Sahneye Sığmayan Ölüler
Sahneye adım attığım anda, kelimelerin hayat bulduğu yeri
gördüm: tiyatro, bir anlamda. Nikolay Gogol’un Ölü Canlarını kabare olarak
izledim; son sözümü baştan söyleyeyim: İmgeleri, müzik seçimi, dans ve koro
kullanımıyla zengin bir sahne dili kuran bu yapımı beğendim. Sahnede bir Slav
rüzgârı esti; o esinti bizi sınırların öte yakasına taşıdı. Ancak izlediğim
Mecidiyeköy Devlet Tiyatrosu sahnesi, bu kalabalık ve hareketli rejiyi
taşımakta yetersiz kaldığı için oyun seyirciye tam ulaşamadı.
Komedi, kara mizah ya da çağdaş kabare olarak
adlandırabileceğimiz bu yorum, açıkça büyük sahnelerin ve geniş salonların
oyunudur. Dar mekânda koro ve dans düzeni sıkışmış; bu sıkışıklık enerjiyi
düşürmüştü. Belki de yönetmen, sahnenin fiziksel imkânlarına göre oyuncu
trafiğini yeniden düzenleyerek bazı bölümlerde kadroyu daraltabilir, sahne
arkasında bir denge kurarak yoğunluğu daha kontrollü biçimde dağıtabilirdi.
Oyun iki perdeden oluşuyor ve örgüsü, bugün yaşadığımız
sorunlardan pek de uzak değil. Yönetmen tercihini maskelerden yana kullanmış:
Parayla uğraşanlar — köy ağaları, zenginler, bürokratlar; işi gücü paradan
geçen herkes — maskeli; vergisini veren, emeğiyle geçinen kesim ise maskesiz.
Maske burada yalnızca estetik bir araç değil, sınıfsal bir simge. Oyuncunun
yüzünü silerek bireysel kimliği geri çekerken, para sahiplerini tek bir
evrensel tipe dönüştürüyor. Böylece maskeliler, emeğin üzerinden geçinen ve
sistemin içinde asalakça var olan bir sınıf olarak belirginleşiyor.
Bir kredi almak için verilen rüşvet, Çiçikov’un gözünde
ışıklar patlatır! Çiçikov, bir gün bankadan kredi çekerken rüşvetin işleyişine
tanık olur ve “olmaz”ın “olur”a dönüştüğünü görür. Devlet kayıtlarında ölü
görünmeyen her insan istatistiksel olarak önemlidir.
Herkes sahtekârlığı bilir ama bilmezden gelir. Önemli olan
yasalara uymaktır. Yasalardaki açıklıklar her zaman devlet çarkının içinde
olanlar için bir gelir kaynağıdır. Bu kaynak, çürümekte olan toplumlarda daha
da artar. Toplum çürürken, kurumlarda rüşvet ve usulsüzlükler göze batmaktan
çıkar; yasal boşluklar çürümekte olan toplumlarda gelir kapısına dönüşür.
Çiçikov da bu düzeni kendi lehine çevirerek, ölü canların
kayıtlarını toplayıp rüşvet yoluyla emek harcamadan kazanç sağlamayı ve sınıf
atlamayı amaç edinir.
Rusya o dönemde toprak ağalarıyla meşhurdur. Yanlarında
çalışan köylülerin vergilerini de toprak sahipleri devlete vermekle
mükelleftir. Çiçikov bunu bildiği için Rusya’nın bir şehrine gider ve valiyi
ziyaret ederek çevredeki zengin toprak ağalarının isimlerini alır. Artık
geriye, ölü insanların kayıtlarını almak kalmıştır. Tek tek ziyaretlerde
bulunur ve insanı alınıp satılan bir rakama dönüştürür. Toprak sahipleri,
kapısını çalan birinin bu akıl almaz önerisi karşısında elbette şaşkına döner;
ama karşılarındaki ciddidir. Sonuçta hepsi, birkaç rubleye ölülerin kayıtlarını
satar ya da hediye eder. Böylece devlete vermekle yükümlü oldukları vergi
yükünden kurtulmuş olurlar.
“Madem ki kabaredeyiz, her şey normaldir” söylemi oyunun
başından itibaren seyirciye verilir. Kukla insanlar ya da kukla hareketleri
yapan koro, bir anlamda seyirciye bunun bugünden alınmış somut bir olay değil,
masalımsı bir tatla romanın uyarlanması olduğunu vurgular. Oyuncular zaman
zaman kukla, zaman zaman gerçek; ama kimliksiz, kariyeri belirli tiplerden
oluşur.
Olay örgüsünde dramaturg Şafak Eruyar ile yönetmen Vladlen
Aleksandrov’un ortak emeği görülüyor. Oyun yeniden kurgulanmış; içeriği
korunarak çağdaş bir dokunuş yapılmış ve günümüze dair göndermeler görünür hâle
gelmiş.
Çağdaş tiyatro projeksiyonsuz olmazdı elbette! Sahneyi
çevreleyen perdeler var; her perdeye bölümle ilgili soyut görüntüler yansıtılıyor.
Çoğu görüntünün oyunla bağlantısını düşündüm ama kuramadım; yine de yönetmenin
bir bildiği vardır diye düşündüm. Ortada yuvarlak bir platform var; üç demirle
sanki bir çadır kurulacak gibi yerleştirilmiş iskeleti var. Bu iskelet oyunda
önemli bir işlev üstleniyor.
