları.

Biz neden geçmişimizde bir gül bahçesi yaratamıyoruz?

Önce çerçeveyi çiziyoruz. Sonra içine ne koyacağımızı konuşuyoruz. Oysa yıllardır çizilen çerçevelerin içinde çoğu zaman ne adalet var ne özgürlük ne de eşitlik. Sadece ertelenen umutlar var.

Biz yine bir maddenin, bir yasanın, bir düzenlemenin her şeyi değiştireceğine inanmak istiyoruz. Oysa hukuk, adaletin aracı olmaktan çıkıp mevcut düzenin sınırlarını belirleyen bir çerçeveye dönüştüğünde, geriye sadece o çerçevenin içine bakmak kalıyor.

Ve baktığımızda çoğu zaman bir resim göremiyoruz.

Sadece boşluk...

Belki de yıllardır aynı boşluğa farklı isimlerle çerçeve çiziyoruz. Sonra da o çerçeveyi çözüm sanıyoruz.

Biz ise hâlâ çerçevenin düzgün olup olmadığını tartışıyoruz.

Sonra dönüp geçmişimize bakıyoruz: Bir türlü gül bahçesi yaratamamışız. Çerçevelerimiz var, yasalarımız var, kurallarımız var; ama içeride yine kan, acı ve hayal kırıklığı...

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Boşluğa çizilmiş bir çerçevenin içinde, ne kadar güzel bir resim hayal edebiliriz?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Aleviler tekkeler kanununun değişmesini ister mi?

Türkiye'de cemaatlere yönelik operasyonların devam edeceği, başta bazı cemaatlerin sırada olduğu konuşuluyor. Bu cemaatlerin hepsinin ortak yönü, ülke içinde Amerikan çıkarlarına uygun yapılar olmaları. Hepsinin ortaklaştığı noktalardan biri de antikomünizm dernekleri altında, sol karşıtı ve Sovyet karşıtı örgütlenmeleridir.

68 kuşağı Amerikan askerlerini Dolmabahçe önlerinde denize atarken, bu cemaatlerin namaz kılarak Amerikan lehine o devrimcilere saldırmaları ve Kanlı Pazar olarak tarihe geçen sürecin içinde yer almaları da bu tarihsel ilişkinin önemli bir parçasıdır.

Şimdi sorulması gereken soru şu:

Bu operasyonların Amerika'ya rağmen yapılma ihtimali var mı?

Benim düşüncem, sanmıyorum.

Peki, neden bu operasyonlar yapılıyor?

Ne kazanılacak, kim faydalanacak? Hareket eden paraların yönü değişecek mi?

Çünkü cemaatler çok büyük paralara hükmediyor ve bu paraları yönlendiriyor. Ülkemizde birçok hastane, okul ve kısacası devletin sosyal olmaktan çıktıktan sonra boşalttığı alanların önemli bir bölümünün cemaatler tarafından doldurulduğu biliniyor.

Bu durum, bir anlamda Tekke ve Zaviyeler Kanunu'nun yeniden yorumlanması için sağa yönelik operasyonlar olarak da okunabilir mi?

Cemaat kavramının modern Türk devletinin ortaya çıkmasından sonra oluşmuş bir yapı olduğu düşünüldüğünde, tarikatların ya da dinî ocakların yeniden açılması için bir ortam mı hazırlanıyor?

Eğer tarikatlar yasası ortadan kalkarsa, ülkemizde cemevleri ve Alevilik sorunu da kökten çözülmüş olur mu?

Kürt sorunu açılımla yeni bir perspektife girerken, kökten bir Alevi sorununun çözümünün siyasi altyapısı mı oluşturuluyor?

Elbette tarikatların yeniden açılması, Hacı Bektaş Dergâhı'nın Alevilerin en önemli taleplerinden biri olması nedeniyle, bu dergâhın Alevilere teslim edilmesi ihtimalini de gündeme getirebilir. Gerçi Alevilere mi, Bektaşilere mi verileceğini o zamanki siyasi atmosfer belirler. Ancak bugünkü söylem üzerinden bakıldığında, Alevi-Bektaşilere verileceğini düşünüyorum.

Cemaatlerin ekonomik olarak çok büyümesi, siyaseti de belirler konuma geldiklerinin bir göstergesi. Siyasetin, kendisine rakip olarak gördüğü, yani yanında yer almayan yapıları tasfiye ettiği yönünde de yorumlar yapılıyor.

