Bayrak, Eşitlik ve Görünme İhtiyacı
Siz hiç camisi olan köylere gittiniz mi? Azınlık olmayacak;
yani Çerkes, Kürt, Abhaz, Gürcü, Arnavut… O köylerde dikkatinizi belki
çekmemiştir ama kocaman bayraklar asılı değildir. Okulların camında — varsa
eğer — çocukların yaptığı bayraklar ve kâğıttan kesmeler vardır. Başka yerde,
kahvehanede ya da sokak ortasında öyle bayrak falan göremezsiniz. Bayrak yerine
bir Osmanlı paşasının ya da yörede yaşamış geçmişin kahramanlarının resimleri
asılıdır. Bol bol da Turizm Bakanlığının geçmişte bastığı afişlerle
karşılaşırsınız.
Şimdi bir de Kürt, Laz, Alevi köylerine gidin; olmadık yerde
bayrak görürsünüz. Balkonunda, tarlanın ortasına yapılmış kulübede, duvarda,
tel örgüde… Her yerde bayrak vardır. Sadece Alevi, Laz, Kürt köylerinde değil
elbette; kökeni Türk olmayan ama kendisini Türk olarak tanımlayan azınlıkların
köylerinde, evlerinde ve yaşam alanlarında da bayrak bolca karşınıza çıkar.
Bazılarında Atatürk resmi, bayrağa iliştirilmiş hâlde durur.
Çoğu zaman bu bayraklar para verilerek satın alınmaz.
Belediyeler ve başkan adayları tarafından ücretsiz dağıtılır. Neden derseniz,
“korku” kelimesi yetersiz kalır. Bu bir korku değil; “her ne kadar köken
itibarıyla sizden değiliz ama asıl Türk biziz” deme ihtiyacıdır. Bayrak, tam da
bu cümlenin yerine asılır.
Zaman içinde o bayraklı köylerde Alevi Sünnileşir; Laz,
Arap, Kürt, Gürcü, Abhaz, Arnavut Türkleşir. Hatta Türk milliyetçisi partilerin
en sadık tabanlarından biri hâline gelirler. Kendilerini “asıl Türkler” olarak
konumlandırır, Ergenekon anlatısına bağlarlar. Köklerinin oradan geldiğine
inanırlar; dilleri farklıdır ama Türkçeyi de biraz şiveli konuşurlar.
Bu nedenle onların Türklüğünü sorgulamak bir onur
meselesidir. Sanki namusuna küfretmişsiniz gibi tepki verirler. Haşa, bir
azınlığa sakın “sen Türk değilsin” demeyin. Çünkü onların gözünde eşit olmak,
eşit vatandaşlıktan yararlanmak, insan haklarından faydalanmak Türk olmaktan
geçer. Türk olduğunuzda her şeyden eşit yararlanırsınız; yalnızca memurluk
sınavlarında, mülakatlarda eşitlik biraz askıya alınır.
O yüzden “eşit vatandaşlık”tan, “ana dilde eğitim”den söz
edenlerden uzak durmak öğütlenir. Onlar bölücüdür. Vatan tektir, bayrak tektir,
dil tektir, kültür tektir, ibadet tektir. Lozan Antlaşması’nda azınlık diye bir
şey yazılmıştır ama artık çok az kalmışlardır. Kalanlar ya turistik mekânlara
dönüşmüş ya da müze ya da karakol olmuştur. Siz siz olun, hepimizin bu tek
bayrak altında eşit olmadığını sakın söylemeyin; çünkü eşitiz!
Ben ne zaman balkonunda ya da evinde bayrak asılı birini
görsem — şehit evleri hariç — o evde yaşayanların ya bir azınlık mensubu ya da
ötekileştirilmiş biri olduğunu düşünürüm. Arabasına Türk bayrağı asanlar
ayrıdır; bir de tuğra yapıştıranlar vardır. Onlar bu ülkenin gerçek sahibi
olduklarını düşündükleri için bayrak asmayı zul sayarlar. Çünkü bilirler:
Gerçek sahipler, bayrak asmakla Türk olunmadığını çoktan öğrenmiştir.
Birisi kendisini gizliyorsa, bu baskı altında kalmamak ve
ikinci sınıf vatandaş olduğunu hissetmemek içindir. İkinci sınıf olduğunu
hisseden için vatan sorgusu başlar ki, kimse bunu istemez. Dikkat ederseniz,
yurt dışına çıkmış ötekileştirilmişlerin önemli bir bölümü Türk bayrağı
tişörtleriyle, zafer işareti yaparak görünür olur. Sanki Türk lobisi adına
görevlendirilmiş bir kitlenin parçası gibidirler; Türklüğü ve devleti onlar
temsil eder yurt dışında.
Arabasına tuğra takanlar ise çoğu zaman Türklüğü değil, dini
temsil eder. Geleneksel yaşama bağlılık; yurt dışında sakal bırakan erkekler,
çarşaf içinde yaşamaya çalışan kadınlar, türbanlı öğrenciler üzerinden görünür
hâle gelir.
Peki, bu ülkenin gerçek sahipleri kimdir: Homojenliğin bir
parçası olduğunu sananlar mı, yoksa eşit olmadığı hâlde eşitmiş gibi davranmak
zorunda kalanlar mı?
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.