Galata Gazete


11 Eylül 2026 Cuma

Dergiler Yanarken

Dergiler Yanarken

12 Eylül’e henüz günler vardı.

Ankara semalarını bomba sesleri, silah sesleri dolduruyor; insanın acı çığlığı, korsan gösterilerin yanan lastiklerinin dumanı şehrin her yerinde gök kubbeyi dolduruyordu.

Kışa hazırlık zamanıydı. Kömür almak gerekirdi. Kömürü almak için torpillerin arandığı zamanlardı... Odunlar, kömürler gelir, yola dökülür ve imece usulü eve taşınırdı. O eve taşıyanlar aynı zamanda geceleri sokağa gelecek ani baskınlara karşı uykusuz nöbette olur, her geleni dikkatlice uzaktan izlerdi.

Ankara gecelerinde gece devriyeleri vardı elbette. Ana arterlerde olurdu. Ara sokaklar sessizdir. Eskiden Ankara’da çıkmaz sokaklar da boldu. Bundan dolayı asker, polis geceleri o taraflara pek inmez; çatışma olduktan saatler sonra ölü, yaralı var mı diye inilir, çıkılırdı.

Biz Abidinpaşa’da otururduk.

Döneminde Aydık Sokak ünlenmişti çünkü çatışmanın en uç noktasıydı. Sokağın arkasında faşistlerin bölgesi başlardı.

Taş atmakla başlayan olaylar silaha, sonunda bombalara evrilmişti.

Elbette sadece sağ-sol anarşisi değildi! Sol içinde çatışma eksik olmazdı. Şafaktepe tarafına gittiğimde orada goşistler ile sosyal faşistler (!) çatışır, birbirlerini görmesinler, hemen taşlar, silahlar atılırdı.

Ben onu hiç anlamazdım o tarihte, hâlâ da anlamış değilim.

Çin ve Sovyetler Birliği cephe savaşında değildi ama ülkemizde onların taraftarları savaşıyordu.

Bizim sokağımızda Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Yol dergi okuyucuları vardı. Daha sonra TKP taraftarı bir işçi de taşınmış, 12 Eylül sonrasında Otomobil-İş Sendikası’nın önderliğinde NETAŞ grevinde yer alacaktı. Onlarla dostluğumuz 12 Eylül sonrası olacaktı.

Sokak çok sesli, çok kültürlü bir yerdi. Kürdü, Alevisi, Sünnisi, dincisi, dinsizi... Yani bir şehir sanki bir sokakta tüm renklerini ortaya sermiş gibiydi.

Çorum olaylarının en sıcak yaşandığı zamanın yansıması bir anlamda bizim sokak olmuştu; katliamdan kaçanların sığındığı bir yer olmuştu.

Bizim sokakta geceleri sessiz olmazdı.

Olursa sorun var demektir!

Örgütler arasında çatışmalar 12 Eylül yaklaştıkça artmıştı. Bir anlamda faşistlerle mücadele yerini örgütler arasında pantolon davasına ya da moda deyimle şalvar davasına bırakmıştı.

Anlamsız, incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle örgütler birbirine üstünlük mücadelesine girmişti. Gerekçeleri kadar silahların birden patlaması ve susması da anlamsızdı.

Bildiriler dağıtılıyor, sonra siper yoldaşlığından düşmanlığa evrilen süreçler...

12 Eylül gelirken sol birbirini bir anlamda yiyor, faşistlerle mücadeleye sanki ara verilmiş gibiydi.

Sol içi çatışma arttığında faşistler saldırılarını durduruyor, sadece uzaktan izliyorlardı.

Bu elbette radikal solun desteğini ortadan kaldırıyor, evlere rahat girip çıkan devrimciler artık evlere girip çıkamaz olmaya başlamıştı.

Dergiler gelir, parası verilir, alınır ve okunmadan soba yakmak için kâğıda dönüşürdü.

Banyo sobası yazın da yanardı, kışı beklemeye gerek yoktu!

Devrimci Yol-Kurtuluş çatışması Cebeci, Saime Kadın ve Cebeci bölgesini kaplamıştı. İki taraf da birbirini avlamak için pusu dahi kurar hâle gelmişti.

Bizim mahallede oturan, Kurtuluş dergisini okuyan bu çatışma boyunca evine gelip gelemiyordu. Bizde bu çatışma dışarıda yapılan gibi elbette olamazdı. Çünkü hepimiz ne kadar ilerici olsak da feodal tarafımız, insan sıcaklığımız, komşuluk ilişkimiz vardı.

