Galata Gazete


29 Ocak 2026 Perşembe

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Köleler, Efendiler ve Bitmeyen Magazin

Ülkemin insanı sessizdir; konuşmaktan korkar ama dedikoduya bayılır. Bu yüzden ülkede magazin her şeydir; her olaya magazin penceresinden bakılır. Ölüm de magazindir, cinayet de… Ama tarihte hiç değişmeyen en büyük magazin konusu sağlıktır. Sağlık üzerine kulaktan dolma, sansasyonel bilgiler paylaşılır; sonuç ise hep aynıdır: şifa bulmayı umanların ölümü, sakat kalmaları ya da yaşamaları gereken ömrün erken bitmesi. Magazin sorunları çözmez; aksine ölümü ve çürümeyi hızlandırır.

Magazin yalnızca bir medya türü değildir; sorumluluktan kaçmanın estetik hâlidir. İnsanlar konuşmak istemez, çünkü konuşmak bedel ister. Taraf olmayı, risk almayı, sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Magazin ise bedelsizdir: risk yoktur, taraf yoktur, sonuç yoktur. Bu yüzden en iyi köle ruhuyla anlaşır. Konuşulamayan gerçeklerin üzeri, küçük hikâyelerle örtülür; toplum kendi suskunluğunu eğlence sanır.

Sessizlik dedikoduyu doğurur, özgürlük eksikliği köleliği. Köleler sessizce konuşur; efendilerin kahramanlıklarını, güçlerini ve kudretlerini abartarak anlatır. Efendiler güçlü olduğu sürece susulur, yıkıldıklarında ise onların nasıl kâğıttan kaplan oldukları anlatılmaya başlanır. O zaman da kendi köleliklerine hayıflanılır; ama yine de sorumluluk üstlenilmez. Çünkü köle, efendiden önce özgürlükten korkar.

Bu yüzden hep bir kurtarıcı beklenir. Devrimciler bu beklentinin ürünüdür; fakat iktidarı gerçekten alacakları kesinleşene kadar onlardan uzak durulur. Buna rağmen sağlayacakları özgürlüğe muhtaç yaşanır. Beklemek, itiraz etmekten daha güvenlidir; umut etmek, sorumluluk almaktan daha kolaydır.

Her devrim eski efendiyi yok eder, yeni bir efendi doğurur. Yeni efendinin özgürlük sunması için halkın özgürlüğe sahip çıkması gerekir; ancak köle ruhlu, yoksul insanlar özgürlüğü savunmak yerine güç sahiplerini daha da büyütür ve onları otokrat hâline getirir. Böylece zincirler kırılmaz; sadece el değiştirir.

Bu döngü kırılmadıkça ne magazin susar ne dedikodu biter ne de efendiler eksik olur. Sessiz kalan, sorumluluğu başkasına devreden, özgürlüğü talep etmek yerine bekleyen toplumlar kendi zincirlerini kendileri üretir. Kurtarıcı beklemek köleliği sona erdirmez; onu kalıcı hâle getirir. Gerçek özgürlük devrimle değil, bilinçle başlar. Konuşmaktan korkmayan, bilgiyi magazinden ayıran, gücü kutsamak yerine sorgulayan bir halk olmadan her değişim yalnızca efendi değişimidir. Bu topraklarda ihtiyaç olan şey yeni kahramanlar değil, özgürlüğün yükünü taşımayı göze alan insanlardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ocak 2026 Çarşamba

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Hatırlamak Bir Sorumluluktur

Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle, baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil, devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.

Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz, yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden” sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına hapsetmektedir.

Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim” çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları, inandırıcılığını daha baştan yitirir.

Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük” suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve ortak sorumlulukla kurulabilir.

Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini, tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.

Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve siyasal bir sorumluluktur.

İsmail Cem Özkan

26 Ocak 2026 Pazartesi

Geçmiş daima konuşur…

Geçmiş daima konuşur…

Tanrı’nın öyküsü yazıldığında her zaman bir öykü tadı vardır; öykünün masal hâlidir. Biri Tanrı’dan bahsettiğinde o masalın tadı zihinlerde kalır, öykünün ince dokunuşları ders olarak insana sunulur… Metafiziğin yasasında materyalistin öykünün bir karşılığı yoktur. Bundan dolayıdır ki masallar, gerçekliğin sadece bir tarafını taşırken, en önemlisi yaratılmış gerçekliği gerçek gibi sürer. Okuyan da bilir: O yaratılmıştır, tıpkı insanın yaratılması gibi. İnsanın yaratıldığına inanan elbette yaratılan gerçeklere de inanacaktır…

Her bir söz kutsal değildir ama her kutsal metin bir kelam ile başlar. Söz vardı, yazı daha sonra oluştu; yazı Sina Dağı’nda ellere verildi ama o da ihanet karşısında parçalandı, yok oldu. Parçalara bölünmüş her kelimeden başka bir öykü doğdu. Ondandır ki kutsal metinler bin yıllar boyunca yeniden yeniden yaratılır ve yorumlanır. Her yorum yeniden bir yaratımdır.

