Galata Gazete


17 Aralık 2016 Cumartesi

Kan davası

Kan davası

Her şey 1937 yılının Kasım ayının ortasında sona erdi, aslında bir başlangıçtı, çünkü Maraş, Çorum, Sivas onu izleyecek, Ankara’nın merkezinde darağacı kurulacak üç fidan asılacak, Kızıldere'de yiğitler teslim alma yerine yerinde infaz edilecekti... Acının sonu yoktu, çünkü darbeler, yasalar, anayasalar hepsi bir şeyler karşı yapılıyordu. 37 yılının 15 Mayısında sona eren bugün aslında devam eden bir öç alma, yok etme, kendisine benzetme operasyonun devamıdır...

Ölüm üzerine politika yapanlar, acılar üzerine topluma hiza verenler yeniden biçim verirken yeryüzü kan, gökyüzü kanın kokusu ile doldurdular. Çocuk babalarından önce ölmeye başladı. Korku beyinlere işlenmeye, kalabalıktan uzak durmak adına toplu cinayetler işlenmeye devam ediyor. Sırf birileri siyasi çıkar uğruna feda ediyor bu ülkenin namuslu, güzel insanlarını...

İdam sehpaları kuruyorlar halka birlikte halkı için çalışanlara karşı.

Ölüm mangaları sabahın ayazında kapıları çalıyor... Canlı bombalar şehirlerin en kalabalık noktalarında kurbanlarını arıyor...

Ülke bir kan girdabının içinde.

Ülke Bağdat, Halep, Musul oluyor gün geçtikçe... Bu ülkenin vatandaşı Sabra - Şatilla kampında ölen hiç bir şeyden habersiz Filistinli oluyor...

Ölüm sadece yeni düzen otursun diye başımızda...

Birileri kasalarına para doldurup gizli hesaplarına para gönderirken, birileri de aniden patlayan bir şeyin kurbanı oluyor...

Her şey 1937 yılında belki de daha önce karanlık salonu mum, lüks, çıra ile aydınlatıp orada insanların boyunlarına ilmik geçirme ile başladı...

Yenidünya düzeni önce parçala sonra birleştir modeline göre yeniden düzenleniyor.

Önce bir bomba patlar, telaş, şaşkınlık, panik başlar, ne oluyoruz diye sorarlar... Arkasından bir daha patlar, katliam olur yine aynı telaş hakimdir, arkasından canlı bomba, arkasından başkası, arkasından intihar saldırısı, ölümler üst üste gelir ve sonunda kanıksanır... Burası bir Halep olur... Kimse umursamaz bile... Yaşadığı yerde sürgün, yaşadığı yerde çaresiz, yaşadığı yerde gözlemci... Her yer Bağdat olur… Kimse sormadan birden Bağdat’ta yaşar bulmuştur kendini...

Şimdi şu patlattı, bu patlattı... Aslında bu projeydi işte sonuç filan da diyecekler... Birisi kalkacak bu hibrit diyecek, öteki taşeron... Diğeri falan başkası filan... Birisi üstlenecek, belki de zıt kutuplar aynı anda üstlenecek... Ama sonuç; anayasa değişimi bu ölenlerin ve yaralıların üzerine örtülecek... Birisi şerbet içip dua etmeye bilmem ne türbesine gidecek... Diğerleri korkacak, çünkü eğer amacına ulaşırsa birisi; ilk yenecek yemek en yakınında ki olacak...

Kötüler sürekli kazanıyorsa adalet kadın ismi olarak kalmaya devam eder.

“Ben dedim oldu” diyenlerin oluşturacağı yasa ve hukuk maddeleri hepsi insanlığın geleceğine saplanmış hançerdir... Onların yaratmış olduğu sistem bugün ülkemizde yaşanmaktadır. Sağcısı, solcusu, dincisi ve de diğer yapıdakilerin hepsi aslında bir birinin karbon kağıda konmuş gibi liderlerinden oluşmaktadır, sadece kullandıkları kelimeler farklıdır...

Başkanlığa karşı olanlar içlerinde ki başkanlığı yaşatmaya devam ediyor... İçinde ki ve dışında ki başkanlara karşı olun!  Tek bilenin hakim olduğu ve tek bilenin her şeyi yönlendirdiği yerde başkanlık zaten vardır ama adı farklı telaffuz edilebilinir...
Fiili olan bu durumu değiştirin, tüm başkanları başınızdan atın!... Çünkü hiç kimsenin bir başkana ihtiyacı yoktur, ortak akıl her şeyin üstündedir de diyemem ama başkandan da iyidir... Başkan olan yerde diktatörlük kaçınılmazdır, eğer lideri denetleyecek ve hesap soracak bir sistem yoksa.

Kan deryası içinde kaç gemi yüzer?

"Ya başkanlık ya kaos" diye büyük puntolar ile başlık atanlar son dönemeci kaos ile aşacaklarını sanıyorlar... Sonra amacına ulaşılınca amaç yolunda her şey mubahtır deyip şerbet içecekler mi?...

Hibrit savaşlarının bir diğer özelliği de kullanıyorum derken kullanılanların olmasıdır... Dışarıdaki pirince göz dikenin evindeki bulgurdan olmasıdır ki artık ülkemizde bulgur da dışarından gelir olmuş...

Kan davası sonuçta hasımların birbirini yok etmesi değildir, aslında kendini yok etmesidir.

Kan davası yaşadığın yerin zenginliğinin tükenmesidir, çeşitliliğin yol olmasıdır. Kan davası güdenlerin yaşadığı yerde kazanan her zaman oraya göz koymuş emperyalist güçler ve onların işbirlikçileridir… Kaybedenler her daim canlarını kaybedenler olacaktır…

Kan davası çözüm değildir, intikam sözleri yangının üzerine benzin dökmektir. Nefret söylemleri ayrışmayı derinleştirir… Bizler neden başkalarının çıkarı için kavga ediyoruz ki? Bunu soracak akil akla ihtiyaç vardır ve o soru için henüz geç değildir. Soru soruldu mu, cevap da gecikmeden bulunur. Cevap ortak aklın ürünü olduğu zaman toplum sözleşmesinin maddeleri olur…

Ülkemizde beslenilen nefret söylemini durdurun! İntikam sloganları artık atılmasın! Dökülen kanlar hepsi bizimdir, canların toprağa düşmesini durdurun!

İç ve dış savaşa hayır, çocuklarımız gelecek kaygısı ile büyüsün, yeter ki can kaygısı olmasın!


İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.