Dolayısıyla bugün yaşanan operasyonları yalnızca "cemaatlere yönelik operasyonlar" olarak görmek yerine, ekonomik güçlerin yeniden dağıtılması, siyasetin cemaatlerle kurduğu ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve devletin dinî yapılarla ilişkisinin yeniden tanımlanması açısından okumak gerekiyor.

Asıl soru belki de şu:

Bu operasyonlar cemaatleri tasfiye etmek için mi yapılıyor, yoksa cemaatlerin ekonomik ve siyasi gücünü yeniden dağıtmak için mi?

Bütün bunların Aleviler açısından başka bir sonucu daha var. Çünkü tarikatlar ve tekkeler meselesi yalnızca cemaatlerin geleceğini değil, Alevilerin yıllardır çözülemeyen cemevi ve dergâh sorununu da doğrudan ilgilendiriyor.

Aleviler olmayan laikliği yıllardır savundu. Ülkemizde laiklik varmış gibi bir algı yaratıldı. Seküler yaşamı laiklik diye yutturdular. Ama bugün artık o, sözde de olsa laiklik, sorunları çözmediği gibi Aleviliği de ortadan kaldıracak boyuta geldi.

Şimdi Aleviler Hacı Bektaş Dergâhı'nı istiyor, talep ediyorlar; "İş, sahibine verilsin." diyorlar. Ama bilmedikleri bir şey var: Aleviler, o sözde de olsa laiklik savunmasından vazgeçebilecekler mi? Çünkü o ilke ya da Tekke ve Zaviyeler Kanunu olduğu sürece ne dergâhı alabilirler ne de cemevlerini yasal statüye kavuşturabilirler.

Çünkü yasa, ocakların hepsini eşit olarak yasaklamış; ancak devlet, o yasağı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla delip Sünni-Hanefi mezhebine özgürlük vermiş.

Diyanet İşleri Başkanlığı, cemaatlerin besin kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü Sünni inancındaki cemaatlerin örgütlenmesi ve yayılmasını, camiler yaparak daha geniş alanlarda oluşmalarını sağlayacak bir ortam yaratıyor. Sadece cami yapımı mı? Hocaların maaşlarını ve atamalarını da sağlıyor. Bu sayede hangi cemaatin hocasının nerede çalışacağını da belirlemiş oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesinin önündeki en büyük engel. O başkanlık kalkmadan olmaz.

Soru şuraya geliyor:

Peki Alevilerin, bugün siyasi atmosferde Diyanet'i kaldıracak gücü var mı?

Cevap basit:

Yok.

O zaman cemevleri sorunu siyasi olduğuna göre, siyasetin çözüm bulması gerekiyor.

Siyasetin isteği net: Tekkelerin ve tarikatların yeniden hayata geçirilmesi, sonradan oluşan cemaatlerin ise sönümlenmesi.

Bu olacak iş mi?

 

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

 

Türkiye sol hareketi kurumsallaşamadığı için, lider ve müritleri şeklinde örgütlenmeye gitmiştir; çünkü önlerinde başka bir örnek yoktu. Lider, her şeyi belirleyendir. Liderin belirlediği strateji tartışılmaz; tartışan olursa örgüt dışına atılan bir yapı ortaya çıkar. Kısacası söz, yetki ve karar liderdedir.

Liderin belirlediği yapılarda, lidere rağmen başka seçenekler ortaya çıkıyor, yerel örgütlenmeler lidere rağmen başka biçimlerde örgütleniyorsa, bunun örgüt literatüründeki karşılığı çoğu zaman şöyle ifade edilir: “Kitle o kadar büyüdü ki kontrol etme şansımız kalmadı. Bundan dolayı örgütsel yapımızı siyasi bir partiye dönüştüremedik.”

Bu, yenilgilerin temel dayanaklarından biri olarak gösterilir. Çünkü kontrol edilemeyen yapıların çok hızlı çözüleceği varsayılır.

Gerçekten böyle mi?

Elbette değil.

Birçok yerel, yatay örgütlenme; lider ve onun etrafında oluşan müritler örgütlenmesi, yani dikey örgüt, çok kısa zamanda çökerken varlığını sürdürmüş, hatta duvar yazılarını bile bugüne kadar taşımıştır.

