Özgürüz, İktidar Öyle Diyorsa…
Seçimler sadece iktidarın kim olacağına karar verir;
sorunları çözmez.
İktidarlar, seçimi kaybetmemek için yasal düzenlemeler
yaparak koltukta oturma sürelerini uzatırlar. Her istisnai durum, bir sonraki
seçimin istisnai durumunu ortaya çıkarır. Böylece seçim, sorunların çözümünden
çok, iktidarın nasıl ve ne kadar süreyle değiştirileceği tartışmasına
indirgenir.
Sorunları çözmenin adresini yalnızca seçim olarak göstermek,
aslında “Biz bu sorunları çözecek yöntemlerden yoksunuz.” anlamına gelir.
Seçim, demokrasinin vazgeçilmezi olarak sunulur; ama seçimlerde oyları kimin
saydığından, sayımın kimin denetiminde olduğundan pek söz edilmez.
Oysa demokrasilerde mesele yalnızca seçim değildir; asıl
mesele, kimin kimi ve neyi denetlediğidir. Denetimin eksik olduğu yerde
otokrasi kendisine bir yuva oluşturur. Zamanla diğer özgürlük alanlarını da
daraltarak özgürlüğü, yalnızca baskı uygulama özgürlüğüne kadar indirgeyebilir.
Özgürlük, kime göre?
Bugün ülkemiz özgürlükler ülkesidir; elbette iktidara göre.
Bugün ülkemiz ekonomik sorunlarını çözmekten uzak, krizden
krize giren, bakıma muhtaç, dışa bağımlı; bağımsızlığını çoktan bankerlerin
eline vermiş ve geleceğini onların çizeceği dar bir alana hapsetmiş bir
konumdadır.
Her kapitalist ülkede olduğu gibi, bizim gibi yarı gelişmiş,
diğer anlamıyla yarı sömürge devletlerde özgürlükler, yalnızca iktidarın gücünü
ve meşruiyetini dışarıdan aramasından başka bir şey değildir.
İktidarın bu kadar zayıf olduğu dönemlerde ise krizden çıkış
yolu savaşlar olarak ortaya çıkar. Savaş hem krizi besler hem de oluşturulan
otokratik ortam sayesinde yandaş şirketlerin beslenmesine, geleneksel
sermayenin elinden sermayenin alınmasına ve yeni pazarların oluşturulmasına
hizmet eder. Kısacası savaş, hem kriz nedeni hem de çıkış kapısıdır.
Tam da bu nedenle, kriz koşullarında muhalefetin yalnızca
seçimi bir çözüm kapısı olarak göstermesi önemlidir. Eğer muhalefet, bütün
sorunların çözümünü sandığa bırakıyorsa, sorunların altına elini atmaktan
korktuğu ve iktidarı dolaylı olarak desteklediği anlamına gelir.
Sonuçta, kriz koşullarında muhalefet için tek çıkış yolu
seçimse, bu, o ülkede iktidar koltuğundan kimsenin kalkmaması anlamına gelir.
Çünkü kriz koşullarında özgürlük sokaklarda kazanılır.
İşçi sınıfı hakkını sokakta alır. Patronuna yalvararak,
“Birikmiş paralarımızı bize ver.” diyerek alamaz.
İş güvenliği ve iş sağlığı da mücadele ile kazanılacak
haklardır. Hiçbir işveren bunları gönüllü olarak vermez.
Ancak işçilerin sendikalı olması da tek başına işçilerin
haklarını almak için mücadele edeceği anlamına gelmez. Çoğu sendika ve
yönetici, kendi çıkarını işçinin çıkarının üstünde tutar; patronla yaptığı
anlaşmayı patronun işine gelecek şekilde düzenler. İşçilerin hoşnutsuzluğunu
ise bir Truva atı gibi onların arasına girerek, işyerini “kaybetme” korkusuyla
onları pasifize etmek için kullanır.
Çoğu sendika ve lideri, adında “devrimci” ve “bağımsız”
ifadeler taşısa da haklı olana bakmadan, işçi sınıfının içindeki işverenin
silahı, burjuvazinin dostu ve kapitalizmin güvencesi hâline gelir.
Sonuçta mesele yalnızca kimin seçileceği değildir.
Mesele, kimin denetlediği, kimin mücadele ettiği ve hakkın
kimin eliyle kazanıldığıdır.
Çünkü sandık iktidarı değiştirebilir; ama hayatı
değiştirecek olan, insanların kendi hakları için verdiği mücadeledir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.