Galata Gazete


28 Haziran 2022 Salı

Giden gidiyor ya bıraktıkları…

Giden gidiyor ya bıraktıkları…


Cüneyt Arkın, siyaset üstünde kalmayı çok istedi ama hep siyasetin ve sistemin ihtiyaç duyduğu yerin ortasında durdu.

Bir sanatçı bu dünyadan ayrılınca yaptıklarından daha çok yaşadığı ilişkileri ile gündeme gelir, dedikodu mahiyetinde yapılan bu anekdotlar aslında tercihleri de belirler. Şimdi sistemin en çok kullandığı, en çok da ciddiye almadı, gerek gördüğünde öne çıkarıp, gerek gördüğünde unuttuğu bir sinema aşığının hayatı aslında ibretlik bir hikayedir ve kimse onun hayatını gerektiği gibi işleyemeyecek, çünkü ya kahraman vardır ya da öteki mahallenin çocuğu, yani unut gitsin!

Bir sinema aşığı mesleğini bertaraf edip, beyaz perdenin tılsımı içinde hayatını kazanmaya çalışması ve o tercihi ile hayatına biçim vermesi anlaşılır bir şeydir, çünkü sinema bir tutkudur. Zamanın ruhu sinemeden geçer, artist olmak için İstanbul’un Yeşilçam denen yerine gelip, orada kaybolanlar, bir film uğuruna kızlığını, oğlanlığını artist yolunda feda etmeler. Tutunanlar ve tutunamayanlar..

Bir dönem yapılan yarışmalar ile belirlenirdi kimin artist olacağı, çünkü yarışma artistlerin bir anlamda ilk tanıtımı, ilk podyumu olarak da görebiliriz, çünkü orada başlayan yürüyüş, dört yoncanın biri ile film karesinde yer almak anlamına gelirdi. Yakışıklı, vücudu yerinde olan, dişleri düzgün, güzel bakan, hani köyde kızın yüreğini hoplatacak bir erkek! Çünkü sinema sektörü ki henüz tam oluşmamıştı ama başlangıcında bile sinemanın para işi olduğu, yatırılan paranın mutlaka dönmesi gerektiği bilinirdi... Para nasıl dönecek, izleyicinin açık hava sinemalarını doldurması ile... Ülke değişiyordu, yollar yapılıyor, batı medeniyeti diye sunulan tüketim alışkanlıkları henüz ülkemizin sınırlarından yeni yeni giriyordu. Ulus devleti yaratılmıştı ama halk bundan ne kadar haberi vardı? Sinema bir propaganda aracı olduğu ve halka söylemek istediğini beyaz perde aracılığı ile ister direkt ister dolaylı söyleme aracıydı. Bir propaganda aracının sanat haine dönüşmesi iç içe geçmiştir. Birini diğerinden ayırmak çok zordur, çünkü sonuçta sermayenin istediği ve sermayenin çıkarına uygun bir araçtı ve o aracı devlet istediği gibi kontrol ediyor ve istediği gibi yönlendirecekti, parayı veren istediğini yaptırdığı bir beyaz perde efsanesi…

Artistlerin niyetleri, duruşları, hayallerinin dışında yaşanır beyaz perdenin üzerinde gösterilen öyküler… Her senaryo sonuçta bir öyküdür, öyküsü iyi olmayanın da alıcısı vardır, çünkü her gösterilen mesaj vermeden de sisteme uygun bir insanın yetiştirilmesi için eğitim aracıdır... Sinemayı bir propaganda ve eğitim aracı görünce, her ulus devletinde bir sinema sanayisi olması kaçınılmazdır. Çünkü sinema küresel bir dili içinde barındırır… Sessiz filmin ilk kahramanı Charlie Chaplin’dir, onun başarısı aslında sinemanın kaderini de belirlemiştir… Ondan sonra sinemanın dili öyle bir değişmiştir ki, başlangıcından bugüne kadar muhteşem bir teknoloji ilerlemeyi izleyebiliriz, fakat teknoloji her ne kadar ilerlerde ilerlesin öykü üzerine oturur sinema ve öykülerde sistemin ihtiyacına cevap veren bir dil ile yazılmıştır. Karşı gibi yapılan filmlerde içeriği iyi incelenirse sisteme hizmet ettiğini yakalayabiliriz, propagandanın karşı hali de propagandaya hizmet etmektedir…



