Galata Gazete


18 Ekim 2025 Cumartesi

Yeryüzünün Bütün Karıncaları Birleşince…

Yeryüzünün Bütün Karıncaları Birleşince…

Yaşar Kemal’in 1977 tarihli Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca adlı çocuk romanı, halk masallarından beslenen yapısıyla klasik bir fabl örneğidir. Masal, her yaştan okuyucunun zihninde yer eden yalın ama derin bir politik göndermeyle; gücünü yalnızca fiziksel kuvvetten alan despotizmin, örgütsüz emekçileri ezmesini ve buna karşı gelişen direnişi anlatır. Filler Sultanı’nın otoritesine karşı, Kırmızı Sakallı Topal Karınca’nın önderliğinde birleşen karıncaların gece boyunca sarayın altını oyarak sultanlığı yıkması; masalın hem en çarpıcı hem de en umut verici sahnesidir. Bu anlatı yalnızca bir çocuk hikâyesi değil, ezilenlerin kolektif gücüne inanan bir yaşam felsefesidir.

Arzu Gamze Kılınç’ın sahneye uyarladığı Filler ve Karıncalar, bu masalsı temeli alıp çağdaş dünyanın baskı mekanizmalarıyla örülmüş gerçekliklerine taşıyor. Uyarlama, klasik fabl biçimini aşarak anti-emperyalist, sınıfsal ve kültürel bir alegoriye dönüşüyor. Karıncalar, ezilen halkların, emekçilerin, görünmeyen çoğunluğun temsili olarak karşımıza çıkarken; Filler Sultanı, baskıcı iktidarların, kibirli ve çöküşe mahkûm yapılarının alegorisine dönüşüyor. Oyunun merkezine yerleştirilen direniş ise yalnızca fiziksel değil, zihinsel bir özgürleşmenin kapısını aralıyor.

Sahneye yansıyan hikâye, bir çocuk masalından çok daha fazlası: Günümüz politik atmosferine doğrudan göndermelerde bulunan cesur ve çok katmanlı bir yorum. Birçok devletin halkların dillerini, kültürlerini baskı altına alarak onları görünüşte kendi “uygar” biçimlerine dönüştürmeye çalıştığı günümüzde, Filler ve Karıncalar bu asimilasyon politikalarını açık biçimde eleştiriyor. Filler, itaatkâr, sessiz, uyumlu ve sorun çıkarmayan; ancak sözde özgür olduğunu zanneden bir halk hayal eder. Fakat bu hayal çelişkilerle doludur. Karıncalar bir noktada onların davranışlarını, zevklerini taklit etmeye, hatta benzer şekilde eğlenmeye başladığında, bu "uyum" fillerin çıkarlarına zarar verir. Çünkü üretim düşer, kontrol kaybolur. Böylece fillerin kendi yarattıkları sahte benzeşme modeli, kendi sonlarını hazırlar.

Bu açıdan oyun yalnızca geçmişe değil, bugüne de uzanıyor. Ezilenin ezileni taklit etmesiyle doğan çarpık toplum yapısı, karıncaların filler gibi yaşamaya çalıştığı anda çöküyor. Fillerin inşa ettiği düzen, kendi elleriyle yok oluşunu izlediği bir distopyaya dönüşüyor. Bu derinlikli politik okumayı oyuncular bedenleriyle, sesleriyle, sessizlikleriyle ve nefesleriyle taşıyor.

Oyunculuklar olağanüstü. Her oyuncunun sahnedeki varlığı sadece bir karakter temsiline değil, aynı zamanda bir düşünceye, bir duyguya ve kolektif bir sese dönüşüyor. Söz, mimik ve pantomim dengesi titizlikle kurulmuş. Beden dili yalnızca karakterleri değil, onların zihinsel ve toplumsal karşılıklarını da ortaya koyuyor. Özellikle sesle kurulan ritim, oyunun duygusal dünyasına büyük katkı sağlıyor. Karıncaların sessiz çığlığı, yalnızca kulağa değil, doğrudan izleyicinin iç dünyasına ulaşıyor. Oyun boyunca hiçbir söz fazlalık, hiçbir hareket abartı değil. Her şey ölçülü, yerli yerinde ve inandırıcı.

Sahne tasarımı ise oyunun düşünsel yükünü taşıyan bir diğer güçlü unsur. Sahnedeki her ayrıntı, anlam katmanı olarak kurgulanmış. Yükseltiler, sabit dekor unsurlarıyla birlikte oyuncuların hareket alanını sınırlamak yerine derinleştiriyor. Kar sahnesinde kullanılan beyaz kâğıt parçalarıyla yaratılan görsel atmosfer, açlığı, yıkımı ve doğanın gücünü sahneye taşıyor. Dalga dalga yayılan beyaz örtü, filler sultanlığının çöküşünü simgelerken; aynı örtü direnişin örtüsüne, kolektif bir yeniden doğuşun zeminine dönüşüyor.

Bileklere bağlanan kırmızı kumaş parçaları ise yalnızca bir kostüm detayı değil; direnişin, ortak bilincin ve mücadele tarihinin görsel simgesi hâline geliyor. Bu sahne imgelerinin hiçbiri tesadüfi değil; her biri düşünülmüş, inşa edilmiş ve oyunun ruhuyla bütünleşmiş. Sahne, sadece fiziksel bir alan değil; politik bir alan, bir mücadele ve düşünce yüzeyidir.

Işık tasarımı, anlatının temposunu yöneten bir diğer güçlü anlatım aracıdır. Işık kimi zaman bir karakteri öne çıkarır, kimi zaman boşluklara çekerek seyirciyi hazırlıksız yakalar. Bu karanlık geçişler yalnızca teknik tercihler değil, anlatının ritmini belirleyen dramaturjik hamlelerdir. Özellikle topal demirci ile karıncaların buluştuğu sahnede, sesin yerini alan eller; hem estetik hem politik açıdan etkileyici bir sahneleme örneğidir. Karıncaların sesi vardır ama bizim duyabileceğimiz kadar yüksek değildir. Oyunun içine girdikçe, onların seslerini eller aracılığıyla, hareketin diliyle duymaya başlarız. Direniş, yalnızca sözle değil, bedenle, jestle ve sessizliğin içindeki yankıyla görünür olur.

