Galata Gazete


1 Ağustos 2026 Cumartesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi

Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, bombalar ve ordular gelir. Oysa tarih, savaşların yalnızca silahlarla yürütülmediğini; ekonomik baskılar, zorunlu göçler, demografik değişimler ve toplumsal dönüşümler üzerinden de şekillendiğini göstermektedir. İnsan hareketleri, kimi zaman savaşların bir sonucu, kimi zaman ise yeni siyasal ve toplumsal dengelerin oluşmasına etki eden önemli unsurlardan biri hâline gelir.

Fas topraklarından, işgal edilmiş İspanya'ya ait Sebte (Ceuta)'ya yönelik kitlesel göç, birden gündemi, yani savaş gündemini Afrika'nın en kuzeybatı ucuna taşıdı. Fas topraklarından İspanya'ya, dolayısıyla Avrupa'ya yönelik göç dalgasını önleyecek hiçbir mekanizma yok aslında. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki, var olan tüm siyasi sınırları bir anda değiştirebilme gücüne sahiptir. Bunun için onları oraya doğru "süpüren" birilerinin olması yeterlidir.

Bizde de buna benzer görüntüler yaşandı. Güney sınırlarımızdan süpürülen çok sayıda mülteci geldi.

Savaş, iç dinamiklerin ve güç dengelerinin değişmesi anlamına gelir. Her savaş, bir anlamda savaşan tarafların gücünün ortaya serilmesi, uygun görülen gücün iktidara taşınması ya da var olan iktidarın gücünü daha otokratik bir yapıya dönüştürecek bir hâl almasının sağlanmasıdır. Kısacası, savaşı yöneten silah üreticileri, istediklerini elde edene kadar insanın bu mülteci gücünü kullanarak onu bir anlamda silaha dönüştürürler.

Savaş sadece kimyasal ve biyolojik silahlarla yapılmaz.

Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa'dan Türklerin sürülmesi de bir savaş yöntemiydi. Sürülen ya da süpürülen insanlara yeni bir vatan vaat edilir. Göç edenlere, savaş bitip barış sağlandığında geri dönüşün mümkün olacağı anlatılır. Ancak genellikle böyle olmaz. Çünkü sürgün edilenlerin gittikleri yerlerin istikrarlı yapısı bozulmuş, yeni bir toplumsal yapı oluşmuş ve yeni dengeler kurulmuş olur. Bu nedenle süreç, teoride anlatıldığı gibi işlemez.

Balkanlardan göç edenler, bugün yaşadığımız Cumhuriyet'i göç ettikleri topraklardan taşıdıkları birikimle kurdular. Üstelik bu yeni gelenler, Avrupa'nın modern düşünce yapısını ve teknolojisini de Anadolu topraklarına getirmiş oldular. Kısacası Balkanlardan göç edenler, o dönemin ulus devlet anlayışının ve Fransız Devrimi'nin etkilerinin bu topraklarda kök salmasını sağladılar.

Göç hareketi incelenirse, dünyanın Birinci ve İkinci Paylaşım Savaşı, yani Dünya Savaşları'nın koşullarını hazırlayan şartlarla birçok benzerlik taşıdığı görülür. Gerçi biz bu benzerliği yıllardır dile getiriyoruz. Ancak bu kez insan hareketi, küresel bir savaşa giden doğrudan bir adımdan çok, hibrit savaşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Belirli sınırlar içinde güçlerin, özellikle de silah üreticilerinin, modern yok etme araçlarını test ettiği ve pazarladığı alanlar öne çıkarılmıştır.

Küresel savaş kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Çünkü her göç dalgası iç dinamikleri değiştirdiği gibi, toplum içinde "öteki" konumuna düşenlerin her hareketi, o ulus devleti oluşturan kesimler arasında nefret söyleminin ve cepheleşmenin büyümesine de zemin hazırlar. Sağ iktidarlar ise iç kamuoyunu oyalayacak ve başarısızlıklarının üzerini örtecek bir savaş atmosferi içinde yaşanmasını isteyebilir.

Olağanüstü koşullar içinde insan hakları çoğu zaman yalnızca söylem düzeyinde kalacaktır.

Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, toplumların nüfus yapısını, siyasal dengelerini ve gelecek tasavvurlarını da değiştirmiştir. Göç hareketleri de bu dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından biri olmuş; kimi zaman yeni devletlerin kurulmasına, kimi zaman ise mevcut devletlerin iç dengelerinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur.

