Galata Gazete


25 Kasım 2017 Cumartesi

Göçmenleeeer…

Göçmenleeeer…

Bir gemi, denizin ortasında. Gemi kaptanı ve çalışanları, bir de mülteci olanlar. Mülteci olanlar seyircidir, onlara doğru konuşur kaptan. Seyirciyi oyunun içine dahil edip onları birer oyunun parçası yaparken, seyircilere sorduğu soruları seyircilerin arasından seslenen oyuncular cevaplandırır. Sahne seyircilerin olduğu yerdir ve oyunun akışı kaptan köşkü olan sahneye doğru geçiş ile oyunun gerçek mekanı sahnede yerini alır. Elbette oyunun akışına göre seyircilerin arasından oyuncular sahneye veya sahneden seyirciler arasına geçişler olur ki, mülteci olan zaten seyircidir.

Bir gemideyiz, denizin ortasında dalgaların arasındayız. Her birimizin kimliklerini imha etmemizi istiyorlar. Kimliklerimizi denize atıyoruz. Her birimiz artık kimliksiz, ulussuz, vatansız ve yeni umutlara doğru yol alıyoruz. Eşitiz, kaderimiz ortak… Dalgalar bizi ya içine alacak ya sahile bırakacak!

Gemideyiz, gemiye binmeden önce bize verilen ve su üzerinde kalmamıza yardımı olacağı söylenen can yelekleri. Onların bizi suya batıran birer taş olacağını bilmezdik, su içine düşmeden. Bizim acımız, bizim çaresizliğimiz başkalarına ekmek kapısı olmuş, hile hurda ile bize can suyu vereceklerine ölüm nefesi satmışlar.

Gemideyiz, batıya doğru yol alıyoruz. Elbette Afrika’dan gelen için kuzeye yol almak anlamına gelir. Nereden geldiğimizin hiç önemi yok, çünkü denize düşenlerin hareketsiz vücutlarını deniz kendi zamanına göre karaya atıyormuş, o yüzden hiç birimizin ismi yok mezarlıkların taşlarında, sadece DNA kodlarımızı yazmışlar, belki bir gün bir yakınımız bizi arar diye. Her birimiz eşitiz, toprağa karışırken de…

Adadayız, canlı değiliz, canlı olanlar bize göre şanslı, çünkü onlar hala umutlarını hayallerini taşıyorlar. Topraktayız, her birimizin kıblesi farklı toprak altında kendi kıblemize dönüp yatıyoruz. Yeryüzündekiler yan yana yığılmış toprak parçası olarak görüyor belki de… adada bize yardım edenler, çaresiz. Onlar da sorunlar içinde mücadele ediyorlar, verilemeyen sözlerin çaresizliği içinde elinde ki avucundaki ile çözüm yolları arıyor, gelenlerin dillerini, kültürlerini, acılarını bilmeden. Sınır dahi olmadıkları bir savaşın sonunu yaşıyorlar. Afganistan’dan gelen, Somali’den gelen, karışmış, iç içe geçmiş, ten rengi, saç rengi, göz rengi, vücut yapısı fark etmeden her biri eski siyasi yaşamın dili ile mülteci, bugünün dünyasında göçmen! Küresel dünyada sınırları fiili olarak ortadan kaldıranlar kendi dillerini de geliştirmişler. Zamanının dili mülteciyi kabul etmiyor, çünkü mülteci bir ülkeden başka ülkeye sığınmaktır ki, liberal düşünce yapısında para, düşünce, sistem sınır tanımadan hareket ederken neden insanlar sınırı olsun ki, o yüzden mülteci yerini göçmen almıştır. Göçmen sınır içinde de dışında da özgürce hareket edebilir, ucuz emek gücü demektir.

 “Ülkelerimiz ölüyor. Bir ülke ölmeye başladıktan sonra yapacak bir şey yoktur”

Denizden bir çocuk cesedi çıkınca vicdanımız sızladı ve kısa zamanda unuttuk, çünkü savaş komşudaydı ve oranın yangını bizim iç siyaset çekişmemiz olmuştu. Mülteciler için verilen yardımlar ve mültecilerin şükran duyguları iktidarın gözünü kamaştırmıştı ama gerçekler ne kadar uyuyordu orası tartışmalıydı ama kimse bunu tartışacak kadar bilgi birikimi yoktu.

