Postallar Ortadan Kalkmadıkça Zulüm Devam Eder
İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul, Alman postalları
altında ezilmemişti; fakat Alman siyasetinin ve savaşın sert rüzgârının
ağırlığını iliklerine kadar hissediyordu. Fakirlik sokakları kuşatmıştı.
Ekmeğin karneyle satıldığı, doğru dürüst bir yemeğin hayal olduğu günlerde,
küçük bir azınlık Alman propagandası yapmanın karşılığında lüks içinde
yaşıyordu. Sokaklarda gaz lambaları yanmazken, onların evlerini ampuller
aydınlatıyordu.
Devletin merkezi Ankara’ydı; ama İstanbul görünmez bir
merkez olmayı sürdürüyordu. Karartma gecelerinin hüküm sürdüğü o karanlık
zamanlarda, karanlıktan para kazananlar vardı. Hayatlarını kurtarmak için son
sığınaklara gizlenmiş Yahudilerin korularına, kanlı harflerle Alman
ideolojisini yücelten yazılar yazılıyordu. Korkuyu büyüten her harf,
ezilmişlerin omzundaki yükü biraz daha ağırlaştırıyordu.
Ulus-devlet ideolojisi, Osmanlı’dan devralınan süreci
kesintisiz biçimde devam ettiriyordu. Ari ırk adına getirilen yasaklar, el
konulan mülkler ve servetler yeni ellere geçiyor; bu yeni sahipler, sermaye
üzerine inşa edilen devletin nimetlerinden faydalanıyordu. Savaş, romantize
edilen kızıllığın ve kanlı manzaraların ardında, aslında sermayenin el
değiştirmesinden ya da belirli ellerde toplanmasından başka bir anlam
taşımıyordu.
Postalların egemen olduğu her yerde direniş yeraltında
filizlenir. Özgürlüğün neredeyse yok edildiği koşullarda bile, yeraltı
örgütlenmeleri özgürlüğün nüvelerini içinde taşır. Dışarıdan bakıldığında
kuralları katı ve kırılmaz görünür; ama özünde arzulanan tek şey özgürlüktür.
Özgürlük, nüveleşmeden, kardelen gibi toplumun yüzüne çıkamaz.
Postalların hüküm sürdüğü yerde, postalı kimin giydiğinin
önemi yoktur. Postal, gücün zayıfı ezdiği, köleleştirdiği bir zamanı temsil
eder. O düzenin yarattığı suç kavramında, kimin kim olduğu belirleyici
değildir. Güç “suçlusun” dediğinde suçlusundur; ister işkencede bunu
kanıtlasınlar, ister mahkeme salonunda önceden verilmiş kararı yüzüne
okusunlar.
Her postal dönemi karanlıktır. Postalı kimin giydiği değil,
postalın kendisi belirleyicidir. Çünkü postal, içine aldığı ayakları
dönüştürür; geriye yalnızca emir alanlar ve emir verenlerin keskin cümleleri
kalır. Onlar için ak karadır, kara daima karadır. Tartışılmaz, sorgulanmaz.
Postal zamanlarında tek bir doğru vardır: Güçlünün ağzından çıkan her söz,
tanrısal bir hüküm gibi algılanır ve ona biat edilir.
Dünyaya eşkıyalar hükmeder mi? Zaman zaman ederler; ama bu
uzun sürmez. Çünkü eşkıya da postal giyer ve giydiği postal kısa sürede aklına
hükmeder. Postal kafalıların ömrü, uzatılmak istense bile kısadır. Özgürlük ise
direnişle, yerin altından yerin üstüne doğru yayılır.
Yeraltında örgütlenen direniş, toplumun çaresizlik içindeki
sessizliğinden bir anda patlayarak doğar ve eninde sonunda postallı ayakları
postalsız bırakır. Ancak postalları yok edenler, boşluğu doldurmak için yeniden
postal giyerse, kısır bir döngü başlar: Güç el değiştirir, ama sistem yerinde
kalır.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.