Galata Gazete


29 Ekim 2023 Pazar

Pop yıldızı yaratmak!

Pop yıldızı yaratmak!

 

Cumhuriyetin 100.yılı nedeniyle yapılan pr çalışmaları ve reklamlar ve de ekranlara çıkıp ahkam kesenlerin hepsi bir kişi putlaştırma, kutsama yarışına girdi... Hatta yapay zeka kullanılarak yeniden bir pop yıldızı olarak yarattılar.

 

Cumhuriyet sanıldığı gibi öyle tesadüfen tek bir adamın aklından çıkmadı, onun öncesi büyük bir birikim var... O öncesi de ilk anayasayı yazan, hani meşhur Ziraat Bankasını kuran adam var, gerçi sürgünde kısa sürede idam edildi ama önemli konu o değil ama onun ile demokrasi, özgürlük, hukuk mücadelesi başlar, aslında o da yalnız değildir, onun öncesi de vardır... Mithat Paşa mezarı bugün Abide-i Hürriyet mezarlığındadır...

 

İttihat ve Terakki partisi liderleri kendisini İstanbul’un işgali ile biten savaş sonrası fesih edip yurtdışına kaçınca, o hareketin kadroları Anadolu'ya sürülmüş Balkan göçmenleri üzerinden yeni bir devlet kurma arayışı içindedir... elbette bu girişim işgalcilerin bilgisi dahilindedir, çünkü balkanlarda veya geniş anlamda konuşursak eğer, Anadolu topraklarında kurulacak devlet Avrupa'daki “Türk Sorunun” çözümüdür…

 

Anadolu'da, unutulmuş topraklarda ve bozkırın ortasında bir devletin oluşturulması öyle kolay değildir. Siyasi ortam, ekonomik, koşullar izin vermesi bir yana, elde ki kadrolar buna uygun olmasaydı; istenmiş olsa dahi kurulamazdı. Cumhuriyetin kurucu kadroları eğitimli, bilgili, devlet geleneği içinden gelmiş donanımlı insanlardır. Kadroların her biri birden fazla dil bilmekte, devletin değişik basamaklarında çalışmışlardır... Atatürk'ü diğer ittihatçı liderlerden farklı kılan ise, sürekli yenilenen ve kendisine bağımlı kadrolar ile yoluna devam etmesidir.

 

Atatürk bir ittihatçı kadro içinden gelmektedir ve her kadro aslında gözü karadır, öndedir, kavgadan ve mücadeleden kaçmaz... Trablusgarp savaşına İtalyanlara karşı savaşmaya Enver Paşa ile gitmiş ve her ikisi de şarapnel ile yararlanmıştır. Onlar orada vatanı kurtarmaya çalışırken Balkanlardaki doğdukları, eğitim aldıkları şehirler artık Osmanlı devletine ait değildir... Bu süreç içinde ittihatçı kadrolar ülkenin geleceği için bir arada, sürekli fikir geliştirirler...

 

100. yıl kutlamalarında özellikle biri yüceltilir, onun ismi ve portresi ile cumhuriyete bir elbise giydirilir. Dokunulmazdır, hatası yoktur, o hep ilklerin insanı olarak sunulur... Tarihi kişileri küçümsemek de, çok yüceltmekte onun içinin boşaltılması anlamına gelir.

 

Yaşadığımız zaman diliminde ve daha öncesinde de yaşadığımız içi boş, günün gerçeklerinden uzak, bir boy gösterisine dönüşmüş reklam spotları içinde kutlama olmaktadır...

 

Yaşanan krizlerin nedenleri, neden bu kadar medeni dünyadan uzak, insan haklarından bir habersiz, yasaların ve hukuk maddelerin birer kağıt üzerinde leke olarak görüldüğü bu süreç, tarihimizin hangi zamanlarında yaşanmıştı, bugünü diğer günlerden farklı kılan nedir? Bunları konuşmak yerine bir iç bölünmüşlüğün cephesel savaşını andıran ama düşük yoğunluklu bir savaşın içindeyiz izlenimi vermektedir.

 

Akıl tutulmasını yaşıyoruz...

 

Siyasi İslam’ın Kemalizm ile yüzleşmesi ve başarısız olduğu bir zamanda, başarısızlığı başarıya doğru taşımak eğiliminde olan muhalefetin olduğu bir süreçteyiz.

 

100. yıl, 10. yıl coşkusu üzerine oturmuş, sanki o günleri yeniden yaşıyormuş ama özneleri değiştirilmiş halet-i ruhiyeden uzak ama onu öykünen sözde işler...

 

Kurucu kadroları yok sayan, kadroların yarattığı cumhuriyet anlayışını aşamayan, o günkü tek adam ve ona karşı yapılan mücadeleler, bugün dünden farklı ve daha geri, yaşadığı coğrafyanın sorunlarından uzak, savaşın içine çekilen, sürekli çalıştırılan bir ülke görünümü içindeyiz.

 

Cumhuriyetin 100. yılında "yurtta sulh, cihanda sulh" demenin koşulları ne yazı ki yok, gerçi söyleyende yok... Barış olması için tarihi ile barışık, eşit vatandaşlık koşulları içinde, yasaların güvencesi altında, hukuk maddelerini bir kara leke olarak görmeyen, çağdaş, çoğulcu, laik bir düzen olması gereklidir. Biz hala kurucuların “muasır medeniyet” amacından uzak, o amaca ulaşamamış bir devletin 100. yılını vitrin düzenlemesi ve ışıkları altında kutluyoruz...