İnsanlık, savaşların gerçek maliyetini yalnızca yıkılan şehirlerde değil, yerinden edilen milyonlarca insanın hayatında görmektedir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise ancak insanların yurtlarından kopmak zorunda kalmadığı, hukukun üstünlüğünün korunduğu ve uluslararası iş birliğinin güçlendiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kapitalist sistem içinde olacak iş değildir.

 

Rüzgâra Karşı Yürümek

Rüzgâra Karşı Yürümek

Bugün kimse uzun yazılar okumak istemiyor. Video daha hızlı, kısa içerik daha cazip. Algoritmalar bizi sürekli tüketmeye çağırıyor. Oysa insan yalnızca tüketerek değil, üreterek de yaşar. Yazmak tam da bu yüzden önemlidir. Çünkü yazı, algoritmanın değil, insanın ritmiyle ilerler.

"Çok yazı yazıyorsun; üstelik çok uzun. Bu zamanda kim okuyacak?" diyenlerin sayısı az değil. Haklı oldukları bir taraf da var. İnsanların önünde tüketebilecekleri sayısız video, TikTok ve YouTube kanalı duruyor. Google ve benzeri küresel şirketler bu devasa trafiği paraya çevirirken, elde ettikleri gelirin çok küçük bir bölümünü milyonlarca içerik üreticisine dağıtıyor. Borsada hisse alan biri gün sonunda ne kazandığını öğrenir; dijital platformlarda çalışanlar ise ay sonunda ya da sözleşmelerinde belirtilen tarihte, tıklama başına ne kadar kazandıklarını görürler.

YouTube bu modeli belki de en başarılı uygulayan platformlardan biri oldu. Kazancının küçük bir bölümünü içerik üreticilerine aktararak hem milyonlarca insanı video üretmeye teşvik etti hem de dünyanın en çok ziyaret edilen platformlarından biri hâline geldi. Büyük kazanıyor, küçük dağıtıyor; ama dağıttığı küçük pay, sistemi ayakta tutmaya yetiyor. Küreselleşmenin mantığını bundan daha iyi anlatan bir örnek bulmak zor.

Yerelde içerik üretenler de bu düzenden memnun görünüyor. Çünkü geleneksel medyada yer bulamayan insanlar kendi mecralarını kurabiliyor, söylemek istediklerini doğrudan dile getirebiliyorlar. Fakat zamanla başka bir süreç başlıyor. İzleyicisini kaybetmemek için algoritmaları, istatistikleri ve beğeni eğilimlerini izleyen içerik üreticisi, farkında olmadan kendisi olmaktan uzaklaşıyor. Kendi sözünü söyleyen kişi olmaktan çıkıp, izleyicinin duymak istediğini üreten bir aparata dönüşüyor. Bugün sosyal medya üzerinden satış yapan ya da görünürlük peşinde koşan birçok kişi, bir ölçüde piyasanın beklentileri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalıyor.

Benim böyle bir kaygım yok. Yazdıklarımdan para kazanmadığım için, "Karşımdaki ne düşünür, nasıl daha çok beğeni alırım?" hesabını yapmak zorunda değilim. İçimden geldiği gibi yazıp çizebiliyorum. Belki de bu, yaşadığımız siyasi ve tarihsel atmosferde akıl sağlığını koruyabilmenin en etkili yollarından biridir.

Yazmak, algoritmalara ve piyasanın insanı dönüştüren baskısına karşı bireyin kendisini koruma biçimidir.

Akıl sağlığını korumanın iki yolu var. Birincisi, akışa uyum sağlamak; ne etliye ne sütlüye karışmadan, sistemin senden beklediği gibi yaşamak ve gemini yürütmek. İkincisi ise yazmaktır. Yazmak, insanın hem kendisini hem de yaşadığı zamanı anlamasını sağlar. Olaylara uzaktan bakmayı, farklı düşünme alanları açmayı öğretir. Havaya savrulup giden sözlerin yerine, dönüp tekrar bakabileceğin kalıcı izler bırakır.

