Galata Gazete


12 Ocak 2026 Pazartesi

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İdam Sehpalarının Gölgesinde İran

İran, yeni bir değişim ya da kırılma safhasındadır. 1979 yılından bugüne mollaların esareti altında olan ülkede sadece acı, işkence, sömürü ve idam vardır… Bir de kadınların peşinden koşan; “saç kılı görünmesin, şöyle örtünsün” diyerek tek tip kadın yaratma mücadelesi…

İran, siyasi İslam’ın propaganda eşliğinde iktidara taşınmasına; 1979’da Şah rejiminin yıkılmasında komünistlerin ve mollaların ortak mücadelesine; ardından ise birlikte mücadele ettikleri komünistlerin, inşaat araçları yollara dizilerek birer idam sehpasına dönüştürülmesiyle boğazlanmasına şahitlik etti… Sonuçta mollaları iktidara taşıyanlar, Şah rejiminden memnun olmayan emperyalist güçlerdi. Onların bilgisi ve denetimi altında Paris’ten gelen Ayetullah Humeyni’nin iktidara el koyması ve iktidarını sağlamlaştırmak için Irak’la savaşa girmesi, mutlak gücünü toplumun her katmanına yaymasının önünü açtı. Humeyni’nin cenaze töreninde tabutu parçalandı; anı olarak cesedinden ve onu örten örtüden parçalar koparıldı… Sapkın inanç, böyle bir toplumu yarattı!

“Devrim Muhafızları”, kuruluşundan itibaren güvenlik gerekçesiyle devlet içinde ayrı bir devlet olarak konumlandı. İran’a biçilen rol çerçevesinde, Yeşil Kuşak Projesi kapsamında ılımlı ve radikal İslam’ın yayılması için petrolden elde edilen kaynaklar kullanıldı… Bu Yeşil Kuşak dalgasının yalnızca Lübnan’la sınırlı kaldığı sanılır; oysa Afrika’nın içlerine kadar uzanan bir radikal İslam güçlenmesi ve doğu komşusu Afganistan’ın kaderinin köklü biçimde değişmesi anlamına gelmiştir. Elbette Pakistan da bu sürecin dışında değildir…

Ülkemizdeki yansıması ise 12 Eylül sonrasında, daha çıplak biçimde görülen laik aydınların katledilmesi ve bugünkü iktidarın ideolojik zeminlerinin döşenmesi olmuştur. Şii maddi kaynaklı olmamakla birlikte, Suudi sermayesi destekli ılımlı İslam çizgisi Türkiye’de iktidara yürütülmüştür…

Yeşil Kuşak açık bir emperyalist projedir.

Bu projenin sahipleri görünürde İran’la düşmanlık içindedir; fakat arka kapıdan her türlü ticaret yapılmış, İran’da üretilen artı değerin önemli bir bölümü Batı bankalarına ve emperyalist devletlerin askerî aygıtlarına dolaylı biçimde akmıştır. Silah sanayisi bu süreçten olağanüstü kârlar elde etmiştir. Kara paranın oluşumu ve karanlık ilişkilerin yaygınlaşması da bu Yeşil Kuşak siyasetinin bir sonucudur ve emperyalist devlet çıkarları doğrultusunda gelişmiştir…

İran, bu yönüyle bir ülke olmanın ötesinde, emperyalist güçler için bir test ve çatışma alanı işlevi görmüştür.

İran, Sovyetler Birliği’nin güney sınırında yer alan stratejik bir tampon ülke olarak konumlandırılmış; bölgedeki siyasal dengeler büyük ölçüde siyasi sınırların dış müdahalelerle şekillendirilmesiyle oluşmuştur. Modern İran devleti, tarihsel kökleri olmakla birlikte, emperyalist dengeler içinde yeniden kurgulanmış bir siyasal yapı olarak ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamıyla İran, homojen bir ulus-devlet karakteri kazanmamış; çok etnikli ve çok kültürlü yapısını merkeziyetçi bir egemenlik altında tutmaya çalışan bir devlet olmuştur. Pers nüfusun çoğunlukta olması, zamanla egemenliğin Pers merkezli bir karakter kazanmasına yol açmıştır. İmparatorluk mirasından gelen bu yapı, hiçbir zaman tam anlamıyla modern bir ulus-devlete dönüşememiştir. İç örgütlenmesi, farklılıklarına rağmen, büyük ölçüde eyalet benzeri bir yapı taşımıştır…

CIA’in yurt dışında ilk defa gerçekleştirdiği askerî darbenin bu ülkede yapılmasından sonra İran, hiçbir zaman gerçek anlamda istikrarlı bir siyasal düzene kavuşamamıştır. Sağ ve sol siyasal hareketlerin gelişimi emperyalist devletlerin denetimi altında; Sovyetler Birliği ile ABD/İngiltere çıkarları arasında şekillenmiştir. Sovyetlere sınır olan diğer ülkelerde yaşanan süreçlerin benzeri İran’da da yaşanmıştır. Sol hareketler bilinçli olarak Sovyet çıkarlarına uygun biçimde (bir anlamda lobi faaliyeti ya da çıkar çatışmasında bir sopa işlevi görerek) güdük bırakılmış, devlet kontrolü dışına çıkmaları engellenmiştir. Solun iktidara gelmesinin ne anlama geldiği Çin örneğinde görülmüş; bu nedenle emperyalist sistem, başka hiçbir ülkenin “Çinleşmemesi” için özel bir çaba göstermiştir…

