Galata Gazete


8 Haziran 2026 Pazartesi

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar

Yıllar öncesiydi, sanırım ikinci sergimi açıyordum. Yok yok, üçüncü sergim... Sergim dediğim karma değil, kişisel sergim. Her sergimin açılışında ortama göre bir şeyler yaparım. Side'de başlayan kişisel sergi açma maceramın üçüncü ayağı, Hacettepe Üniversitesi Keçiören'deki Sosyal Hizmet Yüksek Okulu'nun salonunda olmuştu. Açılışta türkü, şiir, sahnede karikatür ile birlikte canlandırılmıştı. Son dakikada sahneye çıkanlar belirlenmiş, şiir okuyacak şair dostlarım yerlerini almış ve sergi açılmıştı. Her serginin bir de hatıra defteri ya da görüşler yazılsın diye bir defter konurdu. Gelenler görüşlerini yazardı. Sergi defteri baştan aşağıya propagandaya dönüşmüş, dinciler, "Siz burada hava atıyorsunuz ama gelmekte olan sizin güneşiniz değil, biz İslam'ın ayak sesleriyiz." demişlerdi. Yıl 1988. O yılda Nurcu tarikatı amatör şekilde hazırladıkları Zaman gazetesini çıkarıyordu, Tercüman hâlâ yayındaydı. Bu sağ basın bizim etkinliğimizi başlığa taşımış, sanki biz orada anarşi çıkarmışız gibi nefret dilini kullanarak haber yapmışlardı.

O tarihte henüz ılımlı İslam geleceği konuşuluyordu ama henüz tam gelmemişti. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Melih Gökçek olmuş, kendisi kadrolaşmaya başlamıştı. Elbette bizim okul o kurum ile doğrudan içli dışlıydı. Bir yere varmak, çoğu zaman birinin adamı olmaktan geçiyordu.

Sağ ve ılımlı İslam yeni bir rotaya doğru eğiliyordu; geleneksel olanın yerine yeni bir İslami dil yerleşiyordu.

Ülkemiz dünyadaki tarihsel kırılmadan bağımsız değildir.

Kimin nerede durduğunun artık pek önemi kalmamıştı; çünkü kırılma anlarında zeminler hızla çözülür, kısa sürede yenisi yerini alır. Siyaset, bu kırılma dönemlerinde omurgasız değil ama hızla uyumlanan aktörlerle şekillenir. İslami siyaset de geleneksel siyasetin içinden yeni figürler devşiriyordu.

Bizim tarihimiz, 12 Eylül'den bugüne hızlı bir dönüşümün tarihidir.

Yüzyıllık Cumhuriyet bu kısa sürede olgunlaştı, biçim değiştirdi. Ulusal değerlerin yıkılıp etik kurallarının çöpe atıldığı, "Benim memurum işini bilir." anlayışıyla rüşvetin, siyasi rantın, kayırmacılığın; kısaca ulus devletin oluşturduğu örf ve adetlerin aşındığı bir süreç yaşandı.

Ulus devletin kazanımları pazara açılırken, sermaye de el değiştirdi. Ulus devletin sermayesi yanında, siyasi çevrenin yarattığı yeni bir sermaye oluşumu “Anadolu Kaplanları” adı altında somutlaştı. Bu süreçte İslam elbisesi giydirilmiş, faizi günah sayan, yönetim kurullarının odasında mescitlerin bulunduğu yeni bir ulema-ümmet karışımı sermaye yapısı ortaya çıktı.

Günlük hayatın dili değişti, kısa sürede kitleler bu yeni dili uzun süredir kullanıyormuş gibi benimsedi.

Telefonlar artık "alo" diye açılmaz oldu; "Selamünaleyküm" yaygınlaştı, günlük hayatın diline yerleşti.

Sergi defterine yazılanlar bir bir gerçek oldu.

Filistin davası bile solcuların elinden alınmış; Hamas eliyle İslam'ın yükselişine eklemlenmişti. Filistinliler Arap coğrafyasının içinden sıkışırken, yeni şemsiye İran destekli Türkiye siyasi iradesinin üzerine açılıyordu. İran ve Türkiye, Filistin davasının savunucuları olarak konumlandı.

“Reklam arası” sözü dolaşıma girdi.

Türkiye'de ılımlı İslami siyasi irade kendisini güçlü hissettikçe niyetlerini gizleme gereği duymamaya başladı. "Cumhuriyet reklam arasıydı." sözü bu dönemin karakterini yansıtır. Çünkü reklamlar bitecek ve yarım kalmış hikâye kaldığı yerden devam edecektir. Film neyse o, senaryosuna uygun ilerleyecektir. Reklamlar ise gerçekleri değil, hayal edileni gösterir; tüketim çağrısıdır. Her şey tüketilebilir hâle gelir; Cumhuriyet bile.

Siyasi sınırlar, aynı zamanda kıtalar arası konumunuzu da belirler.

Yüzüncü yıla doğru Amerika öyle bir büyükelçi atayacaktı ki, bu kişi aynı zamanda iki ülkenin de temsilcisi gibi işlev görecekti. Irak ve Suriye iç işlerine karışan bir Türkiye büyükelçisi, unvanların söyleniş biçimiyle aslında pozisyonunu da ilan etmiş oldu. Üç ülkenin bir pazar hâline gelmesiyle, Avrupa Birliği’ne alınmayan Türkiye, Ortadoğu siyasi birliğine gönüllü bir üye gibi konumlandı. Avrupa ülkesi konumundan Ortadoğu ülkesi konumuna geçiş tamamlandı. Siyasetin dili de Ortadoğu ülkelerinin diline yaklaşmaya başladı…

Siyasi sınırlar değişmişti.

