Galata Gazete


31 Temmuz 2026 Cuma

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsan Yarattığının Esiridir

İnsanları mağaralara koydular, onlar da tanrılarını mağaralara aldılar. Sonra onlar için sunaklar ve mabetler yaptılar, tanrılarının etrafını duvarlarla çevirdiler. İnsan, yarattığı tanrıları zamanla duvarların arasına yerleştirdi; mabetler büyüdükçe tanrılar da büyüdü. Çünkü tanrıların evleri öyle görkemli olmalıydı ki insan, onların karşısında kendini küçük ve değersiz hissetsin. Bu yüzden tanrıların evleri her zaman insandan büyük yapıldı.

İnsan, yarattığının esiri olur. Ne yaratırsa, bir süre sonra ona bağımlı hâle gelir.

Tanrının somut hâlde yeryüzünde göründüğüne inanılan tek kişi İsa'dır; onun dışındakiler yalnızca temsilcidir. Tanrı, kendi oğlunu ölüme giderken sessizce izledi. O ise çektiği acıyı babasına ulaşmanın yolu olarak gördü. Böylece tanrıya ulaşmanın yolu, acı çekmek ve çileye katlanmak olarak kutsallaştırıldı. İnsanlar çilehanelerde açlık çekti, kendilerini dar hücrelere kapattı, olgunlaşmanın ve hakikate ulaşmanın ancak böyle mümkün olduğuna inandı. Oysa tanrı hiçbir zaman dar bir alana hapsedilmedi; onun adına yapılan bütün mabetler, insanların içinde rahatça dolaşabileceği kadar geniş ve görkemliydi.

Tanrı, insana çileyi ve acıya direnmesini öğütledi. Tıpkı insanları köleleştiren efendilerin yaptığı gibi.

Köle sahipleri de kendilerini tanrının yeryüzündeki gölgesi ilan etti. Onlar gibi yaşayabilmek için önce çile çekmek, işkenceye katlanmak gerektiğini söylediler. Köle sahibi isterse kölesine özgürlük verebilirdi; çünkü affetme yetkisinin yalnızca efendide olduğuna inanılıyordu. Tıpkı tanrıda olduğu gibi.

İnsan, efendisini yarattı.

Efendisiz köle olmayacağı fikri bütün kölelere öğretildi. Onlardan yalnızca çalışmaları değil, kendilerine yapılan eziyete bile şükretmeleri beklendi. Çöpe atılacak yemekler önlerine konuldu; onlar ise, "Şükürler olsun, bugün de doyduk. Tanrımıza şükür olsun." dediler. Aynı şükranı efendilerine de sundular.

İnsanlara tarihin hep tekerrür ettiği söylendi. Yaşadıklarının değişmeyecek bir döngü olduğu anlatıldı. "Allah tamamına erdirsin." denildi. Oysa bu söz, çoğu zaman "Köle geldin, köle kal." demekten başka bir anlam taşımıyordu. Efendiler ayrıcalıklarını soylarına aktardı; onlara şatolar inşa edenler ise ahırlarda yaşamaya devam etti.

Tanrılar kurban istediğinde, sunulan kurbanlardan memnun olup olmadığını hiçbir zaman söylemedi. Çünkü hakkını alıp gitmişti. Kurban neyin karşılığıydı? Bu soru sorulmadan, insanlık tarihine gelenek olarak yerleşti. İnsanlar itiraz etmeye başladığında ise kurbanın yanına adak eklendi. Adak, gerçekleşen bir dileğin karşılığı olarak sunulan kurbandı.

Efendiler hep ayrıcalıklıydı; diğerleri ise hizmetkârdı. Ayak takımının yönetici olması hiçbir zaman istenmedi.

Emekçiler, "Üreten biziz, yöneten de biz olacağız." demeye başladığında bunun mümkün olamayacağı söylendi. Lidersiz bir hayatın kabul edilemeyeceği savunuldu. "Herkesin eşit olduğu bir düzen olmaz; olursa anarşi olur." denildi. Anarşi ise kargaşa olarak tanımlandı. Düzen ortadan kalkarsa istikrarın da yok olacağı anlatıldı.