Her şeye rağmen “Ne olur, ne olur” diye gelmemişti.

Bu çatışmada vurulan, yaralananlar olmuştu.

Şafaktepe’ye kadar gider, orada yayılmış çatışmanın boyutlarını izlerdik. Hiç tanımadığımız, dışarıdan gelmiş olan profesyonel devrimcilerin çatışma alanı gibiydi.

Devrimci Yol’un bizim bölge sorumlusu bu çatışmada diz kapağından vurulmuş, tedaviye gitmişti. Kamburdu, şimdi topal da olmuştu...

Bugün o arkadaşın adını söyle deseler anımsamam bile. Siyasal’da okuyan, atanmış bir öğrenci olduğunu bilirdik. Gözü kara, üzerine düşeni yapan, özverili bir insandı, devrimcilik buydu, bizim için örnek bir insandı... Zaten dışarıdan gelenlerin takma isimleri olurdu, bizlerin olmazdı!

O zamanlar bilmiyordum ama bugünden söyleyebilirim 12 Eylül’e günler kalmıştı...

Mahallede bir şeylerin doğru gitmediğini hepimiz biliyorduk, hissediyorduk.

Devrimciler evlerden sokağa çıkmış ama evlere giremez olmuştu. Örgüt evlerinde yaşar hâlde, toplumdan izole olmuş gibiydiler.

Kurtuluş-Devrimci Yol çatışması bittikten sonra Devrimci Yol’un Makine Kimya Enstitüsü’nün maske fabrikasının tepeliklerinde bir gösteri yapacağı bilgisi gelmiş, Şafaktepe’den orası çok iyi görülüyordu.

Oraya gittik.

Bizim yoldaşlarımızı izleyecektik!

Gittik, yeni ellerine aldıkları “Kalaşnikoflar” ile bir şov yapmışlardı.

Havaya ateş edilen, askeri disipline uygun bir gerilla gösterisi... Şehir gerillasının somut hâli orada sergileniyordu.

Güven veriliyordu.

Düşmana gözdağı!

Zaten o gösteriden kısa süre sonra bir sabah olan 12 Eylül günü marşları ile ayağa kalkmıştık.

Bir şeyler olmuştu...

Darbeci generaller bildiri okuyor, anarşinin kökünü kazımaya geldiklerini ilan ediyorlar; sokağa inmeyen asker sokakları tutmuştu.

Evde olan ne kadar siyasi içerik varsa sobalarda yanmaya başlamıştı bile.

O örgüt evleri hemen boşaltılmış, yer değiştirmeler olmuştu.

Ankara sessizce gelmekte olana hazırlanıyordu.

Direniş olmuyor değildi.

Kızılay’da bırakılan kutular, afişler...

Bizim sokağı merak eden faşistlerin geçişi olmuş, askerlerin gölgesi ile sokağımızdan geçerken bize nefret dolu gözlerle bakmışlardı.

Birçok şey için artık çok geçti.

Hiç tanımadığımız, vize almak için gelen devrimciler vize alana kadar bizde misafir oluyordu.

Sessizce gelip gittiler. Her örgütten misafirimiz olmuştu, bu sayede 12 Eylül öncesi kurulamayan birlik misafirlik ile kurulmuştu.

Sahipsizlerdi, sahiplenen evlere de sahip çıkıyorlardı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta itirafçı çıkmadı.

Çok şanslıyız, bizim sokakta misafir olup gidenler bizden hiç bahsetmediler.

Çok şanslıyız, biz işkence merkezlerine girmedik. Acıları, haykırışlarını duyduk; çaresizce, uzaktan, elimizde ne geliyorsa onlara vermeye çalıştık.

Tanıdık avukatlar, boş ev aramalar hep bu sürecin ürünüydü.

12 Eylül işkence demektir.

12 Eylül, ölüm haberlerinin haber bültenlerinde sürekli tekrarlanması demektir.

Halı, kilim içine sarılı, Samsun Asfaltı’na bırakılan devrimcilerin sessizliği...

Ölümler peş peşe geliyordu ama çoğunu biz başka isimlerle bilirken haber bültenlerinde gerçek isimleri geçiyordu. Fotoğrafı yayınlanırsa tanıyorduk.

Sessizce izlerken, sessizce biz de o sokaktan taşındık.

12 Eylül yeni bir süreci başlatmıştı.

Bir darbe oldu, bütün hayatımız bir daha geri dönmemek üzere değişmişti.

https://galatagazete.blogspot.com/2026/09/dergiler-yanarken.html


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.