Çok Sesli Doğup Tek Saz Çalmak
Her inanç doğduğu gibi kalmaz; değişir, gelişir. "Özüne
sadık" diye bir şey yoktur; zaman onu öyle bir savurur ki bir bakmışsın
özgürlük için doğan düşünce, otoriterlerin ve despotların sembolü olmuş...
Tüm dinler, sözde de olsa var olan baskıya karşı ortaya
çıkmış ve müritlerine birtakım vaatlerde bulunmuştur; onlar, yaşanılan
karabasana karşı birer ışık süzmesidir. Ancak zaman içinde tüm dinler, egemen
olan gücün birer aparatına dönüşmüştür. Bu güç kitleleri baskılamış,
sessizleştirmiş ve onları biat eden, sadece nefes alıp veren birer canlıya
çevirmiştir. Sırasını bekleyen kesimhanedeki herhangi bir canlı gibi; kurban
olacak, pazarlarda satılan bir koç, inek, tavuk ya da hindi gibidirler... Din
insanı ölüme hazırlar; efendileri rahat etsin, onlardan özgürlük talep etmesin
diye... Çünkü dinlerin doğuşunda var olan o özgürlük —bir nefes almak için
çıkılan yolda— müritler için değil, o dini yöneten ve ondan nemalananlar
içindir.
Din ritüellerini sabitlerseniz o din gericileşir, yobazlaşır
ve o cendere içinde nefes alamaz hâle gelirsiniz. Sadece sözde ritüerler yerine
getirilir; o din açıkça sadece gücü olana hizmet eden, kitleleri uyuşturan,
onları efendileri karşısında boyun eğen, biat eden ve itaatkâr kılan bir yapıya
bürünür. Dinler özgürleştirmez; tersine, bağımlı hâle getirir.
Fransız Devrimi bu girdabı kırmış, halklara nefes alacakları
bir alan açmış; dini, Tanrı'nın evine çekilip kendi yağıyla kavrulan ve kamunun
kaynağını kullanamayan bir konuma getirmiştir. Dini gelişen, zamana ayak
uyduran, yeni gelişmelere açık bir hâle getirerek yobazların elinden almıştır.
Kısacası laik düşünce yobaz olana, sabitleyen ve zamanı durduran her şeye
karşıdır.
Ülkemizde katı kuralları olan ve değişmez kabul edilen sınırları
mevcuttur açık, yobaz bir İslami anlayış vardır. Her İslami cemaat, tarikat ve
siyasi örgütlenme, İslam'ı kendisine göre yeniden yorumlar ve ona biçim verir.
Bu durum, özgürlük anlamına gelmek bir yana; tersine mezarları, geçmişten gelen
tarihi alanları ve insanlık birikimini düşman gören bir anlayışı doğurmuştur.
Ölümü meşru, öldürmeyi mutlak kılan bu yapı; içinde IŞİD, El-Kaide, Taliban ve
Molla rejimlerini büyütmüştür. Bunların bu zaman diliminde ortaya çıkması
tesadüfi değildir. Onlar için emperyalist düşünce dinin içindedir. Efendisine
ve onun çıkarına hizmet ederek, emperyalist Amerikan askerlerinin Orta Doğu'ya
yerleşmesinin önünü açmıştır. Sonuçta yobazlaşan dinin efendisi hep olmuştur ve
olacaktır.
Bugün Alevi inancı ve onu yaşayanların ortaya koyduğu
anlayış, gittikçe yobazlaşan bir sürece tekabül etmektedir. Alevi inancı
devletleşememiştir; ancak yakın zamana kadar devletin içinde bu kadar baskın
olduğu bir süreçte de yer almamıştı. Bugün, devlet ve güç sahiplerinin çıkarına
uygun olarak homojenleşirken ve kendi kurallarını sistematik hâle getirirken
yobazlaşma yolunda adımlar atmakta; içinde taşıdığı çeşitliliği, özgürlüğü ve
adalet kavramlarını yeniden tanımlamaya devam etmektedir. Alevi inancı kime
hizmet edeceğini seçmek zorundadır: Halka mı, yoksa sermaye sahibi devlet
gücüne mi? Ya içindeki çeşitliliği koruyup geliştirecek, "tek saz"
söyleminden kurtulup çok sesli bir müziğe doğru evrilecek ya da geçmişin
taklidi olan o "tıngır mıngır" yolda gözünü kapatıp kafasını
sallayarak yürümeye devam edecektir.
Alevi inancı çok sesli doğmuşken, zamanla tek sese düşmeye
devam etmektedir. Bunu durduracak çağdaş bir bakış açısına ve doğru bir
yönlendirmeye ihtiyaç vardır. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik tarihinden ders
çıkarılamayan bu yol; kendisini bataklığın içinde efendisine hizmet eden,
diğerlerinden farkı olmayan bir yapıya bürüyecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.