Tanrı, 2026 yılı öncesinde insanlarla daha sıkı fıkıymış; hatta onlardan bir çocuk bile yapmış. Ondan sonra insanlarla olan muhabbetini azaltmış; bazı inançlara göre en son kitabı indirdikten sonra insanları baş başa bırakmış. Bugünlerde büyük çoğunluk hep bir kurtarıcı bekler olmuş; hatta yüksek dağlara bakıp, sular geldiğinde orada yaşamak için çoban çadırlarına göz atar olmuşlar.

Bazı insanlar kendilerini peygamber ilan eder olmuş; beyazlar giyinip her İsa’nın doğum gününde müritleriyle pasta kesip kutlama yapar olmuşlar. Tanrı “öldü” demiş biri; öteki ise hayır demiş:
“Yaşıyor, çünkü her nefes Tanrı’nındır!”

Meryem hamile kaldığında kaç yaşındaydı? Tanrı da çocuk gelinlerden mi hoşlanıyordu? Çocukların evliliği o toplumda normaldi de neden Tanrı, insanlara örnek olup kız çocuklarının büyümesini beklemedi? Neden bu aceleydi? Meryem hamile kalınca başına olmadık şeyler gelir, babasını kaybeder; Tanrı neden bir babanın sağ kalmasını istemez, onu kollayıp korumaz? Sonuçta babası Meryem’i kollayacak, koruyacaktı. Bu kadar acılı hikâyeyi onların kader çizgisine neden yazdı?

Tüm topluma ilan edilmiş bir Mesih vardır ama Mesih’i taşıyan anneye doğum için bir ev bile bulunmaz!

Sonuçta Tanrı artık insanlarla sıkı fıkı bir ilişki içinde değildir; gelip konuşmaz olmuştur; ne Sina Dağı’nda ne de eteklerinde yaşanan insanlık dramına bakarak. Evleri yıkılan, ocaklarındaki ateşi sönenlerin çadırını üstelik sel basmıştır. Bu durumda o seli, o çadırda yaşayanları nasıl görmeli? Kurban mı; seçilmiş ama Tanrı’nın isteklerini yapmadıkları için mi cezalandırılmışlar? Sonuçta zalim de mazlum da Tanrı’nın çocuklarıdır ve her ikisinin kitabı da aynı kökten, farklı cümlelerle oluşmuştur.

Tanrı neden kadınlar arasında kutsanan bir kadından yeni bir çocuk yapmaz? O çocuk gelse—gerçi şimdi çarmıh yok—ama bir şekilde sembolünü bulsa ve içindeki ihanet eden tarafından ölüme gönderilse; hayır, sonra onun dinini kursa ve sonsuza kadar ölüme gönderdiğini kutsal diyerek inananlara anlatsa…

2026 yılı öncesi, bugünkü zalimden daha hafif mi zalimler, yoksa daha mı fazla zulmederler mazlumlara? Daha fazla kan döküldüğü kesin; çünkü savaş denen çılgınlık teknolojiktir ve ölüm kusma gücü bir oktan, bir bıçaktan, bir kılıçtan çok daha fazladır.

Her şey gelip geçicidir; sonuçta insan başlangıca dönecektir. Kovulduğu yere tekrar alacak mı Tanrı? Şeytanla anlaşıp o cenneti insanlara sunacak mı?

Metafizik elbette masallar doğuracaktır; çünkü masallar gerçeği, metaforlarla üzerini örterek görünmez kılar. Romantizm, bir çocuğu anne; doğan çocuğu bir kurtarıcı yapacak ve en yakınında ona ihanet edeni azizleştirecektir. Her şey bir masalla mı başladı, yoksa bir ışığın içinde masalları mı taşır; gerçeklerden ayrı olarak?

İsmail Cem Özkan

 

22 Ocak 2026 Perşembe

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülke sadece parası olanların mı?

Bu ülkede Kürt düşmanlığı birden yükseliyor; sonra sanki hiç yaşanmamış gibi bir anda Kürt dostluğuna dönüşüyor. Ardından, işine gelmeyince yeniden başlıyor.

Bu iniş çıkışlar tesadüf değil. Her seferinde aynı sahne kuruluyor: Balkonlara ve pencerelere asılan bayraklar. Sosyal medyada milliyetçilik dalgalanıyor.

Bir anda yurtsever, vatansever olunuyor. Kürtler vatan haini ilan edilirken aslında yalnızca Kürtler değil; “öteki” olarak görülen herkes hedef hâline geliyor. Düşmanlık bayrakla kutsallaştırılıyor, sorgulamak ihanetle eş tutuluyor.

