Hoşgörüden Tasfiyeye: Osmanlı Tiyatrosunun Kırılma Noktası
Ülkemizde vatandaşlıktan önce tebaa vardı; daha sonra
vatandaşlık kavramı ortaya çıktı. Tebaa döneminde Müslümanlar ve gayrimüslimler
bulunuyor; hukuk ve toplum düzeni büyük ölçüde bu ayrım üzerinden
şekilleniyordu. Müslümanlara tanınan kimi ayrıcalıkların gayrimüslimler için
sınırlı olması, devlet-toplum ilişkisinin temel belirleyicilerinden biriydi.
19. yüzyıla gelindiğinde Batı’dan esen siyasal ve düşünsel
rüzgârlar, Osmanlı hanedanlığını yeni bir yönelimle karşı karşıya bıraktı.
Artık eski askerî üstünlük yoktu; fetihlerin yerini toprak kayıpları almıştı.
Devletin mali dengesi zorlanıyor, askerî ve bürokratik yapının finansmanı
giderek ağırlaşıyordu. Bu koşullar, Osmanlı yönetimini Batı’dan uzaklaşmak
yerine Batı’yla uyum arayışına yöneltti.
Gayrimüslim unsurlar ise, devlet ve askerî bürokraside
sınırlı yer bulabildikleri için daha çok zanaat, ticaret ve çeşitli üretim
alanlarında yoğunlaşmışlardı. Özellikle kent merkezlerinde gelişen bu faaliyetler,
Batı’daki Sanayi Devrimi’nin etkisiyle yeni bir anlam kazandı. Fransız
Devrimi’nin siyasal eşitlik söylemi ile Sanayi Devrimi’nin ekonomik dönüşümü
birleşince, daha önce tali görülen meslek ve üretim biçimlerinin aslında modern
toplumun temel unsurları olduğu daha görünür hâle geldi.
Bu dönüşümün etkisiyle Osmanlı yönetimi ıslahat arayışlarını
hızlandırdı. 3 Kasım 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ve 18 Şubat 1856 tarihli
Islahat Fermanı, hukuki eşitlik ilkesini ilan ederek tebaa anlayışını dönüştürmeye
yöneldi. Bu düzenlemelerle “eşit vatandaşlık” fikrinin temelleri atıldı; I.
Meşrutiyet ile anayasal çerçeve oluşturuldu. Ancak ilan edilen eşitliğin
uygulamada tam ve kesintisiz biçimde gerçekleştiğini söylemek güçtür; süreç hem
toplumsal hem siyasal gerilimler üretmiştir.
Eşitlik fikri, gayrimüslimlere yalnızca haklar değil,
yükümlülükler de getirmiştir. Askerlik meselesi bunlardan biridir. O güne kadar
hiyerarşik bir düzen içinde konumlandırılmış toplulukların eşit yurttaşlık
iddiasıyla aynı zeminde buluşması, özellikle Müslüman toplum kesimlerinde
rahatsızlık yaratmıştır. Bu gerilim, imparatorluğun özellikle Balkan
coğrafyasında daha görünür hâle gelmiştir.
İşte bu tarihsel bağlam içinde Batılı anlamda tiyatro, önce
İstanbul merkezli Ermeni toplulukları arasında gelişmeye başlamıştır. 19.
yüzyılda Ermeni sanatçılar, Osmanlı sahne hayatının kurumsallaşmasında
belirleyici bir rol üstlenmiş; Batı tarzı tiyatronun yerleşmesinde öncü
olmuşlardır. Bu durum yalnızca kültürel değil, aynı zamanda modernleşme sürecinin
bir parçasıdır.
Eşitlik söyleminin güç kazandığı dönemde Ermeni tiyatro
toplulukları, Osmanlı yönetimiyle çeşitli anlaşmalar yaparak Türkçe oyunlar
sahnelemiş; Türk aydınlarının eserleri daha geniş kitlelere ulaştırılmıştır.
Başlangıçta hoşgörüyle karşılanan bu gelişme, Namık Kemal’in Vatan Yahut
Silistre adlı oyununun 1873’te sahnelenmesi sonrasında yaşanan gösterilerle
yeni bir boyut kazanmıştır. Tiyatro artık yalnızca estetik bir alan değil,
siyasal bir ifade zemini olarak da görülmeye başlanmıştır.