Yenilgiyi tatmış liderler, eski ihtişamlı, el üstünde tutulan, bir sözü iki edilmeyen, kibirli —sonuçta belki kendisi kibirli olmayan ama çevresi tarafından kibirli hâle getirilen—, her şeyi bilen ve duyan, örgüt içinde istihbarata önem veren; fakat hayatın ve düşmanın içinden gelebilecek uyarılara kulaklarını kapatan bir lider-mürit yapılanmasına dönüşür.

Bugün cemaatlerde ve sol siyasette benzer örgütsel şablonu bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, sağ-sol ayrımının bu kadar belirsizleştiği ortamı yaratan, yalnızca siyasal koşullar değildir. Liderlerin duruşları ve geçmiş örgütsel yapının üzerine yeni bir model yaratmaları da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Yatay örgütlenme yerine dikey örgütlenmeyi tercih eden, “küçük olsun, benim olsun” ve “geçmişim beni ileriye taşır” anlayışıyla hareket eden yapılar, giderek hayata ve siyasete müdahil olmaktan çıkar.

İş, sonunda popüler merkez partilerin mitinglerinde kırlangıç sallamaya kadar sulandırılır. Elbette hep acil meseleler vardır; “Önce o gitsin, sonra biz bakarız ve yeni bir yol açarız.” cümlesini duyabilirsiniz.

Sol politika üretmeyenler; işçi sınıfının mücadele alanlarına yalnızca göstermelik ziyaretler gerçekleştirir ve böylece işçi sınıfı politikası yaptığını ele güne göstermeye çalışır. Ziyaret etmek, birkaç eskiden kalan slogan atmak işçi sınıfına sahip çıktığının kanıtıdır!

Oysa toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış her yapı zamanla cemaat, aşiret ya da tarikat benzeri bir örgütsel karakter kazanır. Bu yapıların toplumun genelinde yüzdelik olarak çok düşük bir ağırlığı olsa bile, kendi içlerinde oluşturdukları ekonomik, sosyal ve kültürel “pazar” zamanla kapalı bir ekolojik yapıya dönüşür. Kendi kendisini koruyan, kendi yağıyla yaşamaya çalışan bir sivil toplum (!) hareketi ortaya çıkar.

Asıl mesele, örgütün büyüklüğü ya da kontrol edilebilirliği değildir. Asıl mesele, örgütün nasıl bir siyasal ve örgütsel kültür ürettiğidir. Dikey, lidere bağımlı ve eleştiriyi dışlayan yapılar büyüdükçe güçlenmek yerine kırılganlaşır. Her hareket içinden başka hareketlerin doğmasına sebep olur, sonuçta lidere karşı anti-lider diyerek benzer bir lider kendi egosunu büyütür. Lider olmak öyle kolay değildir, risklidir, çünkü savaştığı sisteme karşı aslında korumasızdır. Sistem ise genelde sisteme karşı değil de var olan liderlik kavramına karşı mücadele ediliyorsa, bugün örneğin Erdoğan ve AKP'ye karşı mücadele ediliyorsa, onu tehdit olarak görmez, hatta ona görünür olması için ortam bile yaratır; çünkü esas sorun olan sisteme yeter ki eleştiri, mücadele odağı oluşmasın. Sonuçta anti-emperyalist, anti-kapitalist olmayan her yapı bu sistem ve düzen içinde yaşamaya hak eder ve bir yaşam alanı bulur, ama anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir örgütsel bağ yaratılırsa 12 Mart sürecinde, o süreçte sol liderleri ölüm ile düzen için tehdit olmaktan çıkardılar. Onların ölümünden sonra ortaya çıkan tüm liderler bugün yaşamaktadır, çünkü onlar sisteme karşı değil, anti-faşist bir mücadeleye zorunlu katıldılar… Faşist saldırılar 12 Eylül öncesi solu biçimlendirdi, onu kavganın içine çekerek bir anlamda etkisizleştirdi. Buna karşılık yatay, yerel inisiyatifi ve kolektif aklı koruyan yapılar, merkezi bir liderliğin yokluğunda bile siyasal hafızalarını ve mücadele biçimlerini sürdürebilir.

Dolayısıyla geçmişte yaşanan yenilgileri yalnızca “Kitle büyüdü, kontrol edemedik.” diyerek açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez kılar. Belki de asıl soruyu başka türlü sormak gerekir:

Sorun, kitleyi kontrol edememek miydi; yoksa kitleyi kontrol etmeye çalışırken, gelmekte olanı fark edip ona karşı önlem almak için artık çok geç olmasından kaynaklanan kaderine boyun eğmek miydi?

