Hatıra Defterinden Tarihe Düşen Notlar
Yıllar öncesiydi, sanırım ikinci sergimi açıyordum. Yok yok,
üçüncü sergim... Sergim dediğim karma değil, kişisel sergim. Her sergimin
açılışında ortama göre bir şeyler yaparım. Side'de başlayan kişisel sergi açma
maceramın üçüncü ayağı, Hacettepe Üniversitesi Keçiören'deki Sosyal Hizmet
Yüksek Okulu'nun salonunda olmuştu. Açılışta türkü, şiir, sahnede karikatür ile
birlikte canlandırılmıştı. Son dakikada sahneye çıkanlar belirlenmiş, şiir
okuyacak şair dostlarım yerlerini almış ve sergi açılmıştı. Her serginin bir de
hatıra defteri ya da görüşler yazılsın diye bir defter konurdu. Gelenler
görüşlerini yazardı. Sergi defteri baştan aşağıya propagandaya dönüşmüş,
dinciler, "Siz burada hava atıyorsunuz ama gelmekte olan sizin güneşiniz
değil, biz İslam'ın ayak sesleriyiz." demişlerdi. Yıl 1988. O yılda Nurcu
tarikatı amatör şekilde hazırladıkları Zaman gazetesini çıkarıyordu, Tercüman
hâlâ yayındaydı. Bu sağ basın bizim etkinliğimizi başlığa taşımış, sanki biz
orada anarşi çıkarmışız gibi nefret dilini kullanarak haber yapmışlardı.
O tarihte henüz ılımlı İslam geleceği konuşuluyordu ama
henüz tam gelmemişti. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı Melih
Gökçek olmuş, kendisi kadrolaşmaya başlamıştı. Elbette bizim okul o kurum ile
doğrudan içli dışlıydı. Bir yere varmak, çoğu zaman birinin adamı olmaktan
geçiyordu.
Sağ ve ılımlı İslam yeni bir rotaya doğru eğiliyordu;
geleneksel olanın yerine yeni bir İslami dil yerleşiyordu.
Ülkemiz dünyadaki tarihsel kırılmadan bağımsız değildir.
Kimin nerede durduğunun artık pek önemi kalmamıştı; çünkü
kırılma anlarında zeminler hızla çözülür, kısa sürede yenisi yerini alır.
Siyaset, bu kırılma dönemlerinde omurgasız değil ama hızla uyumlanan aktörlerle
şekillenir. İslami siyaset de geleneksel siyasetin içinden yeni figürler
devşiriyordu.
Bizim tarihimiz, 12 Eylül'den bugüne hızlı bir dönüşümün
tarihidir.
Yüzyıllık Cumhuriyet bu kısa sürede olgunlaştı, biçim
değiştirdi. Ulusal değerlerin yıkılıp etik kurallarının çöpe atıldığı,
"Benim memurum işini bilir." anlayışıyla rüşvetin, siyasi rantın,
kayırmacılığın; kısaca ulus devletin oluşturduğu örf ve adetlerin aşındığı bir
süreç yaşandı.
Ulus devletin kazanımları pazara açılırken, sermaye de el
değiştirdi. Ulus devletin sermayesi yanında, siyasi çevrenin yarattığı yeni bir
sermaye oluşumu “Anadolu Kaplanları” adı altında somutlaştı. Bu süreçte İslam
elbisesi giydirilmiş, faizi günah sayan, yönetim kurullarının odasında
mescitlerin bulunduğu yeni bir ulema-ümmet karışımı sermaye yapısı ortaya
çıktı.
Günlük hayatın dili değişti, kısa sürede kitleler bu yeni
dili uzun süredir kullanıyormuş gibi benimsedi.
Telefonlar artık "alo" diye açılmaz oldu;
"Selamünaleyküm" yaygınlaştı, günlük hayatın diline yerleşti.
Sergi defterine yazılanlar bir bir gerçek oldu.
