Bir Zil Sesine Sığan Hayat
Yıllardır operaya gitmiyorum.
Çünkü Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğünün yazarlara
sağladığı davetiyeler kaldırıldı. Oysa ben davetiye ile operaya gider, oyunu
izler, o anda hissettiklerimi yazardım. Elbette biraz konusuna değinir,
sanatçıların o mükemmel sahne koyuşlarından söz ederdim. Her başrolün iki
farklı sanatçı tarafından seslendirildiği ya da canlandırıldığı düşüncesiyle,
isim vermeden her ikisini de önermeyi seçerdim.
Ama benim gözüm her ne kadar sahnede olsa da, kulağım
sahnenin altındaki çukurda, yani orkestradadır.
Oradan yükselen sese, tınıya, hatta tek bir zil sesinin
bütün içindeki uyumuna dikkat ederdim.
Sahneyi belirleyen orkestra mıdır?
Yoksa sahne mi orkestrayı yönetir?
Peki yönetmen, sahne ile orkestra arasındaki anahtar mıdır?
Bir opera sahnelendiğinde, çukur ile sahne arasındaki o
kopmaz bağlantı beni hep etkilerdi. Çukurda yer alan her sanatçının, her
çalgının, her sesin ve her tınının bir araya gelerek nasıl bir atmosfer
yarattığına tanıklık ederdim.
Ama en çok da kendimi bir zil çalanın yerine koyardım.
O anın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen, bütün dikkatini tek
bir işarete vermiş, belki de gerilim içinde yönetmenin elini gözleyen biri...
Bir zil sesi.
Sadece bir zil sesi.
Ama o sesin tam zamanında çıkması gerekir. Ne erken, ne geç.
Belki yıllarca çalışmış, yıllarca beklemiş, belki hayatının
büyük bir bölümünü o birkaç saniyelik ana hazırlamıştır. Sonunda yönetmenin
işareti gelir. Elindeki küçük hareketle orkestranın, dolayısıyla bütün sahnenin
içinde yerini alır.
Sonra ses biter.
Ve o insan yine görünmez olur.
İşte tam burada düşünmeye başlardım:
İnsan kendi hayatını tamamen kendi iradesiyle seçme şansına
sahip olsaydı, kim bir çukurda zil çalmayı seçerdi?
Bütün opera boyunca orada bulunan, ama neredeyse hiçbir
zaman görünmeyen biri...
Afişte belki adı vardır.
Program kitapçığında belki ismi geçer.
Ama seyircinin gözü onu hiç görmez.
Oysa sahnede şarkı söyleyen bir insan bir gün görünür olur.
Alkışlanır, hatırlanır, fotoğrafları çekilir. Belki yıllar sonra heykeli bile
dikilir.
Peki zil çalanın?
Onun hayata bıraktığı nedir?
Bir zil sesi mi?
Belki de mesele tam olarak burada başlıyor.
İnsanın hayatta görünür olmakla var olmak arasındaki farkını
düşünürüm. Bazıları hayatın tam ortasında görünür olur; bazıları ise
başkalarının görünür olabilmesini sağlayan görünmez bir yerde durur.
O zil çalınmadan sahne eksik kalacaktır.
Ama zil çalan görünmeyecektir.
Belki de insanın hayat içindeki yerini belirleyen şey, ne
kadar göründüğü değil, yokluğunda neyin eksileceğidir.
Operaya gitmeyeli çok uzun zaman oldu.
Fırsat bulursam yeniden gidip seyretmek istiyorum.
Bu kez sahneye değil, önce çukura bakacağım.
Yönetmenin eli havaya kalktığında, bütün opera boyunca o anı
bekleyen insanı arayacağım.
Belki yine kendimi onun yerine koyacağım.
Bir zil sesi için bekleyen o görünmez insanın heyecanını
anlamaya çalışacağım.
Ve zil çaldığında, belki de salondaki herkesten biraz daha
fazla onu dinleyeceğim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.