Müzik, oyunun olmazsa olmazıdır. Özel olarak bestelenmiş ezgiler yalnızca atmosferi güçlendirmekle kalmaz, adeta Yaşar Kemal’in destansı anlatım dilini yankılar. Her nota oyuncuya yön verir; oyuncular bu ezgilerle nefes alır, hareket eder ve kolektif bir bütünlüğün parçası hâline gelir. Müzik ile beden arasında kurulan uyum, anlatının duygusal derinliğini katbekat artırır.

Final sahnesi ise neredeyse görsel bir şiir niteliğinde. Yüzey alt üst olur, toprağın altı üstüne gelir. Beyaz örtüyle karla kaplanan sahne aynı zamanda fillerin toprağa karıştığı, sultanlığın çöktüğü anı temsil eder. Bu yalnızca bir bitiş değil, bir dönüşümdür. Karıncaların sessizce, inatla oyduğu toprak kibirli bir imparatorluğu yutar. Bu an, anlatının doruk noktasıdır; sözcüklerle değil, imgelerle yazılmış bir adalet sahnesidir.

Oyun sona ererken salonda hâkim olan sessizlik, aslında çok şey anlatır. Bu sessizlik sahnedeki hikâyeye değil; orada temsil edilen direnişin mümkünlüğüne, karıncaların sabrına ve inancına duyulan saygıdır. Ayakta alkışlanan yalnızca oyuncular değil; onların bedenlerinde can bulan ezilenlerin sesi, örgütlü bir toplumun hayali ve Yaşar Kemal’in masalına sızan büyük gerçekliktir.

Filler ve Karıncalar, yalnızca bir tiyatro oyunu değil; düşünsel, duygusal ve toplumsal bir deneyimdir. Yaşar Kemal’in bugün sahnede görünür kılınması, yaşadığımız zamanlara dair güçlü imgelerle doludur. Nefessiz kaldığımız bu çağda, o sessiz çoğunluğun sesi olduğunda filler karıncaları ezmeye devam edemez. Kendilerini mutlak ve sarsılmaz iktidar sananların sırça köşkleri elbet bir gün yıkılır; ancak bu, karıncalar olmazsa çok daha geç gerçekleşir. Çünkü o köşkün temeline inen ilk çatlak, topal karınca ve yoldaşlarının açtığı küçük bir tünelde saklıdır.

Ülkemizde olan karıncaların bu oyunu mutlaka izlemlerini öneririm…

 

İsmail Cem Özkan

 

Filler ve Karıncalar

Yazan: Yaşar Kemal

Sahneye Uyarlayan ve Yöneten: Arzu Gamze Kılınç

Oyuncular:

Boran Özsaygı, Canberk Dikmen, Can Seçki, Derya Özsoy, Dorukhan Kenger, Erdi Öztürk, Murat Aytekin, Nihal Parlak, Onur Çolak, Seren Köken, Serhat Güney

Dış Sesler: Kıvanç Kılınç, Boran Özsaygı

Müzik: Berkay Özideş

Işık Tasarımı & Koreografi: Muhammet Uzuner

Afiş Tasarımı: Ali Can Elagöz

Yönetmen Yardımcısı: Boran Özsaygı

Oyun Asistanı: Sesli Dikris Türker

Işık Kumanda: Ekin Bora Boran

Efekt Kumanda: Barış Can Güler

Afiş Fotoğrafı: Bartu Özbatur

Oyun Fotoğrafları: Gençer Yurttaş

16 Ekim 2025 Perşembe

Şebbaz: Gölgelerin Ardında Saklı Hakikat

Şebbaz: Gölgelerin Ardında Saklı Hakikat

Ahmet Sami Özbudak’ın yazdığı, Emrah Eren’in yönetmenliğini üstlendiği “Şebbaz”, geleneksel gölge oyununu sahneye taşıyan ama onu sadece estetik bir nostaljiye hapsetmeyen, günümüzün vicdanına temas eden bir yapım. Gölge oyunu, burada yalnızca ışıkla figürleri perdeye düşüren bir teknik değil; tam anlamıyla bir hakikat sahnesi, bir yüzleşme alanı.

Perdeler günlük hayatımızdan, gölge oyunu oynatan kahvehaneler ise çoktan yaşamlarımızdan çıktı. Yeni kuşak, onları yalnızca AVM'lerde PR çalışması olarak görüyor artık. Geçmişin büyük birikimi sadece eğlence amacıyla hatırlanır oldu. Oysa oyun yalnızca güldürmek için değil; trajikomik olayların içinde ders veren nükteleriyle düşündürmek ve eleştirmek için de vardır. “Şebbaz”, mizahın en keskin dilinin, güncel olaylar karşısında nasıl etkili bir eleştiri aracına dönüşebileceğini hatırlatıyor.

Oyunun merkezinde, iki çocukluk arkadaşının —Turna ve Mehmet’in— ortak imzasını taşıyan “Ejderha ve Balık” adlı gösteri yer alıyor. Bu gösteri, memleketin nüfuzlu isimlerinden Muhterem Bey’in torununun sünnet düğününde sahnelenmek üzere davet ediliyor. Ne var ki sahne, sadece bir eğlence mekânı olmaktan çıkarak karanlık geçmişin, saklı yozlaşmaların ifşasına dönüşüyor. Gölgeden gelen kelimeler Muhterem Bey’in tüm çamaşırlarını ortaya serince, kutlama bir anda bir kaçışa evriliyor. Artık sorgulanan, sadece oyuncular değil; bizzat sanatın kendisi oluyor.

Oyun, her sahnesinde zamansız; ama mekânları olan bir anlatıya sahip. Bu mekânların zamanı ise tarihin içinde sürekli hareket hâlinde, dinamik. Sorgu odasından kaçarlar, çünkü orada aranan gerçek fail değil, suça uygun bir figürdür. Ülkemizde bu sorgu odalarına düşenlerin başına gelenler sıklıkla “sorgusuz”dur; çünkü hedef, çoğu zaman faili meçhule kurban seçilenlerdir. Tarihimizin içinde üzeri örtülmüş öyle çok olay vardır ki; her dönemin bir “The Muhterem Beyleri” olmuştur.

Bu “Muhterem Beyler”in hizmet ettiği yapılar değişse de, özde aynıdır: Ülkenin zenginliklerini başka odaklara peşkeş çeken, rüşvet çarkının sessiz ortakları… Herkes bilir bir anda zenginleşen bu “The Muhteremleri” ama kimse onlara dokunamaz. Çünkü onları koruyan bir sistem, bir düzen vardır. Ve bu sistemin gücünü karşısında güçsüz olanlara kullanmaktan çekinmediği nice örnek görülür. Onların suçlu olup olmadıkları önemsizdir; asıl amaç, onlara verilen cezayla başkalarına gözdağı vermektir.