Filistin davası bile solcuların elinden alınmış; Hamas
eliyle İslam'ın yükselişine eklemlenmişti. Filistinliler Arap coğrafyasının
içinden sıkışırken, yeni şemsiye İran destekli Türkiye siyasi iradesinin
üzerine açılıyordu. İran ve Türkiye, Filistin davasının savunucuları olarak
konumlandı.
“Reklam arası” sözü dolaşıma girdi.
Türkiye'de ılımlı İslami siyasi irade kendisini güçlü
hissettikçe niyetlerini gizleme gereği duymamaya başladı. "Cumhuriyet
reklam arasıydı." sözü bu dönemin karakterini yansıtır. Çünkü reklamlar
bitecek ve yarım kalmış hikâye kaldığı yerden devam edecektir. Film neyse o,
senaryosuna uygun ilerleyecektir. Reklamlar ise gerçekleri değil, hayal edileni
gösterir; tüketim çağrısıdır. Her şey tüketilebilir hâle gelir; Cumhuriyet
bile.
Siyasi sınırlar, aynı zamanda kıtalar arası konumunuzu da
belirler.
Yüzüncü yıla doğru Amerika öyle bir büyükelçi atayacaktı ki,
bu kişi aynı zamanda iki ülkenin de temsilcisi gibi işlev görecekti. Irak ve
Suriye iç işlerine karışan bir Türkiye büyükelçisi, unvanların söyleniş
biçimiyle aslında pozisyonunu da ilan etmiş oldu. Üç ülkenin bir pazar hâline
gelmesiyle, Avrupa Birliği’ne alınmayan Türkiye, Ortadoğu siyasi birliğine
gönüllü bir üye gibi konumlandı. Avrupa ülkesi konumundan Ortadoğu ülkesi
konumuna geçiş tamamlandı. Siyasetin dili de Ortadoğu ülkelerinin diline
yaklaşmaya başladı…
Siyasi sınırlar değişmişti.
Şam'da uçan kuştan sorumlu olan ülke, Suriye’ye siyasi
İslamcı militanın kravat taktırılmasıyla kurulan yapının hamisi konumuna geldi.
Bu durum, Suriye sınırında oluşabilecek Kürt devletini ortadan kaldırmış; Kürt
sorununu Suriye iç meselesinden çıkarıp ortak pazarın sorunu hâline getirmişti.
Ticaret sınırları ortadan kaldırır.
Sonuçta Irak ve Suriye Osmanlı Devleti'nin eski
coğrafyasıydı; Misak-ı Millî sınırları içindeki topraklar hâlâ oradaydı. Son
meclisin kararı bu kez eksiksiz biçimde hayata geçecekmiş gibi tasavvur
ediliyordu.
Emperyalist politika, günlük siyasetin üzerindedir.
Ankara’daki büyükelçi, bize yeni bir gelecek rotası
çiziyordu. Bu perspektifin on yılda oluşmadığı açıktı. Çünkü emperyalist
devletler, kısa vadeli çözümlerin kendi sonlarını hazırlayacağını bilen bir
tecrübeye sahiptir. Sömürü ilişkisi kurdukları ülkelerin siyasetçisini satın
alabilecek kadar sistemli bir akıl geliştirmişlerdir. Bu politikalar, düşünce
kulüplerinde tartışılır, doktrin hâline gelir ve zamanı geldiğinde liderden
bağımsız biçimde uygulanır. Devletin ya da şirketin çıkarı, siyasetin
üzerindedir.
Borsa kapitalizmin sembolüdür.
Cumhuriyet bizi bağımsız bir sanayi ülkesi yapmadı; ancak
köylülüğü ortadan kaldıran Büyükşehir Yasası ile büyük bir dönüşüm gerçekleşti.
Köyler mahalleye dönüşünce köylü de ortadan kalktı. Mahallelerin sorunları,
para getiren her şeyin yağmaya açık hâle gelmesiyle yeni bir düzene dönüştü.
