Algı ve Gerçek Arasında
Düşünsenize, der bir arkadaşım:
“Düşün.”
Düşünmek kolaydır. Belki de insanın en kolay yaptığı
şeylerden biridir. Ama asıl mesele neyi düşüneceğini bilmektir. Görüneni mi
düşüneceksin, yoksa görünenin arkasında saklı olan gerçeği mi?
Çünkü görünen her zaman gerçeğin kendisi değildir. Bazen
gerçeğin yalnızca bir yüzüdür, bazen de gerçeğin üstüne örtülmüş bir perdedir.
İnsan çoğu zaman gördüğüne inanır; ama gördüğünü de olduğu gibi görmez.
Bizler bir şeye bakarken yalnızca gözlerimizle bakmayız.
Geçmişimizle bakarız. Öğrendiklerimizle, bize anlatılanlarla, korkularımızla ve
önyargılarımızla bakarız. Gördüğümüz şey, zihnimizde biriken bütün bu
parçalarla birleşir ve sonunda herkes kendi gerçeğini yaratır.
Bu yüzden gerçeklik tek değildir.
Her insanın gerçeği biraz farklıdır.
Ama yine de bu farklı gerçekliklerin ortak noktaları vardır.
Çünkü hepimiz aynı sistemin içinden geçtik. Aynı tarih kitaplarını okuduk. Aynı
gelenekleri öğrendik, aynı alışkanlıklarla büyüdük. Aynı dilin kalıplarıyla
düşündük. Aynı doğrular ve aynı yanlışlar bize tekrar tekrar anlatıldı.
Sonunda hepimiz, farkında olsak da olmasak da, aynı sistemin
içinde şekillendik.
Eğitim dediğimiz şey de çoğu zaman bundan farklı değildir.
Eğitim, sistemin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştiren organize bir süreçtir.
Sistem kendini devam ettirebilmek için bireyler yetiştirir. Bu bireylerin
düşünmesi değil, uyum sağlaması beklenir.
Akıllı, sorgulayan, rahatsız eden insanlar her zaman tercih
edilmez.
Daha çok biat eden, itaat eden, düzeni bozmayan insanlar
istenir.
Çünkü sistemler kendilerini korumak ister. Kendini
koruyamayan hiçbir sistem uzun süre ayakta kalamaz. Bu yüzden sistemler
kurumlar yaratır, kurallar koyar, kategoriler oluşturur. Her kurumdan da kendi
rolünü oynaması beklenir.
Birçok ülkenin yönetimine “polis devleti” denir.
Ama bizde mesele çoğu zaman bundan biraz daha farklıdır.
Polis zaten savcıların kontrolünde çalışan bir kolluk gücüdür. Bu yüzden bazen
“polis devleti” demek yerine “savcı ve hukuk devleti” demek daha doğruymuş gibi
görünür.
Eskiden gözaltına alınan insanlardan ifadeler çoğu zaman
işkence altında alınırdı. Ama işkence gerçeği ortaya çıkarmaz. İşkence yalnızca
bir suçlu yaratır. Gerçek suçluyu bulmaz; suça bir fail bulur.
Sorun çözülmez. Sadece üstü kapatılır.
Olağanüstü dönemlerde bu durum daha da görünür hâle gelir.
Darbe günlerinde, muhtıra zamanlarında ya da savaş koşullarında işkence çoğu
zaman “olağan” kabul edilir. Toplumun korkularına ve beklentilerine zor yoluyla
cevap verildiği düşünülür.
Bu dönemlerde özel mahkemeler kurulur. Olağanüstü yetkiler
verilir. Tarihimize bakıldığında bu tür mahkemelerin hep var olduğu görülür.
Adları değişir ama işlevleri çoğu zaman aynı kalır.
Siyasi kararlara hukuki bir elbise giydirilir.
Şimdi bir an için başka bir şeyi düşünelim.
12 Eylül günlerinde işkenceyle ifade alan, o ifadeleri mahkemeye
taşıyan savcıları düşünün. Yıllar sonra o dönemde hüküm giymiş, cezasını çekmiş
ama aslında masum olduğunu hiç anlatamamış bir insanı düşünün.
Bu insanın şimdi bir müzisyen olduğunu düşünün.
Ve bir gün o müzisyenin sahne aldığı yere, yıllar önce onun
hayatını karartan o insanlar gelmiş olsun. Müzisyen onları seslerinden,
bakışlarından, duruşlarından tanımış olsun.
Acaba ne olur?
Öfke mi gelir?
Sessiz bir nefret mi?
Yoksa insan sadece düşüncelere mi dalar?
Ama sonra başka bir gerçek ortaya çıkar: O artık bir
müzisyendir. Profesyonel bir müzisyen. Kimin için çaldığının bir önemi yoktur.
O sahneye çıkar, enstrümanını eline alır ve çalar.
Belki de hayatının en tuhaf gecelerinden birinde.
Çalar.
Onları eğlendirir.
Çünkü sistem onu böyle bir noktaya getirmiştir. O cezasını
çekmiş bir hükümlüdür. Ama aynı zamanda masumiyetini hiçbir zaman anlatamamış
bir insandır.
Şimdi düşün:
Sen onun yerinde olsan ne yapardın?
Sahneye çıkıp hiçbir şey olmamış gibi geceyi tamamlamak mı?
Arada bir kadeh içip, yolluğunu alıp evine dönmek mi?
Yoksa yıllar önce seni o karanlığa sürükleyen insanlara
bakıp geçmişi mi hatırlamak?
Ama sonra insan şunu da düşünür:
Geçmiş geri gelmez.
O günlerde yaşananlar bir yerde kalmıştır.
Mahkeme dosyalarında, sararmış kâğıtlarda, eski kararlarda…
Ama acı öyle değildir.
Acı dosyalarda kalmaz.
İnsanların içinde kalır.
O günleri yaşayan herkes, o yükü bir şekilde taşımaya devam
eder. Yıllar geçer, hayat değişir, insanlar başka hayatlara savrulur. Ama bazı anılar
insanın içinde hiç eskimez.
Geçmiş zamanla çürür.
Ama acı çürümez.
Sessizleşir sadece.
Ve insan, bir gün sahnede çalarken bile o sessizliği içinde
taşımaya devam eder.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.