Korku, tanrının en güçlü koruma kalkanıdır. Korkuyu canlı tuttuğu sürece insanlar ona sığınmaya devam eder. Düzen arayışı da korkuyu besler. Korku ortadan kalktığında ise tanrıların sonu yaklaşır. Bu yüzden din, insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine büyük bir anlam dünyası kurmuştur.

Ölüm... Sonrası... Tamamına ermek...

Ölümden sonrasına duyulan belirsizlik, korkunun en güçlü kaynağıdır. Bu nedenle insanlar, dinin emrettiği cenaze töreniyle uğurlanır; ışığa, yani tanrısına doğru yola çıktığına inanılır. Bu ritüel, dinin toplumsal varlığını sürdüren en güçlü dayanaklardan biridir. İnsanlar, bir mezara sahip olabilmek ve sevdiklerini usulüne uygun uğurlayabilmek için büyük acılara katlanır. Günahsız olarak tanrıya kavuşacaklarına ve cennette huzur bulacaklarına inanırlar.

Çalışanlara emeklilik hakkı verildi. Böylece aynı işyerlerinde uzun yıllar kalmaları sağlandı. Onların emeği üzerinden kazanç sağlayanlar rahat yaşarken, çalışanlar ay sonunu borçlanmadan nasıl getireceklerini hesapladı. Buna rağmen emekliliği bekledi; bir ev, bir araba, bir yazlık, torunlarıyla geçireceği huzurlu günler... Tıpkı cennet gibi. En azından emeklilik bu dünyada görülebiliyordu; peki ya ölüm sonrası?

Emeklilik umudu ortadan kalkarsa, insanların uzun yıllar aynı yerde çalışmasını sağlayan en güçlü nedenlerden biri de ortadan kalkar. Rahat edemeyen başka bir işe geçer; çünkü kaybedeceği fazla bir şey kalmaz. İnsana kaybedeceği şeyler verildiğinde ise onu yönetmek kolaylaşır. Mutlak itaat, çoğu zaman insanın elinden bırakmak istemediği şeylere bağlanmasıyla kurulur.

Cemaatler üyelerine çoğu zaman vermekten çok alır. Buna rağmen insanlar ayrıldıklarında nefes alamayacaklarını hisseder. Çünkü kimliklerini o cemaatin içinde kurmuşlardır. Aynı ilişki biçimi siyasette, mezheplerde ve birçok toplumsal yapıda da görülür. Değişmeyen çekirdek kadrolar, aidiyetlerini bağımlılığa dönüştürür. Değişim bu yüzden onlar için bir yıkım gibi algılanır. Din de bu nedenle kolay değişmez; değişime direnç gösterir.

İnsanlar tanrılarını korunaklı duvarların arasına yerleştirdi, minnettarlıklarını orada sundu. Bugün ise kendi kurdukları şehirlerde, beton hücrelerin içinde yaşıyorlar. Kapıları açılıyor, pencereleri kapanıyor; ama onlar da tanrıları gibi dört duvar arasında hayat sürüyor. Her adımlarında, her nefes alışlarında tanrının adını anıyor, ona şükranlarını sunuyorlar.

İnsan yalnızca tanrılarını değil; efendilerini, düzenlerini, korkularını ve umutlarını da yarattı. Sonra yarattıklarını kendisinden daha büyük ve daha dokunulmaz ilan etti. Kendi elleriyle ördüğü duvarlar önce tanrılarını, ardından kendisini hapsetti. Böylece yaratan ile yaratılan yer değiştirdi; insan, yarattığının efendisi olmaktan çıktı, hizmetkârı hâline geldi.

Her düzen, varlığını sürdürebilmek için korkuya ihtiyaç duyar; her otorite itaati kutsallaştırır. İnsan ise güvenlik, anlam ve gelecek arayışıyla bunlara bağlanır. Bir süre sonra onları sorgulamayı değil, korumayı görev edinir. Oysa sorgulanmayan her kutsal, zamanla sahibini de esir alan bir zincire dönüşür.

Belki de insanın asıl özgürlüğü yeni tanrılar yaratmakta değil, kendi yarattıklarını gerektiğinde değiştirebileceğini, hatta yıkabileceğini hatırlamasındadır. Çünkü insanın yarattığı hiçbir şey, insanın kendisinden daha değerli değildir. İnsan, yarattıklarının önünde diz çökmeyi bıraktığı gün yalnızca efendilerinden değil, kendi korkularından da özgürleşmeye başlayacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.