 

"Gerçek şudur ki Kemalizm bir ideoloji değil, tarihsel bir olay ve o olay üzerine bir görüştür. İki yüz yıldan beri başlayan modernleşme akımının doğru yolunu bulması, ona yönelmesidir." Uğur Mumcu

 

Uğur Mumcu gibi düşünüyorum, modernleşme hareketi ne yazık ki yolundan çok uzağa düşmüş, Büyük Ortadoğu Projesi içinde kendisine verilen rolü oynamaya çalışan bir ülke konumdayız. Bugün abartılan dayanışma mitingleri ile Ortadoğu politikasına bilgisizce, tarihi gerçeklerden uzak, duygusal tepkiler ile bodoslama dalıyoruz... Suriye'de yaşanan "Arap Baharı"na "taraf" olunca "bertaraf" olduğumuz gerçekliği ile yüzleşmeden, yeni savaş çığlıklarının atılması bizi ortaçağ karanlığına doğru sürüklüyor...

 

Savaş gemilerinin boğazdan boy göstermesi, savaş uçaklarının gökyüzünde fazla gözükmesi gurur kaynağı olarak algılanmaya başlamışsa savaş kapımızı çalıyor demektir...

 

Kurucu babaların bize bıraktığı miras yaşadığımız zamandır...

 

Şehirlerde ışıltı vitrinlere bakarak emeklilerin, işçilerin açlığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor... Mültecilerin sefaleti, ev bulamayan sabit gelirli insanların trajedisini hiçbir bayrak örtmez...

 

Yaratılan gerçeklikler hepsi birer propaganda aracıdır.

 

Kimin yarattığının pek önemi yoktur, toplum içinde oluşan algılar elbette çatışacak ortamı bekler... Ne yazık ki toplumumuz cepheleştirilmiştir, bu cepheleşme bir arada yaşamın, bir arada olanların hoşgörüsünü de ortadan kaldırıyor...

 

İsmail Cem Özkan

26 Ekim 2023 Perşembe

100 yılda bir…

100 yılda bir…

 

AKP ve diğer siyasi İslamcılar 100. yıl kutlamasına gönüllü ya da isteksiz katıldıklarını yaşadığımız süreçte görüyoruz, ona rağmen parçalı, seçim yenilgisi yaşayan muhalefet, Türk solu ve benzeri taraftarı evlerinin penceresine bayrak asma yarışına girmeli, hatta üzerinde Atatürk olunca daha keskin AKP taraftarı olmadığını kanıtlamış olur... Milliyetçi, solcu, devrimci, ümmetçi ama siyasal İslamcı olmayan "en çok Atatürk'ü biz seviyoruz, yaşasın cumhuriyet!" yarışmasına girmiş, banka, yandaş gibi gözükmeyen şirket ve belediyelerin reklamları görünürde çok coşkulu… Birçok şirket reklamı ise yasak savar gibi, ucuza kurtarmışlar, coşku yerine görünürde coşku. Gerçekten kutlamış olsalardı çalışanlarına birer ikramiye vermeleri gerekmez miydi, çalışanların omuzları üzerinde cumhuriyet sayesinde sermaye biriktirdi hepsi…

 

Cumhuriyetin yok saydıkları ise sessizce kenardan izliyorlar, galeyana gelip dükkanları yağmalanmasın, Sansaryan Han eğer eski işlevinde açık olsaydı orada sorgulamamak için diye dua ediyor olmamalılar... Bu ekonomik krizde acaba yeniden bir Varlık Vergisi çıkar mı diye korkuyla, elinde avucundakini satıp yurt dışına kaçayım diye düşünen iş insanları endişe ile gelişmeleri izliyor...

 

Yüzyılda değişenler arasında çarık yerini ayakkabı aldı ama kaliteli ve insana yakışan ayakkabı yerine parasının yettiği kadar ayakkabı alır konumdaysa… Damlı evlerden apartmanlara çıkmak gelişme ise, ağanın yerini patronların aldığı ama hala elinde avucunda kendisini savunacak hukuk maddesi olmasına rağmen savunamıyor, mahkeme kapısına gittiğinde, genelde kaybeden kendisi olduğuna göre; değişen nedir?

 

Padişahın gölgesinin yerini padişah yetkiler ile donanmış bir liderin alması değişim midir?

 

Cumhuriyetin kazanımları sayılmak ile bitmez derler, yok ettikleri toplum içinde çeşitlilik, halkların bir arada yaşadığı İstanbul semtlerinde yaşamış olan Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Bulgarların... Ne kadarı kaldı bu şehirde ve ülkede?

