Hatırlamak Bir Sorumluluktur
Devrimci siyasi hareketleri emekleri ve hayatlarıyla
yükseltenler ne yazık ki artık aramızda değiller. Onlar, yalnızca bir davaya
inandıkları için değil, o davayı yaşadıkları ve bedelini ödedikleri için devrim
yolunda düştüler. Anıları bugün hâlâ yanımızda; fakat bu anılar yalnızca
saygıyla anılacak bir geçmiş değil, aynı zamanda bugüne dair bir sorumluluk
çağrısıdır.
Tarihin her döneminde devrimci hareketler yenilgilerle,
baskılarla ve geri çekilmelerle yüz yüze gelmiştir. Bu durum bir istisna değil,
devrimci mücadelenin yapısal gerçekliğidir. Asıl belirleyici olan, bu kırılma
anlarında nasıl bir siyasal tutum alındığıdır. Çünkü yenilgi, her zaman bir son
değil; kimi zaman bir yüzleşme, kimi zaman da yeniden kuruluş imkânıdır.
Bugün ise o hareketleri yükseltenlerin yanında, hâlâ söz,
yetki ve karar süreçlerinde bulunan; fakat geçmişle yüzleşmek yerine sanki
hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden bir kesim de vardır. Geçmişte de
bugün de etkili konumlarda bulunan bu anlayış, devrimci mücadeleyi “yenilgiden”
sonra daha ileri taşımak yerine, elde kalanla yetinmeyi ve var olanı korumayı
siyaset hâline getirmiştir. Bu tutum çoğu zaman “gerçekçilik” ya da “koşulların
zorunluluğu” olarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Oysa zorluklar, baskılar ve kayıplar devrimci siyasetin
bahanesi değil, sınavıdır. Mücadeleyi büyütmek yerine daraltmak, yüzleşmek
yerine suskunluğu tercih etmek; kolektif hafıza yerine seçici bir unutmayı
kurumsallaştırmak zorunluluk değil, bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, devrimci
mirası yaşayan bir mücadele hattı olmaktan çıkarıp, güvenli bir hatıra alanına
hapsetmektedir.
Bugün sıkça dile getirilen “katılalım, büyüyelim”
çağrılarının, aynı anda sürdürülen “küçük olsun, bizim olsun” pratiğiyle
çelişmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir. Büyüme, yalnızca niceliksel bir
çağrı değildir; siyasal cesaret, etik tutarlılık ve tarihsel sorumluluk
gerektirir. Geçmişin yüküyle yüzleşmeden yapılan büyüme çağrıları,
inandırıcılığını daha baştan yitirir.
Daha da önemlisi, geçmişte birlikte yol alınanların bugün
dışlanması, sorumluluğun başkalarına yıkılması ve yaşanan çöküşlerin tek
taraflı anlatılarla açıklanmasıdır. Eleştiriye yöneltilen “bölücülük”
suçlaması, bu noktada gerçeği tersine çevirir. Birliği zedeleyen eleştiri
değil; eleştiriden kaçan, hesap vermekten imtina eden ve farklı sesleri tasfiye
eden anlayıştır. Gerçek birlik, suskunlukla değil; açıklıkla, yüzleşmeyle ve
ortak sorumlulukla kurulabilir.
Bu nedenle dile getirilen eleştiriler kişisel değil
politiktir; yıkıcı değil kurucudur. Amaç geçmişi yargılamak ya da bugünü
küçültmek değil, devrimci iddiayı yeniden ayağa kaldırmaktır. Bedel ödeyenlerin
hatırasına sadakat, onları yalnızca anmakla değil; cesaretlerini,
tutarlılıklarını ve yüzleşme iradelerini bugüne taşımakla mümkündür.
Hatırlamak, bu yüzden bir nostalji değil; tarihsel ve
siyasal bir sorumluluktur.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.