Galata Gazete


26 Mart 2022 Cumartesi

Perde arası…

Perde arası…

 

Çocuktum, köyde yaşam gaz lambası ve çıra arasında bir zaman çizelgesi gibiydi. Bizim için gün kararınca havayı aydınlatan ay ışığı ve gaz lambasıdır. Fakirlik vardı. Gaz da öyle kolay kolay ha deyince alınan bir şey değildi. Hafta bir gidilen kasabadaki pazar bizim için bulunmaz nimetti. “Köyden indim şehre” derler ama biz köyden inince kasabaya sonu başı olmayan insan kalabalığına geldiğimizi düşünürdük… Köyde yaşam hiç değişmez, zaman durmuş gibi gelirdi, hele mevsim bir de kışsa, kasabaya gidişlerde olmazdı. Kar izin verdiği zaman, kardelenler kardan başını çıkardığı an “seyahat etme özgürlüğüne” kavuşmuş gibi sevinirdik.

 

Fırtınada, yağmurda, güneşte, ayazda yollarda olmak demek zamanın hareket ettiğini anlamak anlamına gelirdi. Zaman akardı, köyde yaşayanlar için zamanın akışı ölümler ve doğumlar demekti. Köyde biri ölünce hepimizin kara kaderi önümüze serilir, bilinçli bilinçsiz zamanın akışına hayıflanırdık. Eskiden bugün ki gibi yaşlı insanlar yoktu, 35’ine gelen çok yaşlı sayılır, saçından ak, alnından çizgi eksik olmazdı. Tendeki ayaz yanığı gerçek ten rengini yok etmişti…

 

Köyde olanlar için damın üstüne çıkıp geceleri gökyüzüne bakmak kadar büyük bir zevk yoktur. Gök hareket eder, bulutların hızına gözümüzü alıştırdığımızda arkasında olan yıldızlara dalardık…

 

Bir yanar bir söner, sanki dünyada yaşayanlara göz kırpar dururlardı…

 

Zaman, uzakta yanan bir ışık gibidir.

 

Bizim için ışık, zaman demektir… Bizim için o ışık, uzaktaki yaşamı temsil ederdi. Bilmezdik o zamanlar o ışıkların kaynağı çoktan öldüğünü, meğer biz tarihe bakarmışız…

 

Ölmüş olanın ışığı bize oyun gibi gelirdi…

 

Işıklar içinde bir yol çizerdik, büyük ayı, tavşan… Uydururduk uzak diyarları ama hiç birimiz bilmezdik, askerden dönenlerin anlattığı hikayeler dışında, bizim için uzak yoktu, uzak kasabanın içinde kaybolmak anlamına gelirdi…

 

Pınar Çekirge’nin kitaplarını okurken hep akıma köy yaşamım ve yıldızlar gelir. Yanıp sönen ışık demetleri…

 

Sonsuzluk içinde ışığın hareketi…

 

Kelimeler içinde yaşayanlar meğer çoktan ölmüşler, onlardan Pınar’a kalan hayran veren anıları.

 

Pınar Çekirge, her sanatçıya aslında hayrandır, yeri doldurulamayacak büyük sanatçılar. Sahne tozuna bulanmış, “rolün büyüğü küçüğü olmaz” diyenlerdir… Her yazı bitiminde aslında öldüğü ile gerçeği ile karşılaşırız, meğer o anlatılan yıldız yılar önce ölmüş, ışığı bugün bize yanıp sönen ışık olarak gelmesidir…

 

Biz, damda değiliz Pınar’ın satırları arasında, sahnenin önünde bulunan kırmızı koltuktayız. Yani seyirci koltuğu. Pınar, küçük yaşlardan itibaren annesinin babasının elini tutarak gitmeye başlamış tiyatroya, hala gidiyor, şimdilerde elini tutan var mıdır bilemiyorum ama onun eli kalem tutuyor, durmadan not alıyor, hayranlıkla izlediği oyuncu hakkında…

 

Kitabı okurken bazı kelimelere takılıyorum; “rolün büyüğü küçüğü olmaz”! Bana göre olur, elbette olur ki rol dağılımı yapılırken ona göre de emek ücreti belirlenir, küçük rolde olanlara düşük ücret, büyük rolde olanlara hatırı olan bir ücret… Kısaca rolün büyüğü ve küçüklüğünü belirleyen ücrettir. Seyirci için, o ayrımın pek önemi yok diyemem, onlar içinde önemlidir. Popüler olanın rolü ile popüler olmayanın rolü denk değildir. Seyircinin bir bölümü oyunu izlemeye değil, popüler olanı oyuncuyu görmeye ve sahnede her boyutu ile ona hayran hayran bakmaya gider, izlemez, sadece kafasındaki şablona uygun hareketler bekler… Sinemadan, dizilerden, ekranda olan yarışma programlarından… popüler olan bir oyuncu sahnede rol alıyorsa, onun gişesi sorun oluşturmaz, aksine bereket oluşturur. Kim için, elbette tiyatro sahibi için…

 

Eskiden tiyatroların (özel olan) sahibi tiyatrocular arasından çıkardı. Şimdi ise tiyatroların sahipleri, sahibi olmazsa da büyük sponsoru iş adamlarımdan ve şirketlerden oluşmaya başlaması bir dönüşümü işaret eder, çünkü tiyatro aynı zamanda vergiden düşülen, reklam getirisi olan bir popüler kültürün “sanat” halinin yansımasıdır…

 

Tiyatrocu olan bir tiyatro sahibi, tiyatro oyununda kendisini genelde yan rollerde konumlandırır, çünkü sahip olanın sahneden olan görevi dışında başka görevi vardır. Gişe ile ilgilenmek, oyuncuların ve sahne giderlerinin karşılanması… Her birey her şey ile ilgilenmez, ilgilenmeye kalkarsa da zaten yetişemez, verimli olamaz, o yüzden tiyatroda olduğu gibi hayat içindeki roller ve görevlerde önceden belirlenmeli ve ona göre davranılmalıdır.