 

İnancı, dili farklı olan bu ülkenin insanları milyonlar ile ifade edilen şehirlerde on binde biri bile yer tutmuyor... Yok edilen, yok sayılanları saymak ile bitmez diyecek başka biri, evet ulus devlet ideolojisi homojen toplum yaratma adına, tek bayrak, tek dil, tek millet, tek lider… anlayışı ile 100 yıldır bu ülkede hayat buldu. Düşünelim bir kere daha, dünyada hayat standardı yüksek ülkeler arasına yani o medeni, muasır milletler arasına girdik mi? İnsan hakları konusunda kaçıncı sıradayız? İşçi ve çocuk ölümlerinde? Saymakla bitmeyen istatistiki rakamlar… Yolsuzluk, rüşvet gibi konuları hiç açmıyorum, tüm üçüncü dünyada yaygın olan şey bizde de yaygın olmuş ne gam! Üretimde, kendi kendine yetme ideali ve hedefi hepsi yalan oldu... Var olanı satıp, olanı korumamak küreselleşme diye yutturuldu ve en iyi ulusun birikimlerini satan liderler hep omuzlarda taşındı…

 

Bugünlerde cumhuriyet kutlanırken, 100 yılda ne başardık, neyi hedefledik ama ulaşamadık diye düşünmek gerek... Ve ulaşamadıklarımız o kadar çok ki, bırakın bir arada huzurlu yaşamı, ülke tarihinde olmadığı kadar keskin sınırların oluştuğu ve ayrılıkların beslendiği, nefret söylemlerin her gün yenisinin eklendiği ülke olduk... Tarihin en kırılgan dönemini yaşıyoruz belki, insan hareketleri tarihte olmadığı kadar yoğun ve rakamlar çok yüksek.

 

Mülteci alan ülke mülteci ihraç ediyor…

 

Ülkenin sosyal yapısı göçmenlerin kontrolsüz şekilde hareket etmesi ile değişiyor, ona bağlı olarak köle emek gücünün ülkeye girişi ve işçilerin kazanılmış haklarının yok sayılması… O kadar çok sorun birikti ki, Osmanlı devletinden devralınan sorunlar ile yüzleşemeyen ülkemiz, yüzleşmeyeceği sorunlar yumağı içinde krizden krize koşuyor…

 

Çözüm yerine üzerini örtme siyaseti ile geldik bugüne…  

 

Savaşan ülkelerin gökyüzünden füzeler uçarken, bizim sınırlarımızın üzerinden bomba yüklü uçaklar, silahlı insanları taşıyan planörler, kalabalıkların içinde patlayan canlı bombalar ile güvencesiz, gelecek perspektifinden uzak bireyler topluluğu olduk…

 

Günümüzde devletler hem itfaiyeci hem de kundakçı rolünü oynuyor...

 

100. Yılına giren cumhuriyetimiz devlet geleneği çok eski olmasına rağmen, çalışanlarını hala köle olarak gören, emeklilerini yük olarak görüp, onlara hizmet yerine elindeki avucundakini almayı planlayan ekonomi yönetimi, öğrencilerin ve hastaların müşteri gözüyle bakıldığı bir düzenden uzak, insana yakışan, nefret söyleminden uzak bir cumhuriyet oluşabilir mi?

 

Kutlama yerine yüzleşme, yeni hedeflerin koyma zamanıdır...

 

Her yıl dönümleri aslında bir şeyin kapısını açmak için fırsattır ama bizim geleneğimizde açmak yerine kapatmak ve o görmek, konuşmak istemediğimiz hepsi kapalı bir yerde kalıp çürümesi beklenir ama bu beklenti hep boşuna olduğunu hepimiz biliyoruz ama bilmezlikten geliyoruz…

 

İsmail Cem Özkan

 

25 Ekim 2023 Çarşamba

Rumuz Goncagül

Rumuz Goncagül

 

Bol paçalı pantolonların, geniş yakalı gömleklerin hakim olduğu zamanda, çaresiz kalmış ve bir çıkış yolunun evlilikten geçtiğini düşünen kocasından kalan maaş ile geçinmeye çalışan ama maaşı yetmeyince alt katlarında olan odayı Sıtkı’ya kiralayan İnsaf Hanım ve kızı Gülsün’ün başından geçen trajik- komik olaylardır…

 

İstanbul’un tarihi semtlerinden biri sahnemizdir. Apartmanların arasına sıkışmış bir bina. Düzenli kirasını ödeyen ve kirasında artış yapmayı uzun yıllardır kesmiş bir kiracı… Nasıl yapsın ki, maaşı belli, gideri bellidir, hayat sürekli pahalanmakta, alım gücü azalmaktadır. İçine düştüğü geçim sıkıntısı ve toplumsal baskılara bir de giderek değişip dönüşen kent hayatının zorluğu eklenince kiracı İnsaf Hanım, kızının geleceği için bu sıkışmışlığın içinden kendince bir çıkış yolu bulur. Kızının bir evi, bir güvencesi, bir yuvası olması için Goncagül rumuzu ile gazeteye kızıyla birlikte mektup yazar.

 

"Aile kızıyım, ev işlerini becerir, güzel yemek pişiririm. İlkokul mezunuyum. Babam vefat ettiği için annemle, kendi evimde oturmaktayım. Ahlâklı, geçimliliği olan biriyle evlenmek istiyorum. İç güveysi de olabilir. İsteklilerin Goncagül rumuzuna yazmaları"

 

Gazetede ilan yayınlandıktan sonra kısa sürede 261 talipliden mektup gelir. Bu kadar talipli ile görüşmeyeceğini anlayan İnsaf Hanım, kiracısı Sıtkı beyden yardım ister. Sıtkı, anne kıza yardımı kabul eder ve çaktırmadan kendi yazdığı mektubu öne çıkarır, ama pek karşılık bulmaz istekleri ama ona rağmen diğer talipler ile o da görüşür.

 

Oyun bu şekilde başlar ve taliplilerin her birinin evlilikten beklentisi ve çıkarı farklıdır.