Bu gözdağı için seçilmiştir iki gölge oyuncusu. Geçmişlerinde dram, iftira, ayrılıklar vardır. Bir babanın attığı iftira sonrası hayatları keskin biçimde ayrılır. Yıllar sonra bu sorguda yeniden bir araya gelirler. Geçmişin, bugünün ve vicdanın iç içe geçtiği bir sorgudur bu. Kaçak yaşadıkları süreç boyunca sığındıkları her yer, onları biraz daha yalnızlaştırır. Sokakta afişleriyle hedef gösterilenlerin sığınacağı fazla yer yoktur. Sonunda ya yakalanacak ya da birilerinin amacına uygun birer piyona dönüşeceklerdir. Örgütsüz olanların yalnızlığı, acı ama bir o kadar da trajikomik bir yolculuğa dönüşür.

Geleneksel ile Modern Arasında Kurulan Köprü

“Şebbaz”, Karagöz-Hacivat geleneğini çağdaş bir yorumla sahneye taşıyor. Ancak burada ne Karagöz ne de Hacivat var. Onların yerine, onların ruhunu taşıyan figürler var. Bu figürler yalnızca deriden kesilmiş tasvirler değil; geçmişle bugün, masumiyetle suç, sanatla iktidar arasındaki gelgitin sembolleridir.

Oyunun önemli başarısı, bu sembolik dili sahnede hem estetik hem de politik bir düzlemde kurabilmesinde yatıyor. Mizah mevcut, evet; ancak güldürmek için değil, acının içindeki trajediyi daha da keskinleştirmek için. Kahkahadan çok, iç çekişler duyuluyor.

Oyunculuk ve Sahneleme

Fatih Koyunoğlu ve Erdem Akakçe, yalnızca oyuncu değil; anlatıcı, seslendirmen, bazen bir figür, bazen de gölgenin ta kendisi olarak sahnede devleşiyorlar. Performansları, metnin taşıyıcı damarını oluşturuyor. Oyunun eleştirel diliyle, kara mizah tonuyla seyirciyi güçlü biçimde buluşturuyorlar.

Işık ve perde kullanımı, geleneksel gölge oyununu çağdaş sahne estetiğiyle buluşturmanın ne denli etkileyici sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Barış Dinçel’in dekor ve kostüm tasarımı ile Yakup Çartık’ın ışık tasarımı bu anlamda övgüyü fazlasıyla hak ediyor.

Gerçeğin Peşinde, Gölgenin İzinde

“Şebbaz” yalnızca bir oyun değil; iktidar, sanat, adalet ve toplum vicdanı üzerine bir yüzleşme çağrısıdır. Kim suçlu? Oyuncu mu? Gösteriyi “bozan” mı? Yoksa yıllardır bu kirli düzene seyirci kalanlar mı?

Oyun, geçmişiyle hesaplaşamayan bir toplumun nasıl gölgelerle oyalanabildiğini ve bu gölgelerin arasından aniden çıkan hakikatin nasıl rahatsız edici olabileceğini hatırlatıyor. Bir yerde, “gölge oyuncusu figürlere acır” deniyor. İşte bu acıma, tiyatronun merhametle birleştiği, vicdanla konuştuğu an oluyor.

Sonuç: Bir Eğlenceden Fazlası

“Şebbaz”, geleneksel gölge tiyatrosunun araçlarını kullanarak bugünün karanlıklarını aydınlatıyor. Mizahın, sanatın ve sahnenin; iktidarı sorgulamanın en etkili yollarından biri olduğunu gösteriyor. Perdeye düşen gölgelerden ibaret değil bu oyun. O gölgeler, bir toplumun üstü örtülmüş geçmişi, bastırılmış sesi ve görmezden gelinen hakikatidir.

“Gölge yalan söylemez,” diyordu oyunun bir yerinde. Belki de en doğru cümle buydu. Çünkü bu oyunda ışık, yalnızca figürleri değil; yüzleşemediğimiz karanlıkları da sahneye getiriyor.

İsmail Cem Özkan

 

Şebbaz

Yazan: Ahmet Sami Özbudak

Yönetmen: Emrah Eren

Oyuncular: Erdem Akakçe & Fatih Koyunoğlu Hayali: Aytek Önal

Yönetmen Yardımcısı: Ahmet Balta

Dekor ve Kostüm Tasarımı: Barış Dinçel

Müzik: Deniz Bayrak

Işık Tasarım: Yakup Çartık

Dramaturg: Sinem Öztürk

Tasvir ve Kukla Tasarımları: Cengiz Samsun

Reji Asistanı: Barış Kırantepe

Dekor Realizasyon: Sırrı Topraktepe

Sahne Amiri: Çağatay Tok

Ses Kumanda: Sait Yamaner

Işık Kumanda: Mehmet Doğan

Sosyal Medya: Devrim Lüküslü

Sosyal Medya Editörü: Ali Yozgat

Teaser: DoDigital Medya

15 Ekim 2025 Çarşamba

Her Cinayet Bir Teslim Almadır

Her Cinayet Bir Teslim Almadır

Hrant Dink cinayetinden bugüne kadar gerçekleşen tüm siyasi cinayetlerde failler — yani tetikçiler — genellikle yakalanır. Ama unutmamak gerekir ki onlar, kurbanın bir tür benzeri gibidir. Tetikçilerin yakalanması, perdenin arkasında olanları tanımamızı sağlamaz. Mehmet Ali Ağca gibi tetikçilerin açtığı yoldan ilerleyen bu figürlerin, kafa karıştıran ve sürekli birilerine mesaj gönderen ifadelerini bizim çözmemiz mümkün değildir. Çünkü öyle bir perde vardır ki, adeta demirden!