Bu oyun geniş sahneler için düşünülmüş. İzlediğim sahne dar
olunca, dekor yerleştirilmiş olsa da oyuncuların hareket alanı oldukça
daralmıştı. O kıyafetlerle oyuncular, seyirciden uzak; seyirciyi sahneye
taşımaktan uzak bir etki oluşmuş. Sahnenin fiziksel koşulları, hareketleri ve
dansları da etkilemiş. Tasarıma sadık kalacak şekilde, oyuncunun dar alanda
verilen görevleri gerçekleştirmeye uğraşmasının zorluklarını sahneye bakarak
gördüm!
Sahnedeki dekor, kıyafetler, ışık, müzik ve koreografi
tasarımını beğendim; fakat bu oyunun bu kadar ince düşünülmüş tasarımları,
seyirciye taşıyamayan fiziksel sahne boyutu… Sahnede hareket eden çok şey
vardı, hareketleri izlemek sanıldığı gibi kolay olmadı.
Bütün oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yaptı, bu
apaçık. Hele Çiçikov’un her daim sarhoş ve tir tir titreyen uşağı Petruşka’yı
canlandıran Onur Camcı, bana kalırsa bir yerlerden ödül almayı hak ediyor.
Çiçikov’u sahneye taşıyan usta oyuncu Ünsal Coşar, oyunun
ruhunu yönetmenin arzusuna uygun biçimde vermiş. Üzerine düşen görevi, diğer
oyuncular gibi, başarıyla yerine getirmiş. Bu oyun büyük salonlarda görsel bir
şova dönüşebilir; ne yazık ki dar alanda usta oyuncular kendilerini ancak bu
kadar gösterebilmişler.
“Fakir hırsızlığa çıkınca ay akşamdan doğarmış.”
Son bölümde, ölü canları bilerek satanların ve aslında her
şeyin başından beri farkında olanların kamusal alanda kendilerini temize
çıkarma töreni seyirciye adeta hap gibi sunulmuş. “Biz bu hikâyeyi ördük, bir
bardakta fırtına çıkardık ve başa döndük” deniyor sanki. Zengin yine zengin
kalır; ağa yine ağa. Sınıf atlamaya çalışan ise girişimi ve başarısızlığıyla
toplumda alay konusu olur; sonunda da onun kadar cesur olmayanlar tarafından
linç edilir.
Sahtekârın aldattığı kadar, aldananların ya da aldanmış
görünenlerin de bu düzende kârlı çıkma niyeti zamanın her döneminde varlığını
korumuştur. Bu hikâye yalnızca bir döneme ait değildir; sistemsel çürümenin
olduğu her yerde benzer döngüler sürer. Sonuçta, sahtekâr kadar aldanmış
görünenlerin de bu düzenden pay alma niyeti vardır.
Ölü Canların kabare uyarlaması, sınıf, para ve iktidar
ilişkilerini keskin bir estetikle sahneye taşıyor. Ancak izlediğim temsil,
ironik biçimde başlıktaki gerçeği doğruladı: Bu ölüler sahneye sığmadı.
İsmail Cem Özkan
ÖLÜ CANLAR
Yazan: Nikolay Gogol
Çeviren: Hüseyin Mevsim
Oyunlaştıran & Yöneten: Vladlen Aleksandrov
Oyuncular:
Doruk Ordu, Batuhan Yalçın, Ünsal Coşar, Onur Camcı, Merve
Şeyma Zengin, Hüseyin Baylan, Ahenk Demir, Melis Alpman, Gökhan Yıldırım, Kağan
Tekin, Gökhan Eroğlu, Cem Balcı, Zeynep Aytek, Müge Sefercioğlu, Sevgi
Tanrıverdi, Tolga Kortunay, İpek Gülbir, Ece Sarıçoban
Koro:
Ayla Baki Yücesoy, Sevinç Erol, Ece Sarıçoban, Deniz
Danışoğlu, Özge Aktaş, İpek Gülbir, Eda Ateş, Ezgi Erdilek Saklanmaz, Aysel Kara,
Hande Aker, Gizem Genç Aydın
Dekor & Kostüm Tasarımı: Nadya Vasileva Kovachoska
Işık Tasarımı: Önder Ay
Müzik: Burçak Çöllü
Koreografi: Pınar Ataer
Görsel Tasarım: R. Onur Duru
Dramaturg: Şafak Eruyar
Şarkı Sözü: Nadya Vasileva Kovachoska, Darko Kovachoski
Kukla ve Mask Tasarımı: Darko Kovachoski
Korrepetitör: Dolunay Pircioğlu
Yönetmen Yardımcıları: Ahenk Demir, Sevgi Tanrıverdi
Asistanlar: Ece Sarıçoban, Alp Ünsal, Tuğçe Aksum
Sahne Amiri: İhsan Ata
Kondüvit: Emrah Tırsi
Işık Kumanda: Hakan Çağlı, Kaan Eman
Suflöz: Şeyda Pektok Ata
Dekor Sorumlusu: Tolukan Uçar
Aksesuar Sorumlusu: Hüseyin Baş
Kadın Terzi: Raziye Öztürk
Erkek Terzi: Erkan Akarslan
Perukacı: Erkan Hekim, İbrahim Atmaca
Projeksiyon Kumanda: Onur Kaan Çelebi, Gökhan Gülçebi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.