Cüneyt Arkın bir çizgi kahramanın beyaz perdeye uyarlaması ile sinema içinde bir kimliğe bürünmüştür. Ulus devletin ihtiyacı olan kahramanlar çizgi romanda yaratılmış, popüler bir hal alınca kaçınılmaz olarak beyaz perdeye uyarlanmıştır… Teknik aksilikler, yetersiz ekipmanlar Cüneyt arkın efsanesinin oluşumunda fazla bir etkisi olmamıştır, çünkü seyirci görmek istediğini beyaz perde de görüyor ve onun yarattığı bir hayal dünyası içinde günlük konuşmasını belirler konuma gelmiştir. Çocuklar beyaz perde de gördüğü artist olmak için oyunlarını bile değiştirmiştir, çocuk çeteleri için yaratılan kahraman paylaşımı anlamına gelmiştir, döven, uçan, haksızlığa uğrayana yardım eden, tecavüze uğrayanı kurtarıp, evlenen kahramanlar! Uluslaşma sürecimizin en geniş kesime ulaşan aracıdır sineme, o kadar ki eşek, katır sırtında yolu olmayan köylere kadar gider ve beyaz perde kurulur... Tiyatro bile olmayan yere beyaz perde asılır ve korsan gösterimler, çöpe giden filmlerden oluşmuş yeni filmler bile gösterilir! Yeter ki çocuğun, yetişkinin hayalindeki artistin görüntüsü perdede olsun, öyküye bile ihtiyaç yoktur!

Cüneyt Arkın bir tarih çizgi içinde beyaz perdede buluşmuştur. Tıp eğitimi almış ama gönlü perdedir. Bir yönetmen ile tanıştı hayatı değişti, her ne kadar artist dergisinin artist adayı olarak duyurulmuş olsa da yönetmendir belirleyici. Beyaz perde atılan adım, jöndür, kendisine uygun film mutlaka bulunacaktır. Zaman geçer ve bulunur da, her artistin bir rolü vardır ve o rolü bir gün oynayacak ve para getirirse eğer o rol üzerine yapışır ve devam eder! “Türkün Gücü” sembolü olur! Bir çizgiden kahraman dünyaya bedeldir, kara lakabı takılır, siyasetin Karaoğlan efsanesi birden sinemada oluşturulur. Siyasetten, günlük çekişmeden uzak değildir sinema, çünkü devletin ihtiyaç duyduğu siyaset insanı gibi, sinemada artistler devletin ihtiyacı varır ve ihtiyaca cevap veren bir gecekondu görünümlü bir sanayisi vardır… Artistler arasında rekabeti varmış gibi haberler yaptırılır, artistlerin yaşamı magazin dünyasının vazgeçilmezi olmuştur. Evlilikler, ayrılıklar, ayağa düşen dedikodular…

Cüneyt Arkın denilince ister istemez Kahramanmaraş katliamı konusuna geliniyor. Artist her seyirciye ulaşan filmler yaparken, bazen yaptıkları amacının dışına düşer, propaganda aracının parçası olur… Hem sağa, hem sola seslenen filmler kimin kullanacağına bağlı olarak anlamlar değişir. Faşist saldırıların arttığı süreçte devrimcilerin savunmada olduğu anlarda yeşil çam her iki tarafa seslenen filmler yapmıştır, üstelik her iki tarafından seveceği artist olması gereklidir. Çünkü hiçbir seyircisini kaybetmek istemez… Hem işçi sınıfını anlatan filmde oynar, hem de faşistlerin ruhuna hitap eden filmde… Maraş katliamı bir sinemadan Alevilerin yerleşim yerine doğru akan bir faşist saldırının ilk adımı olur... Gerçi daha önceden hazırlanmış bir ortamın, ateşi bir söylenti ile verilir. Katliam ile sinemada gösterilen filmin direkt bir ilişkisi yoktur ama toplu gösterimi yapan dönemin ülkü ocakları adı altında örgütlenen kontrgerillanın 12 Eylül’e gidiş için kıvılcımın çaktığı yerdir. Cinayetler katliam boyutunu alacaktır, cepheleşmede taraflar netlik kazanması ve solun yükselişi önlenecektir… Amaç ve hedef yönünde kontrgerilla istediğini alacaktır, sinema bir araç olarak kullanılmıştır…

Cüneyt Arkın oyuncu gözü ile değerlendirilirse iyi bir oyuncu mudur? Elbette değildir, piyasa içinde pişmiş, yönetmenin istediği görüntüyü vermiştir ama oyuncu olarak kabul edebilir miyiz? Elbette kabul edeceğiz, çünkü oynamış, ekmeğini ondan kazanmıştır, fakat göreceli olan kavram ortaya gelir, her ne kadar göreceli olsa da bazı kriterleri göz önüne alırsanız nitelik kavramı içinde “iyi” bir oyuncu olmadığını söyleyebiliriz, ama istenileni vermiş değerli bir oyuncudur… Sinema tarihimiz içinde önemli bir yeri vardır, her ne kadar çekildiği dönemde görülmeyen aksilikler bugün mizah dünyamızın vazgeçilmez kaynağı olmayı sürdürür…

Bu dünyadan bir doktor eğitimi almış ama artist olmayı seçmiş bir oyuncu geçti, iyisi, kötüsü ile ve de anıları ile birlikte… Onu en son sahnede görmüştüm, sahneye / beyaz perdeye bırakıp gitti görüntüsünü…

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.