Bu demir perdenin arkasında hangi güçlerin olduğunu hissediyoruz; ama somut olarak ifade edemiyoruz. Soyutlaşan failler, varlıklarını korurken; daha fazla yağmadan, daha fazla çatışmadan besleniyorlar. Hem toplumu hem de içinden beslendikleri devleti çürütüyorlar. Çünkü çürüme, bir güçlünün üzerine devletin bayrağını, nutkunu, tarih anlayışını ve medyasını örterseniz başlar; orada bir incir ağacı gibi büyür ve en sağlam binaların bile temelini oynatacak güce erişir. Bu yapının besin kaynağı, tetikçilerin açtığı o yoldur. Her siyasi cinayetin bir siyasi sonucu olur; güçlü olanlar bu sonuçlardan daha da güçlenerek çıkar. Geriye kalanlar ise; çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklardır. Bu ortamda mafya gelişir, kara para dolaşır ve tüm bir devlet birikimi erimeye başlar.

Türkiye’de siyasi cinayetler, yalnızca bireyleri değil; toplumun belleğini, cesaretini ve direncini hedef alır. Hrant Dink cinayetinden bugüne yaşanan benzer olaylar, yalnızca faili meçhul birer suç değil; faillere dokunulmazlık sağlayan sistematik bir karanlığın göstergesidir.

Devleti şirketleştirirseniz, tekelleşme kaçınılmaz olur. Tröstleşmiş piyasanın ne kadar tehlikeli olduğunu tarihe bakarak görebiliriz. Tröstleşme, sıradan insanları oyuna dahil etmeye gerek görmez; onları yalnızca tüketiciye çevirerek, sessiz ve uysal kölelere dönüştürür.

Hakan Tosun öldürüldü. Tetikçisini teslim edeceklerdir, çünkü onun ölümüyle verilmek istenen mesaj zaten verilmiştir. Bu mesaj aynı zamanda belgeselcilere yöneliktir: “Ölmüş olanların hayatını anlatın; yaşayanlarla, devam edenlerle ilgilenmeyin. Onların röntgenini biz çekeriz; siz sadece susun. Biz bu arada yurdundan ettiklerinizin geride bıraktığını yağmalarız.”

Çevreciler, yeni bir "düşman" olarak kodlanıyor artık. Çünkü ABD merkezli şirketler, yerli işbirlikçileriyle birlikte, direnişsiz bir ortamda yağdan kıl çeker gibi istediklerini alıp gidiyor. Geriye ise devasa sorunlar ve çöp yığınları kalıyor. Ülkemiz, Avrupa’nın resmen plastik çöplüğüne dönüşmüş durumda. Ama asıl çöplük, maden alanlarında biriken siyanür yüklü atıklardır.

Her cinayetin siyasi bir sonucu vardır. Fakat her cinayetten sonra toplum biraz daha teslim olmuş görünür: çaresiz, kısırlaştırılmış, amaçsız; sadece karın tokluğuna çalışıp, bol çocuk yapan bir sürüye dönüşmüş gibidir. Siyasi cinayetler, aslında toplumu teslim almak için yapılır.

Toplum teslim olmadığı zaman, çürümenin etkisine kapılmadan o cinayetin faillerini ortaya çıkarır ve yüzleşir. Ama yüzleşilmiyorsa, bilelim ki çürüme çoktan başlamıştır. Ve bu derinden başlayan çürüme, bir anda büyük bir düşüşe neden olabilir. Evet, her çürüme yeni olan için bir alan açar. Ama yeni olanın her zaman iyi bir şey getirdiği anlamına gelmez.

İsmail Cem Özkan

13 Ekim 2025 Pazartesi

Hakan Tosun’a Dair Birkaç Satır…

Hakan Tosun’a Dair Birkaç Satır…

Hakan ile Taksim bölgesinde gazetecilik yapan, doğayı seven herkesin bir anısı vardır.

Benim onunla ilk tanışıklığım İstiklal Caddesinde Galata Gazete çıkardığım dönemde başlar ve sonrası Gezi Direnişi sırasında gelişti ve zamanla derinleşen bir dostluğa dönüştü.

O da, diğer gazeteciler ve amatör fotoğrafçılar gibi o günleri fotoğraflıyordu. Ben ise Taksim Meydanı’ndaki metro duvarına hazırladığım afişleri asarak korsan bir sergi açmıştım.

Geldi, serginin fotoğraflarını çekti ama bu kareler bana hiçbir zaman ulaşmadı.

Gezi’den sonra karşılaştığımızda, “Dosyaların arasında kayboldu, bulamıyorum,” dedi gülerek. Sorun etmedik.

Çünkü zaten çektiğimiz kaç kareye dönüp bakıyoruz ki?

Yıllar içinde her olayda, her etkinlikte yollarımız kesişti.

Zaten bir süre sonra, sokaklarda fotoğraf çekenler birbirini gözle tanır; sonra dost olur ve o dostlukla yürümeye devam eder.

O dönem, doğa katliamlarına karşı direnişlerin en yoğun yaşandığı zamanlardı.

Bu süreçte şirketlerin önünde protestolar düzenler, katliamın yaşandığı yerlere gider, nasıl destek olabileceğimizi konuşur, araştırmalar yapardık.

Hakan, bu mücadelenin içinde kendini adeta sorumlu hissetti.

Nerede bir çığlık varsa, o oradaydı; o çığlığın görüntüsünü çekiyor, yaşananları belgeliyordu.

Dağdan dağa, ovadan ovaya; geceleri gündüze çevirerek, soğuğu sıcağa eyleyerek direnişin tam kalbinde olmaya devam etti.

Ve her zaman yerini korudu.

Benim yolum Gezi’den sonra başka bir yöne saptı belki; ama Hakan’la olan yoldaşlığımız, dostluğumuz hiç eksilmedi.

Ne zaman karşılaşsak, sanki dün ayrılmışız gibi içten, sıcak bir sohbete devam ederdik.

Ne gariptir ki, hiç birbirimizin fotoğrafını çekmedik.

Ancak bir karede tesadüfen, arka planda kalmışsak vardır.

Ama belki de bu, en gerçek tanıklığın haliydi.

Hakan sadece bir fotoğrafçı değil; hafızamızın bir taşıyıcısıydı.

Görünenin ötesine geçen bir bakışın, sessiz ama kararlı bir direnişin izini süren bir yol arkadaşımızdı.

Bu kararlı duruş, elbette birilerinin işine gelmiyordu.

Yaşanan hak ihlallerinin fotoğraflanması, belgelenmesi; devlet ihalesiyle toprakları parselleyenlerin, altın arayanların, zeytinlikleri yok edip yerine maden sahaları kuranların, ormanları yakıp yerine oteller dikenlerin, bereketli toprakları kazıp içine beton dikenlerin işine gelmiyordu.

O, doğanın sesi; sessiz bir ağacın haykırışı olmuştu.