Vatanını çok sevdiğini söyleyenlere sormak gerekiyor: Aynı vatanın içinde yaşayan emekliye hakkını vermeyenlere ne denir?

Bir gün “bayrak indirme” hikâyeleriyle insanları Kürt düşmanlığına sürükleyenler, ertesi gün “çok ileri gittik” diyerek dostluk masalları anlatıyor. Düşmanlık da barış da bu siyaset için sadece birer araç.

Bu dilin farkında olmadan tetikçisi olan bir kitle yaratılıyor.

Tetikçiler postal giyiyor, “vatanı savunuyor”, gidip ölüyor. Ama vatanın nimetlerinden yararlananlar değişmiyor: Her zaman küçük bir ayrıcalıklı kesim.

İnsanlar öldürülüyor, insanlar öldürüyor ve sonra geriye şu soru kalıyor: Biz kimiz?

Bu topraklarda Lazlar var, Çerkesler var, Arnavutlar, Abhazlar, Gürcüler, Hemşinliler var. Farklı diller, kültürler, kimlikler var. Bunları yok sayarak kurulan her “tek millet” söylemi, yeni düşmanlıkların zeminini hazırlıyor.

Bugün Kürt düşmanlığı biter; yarın başka bir halk, başka bir kimlik hedef olur. Bu ülkede siyaseten düşman ilan edilecek o kadar çok farklılık var ki… Düşmanlık sürdükçe herkes biraz daha asimile ediliyor, biraz daha kendini inkâr etmeye zorlanıyor.

“Aslını inkâr eden benden değildir.”

Evet, değildir.

Balkonuna, penceresine, dükkânına bayrak asarak düşmanlığını ilan edenler şunu bilmelidir: Nefret söylemi faşizmin tabandaki en güçlü ayağıdır. Katliamlara gözünü kapatıp “her şey vatan” diyerek meşrulaştıranlar, bu düzenin suç ortağı hâline gelir.

Halklar arasında düşmanlık olduğu sürece bu ülkede ne barış olur ne huzur. Barış ve huzur olmadığında bedeli hep aynı insanlar öder: Daha da yoksullaşanlar, daha da çaresizleşenler.

Aç bir insanın vatanseverliği bir kurşun gibidir:

Ya öldürür ya da öldürürken ölür.

Bayrak sallarken kim olduğumuzu unutmamak gerekir. Bayrak bazen bir selamdır, bazen bir örtüdür. Tarikat şeyhi de pencereden müridini selamlarken bayrak asar; çünkü o selamın maddi bir karşılığı vardır.

Her bayrak sallayan vatansever değildir.

Her sallanan bayrak da masum değildir.

Bu ülkede dağda taşta, her yerde bayrak sallanıyorsa, bu ya bir şeylerin üstünün örtüldüğünü ya da yönetenlerin kendi vatandaşına güvenmediğini gösterir. Biz hangi ülkede yaşadığımızı direklere asılan bayraklara bakarak anlamak zorunda değiliz.

Bu ülke; eşit yurttaşlıkla, bir arada yaşamayla, halklarıyla vardır.

Nefret söyleminin suç sayıldığı, düşmanlığın normalleşmediği bir ülke hayal değildir. Bu, bize dayatılan siyasi düşmanlıkları reddetmekle başlar.

Bu ülkeyi bir çiçek bahçesine çevirmek elimizdedir.

Hangi ülkede yaşadığımızı bayrakların gölgesinde değil, birbirimizin yüzüne bakarak anlayabiliriz.

Bu ülke bizim.

İsmail Cem Özkan

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul, Alman postalları altında ezilmemişti; fakat Alman siyasetinin ve savaşın sert rüzgârının ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Fakirlik sokakları kuşatmıştı. Ekmeğin karneyle satıldığı, doğru dürüst bir yemeğin hayal olduğu günlerde, küçük bir azınlık Alman propagandası yapmanın karşılığında lüks içinde yaşıyordu. Sokaklarda gaz lambaları yanmazken, onların evlerini ampuller aydınlatıyordu.

Devletin merkezi Ankara’ydı; ama İstanbul görünmez bir merkez olmayı sürdürüyordu. Karartma gecelerinin hüküm sürdüğü o karanlık zamanlarda, karanlıktan para kazananlar vardı. Hayatlarını kurtarmak için son sığınaklara gizlenmiş Yahudilerin korularına, kanlı harflerle Alman ideolojisini yücelten yazılar yazılıyordu. Korkuyu büyüten her harf, ezilmişlerin omzundaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.

