Galata Gazete


18 Haziran 2026 Perşembe

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Eski Gövdenin İçinden Çıkan Filiz

Feodal düzen içinde doğan kapitalizm, zamanla feodal beyleri taklit etmeye başlamış; onların yaşamlarının karikatürize edilmiş hâlini şehirlere taşımıştır. Toprak ağaları olan feodal beyler, başlangıçta şehir yaşamından uzak durmuşlardır. Şehirler ise uzun süre, feodal beylerin yanında çalışan işçilerin yaşam alanı olarak kalmıştır.

Zaman içinde bu işçiler, köle olmaktan çıkıp emeğini satan bireylere dönüşürken, emeğin üzerinden kazanç elde eden yeni bir sınıf da ortaya çıkmıştır. Bu dönüşüm, köylüleri ve marabaları; soya dayalı ayrıcalıklarla yaşayan feodal ağalardan yavaş yavaş koparmıştır.

Şehirler feodal düzende de vardı, ancak kapitalizmle birlikte bambaşka bir anlam kazanmıştır. Var olan tüm kavramların altı yeniden çizilmiş, toplumsal ve ekonomik yapı baştan aşağı yeniden düzenlenmiştir. Soya dayalı ayrıcalığın yerini, zenginlik üzerinden yükselen ve yeni yollar açan bir sınıf düzeni almıştır. İçten içe çürüyen eski yapının içinden yeni filizler doğmuş, bu filizler ise gövdeyi parçalayacağı ana kadar büyümeye devam etmiştir.

Sermaye birikimi, feodalizmin çözülüşünü hızlandıran temel dinamiklerden biri olmuştur. Feodalizmi yıkan bu yeni sınıf düzeni, sonradan zenginleşen bir burjuva yapısı olarak Fransız Devrimi ile somutlaşmış; eski düzenden devraldığı kültürel birikimi kendi yeni altyapısını kurmak için yeniden kullanmıştır.

Sonuçta her yeni sistem, kendisinden öncekinin üzerinde yükselir. Bir anlamda tarih, ülkemizde sıkça rastlanan höyükler gibi düşünülebilir: her katman, altındaki yıkıntının üzerine inşa edilir. Her şehir ve köy, yıkılanın taşlarını yeniden kullanarak varlığını sürdürür.

Kapitalizm de feodalizmi reddederek değil, onu dönüştürerek kendi sistemini kurmuştur. Feodal beylerin egemen olduğu alanlar zamanla homojenleştirilmiş ve modern ulus devletin zemini hazırlanmıştır. Çok kültürlü yapıdan homojen topluma geçiş; acı, kan, sürgünler ve büyük savaşların da zeminini oluşturmuştur.

Ulus devleti, çok kültürlülüğe karşı bir yapı olarak şekillenmiştir; çünkü sermaye birikimi ve sonraki üretim süreçleri için standartlaştırılmış, homojen bir topluma ihtiyaç duyar. “Tek dil, tek vatan, tek bayrak” söylemi bu yeni yapının temel ifadesi hâline gelmiş, yeni kutsallıklar yaratılmıştır. Kutsal olan ise sorgulanamaz, tartışılamaz ve uğruna ölünmesi gereken bir değer olarak konumlanmıştır.

Ulus devletler aynı zamanda sömürgeciliğin yerine yeni bir sistem geliştirmiştir: emperyalizm. Emperyalizm, kapitalist sistemin sömürgeciliği yeni koşullara uyarlayan biçimidir. Farkı, eski düzen gibi ayrıcalıklı soylar ya da aileler için değil; artık bir sınıf için yapılan küresel yağma olmasıdır.

Bu düzende “üstün” kabul edilen uluslar, diğer toplumları sömürür; onların emeğini ve kaynaklarını kendi sermaye birikimlerine dönüştürür. Küresel ticaret yollarının kontrolü sayesinde elde edilen artı değer, ulus devlet içinde daha büyük sermaye yoğunlaşmalarına yol açar. Böylece kendi yurttaşına daha “uygar” ve konforlu bir yaşam vaat edilir. Kapitalizm, böylece soylu ailelerin yerine daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir görünüm altında kitleleri yeniden örgütleyen bir yapıya dönüşür.