Direnen bir annenin gözyaşı, öksüz bırakılan köylülerin seslerine ses oluyordu.

Çadırda yattı; depremin vurduğu yıkıntılar arasında bir umudun sesi olmak için sessizce bekledi.

O, fazla söze gerek bırakmayan insanlardandı.

Ötekiler gibi katil değil; “Yaşamak için yaşatalım” sözüne sadık biriydi.

Hakan’la en son Haydarpaşa Dayanışması’nın 700. Buluşmasında (15 Haziran 2025) karşılaştık.

Ayaküstü sohbet ettik; o eylemin sonuna kadar kaldı, ben ise erkenden ayrıldım.

Arkamda sessizce fotoğraf çeken bir arkadaşımı son kez göreceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Onun kaybolduğuna dair paylaşımlar elime ulaştığında ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemedim.

Sadece, elimden geldiğince daha fazla kişiye ulaşsın diye afişini yaptım ve “yalnız değildir” diyerek onun yanında olduğumu ilan ettim.

Ölüm saçan şirketlerin çetelerinin neler yapabileceğini biliyordu belki; ama bir gün kendi bedenine bir sopa gibi ineceğini düşünmemişti.

Başına aldığı darbeler sonucu beyin ölümü gerçekleşti.

Anısı sadece fotoğraflarda değil; birlikte yürüdüğümüz sokaklarda, astığımız afişlerde, gece nöbetlerinde, dağlarda ve meydanlardadır.

O hep yüzü gülerken, sıcak sohbetleri ile aramızda hep yaşayacaktır...

İsmail Cem Özkan

9 Ekim 2025 Perşembe

Zamanın Boşluğunda

Zamanın Boşluğunda

Dünyanın krizler, savaşlar ve belirsizliklerle sarsıldığı dönemlerde sanatçının sorumluluğu yalnızca üretmek değil; aynı zamanda tanıklık etmektir. Sanat, böyle zamanlarda bireyin yalnızlığını, toplumun çöküşünü, umudun arayışını görünür kılma görevini üstlenir. Bu bağlamda sanatçının sessiz kalma lüksü yoktur. Sanat, yalnızca bir ifade biçimi değil; toplumsal hafızanın da taşıyıcısıdır.

İşte tam da bu anlayışla sahneye taşınan Anahtar Deliğinden Gişeye Bakan Üç Kişi ve Sonat, absürd tiyatronun diliyle bugünün bireyini, sistemle ilişkisini ve hayatta kalma çabasını anlatıyor. İzleyiciyi, zamanın ve mekânın anlamını yitirdiği bir dünyaya çekerek hem düşündürüyor hem de rahatsız edici sorular sorduruyor. Birey merkezli bir anlatımla, toplumdan soyutlanmış bir sığınağın içinden hayata bakıyor.

Oyunun temel eksikliği ise tam da burada ortaya çıkıyor: Yaşadığı toplumdan uzakta konumlanan bireyin, içinde bulunduğu krizin ve sığınağın nedenleri seyirciye aktarılmıyor. Yazar, bireyin iç dünyasına yoğunlaşırken toplumsal, siyasal ve sınıfsal bağlamı dışarıda bırakıyor. Bu durum, oyunun çağımıza tanıklık etmesini engelliyor; onu zamansız bir ana sıkıştırıyor.

Oyun, nükleer tehdidin gölgesinde, izole bir mekânda hayatta kalmaya çalışan üç karakter üzerinden kurgulanmış. Kapı ve pencereleri naylon muşambalarla kapatılmış bu alan, sadece fiziksel bir korunma değil; bireylerin zihinsel kapanışını, içe dönüşünü ve iletişimsizlikle örülü dünyalarını da simgeliyor.

Üç ayrı öykü, bu steril mekânda yer buluyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu hikâyeler; bürokrasiyle yüzleşen bir yolcu, kapı deliğinden özlemle bakan bir karakter ve boşluğun içinde kahkaha ile hayal kırıklığını taşıyan, kimliksiz bireyler üzerinden ilerliyor. Temel ortaklıkları ise şu: baskı, yalnızlık, zamanın kırılması ve anlamın çözülmesi.

Zaman ve mekân algısının belirsizleştiği oyun, seyirciyi gerçek ile kurgu arasındaki sınırın silindiği bir düzleme davet ediyor. 1800’lü yıllara gönderme yapılırken, nükleer santraller ve savaş uçakları gibi çağdaş unsurlar da anlatıya dâhil ediliyor. Bu çelişkili detaylar, absürd tiyatronun karakteristik yapısına hizmet ediyor.

Dekor oldukça etkileyici: Naylonlarla çevrili sahne, dış dünyaya karşı alınan önlemlerin yarattığı paranoya ile bireysel yalnızlığı iç içe geçiriyor. Her nükleer ya da bomba patlamasında, savaş uçaklarının sesleri ve geride bıraktıkları yıkım, ışık ve ses efektleriyle birlikte sahnenin dönüşümünü sağlıyor. Bu değişim yalnızca fiziksel değil; karakterlerin iç dünyalarında da bir çöküşü betimliyor.

Oyunculuklar, absürd tiyatronun doğasına uygun biçimde abartılı ama ölçülü. Beden dili, jestler ve ses kullanımıyla her oyuncu, kendi karakterine ait özgün bir ifade dili kuruyor. Üç öykünün farklı yapısına rağmen oyuncuların sahnedeki uyumu, anlatının bütünlüğünü koruyor. Her üç oyuncu da kendi sahnelerinde öne çıkıyor. Ancak ben her oyuncuyu başarılı bulduğum için tek tek yazmak yerine, üçünün birlikte sahneyi doldurmasını ve birbirlerinin oyununu yukarıya çekmelerini özellikle vurgulamak isterim.

“Sonat” kavramı, oyunda yalnızca müzikal bir yapı değil; sesin, hareketin ve bedenin yarattığı bütüncül bir anlatım biçimi olarak kullanılıyor. Bu da oyunun estetik yönünü güçlendiriyor.

Günümüz dünyasında bireyin yaşadığı baskı, yönünü kaybetmişlik, kimliksizleşme ve duyarsızlaşma gibi temalar, bu yapımda absürd tiyatronun diliyle etkileyici bir metafora dönüşüyor. Ancak oyunun bireysel psikolojiye kapanması, onu daha geniş bir tarihsel ve siyasal bağlamdan koparıyor. Çağa tanıklık etmeye çalışan bir yapı olmaktan çok, zamanın boşluğunda gezinen bir anlatıya dönüşüyor.