Ulus-devlet ideolojisi, Osmanlı’dan devralınan süreci kesintisiz biçimde devam ettiriyordu. Ari ırk adına getirilen yasaklar, el konulan mülkler ve servetler yeni ellere geçiyor; bu yeni sahipler, sermaye üzerine inşa edilen devletin nimetlerinden faydalanıyordu. Savaş, romantize edilen kızıllığın ve kanlı manzaraların ardında, aslında sermayenin el değiştirmesinden ya da belirli ellerde toplanmasından başka bir anlam taşımıyordu.

Postalların egemen olduğu her yerde direniş yeraltında filizlenir. Özgürlüğün neredeyse yok edildiği koşullarda bile, yeraltı örgütlenmeleri özgürlüğün nüvelerini içinde taşır. Dışarıdan bakıldığında kuralları katı ve kırılmaz görünür; ama özünde arzulanan tek şey özgürlüktür. Özgürlük, nüveleşmeden, kardelen gibi toplumun yüzüne çıkamaz.

Postalların hüküm sürdüğü yerde, postalı kimin giydiğinin önemi yoktur. Postal, gücün zayıfı ezdiği, köleleştirdiği bir zamanı temsil eder. O düzenin yarattığı suç kavramında, kimin kim olduğu belirleyici değildir. Güç “suçlusun” dediğinde suçlusundur; ister işkencede bunu kanıtlasınlar, ister mahkeme salonunda önceden verilmiş kararı yüzüne okusunlar.

Her postal dönemi karanlıktır. Postalı kimin giydiği değil, postalın kendisi belirleyicidir. Çünkü postal, içine aldığı ayakları dönüştürür; geriye yalnızca emir alanlar ve emir verenlerin keskin cümleleri kalır. Onlar için ak karadır, kara daima karadır. Tartışılmaz, sorgulanmaz. Postal zamanlarında tek bir doğru vardır: Güçlünün ağzından çıkan her söz, tanrısal bir hüküm gibi algılanır ve ona biat edilir.

Dünyaya eşkıyalar hükmeder mi? Zaman zaman ederler; ama bu uzun sürmez. Çünkü eşkıya da postal giyer ve giydiği postal kısa sürede aklına hükmeder. Postal kafalıların ömrü, uzatılmak istense bile kısadır. Özgürlük ise direnişle, yerin altından yerin üstüne doğru yayılır.

Yeraltında örgütlenen direniş, toplumun çaresizlik içindeki sessizliğinden bir anda patlayarak doğar ve eninde sonunda postallı ayakları postalsız bırakır. Ancak postalları yok edenler, boşluğu doldurmak için yeniden postal giyerse, kısır bir döngü başlar: Güç el değiştirir, ama sistem yerinde kalır.

İsmail Cem Özkan

19 Ocak 2026 Pazartesi

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Eşit Yurttaşlık Olmadan Devlet Olur mu?

Suriye’deki son gelişmeler, ılımlaştırılmış bir İslam devleti biçiminde yeni bir Arap devletinin inşa edildiğini göstermektedir. Bu düzende Kürtlerin elde ettiği kazanımlar, büyük ölçüde vatandaşlık numarası verilmesi ve Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasıyla sınırlı kalmıştır. Ancak bu haklardan yalnızca Kürtler değil, bölgede yaşayan Türkler de yararlanacaktır. Peki ya diğer azınlıklar? Suriye çöllerine sürülmüş, tüm yok etme politikalarına rağmen yaşam mücadelesini kazanmış Ermeniler ve Süryaniler bu yeni denklemde kendilerine bir yer bulamamıştır.

Suriye’nin kaderinde belirleyici olan başlıca güçlerden biri İran’dır. İran’da mollaların daha sınırlı bir çizgiye çekilmesi ve İsrail’le varılan uzlaşmalar sonucunda rejim, kendi iktidarını ve imtiyazlarını koruyarak yoluna devam etmiştir. Tüm inatlaşmalara ve direnişlere rağmen, son ayaklanmaların ve kamuoyunda “12 gün savaşları” olarak anılan sürecin etkisiyle emperyalist güçlerin taleplerine daha uyumlu, ılımlaştırılmış bir İslam devleti kimliğine bürünmüş ama resmen henüz mollalar kabul etmemiş görünüyor. Bu süreçte İran’da baş gösteren ayaklanmaların yarattığı devrim beklentisi başka bir bahara ertelenmiştir. Çünkü yeni bir devlet, yeni sorunlar demektir; hasta ve bakıma muhtaç rejimler ise her zaman emperyalist devletlerin işine gelir.