Yazı ve çizgi, insanın kendisini tanımasının en güçlü araçlarıdır. Belki de bu yüzden yazarlar ve çizerler dışarıdan göründüklerinden daha güçlü insanlardır. Ama aynı zamanda en kırılgan olanlar da onlardır. Zihinsel hassasiyet ile yaratıcılık çoğu zaman aynı yerde buluşur. Kimi zaman psikiyatri kliniklerine uzanan yol da buradan geçer. O yatışlar bazen yeni kapılar açar, yeni bakış açıları kazandırır. Ancak insan, kendisini tetikleyen şeylere karşı savunmasını kuramazsa, yaratıcılık acıyla iç içe geçebilir.

Van Gogh'un yaşamı bana bu konuda hep düşündürücü gelir. Arada bir, özellikle Fransa'da geçirdiği son yılları yeniden okurum. Onun trajedisi yalnızca büyük bir ressam olması değildi; aynı zamanda yalnızlığıyla baş edememesiydi. Bazen kendi kendime düşünürüm: Hayatın içine daha fazla karışabilse, insanlarla daha güçlü bağlar kurabilse, belki bambaşka bir yaşamı olabilirdi. Bunun kesin bir cevabı yok; ama insanın aklına ister istemez geliyor.

Belki de en doğrusu, her sıkıntıda çözümü yalnızca dışarıda aramamaktır. Elbette gerektiğinde psikiyatrik destek almak önemlidir. Ama insanın kendi iç dünyasını tanımasının yollarından biri de yazmaktır. Yazın, çizin. Sistemin bütün dayatmalarına, bütün yönlendirmelerine rağmen kendi sesinizi kaybetmeyin. Çünkü insan, rüzgâra karşı yürüyebilir. Asıl mesele, rüzgârın önüne kapılıp gitmemektir.

 


Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti

Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti


Siyasette en büyük yanılgı, gücü sadece iktidarın elinde sanmaktır. İktidarı ayakta tutan, çoğu zaman ona karşı olduğunu söyleyenlerin tercihleri, hataları ve suskunluklarıdır. Bir iktidar yalnızca kendi başarısıyla uzun yıllar ayakta kalmaz; onu besleyen bir siyasal düzen, onu meşrulaştıran bir muhalefet ve her yenilgiyi "bir sonraki seçime" erteleyen bir siyaset anlayışı da gerekir.

Bugün yaşanan tartışmalar sadece belediyelerin el değiştirmesi ya da muhalefetin yaşadığı sıkıntılar değildir. Asıl mesele, yıllardır aynı yöntemleri deneyip farklı sonuç bekleyen siyasal aklın iflasıdır. Kalabalık yürüyüşlerin, sloganların ve ekranlarda üretilen iyimserliğin gerçek siyasal mücadele yerine geçtiği bir ortamda, başarısızlık artık istisna değil, süreklilik hâline gelir.

Sosyal demokratların bu duruma düşmeleri elbette kendilerinin eseridir. Erdoğan'ı iktidara taşıyan, onu başarısızlıklarına rağmen orada tutacak her türlü yolu açan yine bu onlardı. Şimdi ise mağduriyetleriyle gündemdeler. Kazandıkları belediyeler tek tek elden gidiyor. Hani Alman papazın hikâyesini anlatırlar ya; en son papazı almaya gelirler ve papaz arkasına bakıp, "Kimse bana sahip çıkmayacak mı?" der. Sosyal demokratlar kime sahip çıktı da şimdi sürekli dayanışma bekliyor? Birkaç kırlangıç sallayan mahalle takımı kadar seçmeni olan sosyalistlerin onlara sahip çıkması elbette sorunu ortadan kaldırmıyor.

Kitlesel seçmeni olmasına rağmen o kitleyi bertaraf edip, "Biz yapacağız.", "Sabreden derviş muradına erecek." diyerek sandığı beklemeyi tercih etmeleri şaşırtıcı değildi. Peki, sandığı kimin saydığını, içinden atılmayan oyların çıktığını unuttuk mu? Mühürsüz oyları kabul eden yine sosyal demokratlar değil miydi?

Bugün aslan ile kedinin kavgasına şahitlik ediyoruz. Her iki taraf da kendisini lunapark aynasında görüyor; biri olduğundan büyük, diğeri olduğundan güçlü…

Şimdi muhalif kanalların haberlerine dahi bakamıyorum. Cıvık cıvık yorumlar, başarı gibi gösterilen adımlar, "iktidara yürüyoruz" söylemleri... Erdoğan'ın paradigmasını dahi anlayamamış insanların yorumları...