Yine de, absürd ve deneysel tiyatrodan hoşlanan izleyiciler için düşündürücü, estetik açıdan güçlü ve cesur bir yapım olarak öne çıkıyor.

İsmail Cem Özkan

Oyun Adı: Anahtar Deliğinden Gişeye Bakan Üç Kişi ve Sonat
Yazan: Jean Tardieu
Uyarlayan ve Yöneten: Ömer İvedi
Oyuncular: Barış Akkoyun, Gökçe Burcu Zümrüt, Bahar Karaoğlu

 

5 Ekim 2025 Pazar

Bir İşgalin Gölgesinde Kurulan Cumhuriyet

Bir İşgalin Gölgesinde Kurulan Cumhuriyet

Türk resmi tarihini yazıcıları, elbette tarihi kırmış, biçmiş, yeniden anlamlandırmışlardır. Tarihin gerçeklerini, elbette, yeni kurulan devlet ve o devletin zayıf yönlerini göstermeyecekti: demir yumruk, demir irade, sarsılmaz yol! “Bir Türk dünyaya bedeldir!”

Modern Türk devleti adı verilen, hâlen içinde yaşadığımız Cumhuriyet’in kuruluşu üzerine binlerce destanlaştırılmış kitaplar yazıldığı gibi, içinde doğruların saklandığı dedikoduların da tarih diye anlatıldığına şahitlik ederiz. Sonuçta tarih, geçmişin dedikodusudur. Kimin anlattığına bağlı olarak anlamlar değişir. Genelde ulus devletinde tek yönlü anlatım tercih edilir, karşı anlatımlar yok sayılır ya da düşmanın propagandası olarak gözükür. Karşılaştırmalı tarih bizde sadece suç olarak kabul edilir ve bu konuda yazı yazanlara her türlü eziyeti reva görülür. Bizim tarihimiz tarih kitaplarından değil de o süreci anlatan romanların içinden öğrenmeye çalıştık.

İzmir işgali olmasaydı, modern Türk devleti olabilir miydi?

Elbette olamayacaktı. Çünkü Türkleri bir araya toplayan bu işgal, aynı zamanda yeni devletin kuruluş adımlarının Samsun'dan atılmasına sebep olmuştur. Sonuçta işgal öncesi İstanbul’dan çıkanlar, işgalden sonra Samsun’a çıkmıştır.

Kurucuları Samsun’da karşılayan İngiliz karakolunun memurları geçiş damgasını basmamış olsaydı, arkasından gelen konferanslar, toplantılar ve kurulan kongrelerle yeni devletin ya da var olan devletin kuruluş sürecini gerçekleştirebilirler miydi? Elbette gerçekleştiremezlerdi.

Yeni bir devleti kuracak olan kadrolar açsından sadece nasıl savaşılacağını bilmek yeterli değildir. Bu savaşı yürütecek maddi kaynak ve lojistik destek de önemlidir.

Eldeki kıt imkânlar ile bu yeni ülke nasıl kurulacaktı?

I. Dünya Savaşı yenilgisi yaşayan İttihat ve Terakki Partisi lider kadroları partilerini dağıtmışlardı, fakat hepten devletten ellerini çekmemiş devletin devamlılığı için yerine yeni oluşumların koşulları hazırlanmıştı. Kaçan lider kadroların arkasından açılan davalar, savaş suçunu konu edinen “cadı” avlarının ortaya çıkardığı dağınıklık; ancak ve ancak Anadolu toprakları (birilerine göre Küçük Asya) üzerinde oluşacak bir işgale karşı direniş dalgası ile toparlanabilirdi. İzmir işgali tesadüfen olmuş bir şey değildir, bugün çok dillendirilen projelerden ya da planlardan biri olma olasılığı yüksektir, çünkü hiçbir toplumsal olay tesadüfen ortaya çıkmaz.

İzmir işgali, öncelikle İstanbul’da başlayan ve Anadolu’ya yayılan protestolara sebep olmuştur. Yunan askerinin postalı İzmir’de toprağa değmemiş olsaydı, işgal altındaki İstanbul’da bu kadar geniş protestolar — üstelik İngiliz askerlerinin izniyle — alanları doldurabilir miydi? Elbette hayır!

İşgal altındaki İstanbul’da grevler oluyor, protestolar yapılıyordu ama işgalci güçlerle gerçek anlamda bir çatışma ve yeniden bir kurtuluş hareketi oluşmuyordu.

İttihat ve Terakki Partisi’nden kalan ve yer altı örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa’nın elemanları işgal altındaki topraklarda beklenildiği kadar fazla etkili değildi. Anadolu’da oluşan hareketlilik üzerine İstanbul Meclisi’nden alınan kararlar ve oradaki vekillerin Ankara’ya taşınmasıyla etkisini göstermiştir.

Peki, modern Türk devleti için en önemli olan bu işgal nasıl gerçekleşti?

Bu konu bizde fazla anlatılmaz. Sonuçta bu, “Yunan tarihidir!”

Oysa Yunan tarihi içinde yaşananlar aslında bizim iç işimizdir.

Venizelos’un hayatı, bizim tarihimizin başka bir yönünü anlatır. İzmir işgali öncesine kadar birçok olayın içinde yer alır ve Yunan halkı içinde popülerdir. Hatta kraldan daha çok adı geçer. Doğal olarak siyaset içinde bu popülarite, çatışmayı kaçınılmaz kılar. Sürgüne gider, iktidara gelir… Yani iktidar mücadelesinin her alanında onun ismini görmek şaşırtıcı değildir. Sonuçta sürgüne gitmek ve sürgünden güçlenerek dönmek, onun hayatının özeti gibidir.

Bizi ilgilendiren işgal öncesi yakın tarihe geldiğimizde ise:

Venizelos, İtilaf Devletleri’nin desteğiyle (Özellikle İngiliz) krala karşı bir darbe gerçekleştirerek 1917’de tekrar başbakan oldu. Kral, tahtını oğlu Aleksander’a bırakmak zorunda kaldı. Venizelos, Kral Konstantin ve Genelkurmay Başkanı Metaksas’ı Haziran 1917’de İsviçre’ye sürgüne gönderir. Bir ay sonra da Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’a savaş açar. Kasım ayında Trakya’ya Yunan askerlerini gönderdi. Ardından 15 Mayıs 1919’da İzmir’e Yunan askerlerini çıkararak Anadolu topraklarını çıkararak "Büyük Yunanistan" (Megali Idea) hayalini gerçekleştirmeye girişir.

