Aslanın Gölgesinde Kedi Cesareti
Siyasette en büyük yanılgı, gücü sadece iktidarın elinde sanmaktır. İktidarı
ayakta tutan, çoğu zaman ona karşı olduğunu söyleyenlerin tercihleri, hataları
ve suskunluklarıdır. Bir iktidar yalnızca kendi başarısıyla uzun yıllar ayakta
kalmaz; onu besleyen bir siyasal düzen, onu meşrulaştıran bir muhalefet ve her
yenilgiyi "bir sonraki seçime" erteleyen bir siyaset anlayışı da
gerekir.
Bugün yaşanan tartışmalar sadece belediyelerin el değiştirmesi ya da
muhalefetin yaşadığı sıkıntılar değildir. Asıl mesele, yıllardır aynı
yöntemleri deneyip farklı sonuç bekleyen siyasal aklın iflasıdır. Kalabalık
yürüyüşlerin, sloganların ve ekranlarda üretilen iyimserliğin gerçek siyasal
mücadele yerine geçtiği bir ortamda, başarısızlık artık istisna değil,
süreklilik hâline gelir.
Sosyal demokratların bu duruma düşmeleri elbette kendilerinin eseridir.
Erdoğan'ı iktidara taşıyan, onu başarısızlıklarına rağmen orada tutacak her
türlü yolu açan yine bu onlardı. Şimdi ise mağduriyetleriyle gündemdeler.
Kazandıkları belediyeler tek tek elden gidiyor. Hani Alman papazın hikâyesini
anlatırlar ya; en son papazı almaya gelirler ve papaz arkasına bakıp,
"Kimse bana sahip çıkmayacak mı?" der. Sosyal demokratlar kime sahip
çıktı da şimdi sürekli dayanışma bekliyor? Birkaç kırlangıç sallayan mahalle
takımı kadar seçmeni olan sosyalistlerin onlara sahip çıkması elbette sorunu
ortadan kaldırmıyor.
Kitlesel seçmeni olmasına rağmen o kitleyi bertaraf edip, "Biz
yapacağız.", "Sabreden derviş muradına erecek." diyerek sandığı
beklemeyi tercih etmeleri şaşırtıcı değildi. Peki, sandığı kimin saydığını,
içinden atılmayan oyların çıktığını unuttuk mu? Mühürsüz oyları kabul eden yine
sosyal demokratlar değil miydi?
Bugün aslan ile kedinin kavgasına şahitlik ediyoruz. Her iki taraf da kendisini
lunapark aynasında görüyor; biri olduğundan büyük, diğeri olduğundan güçlü…
Şimdi muhalif kanalların haberlerine dahi bakamıyorum. Cıvık cıvık yorumlar,
başarı gibi gösterilen adımlar, "iktidara yürüyoruz" söylemleri...
Erdoğan'ın paradigmasını dahi anlayamamış insanların yorumları...
"Ne olursan ol, gel!" diyen bir anlayışın olduğu bir zamanda,
belediye başkanının telefonunu bile açık tutamayan bir partinin başarısı mı
olur?
Sosyalistlerden alınan sloganlarla solcu gibi slogan atıp, yollarda omuz omuza,
kol kola girilen yürüyüşlerin hiçbir sonuç getirmediği ortada olmasına rağmen,
birkaç kırlangıç sallayarak yapılan yürüyüşlerin anlamsızlığını hâlâ çözebilmiş
değiller. Demek ki bugüne kadar başarılı olmadılarsa, bundan sonra da başarılı
olmayacaklar. Yani başarı için kapı aralamak yerine, iktidarın meşru olmayan,
meşruiyetini uluslararası sessizlikten alan Erdoğan'ın bu başarısına gölge
düşürecek hiçbir şey yapmayan muhalefet mi başarılı olacak?
Siyaset para işidir; parası olan siyaset yapar.
Bunu yeni kurulan Yeni Parti bir kez daha gösterdi. Parasız yola çıktığında
seçmeninden, başarıya susamış kitleden parasını almasını bildi. Ona para
yatıranlar hiç sormadı: "Sevgili vekiller, siz kaç lira bağışta
bulundunuz? Vekil olarak partiye yatırdığınız ya da seçim sırasında kiraladığınız
büroların masrafı kadar parayı yeni partiye bağışladınız mı?"
Futbol takımı başkanlığı seçimleri gibi... Başkan, parası olan, ihale peşinde
koşan bir işverendir. "Gönlünü verdiği" renklerin kupa alması için
takım başkanlığına aday olur. Aslında futbol kulübü başkanlığı, iktidarla
iletişim kurmanın en önemli araçlarından biridir. Bugün "beşli çete"
diye adlandırılan, devletten en çok ihale alan şirketlerin sahiplerinin
geçmişlerine baktığınızda, futbol kulüplerinin yönetim kurulu üyeliklerini
görürsünüz.
Futbol sadece futbol değildir; yeter ki seyircisi olsun. Cebinde parası
olmadığı hâlde takımı için ekmeğinden kesip para yatıracak insanlar bulunsun.
Her sene değişen forma için para biriktiren bir tüketim çılgınlığı devam etsin.
Bu tüketim kültürü sürdüğü sürece futbol kulüplerinin yönetim kurulu başkanlığı
ya da üyeliği için bol reklamlı yarışlar da sürecektir. Çünkü "Kaz gelecek
yerden tavuk esirgenmez." Üstelik hormonlu, kısa sürede şişirilmiş, tadı
tuzu olmayan, hayatını kafeste geçirmiş birkaç aylık tavuklar bile buna
dâhildir.
Futbol seçimi ile meclis seçimi arasında artık hiçbir fark kalmadı. Seçim,
seçimdir.
Gelinen son noktada, "Bizim üzerimize ne düşerse onu yaparız
efendim." diyen bir anlayış var. Seçende de seçilende de aynı anlayış hâkim.
Bizler küresel sermayenin ihtiyaçlarını karşılayan, "gelişmekte olan"
bir ülkeyiz. Gerekirse göçmen alırız, gerekirse savaş bölgelerine asker
göndeririz, gerekirse fakir ülkelere ekonomik yardım ederiz; ama emeklisine
insanca yaşayabileceği bir maaş vermeyiz.
Bizde siyaset; emekliden ve emekçiden kesip sermayenin istediğini yapmaktır.
Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; sandığı koruyacak irade,
örgütlülük ve bedel ödemeye hazır bir siyasal kararlılık gerektirir. Aynı
yöntemleri tekrar ederek farklı sonuç beklemek, seçmeni sürekli sabra davet
etmek ve her yenilgiyi yeni bir umut söylemiyle ertelemek, zamanla muhalefeti
alternatif olmaktan çıkarır.
Siyasetin finansmandan medyaya, futboldan sermayeye kadar uzanan ilişkiler ağı
içinde şekillendiği bir düzende, yalnızca sloganlarla ya da sembolik
yürüyüşlerle sonuç almak mümkün değildir. Gücü anlamadan ona karşı mücadele
edilemez; sistem çözülmeden sistemin ürettiği sonuçlar değiştirilemez.
Belki de en temel soru şudur: Gerçekten iktidarı değiştirmek isteyen bir
muhalefet mi var, yoksa iktidarın sınırlarını kabul edip onun belirlediği
oyunun içinde rolünü oynayan bir muhalefet mi?
Aslanın gölgesinde cesur görünmek kolaydır. Asıl cesaret, gölgeden çıkıp
güneşin altında hesap vermeyi ve hesap sormayı göze alabilmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.