“Nasıl olsa bu darbe de gelir, kısa sürede etkisini ortadan kaldırır ve bizler yeniden ayağa kalkarız.” iyimserliği, bugün yaşadığımız atmosferi yarattı…

Yatay örgütlenme bu ülkede gerçek anlamda çok deneyimlenmedi; çünkü yatay örgütlenme kurumsallaşmayı beraberinde getirir, kuralları ortaya koyar ve o kurallar içinde örgüt kendi organlarını oluşturur. Elbette bundan dolayı aksayan yönler de çok olacaktır; karar alma ve eyleme geçme süresi uzayacaktır. Bunu bertaraf eden birçok örgütsel model geçmişte olmuştur. Nedense bizler sadece kendi yaşadıklarımıza ve çevremize bakarak hareket ediyoruz.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

Alevilik ile Bektaşilik Arasındaki Fark...

İki inancın arasında bir çok önemli fark var ama ben bugün sadece biçimsel olanın üzerinde duracağım.

Alevilik ile Bektaşilik arasında ne fark derseniz eğer; Alevilikte makam yoktur, ayrı bir kürsü yoktur. İbadet edenler eşittir; sonuçta o da ibadet eder. Diğerlerinden farkını ayırmak için altına sadece post sermiş, onun üzerinde oturur. O yüzden “post dedesi” kavramı vardır. Gerçi posta da ihtiyaç yoktur ama bugün dahi Alevi dedelerinin mezarının yanında bir post durur, elbette korunaklı bir yerdeyse.

Bektaşilikte ise makam vardır, kürsü vardır. İbadet edenleri yukarıdan görür. Yukarıdan görenin elbette kıyafeti, takıları, duruşu da farklı olur. Sonuçta kürsü sahibi olmak demek, “Sizden farklıyım, daha çok biliyorum.” demektir. Yani hem karar verici hem de uygulatıcıdır. Bundan dolayı Bektaşi babalarının kıyafetleri birbirine benzer. Başlarında Bektaşi takkesi, etrafını dolanan yeşil şerit, yüzünde mutlaka sakalı, boynunda Bektaşi taşı asılıdır. Beline sardığı bezi mevcuttur ki sonuçta o, onun kefen bezi olacaktır. Kısaca Bektaşi kefeninin rengi de vardır.

Müslüman cenaze törenlerinden farkı da vardı eskiden ama şimdi o fark ortadan kalktı. Müslüman cenaze töreninde ne oluyorsa Bektaşi töreninde de o oluyor. Arada tek fark, Ali, Hüseyin gibi özel isimlerin geçmesidir. Olur da bir baba Hatayi'den şiir okur ama şimdi gittiğim merasimlerde o şiiri okuyacak yetkinlikte bir babaya da rastlamadım.

Alevi biri günlük yaşamında da ibadet için buluştuğu cemlerde de kıyafetini değiştirmez. O kıyafet içinde gelir, ibadetini yapar ve gider. Kast sistemi toplum içinde yoktur; sadece saygı, hürmet adına dedeye karşı davranışlarda özen gösterilir.

Bektaşilik, Alevilik ile Sünni Osmanlı Devleti arasında geçiş olarak uydurulmuş bir tarikattır. Bu uydurma elbette bir ihtiyaca karşılık olduğu için bugün dahi yaşamaktadır. Şehirlerde örgütlenmiş Alevi inancı gibi sunulmuştur. Bektaşilik bir Osmanlı Devleti tarikatıdır ve devletin olduğu her yerde tekkeleri vardır. Kısaca Balkan inancıdır. Kısaca, Osmanlı Devleti'nin var olduğu coğrafyalarda Bektaşileri görmek şaşırtıcı değildir. Seferlere katılan Yeniçerilerin önemli bölümü Bektaşi'dir.

Devşirilmiş insanları katı İslam kurallarına hapsetmek yerine, Bektaşi tekkesi içinde Hristiyanlıktan İslam'a geçiş olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti ne zaman Bektaşiyi zararlı görmüş, kazan kaldırmasına sinirlenmiş; o zaman büyük bir katliam ile Yeniçeri askerleri ve Bektaşi babalarına karşı kılıcını kullanmaktan çekinmemiştir. Balkan dereleri, İstanbul Babıali çevresinde yer alan sarnıçlar kan ile dolmuş. Bunu da yenileşme, çağdaşlaşma, Batılılaşma diye adlandırmışlar. Ülkemizde Batılılaşma hareketi Bektaşilerin kanı üzerine oturmuştur.

