Galata Gazete


26 Temmuz 2026 Pazar

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölüm Yoksa Mücadele de Yoktur

Ölmesini bilmeyen devrimci olamaz!

Bu işlenmiş kafalara göre ulusal mücadelede ölenler, devrimci mücadele yaptığına inananlar, anti-faşist ya da anti-komünist mücadele yürüttüğüne inananlar, inançlarını ölerek göstermişlerdir. Sonuçta ölüm, uğruna ölünecek bir şey varsa anlamlıdır.

Ölüm yoksa mücadele de yoktur!

O hâlde, "Bizim de ölülerimiz var!" diyebilmek için ölümü kutsamak, ölüme giden yolun önünü açmak gerekir.

Her siyasi mücadele, kefeni giyenlerle kefeni giyenleri kullanan ve yönetenlerin varlığını da beraberinde getirir. Çünkü her ideolojinin kutsal amaçları vardır ve o amaca ulaşıldığında ya cennete ya da sömürüsüz, sınıfsız bir topluma varılacağına inanılır.

Her kutsal amacın da bir yönü, bir istikameti vardır. İnsan nereye gideceğini bilmezse, uğruna öleceği şeyi de bilemez. Orada bir çoban yıldızı vardır. O yıldıza ulaşmak, onu rehber edinmek gerekir. Çünkü çoban yıldızı dünyanın her yerinde aynı işlevi görür. Fakat bir sorun vardır: Dünya yuvarlaktır; bazen yürüdüğün yol seni başladığın noktaya da geri getirebilir. Belki de bu yüzden insan, başladığı yere anlam yüklemek zorundadır. Ölüm de o anlamın en güçlü dayanağı hâline gelir.

"Topraktan geldik, toprağa döneceğiz."

"Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır."

Ölümler olmasaydı dinler de olmayacaktı. Çünkü dinlerin varlık sebeplerinden biri ölümdür ve ölüme eşlik eden son görevlerdir. Dinler arasındaki ayrımlar, farklı yorumlar ve ritüeller de büyük ölçüde bu son yolculuk etrafında şekillenir. Çünkü o son yolculuk olmasaydı insanlar neden papazları, imamları ya da hahamları beslesin ki?

Aslında ölüm yalnızca dinlerin ya da ideolojilerin değil, gündelik hayatın da görünmez düzenleyicisidir.

Neden bir insan ömrünün önemli bir bölümünü çalışarak geçirsin, emeklilik kavramı olmasaydı? Emekli olabilmek için işini korumaya, istikrarlı olmaya çalışır; rahatsız olsa bile maaşını aldığı sürece gözünü kapatır ve görevini yapar. Çünkü emeklilik günlerinde yaşayamadığı gençliğini yaşayacağını umut eder. Oysa her emeklinin sonu da ölümdür. İnsan, ölüm sonrasına hazırlanır; kefen parasını bir kenara koyar ve ona dokunmaz. Çünkü kefensiz gidenin yolunun cennetten geçmeyeceğine inanır. İster din olsun ister siyaset... Sonunda insanın önüne yine aynı kefen serilir. Sadece adı değişir.

Her devrimci hareketin bir şehitler tablosu, bir "unutulmayacaklar" albümü vardır. Çünkü o ölenler olmasaydı mücadelenin de olmayacağı düşünülür.

Ölüm en kutsalımızdır; ona söz söylenmez. Ölünün arkasından konuşulacaksa, o artık badem gözlü, en yakışıklı ya da en güzel insandır. Ulu ozanlarımız gibi en güzel insanlarımız da vardır. Ama ölüm herkesi eşitlemez. Hatırlanmak da yaşarken olduğu gibi ölümden sonra da eşit dağılmaz.

Parası olan, zengin ailelerin çocukları; fakir ve mazlum ailelerin çocuklarına göre daha fazla anılır. Onlar hep liderdir, hep öndedir. Aynı olayda ölmüş olsalar bile, yoksul ailelerin çocukları varlıklı, eğitimli ve köklü ailelerden gelenlerin gölgesinde kalır. Çoğunun ne fotoğrafı vardır ne de mezarı. Var olup olmadıkları bile sorgulanmaz. Bazen unutulmak yalnızca isimle olmaz; mezarın bile elinden alınır.

Kızıldere'de öldürülen bir devrimcinin kemiklerinin bugün bile nerede olduğu bilinmiyor. Yoldaşları neden ona bir mezar yapamıyor? Çünkü kemikleri kayıp. Kemiği olmayanın mezarı olur mu? Ne yazık ki ülkemizde oluyor.

Devlet, idam ettiği bazı mahkûmların kemiklerini hâlâ saklıyor. Neden?

Bazı devrimciler gibi, özellikle Kürt isyanlarında idam edilenlerin de çoğunun mezarı yoktur. Çünkü isyan etmenin bedeli olarak yalnızca idam yeterli görülmemiş, kemiklerinin ailelerine ulaşması da engellenmiştir. Ceza yalnızca ölüye değil, onunla gönül bağı kuranlara da verilmiştir. Çünkü ölüm yalnızca öleni ilgilendirmez. Ölünün nasıl hatırlanacağı da mücadelenin bir parçasıdır.

Ölüm kutsaldır; çatışan taraflar ölülerini yarıştırır. Ne kadar çok ölüsü varsa, o kadar inançlı ve mücadele azmi yüksek olduğu düşünülür.

Sonuçta mücadeleyi var edenin ölüm olduğu söylenir. Kimin daha fazla yurtsever ya da vatansever olduğu da ölümler üzerinden ölçülür. Ölüm olmasaydı kurtarılmış ülkeler ve devletler de olmayacaktı denir. Her kurulan devletin temelinde ölüler vardır. Bize dayatılan anlayış budur. Böyle olunca geriye yalnızca ölüler kalmaz; onların adına konuşanlar da kalır.

Liderler ise ölüler üzerinden yükselir. Ölülerin kanını etkili bir siyasi stratejiye dönüştürebildikleri için lider olurlar. Her lider öldüğünde, aslında onun stratejisi uğruna toprağa düşenlerin sembolleşmiş hâline de saygı gösterilmiş olur. Ona duyulan minnet, tüm ölülere duyulan minnet sayılır.

Belki de bu yüzden, bize yıllardır aynı şey öğretilir: Ölüm yoksa mücadele de yoktur.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.