Ulus devletler yeni kategoriler üretmiştir: gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler. Gelişmekte olan ülkelerin kaderi çoğu zaman “hep gelişmekte olma” hâline sıkıştırılmıştır. Ancak tarih, masa başında çizilen rotaların sahada sürekli değiştiğini de göstermiştir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının küresel karakteri tesadüf değildir. Emperyalizm, kendi krizlerini çözmenin yolunu çoğu zaman savaşta bulmuştur. Sistem ne zaman bir tıkanma yaşasa, bu tıkanmayı savaş ve savaş sanayisi üzerinden aşmaya çalışmıştır. Savaş sanayisi yalnızca silah üretiminden ibaret değildir; ilaç, kimya, lojistik, istihbarat ve daha verimli yıkım teknolojilerine kadar geniş bir alanı kapsar.

Her sistemin bir sonu vardır; bu kaçınılmazdır. Çünkü her sistem, sonunda kendi ürettiği artıkların içinde boğulma eğilimindedir. Kapitalizm de feodalizme göre en büyük farkıyla, doğayı yalnızca ihtiyaç kadar kullanmakla kalmamış; onu, kültürleri, coğrafyaları ve denizleri sınırsız bir yağma alanına dönüştürmüştür. Bu yönüyle kapitalizm, yaşadığımız dünyanın içinde büyüyen bir kanser hücresi gibi hem kendisini hem çevresini tüketmektedir.

Kapitalist sistem, kendi iktidarını kurduğu anda aslında içinde yeni bir filizin tohumunu da eklemiştir: işçi sınıfı. İşçi sınıfı, burjuvazinin yarattığı yeni bir toplumsal sınıftır. Bu sınıf, kapitalizmin geliştirdiği üretim gücünü ortadan kaldırmayı değil, onu özel mülkiyetin dar sınırlarından çıkararak toplumsal hale getirmeyi hedefleyen tarihsel bir potansiyel taşır.

Bu dönüşüm, sınıflar arası sınırların ortadan kalktığı ve üretimin toplumun ortak yararına planlandığı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda işçi devleti, yoksulluğun genelleştirilmesi değil; tersine üretim kapasitesinin toplumun tamamına yayılmasıyla refahın genişletilmesini amaçlayan bir geçiş aşaması olarak ortaya çıkar. Üretenin aynı zamanda yöneten olduğu bir toplumsal düzenin zemini bu süreçte oluşur.

Bugün sol düşünce olarak ifade edilen yaklaşım da özünde, yoksulluğu korumayı değil, ortadan kaldırmayı hedefler. “Fakirliği paylaşmak” değil, üretimin toplumsallaşmasıyla fakirliğin maddi temelini ortadan kaldırmak esas meseledir.

Tarih boyunca her sistem, kendi içindeki çelişkilerden yeni bir dönüşüm doğurmuştur. Kapitalizm de bu yasadan muaf değildir; kendi yarattığı koşulların içinde, onu aşacak yeni toplumsal ihtimallerin zeminini üretmeye devam etmektedir.

Kapitalizm kendisini yenilemiştir, yeni düşmanını içinde yaratmıştır fikri ortaya atılmaktadır ama ben hala işçi sınıfı dışında yaratmış olduğu yeni katmandan haberim yok… Önemli olan, bu dünyayı yaşanmaz hale getiren bu sistemin yarattığı tahribatın aşılmasıdır. Tarih boyunca “kutsal otorite” ya da “ilahi gölge” üzerinden kurulan ayrıcalıklı yapılar nasıl çözüldüyse, bugün de tröstleşmiş, küresel ölçekte yoğunlaşmış sermaye yapılarının yarattığı eşitsizlikler aynı tarihsel hareketin içinde aşılacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.