 

Olayların örgüsü böyle devam ederken sahnede gördüklerime gelirsek eğer, sahne sade, iki perde ayna yansıması gibi konulmuş, araya bırakılmış bir boşluk, o boşluktan arka tarafta duran müzisyenleri görürüz.  Sahne rampadan oluşmakta ve rampa aynı zamanda ev işlevi de görmektedir. Perdeye yansıyan el çizimi görseller ile olayların nerede geçtiği, nasıl bir atmosfer içinde olduğu fikrini vermektedir.

 

Karamsarlık, siyah beyazdır…

 

Yanlara dizilmiş sandalyeler ve oyunda geçen tüm kahramanların sahnede olmasını sağlarken, aynı zamanda izleyici konumundadır. Oyuncudur ama seyirci koltuğunda oturan gibi seyircidir aynı zamanda… Seyirciyi oyunun içine davet etmektedir sessizce.

 

İzlediğim oyun Ortaoyunun modern anlayış ile epik tiyatro içine ilmek ilmek dokunmasıdır. Müzikler, sözler her biri olayı seyirciye taşırken, aynı zamanda seyirciyi de sesleri, alkışları ile sahneye taşımaktadır.  Arkada orkestra, oyunun başından sonuna kadar oradadır, ayrılmaz, gerek olduğunda oyuna arkadan ses olarak dahil olmaktadır. Pavyon, gece yaşantısının sesi, ışığı sahneye seyircinin üzerine vurmaktadır…

 

Timur Selçuk üstadın ezgileri ilk yazıldığı kadar canlıdır. Oktay Arayıcı öyle bir oyun inşaat etmiştir ki, söyleyeceği sözü oyunun içinde, tüm sahnelere yaymıştır. İki büyük sanatçının elinden çıkıp Zafer Algöz yönetiminde günümüzde sahneye taşınınca trajediyi, eğlenceli halde yaşar bulduk. Dramdır ama komiktir, yaşayanlar için trajedi olan seyircisi için komik konumdadır ama günümüze doğru esen olaylar zincirinde teknoloji gelişmiş olmasına rağmen temel çelişki hale varıdır ve doğal olarak yaşamaktadır. Bugün dahi ev sahibi kiracı, yükseltilmeyen maaşlar, alım gücünün yok olması, ev sahibi rant için binasının yıkılmasını istemesi, daha fazla para için hayatların parçalanması…

 

Uğur Keleş izlediğim oyunda sahneyi tam dolduran, rolünü o kadar güzel abartmış ki, sanki doğal bir şey yapıyor gibidir. Yüksek ökçeli ve tabanlı ayakkabı, bir pavyon müdavimi, ayarladığı kadınları pazarlayan bir erkek, her andan büyük bir şevk duyan biri karakteri… Sahnenin tam ortasında mimikleri, gözlüklerini kullanımı ve sesi ile adeta bir şov yapmaktadır… Her rol her insanı kucaklamaz, işi gereği olarak yapan vardır ama işini özümsemiş, içselleştirmiş ve bunu yaparken de hayat damarlarında akan kanın coşkusun artırmış oyuncularda vardır. Sanki bu rol onun için biçilmiş gibidir. Refik Mayısoğlu masum, çaresiz ana ve kızın duyguları ile oynayıp, onların acısından, trajedisinden ekmek kazanmak için kumpas kurandır… Elbette o kadar çok sıçramıştır ki, bir gün yakalanacaktır, yakalanır ama adalete teslim edilemez, adaleti yakalayan kendi eli ile verir, çünkü adalet karışıktır, sonuç alacak kadar net değildir. Mahkemeye düşenin ağzı yanmıştır, o girdaplı süreçlerden bir şey çıkmayacağını bilir…

 

Refik Mayısoğlu’un kurbanıdır tesadüfen orada bulunan Ayşen. Fark etmiştir el yazısından ve yıllar sonra ilk eşi ile yüzleşme fırsatı doğmuştur. Bir yüzleşme, aynı zamanda olayın üstünün kapatılması… Duygu Gökhan pavyon şarkıcılığı, o sürece giden yollarda yaşadığı acılar ile oluşmuş olan tecrübesini Gülsün’e aktarır, onun başından geçmesin ister. Çaresizlik insanı beklemediği bir sürece sürükler, yanında yatan kocan olacağına satın alan bir erkek de olabilir… Duygu Gökhan bu oyun içinde parlayanlardan biridir, aynı zamanda seyirci ile iyi iletişim kuran diğer oyuncular ile bir bütünlük sağlar… Sahneyi kullanması, sesini çok iyi ayarlayarak seyirci ile birlikte sözlere nota katması…

 

Efe Erkekli, komşu, kiracı ve aşık Sıtkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gençliği, dinamik duruşu, hareketli olması ve rolüne ayrı bir içerik vermiştir.

 

Zafer Algöz oyuncuları çok iyi tanıdığını oyunun bütününden oluşan süreklilik, akıcılık ve sahne kullanımından anlıyoruz…

 

Şebnem Bilgeer benim izlediğim oyunda Gülsün’ü canlandırıyordu. Dilek Güven ile birlikte rolünü o kadar doğal hale getirmiş ki, seyirci ile rahat iletişime geçiyor…

 

Oyuncuları tek tek değerlendirmek yerine hepsinin rolünü çok iyi yaptığını, seyircinin alkışları ile oyun sırasında ve sonrasında katılması, şarkıları birlikte söylemesinden ve mutlu olarak anı yaşadıklarından anlayabiliriz.

