İnsan Yarattığının Esiridir
İnsanları mağaralara koydular, onlar da tanrılarını
mağaralara aldılar. Sonra onlar için sunaklar ve mabetler yaptılar,
tanrılarının etrafını duvarlarla çevirdiler. İnsan, yarattığı tanrıları zamanla
duvarların arasına yerleştirdi; mabetler büyüdükçe tanrılar da büyüdü. Çünkü
tanrıların evleri öyle görkemli olmalıydı ki insan, onların karşısında kendini
küçük ve değersiz hissetsin. Bu yüzden tanrıların evleri her zaman insandan
büyük yapıldı.
İnsan, yarattığının esiri olur. Ne yaratırsa, bir süre sonra
ona bağımlı hâle gelir.
Tanrının somut hâlde yeryüzünde göründüğüne inanılan tek
kişi İsa'dır; onun dışındakiler yalnızca temsilcidir. Tanrı, kendi oğlunu ölüme
giderken sessizce izledi. O ise çektiği acıyı babasına ulaşmanın yolu olarak
gördü. Böylece tanrıya ulaşmanın yolu, acı çekmek ve çileye katlanmak olarak
kutsallaştırıldı. İnsanlar çilehanelerde açlık çekti, kendilerini dar hücrelere
kapattı, olgunlaşmanın ve hakikate ulaşmanın ancak böyle mümkün olduğuna
inandı. Oysa tanrı hiçbir zaman dar bir alana hapsedilmedi; onun adına yapılan
bütün mabetler, insanların içinde rahatça dolaşabileceği kadar geniş ve
görkemliydi.
Tanrı, insana çileyi ve acıya direnmesini öğütledi. Tıpkı
insanları köleleştiren efendilerin yaptığı gibi.
Köle sahipleri de kendilerini tanrının yeryüzündeki gölgesi
ilan etti. Onlar gibi yaşayabilmek için önce çile çekmek, işkenceye katlanmak
gerektiğini söylediler. Köle sahibi isterse kölesine özgürlük verebilirdi;
çünkü affetme yetkisinin yalnızca efendide olduğuna inanılıyordu. Tıpkı tanrıda
olduğu gibi.
İnsan, efendisini yarattı.
Efendisiz köle olmayacağı fikri bütün kölelere öğretildi.
Onlardan yalnızca çalışmaları değil, kendilerine yapılan eziyete bile
şükretmeleri beklendi. Çöpe atılacak yemekler önlerine konuldu; onlar ise,
"Şükürler olsun, bugün de doyduk. Tanrımıza şükür olsun." dediler.
Aynı şükranı efendilerine de sundular.
İnsanlara tarihin hep tekerrür ettiği söylendi.
Yaşadıklarının değişmeyecek bir döngü olduğu anlatıldı. "Allah tamamına
erdirsin." denildi. Oysa bu söz, çoğu zaman "Köle geldin, köle
kal." demekten başka bir anlam taşımıyordu. Efendiler ayrıcalıklarını
soylarına aktardı; onlara şatolar inşa edenler ise ahırlarda yaşamaya devam
etti.
Tanrılar kurban istediğinde, sunulan kurbanlardan memnun
olup olmadığını hiçbir zaman söylemedi. Çünkü hakkını alıp gitmişti. Kurban
neyin karşılığıydı? Bu soru sorulmadan, insanlık tarihine gelenek olarak
yerleşti. İnsanlar itiraz etmeye başladığında ise kurbanın yanına adak eklendi.
Adak, gerçekleşen bir dileğin karşılığı olarak sunulan kurbandı.
Efendiler hep ayrıcalıklıydı; diğerleri ise hizmetkârdı.
Ayak takımının yönetici olması hiçbir zaman istenmedi.
Emekçiler, "Üreten biziz, yöneten de biz
olacağız." demeye başladığında bunun mümkün olamayacağı söylendi. Lidersiz
bir hayatın kabul edilemeyeceği savunuldu. "Herkesin eşit olduğu bir düzen
olmaz; olursa anarşi olur." denildi. Anarşi ise kargaşa olarak tanımlandı.
Düzen ortadan kalkarsa istikrarın da yok olacağı anlatıldı.
Korku, tanrının en güçlü koruma kalkanıdır. Korkuyu canlı
tuttuğu sürece insanlar ona sığınmaya devam eder. Düzen arayışı da korkuyu
besler. Korku ortadan kalktığında ise tanrıların sonu yaklaşır. Bu yüzden din,
insanın en temel korkularından biri olan ölüm üzerine büyük bir anlam dünyası
kurmuştur.
