Resmî Tarihin Dışına Düşen Genç Liderler
68 gençlik liderlerinin Kemalist yönü abartılarak bugüne
taşındı. O genç liderlerin önünde geniş bir alan varmış, sanki Kemalist olmak
dışında başka bir özgürlük tanınmış gibi davranılıyor. Darbe sonrası oluşan
ortamda Kemalizm bir örtü olarak ortaya çıkmış; darbeciler, birbirlerini
Kemalizm perdesinin arkasında ayağını kaydırarak tasfiye etmiş, idam etmiş ve
sorgulamıştır. “Asıl Kemalist benim.” diyerek diğerini anayasaya aykırı
davranmakla, özgürlükleri yok etmekle suçlamış ya da “Yarım kalmış devrimi ben
tamamlayacağım.” diyerek askerî kışlalar içinde yürüyüşler gerçekleştirmiştir.
Gençler de elbette bu “gerçek Kemalizm” yarışında yerlerini almıştır.
Oluşan siyasi atmosferde, kendisini 27 Mayıs atmosferinin
ürünü olarak tanımlayan ve dönemin tek solcu partisi olan Türkiye İşçi Partisi
(TİP) varken, gençlere Kemalist düşünce ve Kemalist gibi davranma dışında başka
bir alan mı bırakılmıştır? Siyasi savunmalarının temeline 27 Mayıs Anayasası’nı
alan bu gençlik, o anayasanın söylemlerini elbette kullanacak ve buna göre
kendisini meşru görüp savunacaktır.
Dünyadaki 68 özgürlük dalgası, Türkiye’de anti-emperyalist
örgütlenmelerin gelişmesi için önemli bir zemin hazırladı. Bu devrimci liderler
anti-emperyalist mücadele yürüttüler. Amerikan hedeflerine saldırdılar. Mazlum
halk olarak gördükleri Filistin halkının yanında yer aldılar; çünkü Filistin
halkını temsil eden Marksist örgütlerin safında enternasyonalist bir duruş
sergilediler. Yani Filistin yerine başka bir halk olsa ve mücadele eden örgüt
Marksist olsa, elbette onların da yanında yer alacaklardı.
Onlar, egemen resmî tarih anlayışı içinde yeni bir bilinç ve
duruş geliştirdiler. Henüz yirmili yaşlarını yaşayan gençlerin bilinç ve okuma
düzeyi ortadadır. Onlar dönemin atmosferinin ürünüdür ve var olan klasik
çizginin dışına çıkmışlardır. Sol tarih, gerçek anlamda kendisini ortaya
koyamamıştır; çünkü o kadar girift ilişkiler mevcuttur ki, o karmaşanın
ortasında adı anılan bu genç liderlerin, gerçekten incelenebilmiş olsaydı,
Türkiye’deki sol tarih açısından önemli bir kırılma noktası olduğu görülürdü.
Elbette var olan tabuları yıkmak o kadar kolay değildir.
El yordamıyla, kulaktan dolma bilgilerle ve olayların
iteklemesiyle hareket ettiler; okumaya ve gerçek anlamda sorgulamaya fırsat
bulamadan polis sorgularında ve sürek avlarında kurban oldular. Karşılarında
devasa bir Gladio yapılanması vardı. Gerçi onlar da bu kadar derin bir örgütle
mücadele ettiklerinin tam anlamıyla farkında değillerdi. O dönemin siyasi
atmosferinde darbeyi “yurtsever” subayların yaptığı, onların gençlerin ve
işçilerin önüne yeni özgürlük alanları açtığı yönünde bir bakış açısı
oluşturulmuştu. Demokrat Parti süreciyle gerçek anlamda yüzleşmek yerine
propaganda aracılığıyla yeni bir tarih algısı inşa edilmişti.
Her güçlü iktidar, kendi siyasi çıkarına uygun yeni bir
tarih söylemi geliştirir. Yeni resmî söylemde “yarım kalmış” devrim ya da
rayından çıkmış devrim yeniden rayına oturtulmuştu. Yaşanan darbeyle yüzleşmek
yerine, darbenin ortaya çıkardığı “özgürlükleri” koruma ideali gençlerin önüne
bırakılmıştı. Aynı dönemde gerçekleşen darbe girişimleri ve bu girişimlerin
ortaya çıkardığı toplumsal hareketlilikler de gençleri etkiliyordu.
Gladio yapılanmasının varlığı ise yıllar sonra daha görünür
hâle gelecekti. Bülent Ecevit, 1974’te Başbakanlığı sırasında Özel Harp Dairesi
üzerinden bu yapının varlığını fark etmiş ve devlet içinde devlet gibi çalışan
bu yapılanmayı “Önümüze duvar gibi çıktı.” sözleriyle tanımlamıştı.
O dönemde Sovyet etkisini reddederek bağımsız bir sol
siyaset kurmak kolay değildi. Bu liderler, bir anlamda o döneme kadar gelen
klasik Marksist-Leninist çizginin dışında, Latin Amerika’da gelişen silahlı
mücadele anlayışına yakın bir çizgiyi tercih etmişlerdir. Ayakları bu ülkenin
topraklarına basan bir mücadele geliştirmeye çalışmış; korkmadan, cesaretle ve
birbirleriyle dayanışma içinde adım atarak örgütlerini en zor koşullar altında
kurmuşlardır.
O dönemde Kemalizm eleştirisi yapmak da kolay değildi.
Özellikle TKP geleneğinden gelen ve Sovyet çıkarlarını önceleyen bir mirası
devralan sol çevreler, Kemalizme dokunmadıkları gibi o ideolojiye yeni anlamlar
da yüklüyordu. Buna rağmen Deniz, idam sehpasında ideolojisini açık biçimde
ortaya koyar. Mahir, Kızıldere’ye gitmeden önce yazdığı yazılarla kendi
duruşunu ifade eder. İbrahim ise daha farklı bir kulvardadır.
Bu üç lider Gladyo’nun hedefindeydi ve gözlerini kırpmadan
yok edildiler.
Bu isimler, geleneksel ilişkileri sarsmış ve solun önünde
yeni yollar açmıştır. Üç liderin yok edilmesi sürecinde Sovyetler ve Sovyet
çizgisine bağlı sol yapılar da büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda
hareket etmiştir. Kısacası Sovyetler, kendi çizgisini ve çıkarlarını tehlikeye
atan bu gençlerin ölümü karşısında belirgin bir tepki göstermemiştir.
Bugünden bakınca çok büyük beklentilere cevap aranıyor; ancak
onların bugünkü anlamda büyük bir teorik birikimi yoktu. Şimdi ise hayata
onların bıraktığı miras ve birikim üzerinden bakıyoruz.
Sonuç olarak, dönemin konjonktürel yapısı incelenmeden,
bugünden o güne bakarak yorum yapmak; o devrimcileri sıradan Kemalist ya da
Atatürkçü figürlere indirger. Ölüme giderken bu liderlerin Kürt halkının
haklarını dillendirmiş olması da klasik Kemalist çizginin dışında durduklarını
gösterir; çünkü Kemalizmin tarihsel pratiği büyük ölçüde Kürt meselesi
üzerinden şekillenmiştir. Bu nedenle onlar, resmî tarihin içine sığmayan değil;
doğrudan onun dışına düşen bir kuşağın temsilcileriydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.