İşgalden sonra Venizelos, kendine o denli güveniyordu ki, parlamentodaki tüm sandalyeleri kazanmak için 7 Eylül 1920’de meclisi feshederek erken seçime gitti. Kasım ayında yapılan seçimlerde Venizelos kaybetti. Bu seçimi kaybetmesi elbette sadece iç işlerindeki olaylar etkili olmamıştı, o sırada işgal topraklarda gelişmeler ve o gelişmelere karşısından emperyalist devletlerin özellikle İngilizlerin çıkarı da değişmişti. Yerine gelen kral, var olan işgalden faydalanmak istedi ama artık İngilizlerin çıkarı bu işgale karşı tutumunu da değiştirmişti.

Mudanya Mütarekesi (3-11 Ekim 1922)olarak tarihe geçen anlaşmayla, Yunanlıların Anadolu’daki varlığı sona erdi.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti, imzaların atıldığı gün Osmanlı devleti fiilen ortadan kalkarken yerine Ankara merkezli devlet (tanınmış olarak) fiilen kurulmuş oldu.

Venizelos’un iktidarı, Yunanistan’ın Anadolu’ya asker çıkarması, İngiliz desteği, ardından bu desteğin çekilmesi ve iktidar değişimi... Tüm bu gelişmeler olmasaydı, savaşın seyri çok farklı olabilirdi. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, doğrudan Yunan iç siyasetiyle ve İngiliz çıkarları ile bağlantılıdır.

Bu da bize gösteriyor ki, tarih sadece bizim ne yaptığımızla değil, aynı zamanda karşımızdakilerin ne yaptığıyla da şekillenir. Resmî tarih anlatılarında bu karşılıklı ilişki çoğunlukla ihmal edilir.

Tarih, sadece bizim hikâyemiz değil; aynı zamanda başkalarının bizim üzerimizde kurduğu hikâyelerdir.

İsmail Cem Özkan

 

3 Ekim 2025 Cuma

“Bir Ziyaret”: Paranın satın aldığı adalet, satılan vicdanlar

“Bir Ziyaret”: Paranın satın aldığı adalet, satılan vicdanlar

Friedrich Dürrenmatt’ın “Yaşlı Kadının Ziyareti” adlı eseri, “Bir Ziyaret” adıyla Türkçeye kazandırılmış ve bu sezon Şehir Tiyatroları tarafından sahneleniyor. Paranın adaleti nasıl dönüştürebileceği, yoksulluğun insanları hangi noktaya getirebileceği ve ahlakın ne denli çürüyebileceği üzerine çarpıcı bir kara mizah. Ancak bu güçlü metin, sahnede düşündürücü olduğu kadar bazı teknik ve ideolojik sapmalarla da izleyiciyi sorgulatıyor.

Bir zamanlar görkemli günler yaşamış Güllen kasabası artık yoksulluğun pençesinde kıvranmaktadır. Hiçbir trenin durmadığı bu kasabada, içlerinden biri olan Claire Zachanassian’ın dönüşü, halkta büyük bir umut yaratır. Claire sadece bir ziyaret için geri dönmemiştir, aynı zamanda sonucu belli olan bir yargılama istemektedir. Claire, amacına uygun şekilde kasabaya büyük bir bağış teklif eder — ama tek bir şartla: Alfred öldürülecektir.

Claire, parçalanmış bir kadındır. Vücudundaki neredeyse her parça metaldir; sadece kafası kendisine aittir. Bu parçalanmışlık semboliktir: Evliliklerinin ve aşklarının ona bıraktığı izlerdir. Her ayrılan eşi ondan bir parça alıp götürmüştür.

Zengin bir Ermeni vatandaşla evlenmiş, ondan kalan servet ise dudak uçuklatmaktadır. Paradan kaynaklanan verdiği özgüven ile Claire, “Dünyayı parayla satın alabilirim. Adaleti de,” diyerek kesin konuşur.

Kasaba halkı, Hristiyanlık inançları ve öğretilerine uygun şekilde karşı çıkar:
“Sizin teklifiniz insanlık dışı!”

Claire’in cevabı nettir: “Ama sizin sefaletiniz insanlık dışı değil mi?”

Claire Zachanassian, umutsuzlara bir umut olmuştur, ama bu noktada kasaba halkı büyük bir ikileme düşer: Ya sefaletten kurtulacaklar ve bir adamı feda edecekler ya da “iyi insanlar” olarak yaşamaya devam edip açlığa boyun eğeceklerdir.

Alfred, sonunun geldiğini anlamıştır: “Beni öldürecekler, çünkü fakirler.”

Oyun boyunca kasabalıların ahlaki değerleri, paranın cazibesi karşısında erozyona uğrar. Sonuç artık bellidir.

Son sahnede Claire:“Ben sadece adaleti satın aldım. Sizse vicdanınızı sattınız. Hoşça kalın… İnsanlar.” diyerek oyunun ana fikrini insanlara sunar.

“Bir Ziyaret”, paranın satın alma gücünün karşısında yozlaşan ahlakı, toplumsal ikiyüzlülüğü trajikomik bir dille sahneye taşıyor. Oyun boyunca antik Yunan tiyatrosundan Shakespeare’e kadar tiyatro tarihine göndermeler yapılıyor. Bu oyun, tiyatro tarihinin izdüşümlerini imgesel olarak içinde barındırıyor.

Yaşadığımız çağın kaosu içinde — ya da popüler söylemle, tarihin kırıldığı bir noktada — Dürrenmatt, trajik olayı seyirciye katı bir gerçeklikle taşıyor. Çöken ahlak, dağılan insan ilişkileri, çıkarların yaşamdan daha önce geldiği bir bireyselleşme... Tüm bunları bize kara mizahın diliyle sunuyor.

Bir anlamda, bizi çaresiz bırakan bir sistemde çaresiz insanların aslında fazla seçeneği yoktur: Ya Hristiyan öğretilerine yeni anlamlar yükleyecekler ya da cinayeti işledikten sonra olmamış gibi davranacaklar.

Sonuçta Dürrenmatt, seyircinin yüzüne sert bir tokat atıyor. Suratınızı dönüp döndürmemek ise artık size kalmış.