Şam'da uçan kuştan sorumlu olan ülke, Suriye’ye siyasi İslamcı militanın kravat taktırılmasıyla kurulan yapının hamisi konumuna geldi. Bu durum, Suriye sınırında oluşabilecek Kürt devletini ortadan kaldırmış; Kürt sorununu Suriye iç meselesinden çıkarıp ortak pazarın sorunu hâline getirmişti.

Ticaret sınırları ortadan kaldırır.

Sonuçta Irak ve Suriye Osmanlı Devleti'nin eski coğrafyasıydı; Misak-ı Millî sınırları içindeki topraklar hâlâ oradaydı. Son meclisin kararı bu kez eksiksiz biçimde hayata geçecekmiş gibi tasavvur ediliyordu.

Emperyalist politika, günlük siyasetin üzerindedir.

Ankara’daki büyükelçi, bize yeni bir gelecek rotası çiziyordu. Bu perspektifin on yılda oluşmadığı açıktı. Çünkü emperyalist devletler, kısa vadeli çözümlerin kendi sonlarını hazırlayacağını bilen bir tecrübeye sahiptir. Sömürü ilişkisi kurdukları ülkelerin siyasetçisini satın alabilecek kadar sistemli bir akıl geliştirmişlerdir. Bu politikalar, düşünce kulüplerinde tartışılır, doktrin hâline gelir ve zamanı geldiğinde liderden bağımsız biçimde uygulanır. Devletin ya da şirketin çıkarı, siyasetin üzerindedir.

Borsa kapitalizmin sembolüdür.

Cumhuriyet bizi bağımsız bir sanayi ülkesi yapmadı; ancak köylülüğü ortadan kaldıran Büyükşehir Yasası ile büyük bir dönüşüm gerçekleşti. Köyler mahalleye dönüşünce köylü de ortadan kalktı. Mahallelerin sorunları, para getiren her şeyin yağmaya açık hâle gelmesiyle yeni bir düzene dönüştü. Madenler, HES’ler, RES’ler, JES’ler, yollar ve tüneller derken el değmemiş yer kalmadı; yol olmayan yerler bile taş ocağına, madene dönüştü. Sonuçta doğa yağmaya açıldı ve enerji borsası kuruldu.

Siyasi olarak Osmanlı Devleti, bugün farklı bir biçimde ülkemiz ve çevresinde yaşamaya devam ediyor. Otokrasi ve monarşi kavramları yeniden yorumlanır oldu. Kur’an ayetleriyle ekonomi dizayn edilmeye çalışıldı, enflasyon yükseldi. Sonuçta dışa bağımlı bir devlet yapısı ortaya çıktı. Zamanın kıvrımı, bizi kapitülasyonlar altındaki Osmanlı ekonomisine benzer bir noktaya yeniden taşıdı.

Bizler için reklam bitti mi?

Bilmiyorum ama resmiyette birilerinin ima ettiği reklam hâlâ devam ediyor...

Devletin partisi vardır, bir de devlet partisi vardır. Ülkemizde yıllarca devlet partisi olarak algılanan "kurucu" parti artık devletin partisi oldu. Bu, 12 Eylül sürecinde kapatma ile somutlaştı. Tüm kadrolar değiştirilerek geçmişle bağ yalnızca isme indirildi. Yeni politikada ideolojik duruştan çok konjonktür belirleyici hâle geldi.

Devlet partisinin yeri boş kalmadı. Kısa süre içinde, bir yıl önce kurulan ılımlı liberal İslam partisi, laik–antilaik, türbanlı–seküler cepheleşmesi içinde devlet partisine dönüşme imkânı buldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası olağanüstü hâl sürecinde parti devletleşti. Devletin partisi MHP ise yeni konjonktürde devletin bekası adına bu yapının yanında konumlandı.

Bugünlerde yaşanan CHP tartışması, “mutlak butlan” kararı ile devletin tüm partilerinin aynı kulvarda devletin bekası etrafında yan yana geldiği bir tabloyu ortaya çıkardı. Devletin partileri olduğu kadar, bu partilerin muhalefeti de vardır. Cumhuriyet, İslamlı ve İslamsız muhalefet biçimleriyle birlikte var olur. Demokrasi; sandığa gitme hakkı, muhalif partilerin varlığı ve belirlenen alanlarda protesto edebilme özgürlüğüyle tanımlanır. Osmanlı monarşisinde ve İkinci Meşrutiyet döneminde de benzer özgürlük alanları vardı. Tarihte en geniş özgürlük alanları, çoğu zaman monarşinin, otokrasinin ya da faşizmin geri çekildiği anlarda ortaya çıkar; ancak bu alanlar kısa sürede yine “devletin bekası” gerekçesiyle sınırlandırılır. Çünkü özgürlük, çoğu zaman yalnızca iktidarın sınırları içinde tanımlanır.

Zaman kavramı üzerine düşünürken, çok kısa bir zaman içinde büyük şeyler yaşandı. Değişim o kadar hızlı oldu ki, nelerden vazgeçtiğimizi, neleri olağan kabul ettiğimizi düşünmeye dahi fırsat bulamaz hâle geldik. Bizi öyle bir girdabın içine çektiler ki, nereye savrulduğumuzu ve nasıl bir sonuca doğru gittiğimizi bilemez olduk. Gelecek belirsizleşirken, geçmiş de giderek bulanıklaşıyor...

Sergi defterine yazılan küçük bir not, bizi nereye savurduğuna dair zihnimde oluşan fırtınanın dinmiş hâlidir. Bugün sergi defterlerine acaba neler yazılıyordur? Kimlerin hayali gerçek olacak, kimler hâlâ geleceğin şanlı marşını söylemeye devam ediyor?

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.