 

Peki, hiç mi eleştirilecek yönü yok derseniz elbette var! Oyunun zamanı ve ruhunu bugünkü kuşak bilmeyebilir, çünkü yeni kuşak gazeteleri sadece dijital olarak görüyor ve çoğu okumuyor bile… Geçmişte gazeteye verilen bu tip ilanlar günümüzde web siteleri ve uygulamaları içinde var. Oyun henüz başlamadan önce zamanın ruhu, gazeteye neden ilan verildiği, neden bir rumuz kullanıldığı yeni kuşaklara açıklanmasına fayda var diye düşünüyorum, örneğin bir anlatıcı gelecek oyunun başında kısa bilgi verecek ve seyirciyi oyunun içine davet edecek… Bu iş için bana göre Halet Rezâki rolünde oynayan Erdoğan Aydemir çok rahat bir şekilde yapabilirdi.

 

Bu kadar sıkıntının içinde bir normal nefes almak için tiyatro salonları bir olanak sunuyor, ben de bu olanaktan faydalandım ve içimdeki oluşan karabulutları bu oyunu izleyerek dağıttım, anlıkta olsa orada çok eğlendim, şarkılara katıldım, Timur Selçuk şarkılarının o muhteşem dünyasına dalıp birazda geçmişime doğru yolculuk yaptım…

 

Oyunda emeği geçen tüm çalışanlara teşekkür ederim, bu oyunu sahneye taşıyan, emek veren, planlayan, salonun kapısında bizi karşılayandan, uğurlayana kadar herkesin emeğine sağlık…

 

İsmail Cem Özkan

 

Rumuz Goncagül

 

Yazan: Oktay Arayıcı
Yöneten: Zafer Algöz

 

OYUNCULAR:

Dilek Güven
Eylem Yıldız, Şebnem Bilgeer 

Efe Erkekli
Duygu Gökhan
Rezâki Erdoğan Aydemir
Engin Delice
Ahmet Dizdaroğlu
Uğur Keleş
Buğra Kağan Kahraman

 

Müzisyenler:
Piyano: Rahim Ozan Demir
Ud: Bayramcan Boy
Klarnet: Ercan Yalazan
Keman: Ahmet Bekir Bağcı
Kanun: Harun Uğur Kaya
Ritim: Berat Melemez
Vokal: Şebnem Bilgeer

Dekor Tasarımı: Nur Sinem Mete

Kostüm Tasarımı: Burcu Melek Bozan

Işık Tasarımı: İ.Önder Arık

Müzik: Timur Selçuk

Müzik Direktörü: Rahim Ozan Demir
Koreografi: Kerem Kuraner

Dramaturg: Derya Özer

Yönetmen Yardımcıları: İşdar Gökseven, Eylem Yıldız, Ergun Akvuran, Ahmet Dizdaroğlu

Görsel Tasarım: Cihan Kahraman

İllüstratör: Nur Sinem Mete

Asistan: Şebnem Bilgeer

Sahne Amiri: Burak Akyüz

Kondüvit: Ersin Sönmez

Işık Kumanda: Ozan Çelik

Dekor Sorumlusu: Necati Işık

Aksesuar Sorumlusu: Serkan Dürser

Kadın Terzi: Nimet Çelebi

Erkek Terzi: Meral Şeker

Perukacı: Zeynep Bolkısık Bağ

Projeksiyon Kumanda: Korhan Boduroğlu, Uğur Akcan

Afiş Tasarım: Cem Yılmaz

 

24 Ekim 2023 Salı

İkiyüzlü zamandan geçiyoruz…

İkiyüzlü zamandan geçiyoruz…

 

Batıda Hamas taraftarlığına karşı bir sert tepki var.

 

İsrail devletinin yaptıklarını eleştirenlere karşı sert tepki veriyor batıda ki devletler, çünkü kökü 2. Dünya savaşında oluşan siyasi atmosferin bir daha asla olmaması için geliştirmiş siyasi bir tercihtir. Bunu İsrail devleti suistimal etti mi, etti, yıllardır ediyor. Ama bu durumu ezik, geri kalmış, kendi geçmişi ile yüzleşmekten korkan ulus devletlerinde yaşayanlar nasıl algılıyor?

 

Batı demokrasi işte bu!

 

Kendisinde olmayanı batıdan beklemek...

 

Her gün artan hayat pahalılığı karşısında çaresiz olan, artan ilaç fiyatları ve ona bağlı olarak piyasadan yok olan ilaçlar ve karaborsası için tek laf etmeyenler batının Hamas destekçilerine tavrını eleştiriyor...

 

Hamas değil de Filistin halkı olsun, peki sorarım Filistin halkı için bugüne kadar ne yaptınız? Toprakları yok olurken, sürülürken, kamplarda yeni yaşam kurarken... Sessizce izlediniz...

 

Hükümetlerinizin İsrail'e verdiği desteği, Cezayir bağımsızlık savaşında ezen Fransa'nın yanında yer aldığınızı, o durumda sessizce izlemek ve suça ortak olurken neredeydiniz?