Madenler, HES’ler, RES’ler, JES’ler, yollar ve tüneller derken el değmemiş yer
kalmadı; yol olmayan yerler bile taş ocağına, madene dönüştü. Sonuçta doğa
yağmaya açıldı ve enerji borsası kuruldu.
Siyasi olarak Osmanlı Devleti, bugün farklı bir biçimde ülkemiz
ve çevresinde yaşamaya devam ediyor. Otokrasi ve monarşi kavramları yeniden
yorumlanır oldu. Kur’an ayetleriyle ekonomi dizayn edilmeye çalışıldı,
enflasyon yükseldi. Sonuçta dışa bağımlı bir devlet yapısı ortaya çıktı.
Zamanın kıvrımı, bizi kapitülasyonlar altındaki Osmanlı ekonomisine benzer bir
noktaya yeniden taşıdı.
Bizler için reklam bitti mi?
Bilmiyorum ama resmiyette birilerinin ima ettiği reklam hâlâ
devam ediyor...
Devletin partisi vardır, bir de devlet partisi vardır.
Ülkemizde yıllarca devlet partisi olarak algılanan "kurucu" parti
artık devletin partisi oldu. Bu, 12 Eylül sürecinde kapatma ile somutlaştı. Tüm
kadrolar değiştirilerek geçmişle bağ yalnızca isme indirildi. Yeni politikada
ideolojik duruştan çok konjonktür belirleyici hâle geldi.
Devlet partisinin yeri boş kalmadı. Kısa süre içinde, bir
yıl önce kurulan ılımlı liberal İslam partisi, laik–antilaik, türbanlı–seküler
cepheleşmesi içinde devlet partisine dönüşme imkânı buldu. 15 Temmuz darbe
girişimi sonrası olağanüstü hâl sürecinde parti devletleşti. Devletin partisi
MHP ise yeni konjonktürde devletin bekası adına bu yapının yanında konumlandı.
Bugünlerde yaşanan CHP tartışması, “mutlak butlan” kararı
ile devletin tüm partilerinin aynı kulvarda devletin bekası etrafında yan yana
geldiği bir tabloyu ortaya çıkardı. Devletin partileri olduğu kadar, bu
partilerin muhalefeti de vardır. Cumhuriyet, İslamlı ve İslamsız muhalefet
biçimleriyle birlikte var olur. Demokrasi; sandığa gitme hakkı, muhalif
partilerin varlığı ve belirlenen alanlarda protesto edebilme özgürlüğüyle
tanımlanır. Osmanlı monarşisinde ve İkinci Meşrutiyet döneminde de benzer
özgürlük alanları vardı. Tarihte en geniş özgürlük alanları, çoğu zaman
monarşinin, otokrasinin ya da faşizmin geri çekildiği anlarda ortaya çıkar;
ancak bu alanlar kısa sürede yine “devletin bekası” gerekçesiyle
sınırlandırılır. Çünkü özgürlük, çoğu zaman yalnızca iktidarın sınırları içinde
tanımlanır.
Zaman kavramı üzerine düşünürken, çok kısa bir zaman içinde
büyük şeyler yaşandı. Değişim o kadar hızlı oldu ki, nelerden vazgeçtiğimizi,
neleri olağan kabul ettiğimizi düşünmeye dahi fırsat bulamaz hâle geldik. Bizi
öyle bir girdabın içine çektiler ki, nereye savrulduğumuzu ve nasıl bir sonuca
doğru gittiğimizi bilemez olduk. Gelecek belirsizleşirken, geçmiş de giderek
bulanıklaşıyor...
Sergi defterine yazılan küçük bir not, bizi nereye
savurduğuna dair zihnimde oluşan fırtınanın dinmiş hâlidir. Bugün sergi
defterlerine acaba neler yazılıyordur? Kimlerin hayali gerçek olacak, kimler
hâlâ geleceğin şanlı marşını söylemeye devam ediyor?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.