 

Bir oyuncu için gişenin pek önemi yoktur, gelen ve gidenden bilgisi olmaz ama fikri olur… Çünkü gelirler ve giderler işletene ait bilgilerdir ve o bilgilerin oyunculara yansıtması sadece zarar durumunda olur… Kısaca tiyatro özel işletmeler olunca sorunların önemli bölümü ekonomiktir, en düşük maliyet ile en üst verimi elde etmeyi hesaplar ve oyunlarını da, sahne, kostüm, dekor vb tiyatronun vazgeçilmezleri de ona göre planlanır, en pratik, en taşınır, en az masrafı olandır… Oyuncuların bir bölümü sahneyi düzenler, bir ortaklaşma vardır, fakat şehir ve devlet tiyatrolarında öyle değildir, çünkü oralarda işler daha farklı ilişkiler ağı içinde oluşur.

 

Parayı verenin “kültür politikası”na uygun oyunlar sahneye konur. Zamanı gelir ete süte dokunmayan, ne bugünü, ne yarını eleştiren, geçmişe duyulan özlemlerin bol bol sergilendiği ya da tiyatro tarihinde klasik olmuş, binlerce defa sahneye konmuş, oyuncu ve yönetmen değiştirilerek yeniden yorumlanarak (gerek olursa bazı bölümleri çıkarılarak) sahneye konulması seçilir. Ne kadar apolitik oyun sahneye konuluyorsa, o dönemde/ zaman diliminde baskı o kadar şiddetlidir, sansür kılıcı herkesin başının üzerindedir…  Sansürün olduğu yerde sahneden güncele dair söylemler azalır, risklidir, çünkü işten atılma riski daha önce işten atılanların başından geçenler her oyuncunun gözü önünde olmuştur…

 

Ekmek söz konusu olunca demokrasi, özgürlük gibi kavramlar çalıştığın yerde değil de özel hayat içinde olur ama sahnede üstü örtülü olarak dolaylı anlatımların içinde satır aralarında gizli bir şekilde yerini alır…

 

Pınar Çekirge’nin son kitabı “Perde Akası” elime geçtiğinden bu yana masamın bir yanında durdu, çünkü daha önce bana hediye edilmiş kitapları okuyordum, onlar hakkında da yazılar yazacağım elbette, gerçi bir çok köşe yazım içinde onlardan alıntılar yaptım, fakat kitabın geneli üzerine düşüncemi yazacağım.

 

Okunan her satırın arkasında notlar kalıyor, notlar bazen bir yazıya dönüşüyor, bazen bir sohbet içinde cümleye…

 

Pınar Çekirge çok şanslı, çünkü köşeye yazdığı yazıları kitap haline geliyor ve okuyucusuna ulaşıyor, geleceğe bırakılan notlardır. Unutulan, unutturulan, ışığı yanıp sönerken bize göz kırpanların uzaktan gelen bir selamlamasıdır. Pınar, kendi penceresinden ya da damından göğe bakarak yazıyor, elbette adını andığı oyuncular hakkında geniş bir bilgi vermiyor, sadece Pınar’a yansıyanı okuyoruz, okurken bazen bende diyorum, bazen tanımıyorum, demek böyle biri de varmış… İyi ki yazmış, not almış, onun sayesinde gökyüzünde yaşayan yıldızlardan haberim oluyor…

 

Şimdi diyeceksiniz ki Pınar’ın neden sadece ön ismini yazıyorsun, açıklayayım; o benim kırk yıllık olmasa da kahvesini içtiğimden dolayı olsa kırk yoldan fazla arkadaşım olarak kalacak, o yüzden senede bir buluşup, o kırk yılı uzatıyoruz!.. Kitapta beni rahatsız eden tek şey var, yazdığı yazıların tarihi yok, keşke olsaydı, çünkü zamanlardan bahsederken boşlukta kalıyor, okurken bana hak vereceksiniz, çünkü anlattığı oyuncu “on yıl önce hayata gözlerini yumdu” derken o “on yıl” neye göre hesaplanacak? Bu arada kitap tek Pınar Çekirge’nin yazılarından oluşmuyor, her ne kadar yazar Pınar Çekirge olsa da, o çok sevdiği dostlarını da kitaba dahil etmiş, onlardan bölümler alarak kitabını daha da zenginleştirmiş…

 

Büyük olasılıkla yakında yeni bir kitabı gelecek, o yüzden yazıyı fazla uzatmadan burada noktalayayım. İyi ki Pınar’ı tanımışım, tanımasaydım belki bu kitabı alıp okumayacaktım, çünkü o kadar çok kitap yayınlanıyor ki, bir çok değerli eseri gözümüzün önünde olsa da okuyamadan geçiyoruz… 

 

Tarih bize hala göz kırpıyor, o ışıkların farkına Pınar gibi dostlarımızın yazdığı kitaplar sayesinde öğreniyoruz. İyi ki yazmış…

 

İsmail Cem Özkan

 

Pınar Çekirge

Perde Arası

Kanon Yayınları, Şubat 2022

ISBN: 978 -605- 70879-8-0


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.