Göçün Gölgesinde Savaş: İnsan Hareketleri ve Güç Mücadelesi
Savaş denildiğinde akla ilk olarak cepheler, bombalar ve
ordular gelir. Oysa tarih, savaşların yalnızca silahlarla yürütülmediğini;
ekonomik baskılar, zorunlu göçler, demografik değişimler ve toplumsal
dönüşümler üzerinden de şekillendiğini göstermektedir. İnsan hareketleri, kimi
zaman savaşların bir sonucu, kimi zaman ise yeni siyasal ve toplumsal
dengelerin oluşmasına etki eden önemli unsurlardan biri hâline gelir.
Fas topraklarından, işgal edilmiş İspanya'ya ait Sebte
(Ceuta)'ya yönelik kitlesel göç, birden gündemi, yani savaş gündemini
Afrika'nın en kuzeybatı ucuna taşıdı. Fas topraklarından İspanya'ya,
dolayısıyla Avrupa'ya yönelik göç dalgasını önleyecek hiçbir mekanizma yok
aslında. Çünkü insan öyle bir varlıktır ki, var olan tüm siyasi sınırları bir
anda değiştirebilme gücüne sahiptir. Bunun için onları oraya doğru
"süpüren" birilerinin olması yeterlidir.
Bizde de buna benzer görüntüler yaşandı. Güney sınırlarımızdan
süpürülen çok sayıda mülteci geldi.
Savaş, iç dinamiklerin ve güç dengelerinin değişmesi
anlamına gelir. Her savaş, bir anlamda savaşan tarafların gücünün ortaya
serilmesi, uygun görülen gücün iktidara taşınması ya da var olan iktidarın
gücünü daha otokratik bir yapıya dönüştürecek bir hâl almasının sağlanmasıdır.
Kısacası, savaşı yöneten silah üreticileri, istediklerini elde edene kadar
insanın bu mülteci gücünü kullanarak onu bir anlamda silaha dönüştürürler.
Savaş sadece kimyasal ve biyolojik silahlarla yapılmaz.
Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa'dan Türklerin sürülmesi de
bir savaş yöntemiydi. Sürülen ya da süpürülen insanlara yeni bir vatan vaat
edilir. Göç edenlere, savaş bitip barış sağlandığında geri dönüşün mümkün
olacağı anlatılır. Ancak genellikle böyle olmaz. Çünkü sürgün edilenlerin
gittikleri yerlerin istikrarlı yapısı bozulmuş, yeni bir toplumsal yapı oluşmuş
ve yeni dengeler kurulmuş olur. Bu nedenle süreç, teoride anlatıldığı gibi
işlemez.
Balkanlardan göç edenler, bugün yaşadığımız Cumhuriyet'i göç
ettikleri topraklardan taşıdıkları birikimle kurdular. Üstelik bu yeni
gelenler, Avrupa'nın modern düşünce yapısını ve teknolojisini de Anadolu
topraklarına getirmiş oldular. Kısacası Balkanlardan göç edenler, o dönemin
ulus devlet anlayışının ve Fransız Devrimi'nin etkilerinin bu topraklarda kök
salmasını sağladılar.
Göç hareketi incelenirse, dünyanın Birinci ve İkinci
Paylaşım Savaşı, yani Dünya Savaşları'nın koşullarını hazırlayan şartlarla
birçok benzerlik taşıdığı görülür. Gerçi biz bu benzerliği yıllardır dile
getiriyoruz. Ancak bu kez insan hareketi, küresel bir savaşa giden doğrudan bir
adımdan çok, hibrit savaşlar biçiminde ortaya çıkmaktadır. Belirli sınırlar
içinde güçlerin, özellikle de silah üreticilerinin, modern yok etme araçlarını
test ettiği ve pazarladığı alanlar öne çıkarılmıştır.
Küresel savaş kaçınılmaz olarak yaklaşmaktadır. Çünkü her
göç dalgası iç dinamikleri değiştirdiği gibi, toplum içinde "öteki"
konumuna düşenlerin her hareketi, o ulus devleti oluşturan kesimler arasında
nefret söyleminin ve cepheleşmenin büyümesine de zemin hazırlar. Sağ iktidarlar
ise iç kamuoyunu oyalayacak ve başarısızlıklarının üzerini örtecek bir savaş
atmosferi içinde yaşanmasını isteyebilir.
Olağanüstü koşullar içinde insan hakları çoğu zaman yalnızca
söylem düzeyinde kalacaktır.
Tarih boyunca savaşlar yalnızca şehirleri değil, toplumların
nüfus yapısını, siyasal dengelerini ve gelecek tasavvurlarını da
değiştirmiştir. Göç hareketleri de bu dönüşümlerin en belirgin sonuçlarından
biri olmuş; kimi zaman yeni devletlerin kurulmasına, kimi zaman ise mevcut
devletlerin iç dengelerinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur.
İnsanlık, savaşların gerçek maliyetini yalnızca yıkılan
şehirlerde değil, yerinden edilen milyonlarca insanın hayatında görmektedir.
Kalıcı barışın sağlanabilmesi ise ancak insanların yurtlarından kopmak zorunda
kalmadığı, hukukun üstünlüğünün korunduğu ve uluslararası iş birliğinin
güçlendiği bir düzenin kurulmasıyla mümkün olacaktır. Bu da kapitalist sistem
içinde olacak iş değildir.