Aleviler, Osmanlı döneminde de Cumhuriyet döneminde de kervan geçmez, bereketsiz topraklarda, dağların doruklarında yaşamaya devam etmiş. Bugün en ücra yerlerde Alevi ile karşılaşmanız tesadüfi değildir. Devletin hışmından, sisteminden, vergisinden kaçmak için sığınmış o yerlere.

Alevilerin resmî cemevleri yoktu çünkü kurumlaşacak kadar özgür değillerdi. Bundan dolayı en büyük ev, üstü kapalı alanlar cemevi gibi kullanılmıştır. Cemler, güvenlik sorununa karşı her zaman dışarıda gözlemci, bekçi bırakılarak yapılmıştır. Bundan dolayı, uzaktan cem yapılan yerlere bakan Sünniler için “mum söndü” hikâyesi uydurulmuştur. Dağların doruklarında yaşayanlar cem yaparken yaktıkları mum ışıkları onlara başka şeyi çağrıştırmış. Sonuçta adamın aklında neyse zikri de o dur.

Alevileri genelde Balkanlarda, şehirlerde göremezsiniz çünkü ötekileştirmenin dışında hep düşman olarak görülmüş ve düşman hukuku geçerli olmuştur.

Bugün dahi gözaltına alınanlara ilk sorulan sorunun “Alevi misin?” demesi boşuna değildir. Alevi olana daha fazla işkence anlamına gelir ve ben Alevi olduğunu saklayanı da duymadım. Daha fazla işkenceye katlanır ama Aleviliğini işkencecilerden saklamaz.

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

İnsanın biraz hayvanlaşmaya ihtiyacı var...

Hayvanları görüyorsunuz; size vahşi gelen şeyler aslında doğal olandır. Onların varlık sebebi vahşiliktir ama insanın vahşiliği yanında uzaydaki Dünya kadardır, yani zerre kadardır...

İnsan denen, doğadan kopmuş, kendi evrenini oluşturmuş, kendi evrenini genişletirken diğer canlıların yaşam alanlarını yok eden, yok ederken daha fazla kendisini modern canavara dönüştüren; garip, nefes alıp veren ama sanki buraya ait değilmiş gibi istilacı bir türe dönüştü...

İnsan doğayı yağmalıyor; üstelik masum (!) ranting gibi, yol açmak gibi, dereleri, dağları delerek geçen lojistik alanlar gibi... Siz hiç eşek yolundan gittiniz mi? Düz hiç gitmez eşek; sürekli zikzak çizerek gider. Peki insan neden hep düz gider?

Konya Ovası'nda yollar düzdür. Araç kazaları orada sıradandır. Çünkü düz giden yolda insan ister istemez uyur. Yol, insanı önünü görmez kılar. Sonuçta kaza kaçınılmazdır. Hangi hızla gittiğini unutur insan, zaman durur, yol durur bir an ve hop, kaza!

İşte insan doğa içinde, Konya Ovası'nda gider gibi gidiyor. Soluklanmıyor. Sürekli yağmalıyor, kirletiyor, çöp üretiyor...

Hayvanlar da çöp üretir ama o çöpler doğa içinde çok çabuk yok olur. İnsanların ürettiği çöp doğa içinde yok olmuyor; mikro olarak bölünüyor ve dağılıyor. İstanbul'da üretilen bir çöp, bakmışsınız Himalaya dağlarının doruklarında, Ağrı Dağı'nın doruğuna ulaşmış. Ağrı'ya tırmanan dağcılar görmüş ya da solumuştur mutlaka. Çöp sınır tanımaz, yükseklik filan bilmez; rüzgâra kapıldı mı gider, tıpkı turnalar gibi...

İnsan, bir dakikalığına dahi hayvan olduğunu anımsamalı.

Fazla demiyorum, bir dakika!

Ama bir insana “hayvan” derseniz yumruğu yersiniz.

Çünkü hayvan olmayı hakaret olarak görüyor...

Biz o kadar doğadan koptuk.

Şimdi bu kısa yazıma hayvanca saldıranlar olacaktır elbette. Ama bizler hayvanız! İstediğiniz gibi saldırabilirsiniz. Patim yok ama patimle sizi okşarım! :)