 

Bir Ermeninin gözyaşı karşısında zalim olurken, bir Filistinlinin gözyaşı karşısında vicdan yapıp, batıyı suçlarken ikiyüzlü olmuyor musunuz? Bir Ermeni ne kadar acı çektiyse bir Filistinli de o kadar acı çekti…

 

Bu ülkede birlikte yaşadığın Rum vatandaşın mübadele ile toprağından koparılırken, boşalan yere gidip yerleşirken bari timsah gözyaşı dökseydiniz… Dökmediniz! Batının demokrasi anlayışı bu!

 

Peki, senin anlayışın ne?

 

Empati kuracaksanız madem Ermeni bir vatandaş ile de kurun, bu topraklarda kiliseleri kalmış ama kendileri yok olmuş olanlar... Boş kiliselere bakıp, burada ganimet var diyerek binanın temelini oyarken hiç mi utanmadınız? Ganimet avcılığı için dedektör alıp mezarlık mezarlık dolaşıp metal arayıcı ile oralarda dolaşıp, bir ses ile eline kürek kazma ile definecilik oynarken, soyarken ölenleri hiç mi utanmadınız?

 

Batı'nın demokrasisi böyle! Çünkü onlar 2. Dünya savaşında işlenen suçunu hala üzerlerinden atamadılar, onlar suçlu, suçlu olduklarını bile bile pozitif ayrımcılık yapıyor ve İsrail bu işi çok iyi kullanıyor...

 

Ama muhalif Yahudi vatandaşların protestolarını, Filistin halkı ile birlikte yaşama mücadelesini neden görmezden gelip bir devleti, ırkı kökten yok etme çığlıkları atıyorsunuz? Yeni bir soykırım çağrısı yaptığınızı ve ikinci dünya savaşı sırasında Yahudileri yok eden düşünce yapısı ile paralel olduğunuzun farkında değil misiniz?

 

Batı medeniyeti böyle, peki senin medeniyetin nasıl?

 

İsmail Cem Özkan

21 Ekim 2023 Cumartesi

Yüzyıllık rüya bitti, yenisi yaratılacak mı?

Yüzyıllık rüya bitti, yenisi yaratılacak mı?

 

Türkiye devletinden nasiplenenler, onun büyümesi için çalışanlar, kurucuların idealini paylaşanlar elbette 100. yılı kutlamalıdır. Fakat, kurucuların kurbanlarının veya onların devamı olduğunu iddia edenlerin kutlama yapmalarını anlamıyorum, çünkü yüzleşme olmadan kutlama yapmak demek tarihi bilmemek ya da bilerek AKP karşıtlığı yüzünden muhalif olduğu sınıfın önüne eğilip tarihi yok saymak anlamına gelir...

 

Bu ülkenin kurucu ilkeleri bellidir, İstiklal Mahkemelerinde, Sansaryan Han’da (Sanasaryan Han) kimlerin kafasına tokmakların patladığı bellidir. Tek adam demokrasisine karşı olan, demokrasiyi isteyenlere nasıl kumpaslar kurulduğu ortadadır ama verilen eğitim ve tarih algısı yüzünden hepsi vatan haini, hepsi ret edilmesi kişiler olarak kabul ettirildi ve onların hikayeleri yerine resmi yalana inanmak, inanmak dışında savunmak, savunmanın en uç noktası ırkçılık, nefret söylemlerinin geliştirilmesine ve yalana yalan ile katılmak, öteki hakkında peşin hüküm vermek ve istiklal mahkemelerinin hakimleri ve siyasi karar vericileri gibi ölüm fermanı vermesi anlamına gelir...

 

İstiklal mahkemesinde savunma değil, önceden verilen kararın uygulanması esastır, çok kısa bir savunma hakkı tanınmıştır ama o kısa zamanında kullanımına izin verilmeden idam sehpaları kurulmuştur...

 

Bugün o döneme ait tartışmalara girdiğinizde önünüzde idam sehpaları hemen kurulur ve peşin verilmiş hükümler eşliğinde nefret söylemleri mahkeme tokmakları gibi başınıza inmesi anlamına gelir...

 

100 yıllık bir ülkedeyiz hepimiz, 100 yıl önce yaşanan duygular ile bugün yaşadığımız duygular çok farklıdır. 10. yıl marşında vurgulanan resmi ifadeler ile bugün 100. Yıl marşındaki ifadeler çok farklıdır. Birinde ikinci dünya savaşına doğru giderken ulus devleti ve homojen toplum rüyasının hedefleri varken, bugün 100. yıl marşında üçüncü bir dünya savaşına doğru giderken hedef var mıdır?

 

Ülkemizin kuruluşunun 100. Yılında bol bol İstiklal Marşı, sela ve ezan sesleri eşliğinde emeği geçenlere şükranlar sunulacak ve tekbir sesleri eşliğinde ortak amaca ve hedefe giden yolda nasıl homojen hareket edileceği vurgulanacaktır. Kuruluşunda edilen dualar, 100. Yılında edilen dualar aynı ama özneler ve hedefleri açıkça çok farklıdır... Bu farklılık aslında büyük bir belirsizliği de içinde barındırıyor...

 

Mültecilerin konaklama yeri olmaktan çıkıp yerleştiği ve yeni bir devletin oluşumunda değişime hizmet edecekleri mutlaktır, homojen bir toplum yaratma hedefinden, İslam birliği olan değişik kültürlerin bir arada yaşayacağı bir topluma eviriliyoruz...