Bu süreçle birlikte bölgede, radikal uçları törpülenmiş ve denetlenebilir İslam devletleri ortaya çıkmıştır. Taliban’ın Pakistan açısından bir tehdit olmaktan çıkarılması, yayılmacı örgütlerin kontrol altına alınması ve IŞİD başta olmak üzere cihatçı yapıların lider kadrolarının emperyalist devletlere teslim edilmesi bu politikanın somut örnekleridir. Sonuç olarak, emperyalist güçlerin denetiminde, halklara gerçek anlamda özgürlük tanımayan ılımlaştırılmış İslam devletleri inşa edilmiştir.

Suriye topraklarında yaşayan Aleviler de bu tablonun önemli bir parçasıdır. Tüm katliamlara rağmen varlıklarını korumayı başarmışlardır. Yeniden kurgulanan Arap İslam devleti içerisinde Aleviler, varlıklarını kendi yaşam alanları içinde korumaya devam edeceklerdir; ancak bu durum, inançlarının özgünlüğünün fiilen inkârı anlamına gelmektedir.

Türkiye ise bu ılımlaştırılmış İslam ülkeleri arasında en çağdaş görünümlü; en azından biçimsel olarak kadın haklarının var olduğu bir ülke konumundadır. Türkiye’nin çevresindeki İslam ülkelerine benzememesi için Alevilerin haklarının, uluslararası hukukun kabul ettiği düzeyde güvence altına alınması hayati önemdedir. Çünkü Aleviler, Türkiye’nin sahip olduğu çağdaş görünümün görünmez ama en sağlam dayanaklarından biridir. Bu haklar, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlenen politikalarla yok sayılmaya devam edilirse, Türkiye’nin de benzer bir kaderle karşılaşması ihtimali göz ardı edilemez.

Ötekileştirilen Alevilerin hakları, Diyanet İşleri Başkanlığı kadar güçlü; devlet ve hukuk düzleminde işlevsel bir Alevi kurumunun oluşturulmasından geçmektedir. Sünni inancıyla eşit haklara sahip, anayasal güvenceye kavuşmuş bir yapılanmanın tesis edilmesi zorunludur. Aksi hâlde Alevi inancının siyasi irade tarafından İslam şemsiyesi altında bir mezhep olarak tanımlanması, Türkiye’yi ilerleyen yıllarda büyük olasılıkla Suriye benzeri bir sürece sürükleyecektir. Tarih, eşit yurttaşlık üretemeyen devletlerin kriz anlarında çözüldüğünü defalarca göstermiştir.

Elbette siyasette bugün olanın yarın tersine dönme ihtimali vardır; ancak emperyalist güçler tarafından masa başında çizilen sınırlarla kurulan devletlerin kaderi kısa sürede değişmemektedir. Halklara rağmen oluşturulan suni sınırlar ve bu sınırlar içinde yaşanan katliamlar, yer yer soykırıma varan boyutlarda sürmektedir.

Ortadoğu’da bir Kürt devletinin oluşumu her zaman ihtimal dâhilindedir. Ancak bugünkü koşullarda bu durum, büyük ölçüde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmalarına bağlı görünmektedir. Kürtlerin mücadelesi, insanlık tarihine öğretici bir deneyim olarak geçmiştir ve bu mücadele hâlen sürmektedir. Yoktan var oluşları, dünya kamuoyu nezdinde görünür hâle gelmeleri ve uluslararası dayanışmanın bir parçası olmaları son derece değerlidir. Elde ettikleri kazanımlar sayesinde artık yok sayılmaları mümkün değildir. Bu mücadele, geçmişten bugüne insanlık tarihine altın harflerle yazılmıştır ve yazılmaya devam etmektedir.

İsmail Cem Özkan

 

12 Ocak 2026 Pazartesi

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İran, yeni bir değişim ya da kırılma safhasındadır. 1979 yılından bugüne mollaların esareti altında olan ülkede sadece acı, işkence, sömürü ve idam vardır… Bir de kadınların peşinden koşan; “saç kılı görünmesin, şöyle örtünsün” diyerek tek tip kadın yaratma mücadelesi…

İran, siyasi İslam’ın propaganda eşliğinde iktidara taşınmasına; 1979’da Şah rejiminin yıkılmasında komünistlerin ve mollaların ortak mücadelesine; ardından ise birlikte mücadele ettikleri komünistlerin, inşaat araçları yollara dizilerek birer idam sehpasına dönüştürülmesiyle boğazlanmasına şahitlik etti… Sonuçta mollaları iktidara taşıyanlar, Şah rejiminden memnun olmayan emperyalist güçlerdi. Onların bilgisi ve denetimi altında Paris’ten gelen Ayetullah Humeyni’nin iktidara el koyması ve iktidarını sağlamlaştırmak için Irak’la savaşa girmesi, mutlak gücünü toplumun her katmanına yaymasının önünü açtı. Humeyni’nin cenaze töreninde tabutu parçalandı; anı olarak cesedinden ve onu örten örtüden parçalar koparıldı… Sapkın inanç, böyle bir toplumu yarattı!