II. Abdülhamid döneminde tiyatro bütünüyle ortadan kalkmamış
olsa da, sıkı bir sansür rejimine tâbi tutulmuştur. Özellikle politik içerikli
eserler yasaklanmış, sahne faaliyetleri denetim altına alınmıştır. İstibdat
Dönemi olarak anılan bu süreç, kültürel alanın devlet kontrolü altında
tutulduğu bir dönemdir. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte görece bir özgürlük
ortamı doğmuş; tiyatro yeniden canlanmıştır. Ancak Müslüman kadınların sahneye
çıkması konusundaki yasak devam etmiş; sahne üzerindeki temsil meselesi
toplumsal sınırlar içinde kalmıştır. Devlet ile tiyatrolar karşılıklı çıkar
dengesi içinde yol almış; ancak İttihat ve Terakki Partisi iktidara bir
darbeyle geldikten sonra bu denge bozulmuştur.
Büyük tehcirin en güçlü ayak sesleri, tiyatro sanatçılarına
gösterilen hoşgörü sürecinde duyulmaya başlanmıştır. Ermeni erkek oyuncuları
dışlayacak olan gelişme, 27 Ekim 1914’te kurulan Dârülbedâyi-i Osmânî, yani
şehir tiyatrolarıdır. İlk iki ay bir konservatuvar olarak faaliyet gösteren
kurum, I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte fiilen bir tiyatro topluluğuna
dönüşmüştür. Kurumsal tiyatronun devlet desteğiyle örgütlenmesi, sahne
sanatları açısından yeni bir dönemi başlatmıştır.
Ancak bu kurumsallaşma süreci aynı zamanda bir seçme ve
dışlama mekanizması üretmiştir. Sanatçı alım süreçlerinde belirleyici olan
idari kadroların tercihleri doğrultusunda Ermeni erkek oyuncuların kuruma
alınmaması; Müslüman kadın oyuncu bulunmadığı için Ermeni kadın oyuncuların
kabul edilmesi dikkat çekicidir. Bu tercih, kültürel alanın da millî kimlik
inşasının bir parçası hâline geldiğini göstermektedir.
Nitekim 1915’te yaşanacak tehcir süreci, imparatorluk
genelinde çok daha kapsamlı ve yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Dârülbedâyi’deki
dışlama pratiği, doğrudan tehcirin nedeni olarak görülmese bile, kültürel
alanda başlayan ayrışmanın erken işaretlerinden biri olarak
değerlendirilebilir. Yani sahnedeki kadro tercihleri ile siyasal atmosfer
arasında bağ kurmak mümkündür; ancak bu bağ, doğrudan nedensellikten ziyade
aynı dönemin zihniyet dünyasını yansıtan paralel gelişmeler olarak okunmalıdır.
Şehir tiyatrolarının kurulması, oyuncular açısından ekonomik
bir güvence de sağlamıştır. Daha önce oyun başına ücret alan sanatçılar için bu
kurumsallaşma, gelecek kaygısını azaltan bir gelişme olmuştur. Böylece tiyatro
ilk kez kalıcı ve devlet destekli bir yapıya kavuşmuştur.
1923’te Mustafa Kemal’in teşvikiyle Bedia Muvahhit’in
sahneye çıkması ise, Müslüman Türk kadının kamusal alandaki görünürlüğü
açısından simgesel bir dönüm noktasıdır. Bu gelişme, savaş ve tehcir sonrasında
zaten büyük ölçüde zayıflamış olan Ermeni sahne varlığının tarihsel seyrini
daha da değiştirmiş; tiyatro sahnesinde yeni bir millî kimlik inşasının önünü
açmıştır.
Sonuç olarak Osmanlı tiyatrosunun tarihi yalnızca sanatsal
bir gelişim çizgisi değildir. Bu tarih, eşitlik iddiası ile hiyerarşik
toplumsal yapı arasındaki gerilimin; hoşgörü ile denetim arasındaki salınımın;
kurumsallaşma ile dışlama arasındaki ince çizginin hikâyesidir. Dârülbedâyi’nin
kuruluşu, bu sürecin tam da kırılma noktasında durur: Bir yandan modern Türk
tiyatrosunun temelini atarken, diğer yandan Osmanlı sahnesinde belirleyici rol
oynamış bir topluluğun görünürlüğünün azalmasına eşlik eder.
Hoşgörüden tasfiyeye uzanan bu çizgi, kültürel alanın siyasetten
bağımsız olmadığını açık biçimde göstermektedir.
İsmail Cem Özkan
Not: Türkiye Tiyatro Vakfı
(TTV) “Tiyatromuzda Tarih Konuşmaları” kapsamında, araştırmacı yazar Nesim Ovadya İzrail’in “Darülbedayi’nin
Kurulması ve Ermeni Tiyatrocuların Tasfiyesi” başlıklı konuşmasını dinledim. Bu
yazı, o konuşmadan edindiğim bilgilerle kaleme alınmıştır.