Sahil kasabalarımızın ve ekonomimizin merdiven altı üretimi canlanmıştı, mültecilerin korkularını paraya döndürenler can yeleklerini suda batanı yapmışlar, gemilerin su üzerine bir süre gidip batanını yapmışlardı. Sahil kasabanın varoşları parayı görmüştü, korkuyu, ölümü paraya döndürmüştü. Ayrı bir ekonomik hayat başlamıştı. Ölen ülkelerden kaçanlar başka ülkelerin son nefesine şahitlik ediyorlardı belki de…

Savaş ve açlık insanları çaresiz bırakıyor. “Öleceksek de bu yolda ölelim” diyerek kendilerini yollara atanların trajedisi her büyük buhran zamanları ortaya çıkar, ekonomisi iyi olanlara doğru göç kaçınılmazdır. Ülkelerinden kaçıyorlar, kaçmasalar zaten ölecekler, onların elinde ki belki de en son seçenek gitmek…  gidilen ülkeler ister istemez göçmen ülkesine dönüşüyorlar, belki de sessiz bir devrimin figürleri ve özneleri oluyorlar göçmenler…

Gelişmiş ülkeler kendilerince önlem alıyorlar.  Yeni teknoloji geliştiriyorlar. Oyunda kalp atışını tespit eden alet ve dikenleri telleri ekolojik hale getirilişin reklamını görüyoruz. Ele güne karşı insan haklarına saygılı olmak adına yasaların istediği gibi hareket ederken aynı zamanda kapıları kapatan duvar ören ülkeler bütündür Avrupa…

Mülteci demek ya da küresel kapitalizmin dili ile göçmenler organ ticaretin meşru hale getirilişi anlamına da gelir, çünkü arkasında bıraktıklarına karşı duyulan suçluluk hissi, ekonomik çaresizlik bu organ ticareti yapan mafyanın eline düşmek anlamına gelir mafya aynı zamanda örgütlere eleman kazandıran işlevi de vardır. Her insanı birer sermaye olarak gören mafya her mülteciyi de canlı para görmektedir.  Her insanın organları başka insanın ihtiyacıdır ve parası olan bu ihtiyacı alır ve piyasada ki değerini belirler. Organ nakli ameliyatları başarılı olduktan sonra etik değerler bir yana iteklenmiş ve hemen şimdi organ ticareti ve borsası yaşayan ekonomimizin sırlarla dolu ekonominin parası olmuştur. Oradan elde edilen paraların ne amaçla kullanıldığı ve kimler tarafından yönlendirildiği hala açıkta değildir. Organ ticareti kurbanları az gelişmiş veya ölmüş devletlerin vatandaşları olurken alıcıları ise göçmenlerin/ mültecilerin hareket ettikleri hedef ülkenin vatandaşlarıdır. Organ ticareti yapmasına onay verende aslında alıcı ülkenin karanlık politikalarıdır.

Mülteci gelen ülkelerin ekonomileri canlanır, çünkü durağan hale gelmiş nüfus artışlarına dışarıdan gelen bu insanlar emek gücü, birikimleri ve yeni arayışlar için ortam arayan zekin insanlar demektir. Almanya ekonomisi mülteci akımı öncesi durağana girmiş, Amerika ve diğer ülkelerin teknolojileri altında ezilmektedir. Ağır sanayisi vardır ama teknolojik anlamında geriye düşmüştür. Nüfus artışı ise ağır sanayinin ihtiyacını karşılayacak dinamik kas gücünden eksiktir. İşte tam bu zaman diliminde alman ekonomisinin can suyu gelen bu yeni mültecilerdir. Mülteciler Almanya iç siyasetinde göçmen olmuşlardır. Onlardan beklenenler ve onların yaratmış olduğu yan tesirler iç siyasetin konusu olmuştur. Faşizm Almanya’da yeniden canlanıyor ve taban buluyorsa önceden tespit edilemeyen göçmen sorunun sonucunun ürünü olduğunu artık biliyoruz, çünkü göçmenler homojen gibi gözüken toplumun parçalanmasını ve yeninden anlayış itibari ile biçimlenmesi anlamına gelmektedir. Almanya göçmen ülkesi değildir, “multi-kulti” gibi konu başlıklarına gündemine almış olsa da geçmişten hesaplaşılamamış, yüzleşilememiş tarihinin etkisi fırsat bulduğunda toplum içinde taban bulmakta ve emperyalist duygular içinde saldırganlaşabilmektedir. Almanya ekonomisini öncelikli düşündüğünde toplumsal değişim karşısında geri politikası onu yeni bir kaosun içine atmıştır. Ekonomik güç demek siyasi güç anmalına geldiğini bileler ama siyasi gücü yaratamamıştır en azından bugün!