Ölüm... Sonrası... Tamamına ermek...
Ölümden sonrasına duyulan belirsizlik, korkunun en güçlü
kaynağıdır. Bu nedenle insanlar, dinin emrettiği cenaze töreniyle uğurlanır;
ışığa, yani tanrısına doğru yola çıktığına inanılır. Bu ritüel, dinin toplumsal
varlığını sürdüren en güçlü dayanaklardan biridir. İnsanlar, bir mezara sahip
olabilmek ve sevdiklerini usulüne uygun uğurlayabilmek için büyük acılara
katlanır. Günahsız olarak tanrıya kavuşacaklarına ve cennette huzur
bulacaklarına inanırlar.
Çalışanlara emeklilik hakkı verildi. Böylece aynı
işyerlerinde uzun yıllar kalmaları sağlandı. Onların emeği üzerinden kazanç
sağlayanlar rahat yaşarken, çalışanlar ay sonunu borçlanmadan nasıl
getireceklerini hesapladı. Buna rağmen emekliliği bekledi; bir ev, bir araba,
bir yazlık, torunlarıyla geçireceği huzurlu günler... Tıpkı cennet gibi. En
azından emeklilik bu dünyada görülebiliyordu; peki ya ölüm sonrası?
Emeklilik umudu ortadan kalkarsa, insanların uzun yıllar
aynı yerde çalışmasını sağlayan en güçlü nedenlerden biri de ortadan kalkar.
Rahat edemeyen başka bir işe geçer; çünkü kaybedeceği fazla bir şey kalmaz.
İnsana kaybedeceği şeyler verildiğinde ise onu yönetmek kolaylaşır. Mutlak
itaat, çoğu zaman insanın elinden bırakmak istemediği şeylere bağlanmasıyla
kurulur.
Cemaatler üyelerine çoğu zaman vermekten çok alır. Buna
rağmen insanlar ayrıldıklarında nefes alamayacaklarını hisseder. Çünkü
kimliklerini o cemaatin içinde kurmuşlardır. Aynı ilişki biçimi siyasette,
mezheplerde ve birçok toplumsal yapıda da görülür. Değişmeyen çekirdek
kadrolar, aidiyetlerini bağımlılığa dönüştürür. Değişim bu yüzden onlar için
bir yıkım gibi algılanır. Din de bu nedenle kolay değişmez; değişime direnç
gösterir.
İnsanlar tanrılarını korunaklı duvarların arasına
yerleştirdi, minnettarlıklarını orada sundu. Bugün ise kendi kurdukları
şehirlerde, beton hücrelerin içinde yaşıyorlar. Kapıları açılıyor, pencereleri
kapanıyor; ama onlar da tanrıları gibi dört duvar arasında hayat sürüyor. Her
adımlarında, her nefes alışlarında tanrının adını anıyor, ona şükranlarını
sunuyorlar.
İnsan yalnızca tanrılarını değil; efendilerini, düzenlerini,
korkularını ve umutlarını da yarattı. Sonra yarattıklarını kendisinden daha
büyük ve daha dokunulmaz ilan etti. Kendi elleriyle ördüğü duvarlar önce
tanrılarını, ardından kendisini hapsetti. Böylece yaratan ile yaratılan yer
değiştirdi; insan, yarattığının efendisi olmaktan çıktı, hizmetkârı hâline geldi.
Her düzen, varlığını sürdürebilmek için korkuya ihtiyaç
duyar; her otorite itaati kutsallaştırır. İnsan ise güvenlik, anlam ve gelecek
arayışıyla bunlara bağlanır. Bir süre sonra onları sorgulamayı değil, korumayı
görev edinir. Oysa sorgulanmayan her kutsal, zamanla sahibini de esir alan bir
zincire dönüşür.
Belki de insanın asıl özgürlüğü yeni tanrılar yaratmakta
değil, kendi yarattıklarını gerektiğinde değiştirebileceğini, hatta
yıkabileceğini hatırlamasındadır. Çünkü insanın yarattığı hiçbir şey, insanın
kendisinden daha değerli değildir. İnsan, yarattıklarının önünde diz çökmeyi
bıraktığı gün yalnızca efendilerinden değil, kendi korkularından da
özgürleşmeye başlayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.