 

Değişimin içindeyiz, parlamentonun göstermelik bir konuma geldiği, atananların seçilenleri kontrol ettiği, seçenleri de biçimlendirdiği bir süreçteyiz... Siyaset kurucuların tartıştığı süreçte olduğu gibi tek adam demokrasisi mi, demokrasi mi? Benzerliklerin ve ayrılıkların olduğu bir yüzyılın övgüsü içinde reklam filmleri hazırlanıyor ama ülkemiz övgüler ve hayranlık ifadelerinin dışında yüzleşildiği ve tarihin yeniden ders alınacağı bir birikim olarak görülmesinden geçiyor...

 

Bugün sol sağ yoktur, onun yerini övünenler ve aç olanların bir arada yaşadığı bir kırılma süreci vardır.

 

İşçi sınıfı örgütsüz, işverenlerin her rengi ile örgütlü ve çıkarlarına göre karar aldırıp, istedikleri devlet teşviki ile sermaye biriktirdiği bir toplum düzenindeyiz...

 

İşçi sınıfı tarih ile yüzleşemediği sürece övünenlerin ve itibarını düşünenlerin iktidarını daha uzun yaşatmaya ve değişimin sadece sermaye sahiplerinin lehine bir sürece katkı sunmaktan başka işlevi olmayacaktır...

 

Yaşadığımız süreçte muhalefet ve iktidarın ikiz kardeş olduğu ve her ikisi de değişim olmadan birbirini besleyen ve gelişebilecek olan tüm muhalefeti ve hareketi bastıracak bir örgütlü güç olmaya devam ediyor. Bu Karagöz Hacivat gölge oyununu muhalefeti ve iktidarın benzer gündem yaratmaları dışında başka yerden bakıp, sınıf çıkarını öne alan bir model geliştirerek üçüncü bir yolu açabilir...

 

Türkiye kuruluşunun 100. yılını kutluyor ve 100. yıl için geliştirilen reklam panoları ve filmleri dışında toplumda ne yazık ki ne heyecan ne de umut vaat ediyor...

 

Kendisine sol ve devrimci diye hitap edenlerin 100. yıla ve Kemalizm’e bakış açısına bakın, sol ve devrimcilik kavramlarından ne kadar uzak olduğunu görürsünüz...

 

AKP karşıtlığı ile bugüne ve düne bakanların geleceği yakalama imkanı yoktur, çünkü onların belirlediği alanda ve onların izin verdiği bakış açısı içinde olanların yeni bir yaşam kurma hayalleri dahi olamaz...

 

Geleceğin nüveleri bugün toplum içinde karşılığı yoktur. Baskın olan; ümmet ve ümmetçi bakışa yandan destek veren milliyetçi bakış açısı içinde, yeni bir ulus devleti anlayışı içinde komşularını düşman gören, onlar ile çatışan var olanı koruyan, yaşatan, küresel sermayenin amacına hizmet eden, örgütsüz emek gücünün olduğu bir toplum... Bu kadar karamsarlığın hakim olduğu, ekonomik ve siyasi krizin yaşadığı, tarihin kırılma sürecinde her zaman karanlığın içinde umut vardır ve insanlık için mutlaka olumlu adım atılacaktır. Kapitalizm ne yazık ki doğayı ve toplumu parçalıyor ve yaşadığımız alanı yaşanamaz hale getirmektedir, mutlaka kapitalizm ortadan kalkacaktır ama umarım bu süreç çok uzamadan gerçekleşir…

 

Yaşadığımız süreçte yüzyıllık rüya bitti, ulus devleti ve kurumları artık yok olmuş durumda, yıkılan yerine yenisi yaratılacak mı?

 

Kapitalizm kuruluş aşamasında ulus devleti bir ihtiyaca cevap vermek adına oluşturulmuş ve geliştirilmiştir, küreselleşme ve liberalizmin yarattığı süreç ile ulus devleti yıkılmış ama yerine yeni bir şey henüz oluşturulamamıştır, oluşma sürecindeyiz… Elbette ulus devleti yıkılması gerekliydi, insanlık tarihinin en kanlı süreci bu süreçte yaşanmıştır. İki büyük savaş o süreçte yaşanmıştır, umarım ulus devleti anlayışında olduğu gibi homojen bir toplum ve doğa yaratma projesi bir daha doğmamak üzerine tarihe gömülür…

 

İsmail Cem Özkan

15 Ekim 2023 Pazar

Gettolarda yaşamaya zorlananlar, getto da yaşamaya zorladı…

Gettolarda yaşamaya zorlananlar, getto da yaşamaya zorladı…

 

Yahudiler ortaçağda gettolarda yaşamaya zorlandı, hatta 2. Dünya savaşı boyunca gettolar yerini toplama kampları almıştı, orada yaşam ile ölüm arasında kalmaya zorlandılar. İnsanlık tarihinin yakın tarihindeki en büyük soykırım ile yüzleşildi. Birçok insan bu soykırımı ret etmiş olsa da tarih bize gerçek olduğunu tüm çıplaklığı ile söylemeye devam etmektedir. İnsan dersinden abajurların yapıldığı ikinci dünya savaşı süreci ne yazık ki benliklerde tazeliğini korumuyor, bir anlamda suçlular kurbanları suçlu ilan etmek için tarihi gerçekler ile oynuyorlar...