"Ne olursan ol, gel!" diyen bir anlayışın olduğu bir zamanda, belediye başkanının telefonunu bile açık tutamayan bir partinin başarısı mı olur?

Sosyalistlerden alınan sloganlarla solcu gibi slogan atıp, yollarda omuz omuza, kol kola girilen yürüyüşlerin hiçbir sonuç getirmediği ortada olmasına rağmen, birkaç kırlangıç sallayarak yapılan yürüyüşlerin anlamsızlığını hâlâ çözebilmiş değiller. Demek ki bugüne kadar başarılı olmadılarsa, bundan sonra da başarılı olmayacaklar. Yani başarı için kapı aralamak yerine, iktidarın meşru olmayan, meşruiyetini uluslararası sessizlikten alan Erdoğan'ın bu başarısına gölge düşürecek hiçbir şey yapmayan muhalefet mi başarılı olacak?

Siyaset para işidir; parası olan siyaset yapar.

Bunu yeni kurulan Yeni Parti bir kez daha gösterdi. Parasız yola çıktığında seçmeninden, başarıya susamış kitleden parasını almasını bildi. Ona para yatıranlar hiç sormadı: "Sevgili vekiller, siz kaç lira bağışta bulundunuz? Vekil olarak partiye yatırdığınız ya da seçim sırasında kiraladığınız büroların masrafı kadar parayı yeni partiye bağışladınız mı?"

Futbol takımı başkanlığı seçimleri gibi... Başkan, parası olan, ihale peşinde koşan bir işverendir. "Gönlünü verdiği" renklerin kupa alması için takım başkanlığına aday olur. Aslında futbol kulübü başkanlığı, iktidarla iletişim kurmanın en önemli araçlarından biridir. Bugün "beşli çete" diye adlandırılan, devletten en çok ihale alan şirketlerin sahiplerinin geçmişlerine baktığınızda, futbol kulüplerinin yönetim kurulu üyeliklerini görürsünüz.

Futbol sadece futbol değildir; yeter ki seyircisi olsun. Cebinde parası olmadığı hâlde takımı için ekmeğinden kesip para yatıracak insanlar bulunsun. Her sene değişen forma için para biriktiren bir tüketim çılgınlığı devam etsin. Bu tüketim kültürü sürdüğü sürece futbol kulüplerinin yönetim kurulu başkanlığı ya da üyeliği için bol reklamlı yarışlar da sürecektir. Çünkü "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez." Üstelik hormonlu, kısa sürede şişirilmiş, tadı tuzu olmayan, hayatını kafeste geçirmiş birkaç aylık tavuklar bile buna dâhildir.

Futbol seçimi ile meclis seçimi arasında artık hiçbir fark kalmadı. Seçim, seçimdir.

Gelinen son noktada, "Bizim üzerimize ne düşerse onu yaparız efendim." diyen bir anlayış var. Seçende de seçilende de aynı anlayış hâkim. Bizler küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, "gelişmekte olan" bir ülkeyiz. Gerekirse göçmen alırız, gerekirse savaş bölgelerine asker göndeririz, gerekirse fakir ülkelere ekonomik yardım ederiz; ama emeklisine insanca yaşayabileceği bir maaş vermeyiz.

Bizde siyaset; emekliden ve emekçiden kesip sermayenin istediğini yapmaktır.

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; sandığı koruyacak irade, örgütlülük ve bedel ödemeye hazır bir siyasal kararlılık gerektirir. Aynı yöntemleri tekrar ederek farklı sonuç beklemek, seçmeni sürekli sabra davet etmek ve her yenilgiyi yeni bir umut söylemiyle ertelemek, zamanla muhalefeti alternatif olmaktan çıkarır.

Siyasetin finansmandan medyaya, futboldan sermayeye kadar uzanan ilişkiler ağı içinde şekillendiği bir düzende, yalnızca sloganlarla ya da sembolik yürüyüşlerle sonuç almak mümkün değildir. Gücü anlamadan ona karşı mücadele edilemez; sistem çözülmeden sistemin ürettiği sonuçlar değiştirilemez.

Belki de en temel soru şudur: Gerçekten iktidarı değiştirmek isteyen bir muhalefet mi var, yoksa iktidarın sınırlarını kabul edip onun belirlediği oyunun içinde rolünü oynayan bir muhalefet mi?

Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır. Asıl cesaret, gölgeden çıkıp güneşin altında hesap vermeyi ve hesap sormayı göze alabilmektir.