Şah rejiminin yıkılıp molla rejiminin kurulması biçimsel olarak büyük bir değişiklik yaratmamış; ancak içerik bakımından daha kanlı, daha baskıcı ve daha işbirlikçi bir karanlık düzen oluşturmuştur. Tudeh Partisi bu geçişte araçsal olarak kullanılmış, İslam rejimi kurulduktan sonra solun nefes almasının önü tamamen kesilmiştir.

İran, kendisini İslam devleti olarak tanımladığı ilk günden bugüne gelişimini idam sehpalarının gölgesinde sürdürmüştür… Çok kültürlü bir geçmişten geldiği için ümmetçi bir toplum yaratma çabası içinde diğer dinlere sınırlı bir hoşgörü gösterilmiştir. Ancak İslam’a göre son peygamberden sonra ortaya çıkan dinler bu hoşgörünün dışında tutulmuş; özellikle Bahailer sistematik biçimde baskıya ve idama maruz kalmıştır…

İran bir İslam devletidir; ancak birçok uygulamada fiilî bir laiklik söz konusudur. Hatta bu yönüyle Türkiye’deki bazı laiklik uygulamalarının ötesine geçmektedir… Ne var ki dinde gösterilen bu pragmatik yaklaşım, etnik ve siyasal alanlarda asla geçerli olmamıştır. Kürtler, tarihsel olarak sürekli hedefte olmuştur. Kurulan her idam sehpasında mutlaka bir Kürt yer almıştır; Kürtsüz idam neredeyse olmamıştır… Elbette yalnızca Kürtler değil, Azeri Türkler de baskının hedefinde olmuştur. İktidar kademelerinde yer alan Azeri kökenli isimler tesadüf değildir; devşirilmiş Azeriler, molla rejiminin toplumsal tutkalı işlevini görmüştür…

Bu kanlı ve karanlık rejim mutlaka yıkılmalıdır.

Mollalar gitmelidir; yerlerine kimin geleceğinin benim açımdan belirleyici bir önemi yoktur. Çünkü mollaların karanlığından daha karanlık bir rejim olamaz. Afganistan’daki rejim, mollalara göre daha sağda gibi gözükmesine rağmen aynı amaçlar ve İslam dinine bakıştan kaynaklı yalnızca nüans farkları taşımaktadır; özü aynıdır.

Sistem aynı olunca değişim hep biçimseldir.

Kapitalist sistem içinde liderlerin ve tercihlerinin değişmesi beni ilgilendirmiyor. İran’da var olan kötülüğün ortadan kalkması dışında bir beklentim yok. Çünkü İran’da rejimi gerçekten değiştirecek ilerici, örgütlü bir güç de; ittifak kurabileceğim bir siyasal yapı da görmüyorum. Değişim, benim için sadece bir temennidir…

“Mollalar gidecek, yerlerine İsrail ve Amerika’nın atadığı isimler gelecek; Trump bu ülkeye de kayyum atayacak” deniyor. Bu beni ilgilendirmiyor. Kim gelirse gelsin, iktidarda kim oturuyorsa otursun ona karşı mücadele edenleri destekleyeceğim. Düzen değişmiyor olabilir; ama düzeni yönetenlerin değişmesi bile başlı başına bir mücadele alanıdır.

Sürekli idam kararı alıp uygulayan, kadının saçıyla uğraşmak için özel polis teşkilatı kuran, ideolojisini zorla dayatan molla rejimi ortadan kaldırılmalıdır. Siyasi İslam tarihin çöplüğüne gömülmelidir ve bir daha ortaya çıkmaması için üzerine tarihin tüm bilgileri yıkılmalı, her kuşağa anlatılmalıdır. İran rejimi kanla beslenen bir rejimdir.

Yerine gelecek olan da gelecekte kan emebilir; ama bu ihtimal yüzünden mollalar kalsın demem. Gitsinler!

İşçi sınıfı iktidara el koymadığı sürece, kim gelirse gelsin eleştirmeye devam edeceğim ve karşısında duracağım. Benim için tek anlamlı seçenek işçi sınıfının iktidarıdır. Ha molla, ha Amerikan kovboyu… Sonuçta onların görevi bizi yok etmektir; biz de yaşamak için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Mollalara ölüm, halklara özgürlük!

Belki Fars baskısının yerine her halkın kendini ifade edebileceği yeni bir siyasal yapı kurulur. Sırf bu ihtimal bile molla rejiminin yıkılmasını istemem için yeterlidir.

12 Eylül öncesi sloganımızı severim:
Faşizme ölüm, tek yol devrim!

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.