Tek yönetmen, çok sayıda yardımcı yönetmenin olduğu oyunda; Oyunculuk performansları genel anlamda başarılı. Özellikle Claire rolüyle sahneye çıkan oyuncunun beden dili, ses tonu ve duygusal geçişleri oldukça etkileyici. Ancak ne yazık ki sahneleme anlamında pek çok problem göze çarpıyor.

Kullanılan video, çizgi film ve arka fonda perdeye yansıtılan görüntüler, birkaç teknik aracılığıyla seyircinin sahnedeki olaylarla bütünleşmesini sağlar. Oyun boyunca sabit kalan dekor, kapıların işlevleri çok iyi ve yerinde tasarlanmış olduğunu gördüm. Yere serilen bezin birçok anlam yüklenmesi ve oyuna zenginlik katmıştır. Kıyafetler, oyunun ruhunu görsel olarak sunmaktadır. Bunlar başarılı yönleri ama tiyatro sonuçta bir bütündür.

Ses ve Mekân Uyumsuzluğu: Oyuncular seyircinin arasında yer alırken mikrofon kullanımdan kaynaklı sesleri sahnedeki hoparlörden gelmekteydi. Bu durum izleyici ile oyuncu arasında bağ kurmayı zorlaştırdı. Sesin geldiği yöne bakan izleyici, çoğu zaman ortada bir beden göremedi.

Işık Kullanımı: Yetersiz ve plansız ışık düzenlemeleri, sahne bütünlüğünü sık sık bozdu. Özellikle seyircilerin oturum alanın sağ ve sola verilen ışıklar ilkinde zamansızdı, ışığı izlediğimde oyuncuyu o ışık altında görmedim. Oyuncuların konuştuğu anlarda birçok defa karanlıkta kalması ya da ışık verilen alanların boş olması ciddi teknik aksaklıklardı.

Sahne Geçişleri: Işık-perde uygulaması yalnızca birkaç sahnede etkiliydi. Seyircinin üzerine verilen beyaz ışık sahnede karanlık alan yaratarak oyuncuların bu alanda hazırlanması sağlamış, iyi bir görsel ile seyircinin karşısına çıktılar. Yandan verilen ışık yoğunluğunda başarılıydı. Diğer sahnelerde ise geçişler dağınıktı.

Asıl dikkatimi çeken ise alakasız Gazze görüntüleri ve Filistin’e doğru yapılan göndermelerdi.

Eleştirinin belki de en sert kısmı burada başlıyor. Oyunun içinde arka perdeye yansıtılan Gazze görüntüleri ve yönetmenin sahneye çıkıp gözyaşları içinde “Çocuklar ölüyor!” diyerek yaptığı konuşma, izleyiciye doğrudan politik bir yönlendirme olarak yansıdı.

Elbette çocuk ölümleri her zaman bir trajedidir ve Gazze'de yaşananlar görmezden gelinemez. Ancak tiyatro, özellikle kamuya açık bir sahnede, sadece belli bir bölgeye ağıt yakıp diğerlerini görmezden geldiğinde ahlaki tutarlılığını yitirir. Aynı zaman dilimi içinde Kürdistan’da öldürülen çocuklar, El Kaide ve IŞİD’in cariye yaptığı kız çocukları, Suriye’de Alevilere ve Dürzilere uygulanan katliamlar... Bu örneklerin hiçbiri oyun içinde veya yönetmenin söyleminde yer almadı. Bu durum, yapılan ağıdın insani değil, popüler ve seçmeci bir refleksle kurgulandığı izlenimini yarattı.

Benim aklımda şu sorular kaldı: Tiyatro bir vicdan çağrısı mıdır yoksa politik bir manipülasyon alanı mı?  Katili ve kurbanı seçerek mi insanlık sergilenir?

Bu seçmeci insaniyet, oyunun evrensel derdine ters düşüyor.

“Bir Ziyaret”, tiyatro tarihine gönderme yapan, kara mizahın imkânlarını sonuna kadar kullanan güçlü bir metin. Toplumsal çürüme, bireysel ikiyüzlülük ve kapitalizmin insan hayatı üzerindeki etkileri, sahneye başarıyla taşınmış. Ancak teknik aksaklıklar ve ideolojik yönlendirmeler, bu güçlü metnin etkisini yer yer gölgeliyor.

Tiyatro seyircisini sorgulatmalı, düşündürmeli. Ama asla seyircinin vicdanını tek bir yöne bükmeye çalışmamalı. Dürrenmatt’ın metni seyirciye “Tokadı yedim mi?” sorusunu sorduruyorsa başarılıdır. Ama rejinin amacı “tokat attım” demekse, burada bir sahicilik problemi doğar.

 

İsmail Cem Özkan

 

Yazan: Friedrich Dürrenmatt

Çeviren: Zahide Gökberk

Yöneten: Yıldırım Fikret Urağ

Dramaturg: Dilek Tekintaş

Müzik: Burçin Elmas Çubukçu, Şiringül Kaya

Dekor-Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan

Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu

Koreograf: İbrahim Ulutaş

Efekt Tasarımı: Serkan Yavşan

Video Tasarımı: Serkan Yavşan

Korrepetitör: Burçak Çöllü

Yardımcı Yönetmenler: Ayşegül İşsever, Erkan Akkoyunlu, Gökhan Eğilmezbaş, İbrahim Ulutaş, Müge Çiçek, Şehnaz Bölen Taftalı

Yönetmen Yardımcıları: Gülsüm Alkan, Mehtap Gündoğdu Akbulut, Neşe Ceren Aktay, Ozan Akif Serman

Suflöz: Zeynep Köylü

Oyuncular: Aslı Akın Narcı, Aslı Menaz, Aslı Şahin, Berk Samur, Buğra Can Ildırışık, Burhan Yeşilyurt, Cengiz Tangör, Cüneyt Arda Pamuk, Çağlar Ozan Aksu, Elyesa Çağlar Evkaya, Ergun Üğlü, Fatih Aksüt, Gökhan Eğilmezbaş, Gülsüm Alkan, Hakan Gümüş, Mehmet Avdan, Musa Arslanali, Müge Çiçek, Nagehan Erbaşı, Neşe Ceren Aktay, Ömer Naci Boz, Özgür Efe Özyeşilpınar, Selim Can Yalçın, Şebnem Köstem, Yalçın Avşar, Yasemin Güvenç, Yılmaz Aydın