“Devrim Muhafızları”, kuruluşundan itibaren güvenlik gerekçesiyle devlet içinde ayrı bir devlet olarak konumlandı. İran’a biçilen rol çerçevesinde, Yeşil Kuşak Projesi kapsamında ılımlı ve radikal İslam’ın yayılması için petrolden elde edilen kaynaklar kullanıldı… Bu Yeşil Kuşak dalgasının yalnızca Lübnan’la sınırlı kaldığı sanılır; oysa Afrika’nın içlerine kadar uzanan bir radikal İslam güçlenmesi ve doğu komşusu Afganistan’ın kaderinin köklü biçimde değişmesi anlamına gelmiştir. Elbette Pakistan da bu sürecin dışında değildir…

Ülkemizdeki yansıması ise 12 Eylül sonrasında, daha çıplak biçimde görülen laik aydınların katledilmesi ve bugünkü iktidarın ideolojik zeminlerinin döşenmesi olmuştur. Şii maddi kaynaklı olmamakla birlikte, Suudi sermayesi destekli ılımlı İslam çizgisi Türkiye’de iktidara yürütülmüştür…

Yeşil Kuşak açık bir emperyalist projedir.

Bu projenin sahipleri görünürde İran’la düşmanlık içindedir; fakat arka kapıdan her türlü ticaret yapılmış, İran’da üretilen artı değerin önemli bir bölümü Batı bankalarına ve emperyalist devletlerin askerî aygıtlarına dolaylı biçimde akmıştır. Silah sanayisi bu süreçten olağanüstü kârlar elde etmiştir. Kara paranın oluşumu ve karanlık ilişkilerin yaygınlaşması da bu Yeşil Kuşak siyasetinin bir sonucudur ve emperyalist devlet çıkarları doğrultusunda gelişmiştir…

İran, bu yönüyle bir ülke olmanın ötesinde, emperyalist güçler için bir test ve çatışma alanı işlevi görmüştür.

İran, Sovyetler Birliği’nin güney sınırında yer alan stratejik bir tampon ülke olarak konumlandırılmış; bölgedeki siyasal dengeler büyük ölçüde siyasi sınırların dış müdahalelerle şekillendirilmesiyle oluşmuştur. Modern İran devleti, tarihsel kökleri olmakla birlikte, emperyalist dengeler içinde yeniden kurgulanmış bir siyasal yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamıyla İran, homojen bir ulus-devlet karakteri kazanmamış; çok etnikli ve çok kültürlü yapısını merkeziyetçi bir egemenlik altında tutmaya çalışan bir devlet olmuştur. Pers nüfusun çoğunlukta olması, zamanla egemenliğin Pers merkezli bir karakter kazanmasına yol açmıştır. İmparatorluk mirasından gelen bu yapı, hiçbir zaman tam anlamıyla modern bir ulus-devlete dönüşememiştir. İç örgütlenmesi, farklılıklarına rağmen, büyük ölçüde eyalet benzeri bir yapı taşımıştır…

CIA’in yurt dışında ilk defa gerçekleştirdiği askerî darbenin bu ülkede yapılmasından sonra İran, hiçbir zaman gerçek anlamda istikrarlı bir siyasal düzene kavuşamamıştır. Sağ ve sol siyasal hareketlerin gelişimi emperyalist devletlerin denetimi altında; Sovyetler Birliği ile ABD/İngiltere çıkarları arasında şekillenmiştir. Sovyetlere sınır olan diğer ülkelerde yaşanan süreçlerin benzeri İran’da da yaşanmıştır. Sol hareketler bilinçli olarak Sovyet çıkarlarına uygun biçimde (bir anlamda lobi faaliyeti ya da çıkar çatışmasında bir sopa işlevi görerek) güdük bırakılmış, devlet kontrolü dışına çıkmaları engellenmiştir. Solun iktidara gelmesinin ne anlama geldiği Çin örneğinde görülmüş; bu nedenle emperyalist sistem, başka hiçbir ülkenin “Çinleşmemesi” için özel bir çaba göstermiştir…

Şah rejiminin yıkılıp molla rejiminin kurulması biçimsel olarak büyük bir değişiklik yaratmamış; ancak içerik bakımından daha kanlı, daha baskıcı ve daha işbirlikçi bir karanlık düzen oluşturmuştur. Tudeh Partisi bu geçişte araçsal olarak kullanılmış, İslam rejimi kurulduktan sonra solun nefes almasının önü tamamen kesilmiştir.