Oyunun sonunda Almanya’ya ulaşan mültecilere kaptan öğüt vermektedir, Almanya başbakanı Merkel bizi davet etti deyin ve üstünüze Merkel tişörtü giyin diyerek bu öngörüsünden de tişört satarak para kazanmak yoluna gitmektedir.

Ve alkışlar…

Oyunun sahne düzenlemesi dağınıktır. Parçalanmış veya batmış bir mülteci gemisi kaptan köşkü olarak düşünülmüş ama o sanırım hayata tam geçmemiş gibi geldi bana... Oyuna katısı çok azdı… Işık oyuncuları takip etmesi, gerektiğinde oyuncunun vurgusunu büyütmesi gerekliydi, yeteri kadar üzerinde çalışılmamış geldi bana, elbette bu görüşümün oluşmasına sebep salonun en arka sırasında izleyici olmamın da etkisi olabilir… Video yeri ve seçilen görüntüler ile başarılıdır, ama video sanki bir kere “play” demiş oyuncular o görüntüye yetişmek ve görüntü içinde olmak için çaba sarf ettiklerini düşündüm. Fırtınalı sahnede suyun coşmuşluğu içinde videonun etkisi güzel olmuş ama kaptan denize atacağı mülteciler konusunu konuşurken görüntünün birden ortadan kalması ile kaptanın aniden sahneyi terk etmesi ve geçişlerde zamanın tam ayarlanmamış olduğunu düşündüm… Ama genelde konu ile ve sahne ile özdeşleşmiş bir video çalışmasını gördüm. Acaba perde düz bir alan klasik boyut olması yerine başka biçimler düşünülebilir miydi? Video görüntüsü içinde sahnede oyuncular… Düşünülmesi gereken bir ayrıntı olarak kafamda bir yerde duruyor, elbette burada özel tiyatronun maddi konumu bu arayışı etkilediğini de düşünmekteyim…

Oyuncular açısından düşündüğümde yönetmenin tüm istemlerini yerine getirmiş ve başarılı bir şekilde hem ses, mimik hem de konuyu kavrayış açısından başarılı buldum, usta oyuncuyu büyüten yanında başarılı usta oyuncular ile aynı sahneyi paylaşmaktır. Oyun bittiğinde alkışlar oyuncuların başarısına gönderilen birer saygıdır. O saygı ibaresi olan alkışlar aynı zamanda oyunun her aşamasında görev almış çalışanlarınadır…

Mülteci konusu içinde bulunduğumuz toplum sorunlarından biridir ve bu ülkede çocuk işçiliğinden, emek hırsızlığına kadar, dünya markaları için çalışan taşeron firmaların en ucuz emek deposu olmasının yanında rekabet eden şirketler daha ucuza bulduğu ve hiçbir güvence vermeden ve sınırsız zamanlar içinde iliğine kadar sömürdüğü bir sessiz toplumdur. Sessiz ve aşağılanan, sokakta yaşama mahkum edilmiş ve her türlü kötülüğün sebebi, kaynağı olan görülen bu mülteciler içimizde yaşamaktadır ve onları tanımadığımız için onlardan çekiniyoruz, onları yalnız bırakıyoruz. Bugün sol adına emek adına siyaset yapan partilerin hiç birinin mülteci projesi ve söylemi yoktur, olanların da gücü yoktur. Mültecilerin göç yolunu anlatan bu oyun batıda ki mültecileri sahnede gördük. İçimizde yaşayanların sadece ucundan sorununa dokunmuş oyun izledik, ki en azından mülteci konusunda atılmış çok önemli bir adım olarak görüyorum. Bu ülkede yaşayan mülteciler anladığım kadarı ile hala yok, izleyenler bizim dışımızda yaşayanların sorununa baktı…

Alkışlar dostlar tiyatrosu çalışanlarına ve ustasına…


İsmail Cem Özkan

Göçmenleeeer 
Yazan: Matei Visniec
Çeviren: Zeynep Irgat, Osman Senemoğlu
Yöneten: Genco Erkal
Sahne Tasarımı ve Kostüm: Claude Leon
Dramaturji: Genco Erkal
Video ve Ses Tasarımı: Ümit Kıvanç
Müzik: Nâzım Çınar
Işık Tasarımı: Hakan Özipek
Görüntü Araştırma: Melih Tatlıcan
Oynayanlar: Şirvan Akan, Ayşe Lebriz Berkem, Lütfi Can Bulut, Cem Çetin, Genco Erkal, Yiğit Yarar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.