 

Her Hristiyan devletinde gettolar vardı. Orada yaşayanlar gün doğarken çıkarlar gün batarken girerlerdi... Altyapısı olmayan Hristiyanlara göre kötü yaşamaları sağlanır ve Yahudiler yurttaş olarak kabul görmezdi... Özel verilmiş kartlar ile gettolara girer ve sayılırlardı... Buna benzer bir uygulama yakın tarihe kadar Suriye sırları içinde Kürtlere de yapılmıştır, Kürtler normal nüfus cüzdanı kullanmaz, hayvanlara verilen kimlikler ile yaşamaya zorlandı…

 

İsrail devleti kurulduktan sonra yıllar sonra Yahudiler Filistinliler için Gazze adını verdikleri getto yarattılar... Filistinlilerin haklarını yok sayarak, yeni yerleşim alanları açılması bahanesi ile zor ile yaşam alanları alındı... Binlerce yıl sonra tıpkı Hristiyanlar arasında gettolarda yaşayan Yahudiler gibi...

 

İsrail devleti homojen değildir ama onların ideolojisini belirleyen Siyonizm adı verilen bir düşünce yöntemi ve ütopya almıştır. Siyonizm barbarlığa, zorbalığa karşı Yahudilerin haklarını savunmak ve nihai hedef devlet kurmayı almışken, başlangıcından çok uzak bir noktaya evrilmiş, Yahudilere uygulananları bir anlamda Filistinlilere uygulamaya kadar götürmüştür. Otokrasiyi başka haklar üzerinde kurarken Siyonizm üstün insan kavramını Hitler’den almış, Protestan mezhebinden nefret söylemini kopyalamış ve Filistinlilere İsrail devleti sınırları içinde uygulamıştır...

 

İsrail devleti içinde Filistinliler ile eşit hak verilerek iki eşit halktan oluşacak devleti savunanların istemleri taban bulmaya başlayınca İsrail denetiminde İran siyasi desteği altında Sünni inançlı Filistinlileri ortaçağ karanlığına sürükleyen Hamas örgütünü kurdu... İsrail’de sağ iktidarlar ne zaman krize ve çıkmaza girse; ne tesadüfidir ki Hamas saldırı düzenleyerek iktidarın önüne krizi zor ile çözeceği uygun ortam yaratmış ve krizin üstünü örtmüştür...

 

Bir füze fırlat, suçu karşıya yükle ve savaşı başlat, bu sayede oluşacak tüm insanlık suçunun üstünü “haklılık” kavramı ile üzerini ört!

 

Hamas, İsrail’de aylarca ülke tarihinin en sağ iktidarına karşı direnen ve iki uluslu yeni bir devlet savunanların üzerine füze fırlattı... Sağcı lider Netanyahu  bunu fırsat bilerek ülkeyi savaş halinde olduğunu iddia ederek tüm muhalefeti bastırdı ya da yanında yer almaya zorladı...

 

Hamas, Katar finansalı İran destekli ilan ettiği savaşta orantısız saldırısı ile İsrail Siyonist rejimin daha fazla iktidarda kalmasını sağlamış oldu. Bir TV şovuna dönderdiği saldırı ile Hamas görevini yerine getirmiş oldu…

 

Başkasının parası ve siyasi gücü ile saldırı yapılıyorsa orada direniş değil parasını verenin siyasi amacına hizmet vardır...

 

Emperyalistler Ortadoğu’da yaşayanların hayatı üzerinden satranç oynuyorlar...

 

Hamas kime hizmet ediyor?

 

Hizbullah ve Hamas zıt ikiz kardeş aynı amaca hizmet ediyor...

 

Bugünlerde yaşanan vahşiliğin tek sorumlusu Netanyahu iktidarıdır... Hamas tüm ölümlerden İsrail sağ iktidarı kadar sorumludur...

 

Hamas saldırdı, İsrail büyük olasılıkla sınırları yeniden belirleyecek, Araplar daha dar alanda yaşamaya zorlanacak..

 

Hamas'ın vahşi saldırısını “direniş” diye görenler konu Kürt olunca çamura yatıyorlar... Türk solu nerede durduğunu ve tavrı konusunda netliği olmayan, tarih bilinci çok zayıf olması yüzünden birçok olayda gösterdiği söylemleri ve refleksi ile sağcıdır... Bugün sağ ve sol aynı çizgide refleks vermesi olağan algılanıyor...

 

Sınıf bakışı yerine başka öncelikler konduğunda Hamas çizgisi içinde değişik parti isimleri yan yana gelmesi şaşırtıcı değildir...

 

İnsanlık tarihinde zalimlerin elde ettiği her şey yok olmuştur, direnenlerin direnci, kültürü insanlığa miras olarak kalmış, nesil nesil, kültür kültür sözlü ve yazılı olarak taşınmıştır...

 

Ortadoğu emperyalist devletlerin sürekli tekrarlanan yeni çatışma alanıdır...

 

Kişisel olarak ölen tüm insanların masumluğu yanında duruşumu belirliyorum. Emperyalist ve tüm insanlık dışı uygulamaları karşısında ezilen ve yok sayılan Filistin halkı ve Yahudi komünist ve solcuları yanında olduğumu açıkça belirtiyorum...

 

Ortadoğu’dan emperyalist devletler elinizi çekin!

 

Filistin sorunu yaratanların hiç istemediği sonuç olan “birlikte yaşam ve eşit vatandaşlık hakkı” olan yeni bir devlet kurulmasıdır... Bu uğurda yaşanacak gelişimlerin ve mücadele edenlerin yanındayım…

 

İsmail Cem Özkan