İran, kendisini İslam devleti olarak tanımladığı ilk günden bugüne gelişimini idam sehpalarının gölgesinde sürdürmüştür… Çok kültürlü bir geçmişten geldiği için ümmetçi bir toplum yaratma çabası içinde diğer dinlere sınırlı bir hoşgörü gösterilmiştir. Ancak İslam’a göre son peygamberden sonra ortaya çıkan dinler bu hoşgörünün dışında tutulmuş; özellikle Bahailer sistematik biçimde baskıya ve idama maruz kalmıştır…

İran bir İslam devletidir; ancak birçok uygulamada fiilî bir laiklik söz konusudur. Hatta bu yönüyle Türkiye’deki bazı laiklik uygulamalarının ötesine geçmektedir… Ne var ki dinde gösterilen bu pragmatik yaklaşım, etnik ve siyasal alanlarda asla geçerli olmamıştır. Kürtler, tarihsel olarak sürekli hedefte olmuştur. Kurulan her idam sehpasında mutlaka bir Kürt yer almıştır; Kürtsüz idam neredeyse olmamıştır… Elbette yalnızca Kürtler değil, Azeri Türkler de baskının hedefinde olmuştur. İktidar kademelerinde yer alan Azeri kökenli isimler tesadüf değildir; devşirilmiş Azeriler, molla rejiminin toplumsal tutkalı işlevini görmüştür…

Bu kanlı ve karanlık rejim mutlaka yıkılmalıdır.

Mollalar gitmelidir; yerlerine kimin geleceğinin benim açımdan belirleyici bir önemi yoktur. Çünkü mollaların karanlığından daha karanlık bir rejim olamaz. Afganistan’daki rejim, mollalara göre daha sağda gibi gözükmesine rağmen aynı amaçlar ve İslam dinine bakıştan kaynaklı yalnızca nüans farkları taşımaktadır; özü aynıdır.

Sistem aynı olunca değişim hep biçimseldir.

Kapitalist sistem içinde liderlerin ve tercihlerinin değişmesi beni ilgilendirmiyor. İran’da var olan kötülüğün ortadan kalkması dışında bir beklentim yok. Çünkü İran’da rejimi gerçekten değiştirecek ilerici, örgütlü bir güç de; ittifak kurabileceğim bir siyasal yapı da görmüyorum. Değişim, benim için sadece bir temennidir…

“Mollalar gidecek, yerlerine İsrail ve Amerika’nın atadığı isimler gelecek; Trump bu ülkeye de kayyum atayacak” deniyor. Bu beni ilgilendirmiyor. Kim gelirse gelsin, iktidarda kim oturuyorsa otursun ona karşı mücadele edenleri destekleyeceğim. Düzen değişmiyor olabilir; ama düzeni yönetenlerin değişmesi bile başlı başına bir mücadele alanıdır.

Sürekli idam kararı alıp uygulayan, kadının saçıyla uğraşmak için özel polis teşkilatı kuran, ideolojisini zorla dayatan molla rejimi ortadan kaldırılmalıdır. Siyasi İslam tarihin çöplüğüne gömülmelidir ve bir daha ortaya çıkmaması için üzerine tarihin tüm bilgileri yıkılmalı, her kuşağa anlatılmalıdır. İran rejimi kanla beslenen bir rejimdir.

Yerine gelecek olan da gelecekte kan emebilir; ama bu ihtimal yüzünden mollalar kalsın demem. Gitsinler!

İşçi sınıfı iktidara el koymadığı sürece, kim gelirse gelsin eleştirmeye devam edeceğim ve karşısında duracağım. Benim için tek anlamlı seçenek işçi sınıfının iktidarıdır. Ha molla, ha Amerikan kovboyu… Sonuçta onların görevi bizi yok etmektir; biz de yaşamak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Mollalara ölüm, halklara özgürlük!

Belki Fars baskısının yerine her halkın kendini ifade edebileceği yeni bir siyasal yapı kurulur. Sırf bu ihtimal bile molla rejiminin yıkılmasını istemem için yeterlidir.

12 Eylül öncesi sloganımızı severim:
Faşizme ölüm, tek yol devrim!

İsmail Cem Özkan

9 Ocak 2026 Cuma

Kelimelerle Flört Etmek

Kelimelerle Flört Etmek

Siyasetin günlük kavgalarından yoruldum. Bu yüzden haber kanallarını takip etmiyorum; çünkü televizyonu açtığım anda üstüme başıma yalan bulaşıyor, hangisiyle mücadele edeceğimi şaşırıyorum. Önümüze sunulan bilgilerin neredeyse tamamı eksik, yandaş ya da uydurulmuş gerçekliklerden ibaret. Bu bilgilerle ya yorum yapmamız ya da hazır yorumcuları dinleyip taraflardan birine hak vermemiz bekleniyor.

