Birinci Dünya Savaşı’ndan Bugüne: Cihat Söyleminin Gerçek Gücü
İran’ın bugünkü görünümü bana Birinci Dünya Savaşı öncesi
Osmanlı Hanedanlığı’nı, hatta devletçiğini hatırlatıyor. Devletçik diyorum;
çünkü borç bataklığında, maliyesi bile kendi kontrolünde olmayan bir yapıdan
söz ediyoruz. Kendi parasını kontrol edemeyen, tefecilerin elinde oyuncak
olmuş; baskıdan, şiddetten, lider kaprislerinden, tarihin birikmiş öfkesinden,
halkların özgürlük taleplerinden ve toprak kaybından başka hiçbir kazanımı
olmayan bir yapıya devlet denir mi?
Hanedanın elinde tek koz kalmıştır: halifelik.
Halife, güya tüm İslam dünyasına hükmeder. Halife ne derse
ona inananlar, kendilerini ateşe, silaha atar; düşmana karşı İslam cihadını
başlatır. Halife kendisini çok büyük görür ama aslında bir cücedir.
Aynı zaman diliminde, diğer iki halifenin gücü karşısında da
etkisizdir. Onu öne çıkaran tek unsur Nakşibendi tarikatının büyüklüğüdür.
Nakşilerin merkezi Hindistan’dır ve kendisine destek oradan gelir. Afganistan,
Pakistan ve İran’daki Sünni kesim, Nakşibendi tarikatının yönlendirmesiyle
İstanbul’daki halifeye bağlıdır; fakat diğerlerinin umurunda bile değildir.
Osmanlı Hanedanlığı zaten İslam dünyası için değersizdir.
Buna rağmen halifedir. “Kutsal” denilen birkaç emanet
Mısır’dan alınarak İstanbul’a taşınmıştır. Taşıma usulüyle halifelik yüzlerce
yıldır Osmanlı’nın elindedir; fakat halifelik gücüyle elde edilmiş somut bir
başarı yoktur. Gerçi birkaç kandil günü, İslam dininin Osmanlı topraklarında
bir gelenek hâline getirilmeye çalışılmıştır; ama Nakşilerin bir bölümü dışında
bunu da önemseyen olmamıştır.
Kandil geceleri İstanbul için değerli olmuş; her yere
kondurulan camilerle İstanbul’da ayaklanmaların önüne geçilmiştir. Kandil
geceleri, Yeniçerilerin gücüne karşı kullanılan stratejik bir uygulamaya
dönüşmüştür. Sonuçta Osmanlı ne Bektaşi’dir ne de başka bir mezhep. Nakşibendi
tarikatının Hanefi Müslümanlığıdır; Şafileri de yanına almış bir Sünni İslam
sentezidir.
Halifenin bir kurum olarak gücü ortadadır; fakat elindeki
son kozu Birinci Dünya Savaşı’nda tehdit olarak kullanmıştır. Hindistan’ın
efendisi olan İngiliz emperyalizmine karşı cihat silahını ortaya sürmüştür.
Peki İngilizler ne yapmıştır?
Çanakkale’ye çıkarma yapmışlardır; amaç, Rus Çarı’na yardım
etmek ve onu iktidarda tutmaktır. Ancak geç kalınmıştır. Yardım hareketi
Rusya’daki devrimi engelleyememiştir. Rusya, Almanya lehine savaştan
çekilecektir. Yani Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus Devrimi’nin etkisi,
halifenin cihat çağrısından çok daha belirleyici olmuştur.
Tarihte belirleyici olan çağrının büyüklüğü değil, çağrıyı
taşıyacak maddi–siyasi zemindir.
Bugün Şii İran da cihat çağrısı yapma tehdidini
kullanmaktadır.
Peki İran cihadının ateşi ne kadardır?
Hintli Müslümanların Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya
karşı İngiliz askeri olarak savaşması kadar etkilidir. Tek etkisi, Nakşibendi
tarikatının para toplayıp Osmanlı Hanedanı’nın devamcısı olan Kemalist devrime
maddi yardım yapması olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı tecrübesiyle bakarsanız, İran’ın
kâğıttan bir aslan olduğunu görürsünüz. Küçük bir dokunuşla içinde yalnızca
küçük bir Pers devletçiği kalabilir. Yani onların Misak-ı Millî’si Pers
toprakları kadardır.
Tarih birçok şeyi anlatır; ama ona bakmayı bilmeyenler,
“güçlü İran’ın bölgeyi ateş topuna çevireceği” hayalini görür. Bizans ateşi
denizi ne kadar yakmışsa, İran ateşi de Ortadoğu’yu o kadar yakar.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.