Oysa tüm haber kanallarında konuşanlar birbirine benziyor: aynı sesler, aynı yüzler, aynı kalıplar… Biri “ak” derken diğeri “kara” diyor ama gerçekte ikisi de demokrat değil. Karşı fikre saygıları yok ve birbirlerini besliyorlar. Biri olmazsa diğeri de var olamaz. CHP olmasa AKP olmaz; AKP ortadan kalksa CHP yaşayabilir ama bu kez onun yerine yeni bir sağ parti bulunur ve aynı rol devam eder. Çünkü CHP, sağı beslemekten, sağı güçlendirmekten; kendi içine sağcıları alıp medyasında sağcı yorumcularla “sol politika” yapıyormuş gibi davranmaktan vazgeçmiyor.

Onların asıl sorunu iktidar değil. Bir adamı cumhurbaşkanı yapıp onun inisiyatifinde sağ politikalar yürütürken, kendi sermayelerini AKP’nin dışladığı sermaye çevrelerine can suyu olarak aktarıyorlar. AKP iktidarının temel pratiği ise belli: Devlet olanaklarını yandaşlarına aktararak sermaye biriktirmek ve kamu kurumlarını kadrolaşmayla doldurmak. Mesaj açık:
“Yarattığım gerçekliğin içinde yaşa; yoksa işsiz kalır, Aleviler ya da itaat etmeyen Kürtler gibi dışlanırsın.”

Devlete giriş mülakatla olunca başarının, liyakatin bir anlamı kalmıyor; her şey yandaşlıktan geçiyor. Yandaşlığını kanıtlarsan tüm kapılar açılıyor. İster orada eroin partisi yap, ister grup seks; aslında ne yaptığının önemi yoktur, yeter ki görünür olmasın. Medyaya yansıyınca ise çürümüşlüğün sembolüne dönüşürsün. O semboller de cezalandırılır ve sessizce ortadan kaldırılır.

Haberleri izlemeyince geriye ne kalıyor? Türk dizileri mi? Elbette hayır. Çünkü o dizileri yazanlar da sisteme hizmet ediyor. İstedikleri toplumu önce dizilerde inşa ediyorlar; sonra güvensiz, çaresiz, “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışını dayatıyorlar. Ya mafya babası olursun ya tetikçi. Güç gösterisinin ve sahte hiyerarşilerin egemen olduğu sahneler… Seks, çocuk istismarını çağrıştıran kıyafetler ve imalar her yerde. İçki günah ama günahın başka türleri dizilerde rahatça meşrulaştırılıyor. Entrika, bu düzenin doğal dili gibi sunuluyor.

Sinema ise Amerikan şiddetini ve kovboy zihniyetini zamansız biçimde normalleştiriyor. Emperyalist kahramanlar istediklerini almak için her yolu mübah sayıyor. İşkence sıradan, dayak olağan, öldürmek ise “amaç” varsa kabul edilebilir hale geliyor. Trump’ın o ülkede iktidara gelmesi boşuna değil. Sinema ve dizi sektörü öyle bir zihinsel “eğitim” veriyor ki, cinsellikten ve çocuk istismarından beslenen bir adamı lider yapabiliyorlar. O da kendini gerçekten lider sanıp istediği ülkeden toprak, petrol, hatta can almaya devam ediyor.

Dünya liderlerini masasına dizip azarlıyor; kimse çıkıp “Hadi oradan!” diyemiyor. Çünkü onlar devlet aklıyla eğitilmiş. Trump gibi sonradan görme, kibirli ve sadist biri ise parasının ve silahlı gücünün verdiği cesaretle herkesi ezebileceğini biliyor ve bunu yapıyor.

Muhalefete bakayım, sokakta onlara katılayım diyorum; ama onlar da kavga ettikleri düzene fazlasıyla benziyor. Anti-kapitalist olmayan, anti-emperyalistmiş gibi görünen ama “tek doğru, tek parti, tek lider” anlayışını aşamayan bir yapı var. Geçmişe öykünmekten bugünü kucaklayamıyorlar. Ulus-devlet çerçevesini kıramayan, küresel politika üretemeyen bir bakışla yol alamıyorum.

Peki ben ne yapıyorum? Güzelliklerle flört ediyorum. Belki bana da bir parça bulaşır diye… Öyle bir düzende yetişmişiz ki, küçücük bir gülümsemeyi, içinden geçeni olduğu gibi anlatmayı bile her yere çekebiliyorlar. Bu yüzden kelimelerle flört etmek daha güvenli geliyor; çünkü gerektiğinde cevabını sakınmadan verebiliyorsun. “Dünyayı güzellik kurtaracak” diye umut ediyorum ama bu sistem güzelliği bile metaya dönüştürmüş durumda.

Belki de bu yüzden insanlar yalnızlaşıyor ve yanlarında hayvan besliyorlar. Çünkü onlarla açık açık flört edebiliyorlar; ne yargı var ne çıkar hesabı. Ve her iki taraf da bu durumdan memnun.

İsmail Cem Özkan