Algının Kadrajı
“Bir film kopuyor gecenin perdesinden
şehir yüzüme yüzüme akıyor.”
— Attilâ İlhan
Sinemada kamera bize neyi gösterirse onu algılayıp ondan
sonuç çıkarmaya çalışırız. Sinemanın büyüsü ve gizemi de budur. Kamera, gördüğü
kadar alan içinde kurgulanmış öyküyü anlatır. Hareketler o çerçeve içinde bize
sunulur. Bilincimizi yönlendirir ve öykü hiç beklemediğimiz bir sonuçla
bittiğinde hem şaşkınlık hem de beğeni duygularımız bir arada çalışır ve
benliğimize kayıt edilir.
Beyaz perdede izlediğimiz filmler, hangi yaşta olursa olsun,
en ufak bir çağrışımda canlanır; sanki yine beyaz perde karşısında oturmuş gibi
oluruz. Sinema, gösterdiği alan ve kalabalık ne kadar çok olursa o kadar etkili
bir silahtır. Bundan dolayı bu silahın gücüne varan sistem, kendi amacı
doğrultusunda filmler ürettirmiş ve halka sunmuştur. Elbette her sunumun amacı,
seyredenin cebinden de para almaktır.
Kadraj kavramı dilimize girer ve yerleşir. Kadraj
çerçevedir; ancak o kadraj içindeki görüntü sıradan olmamalıdır. Görsel
bütünlük öyküye etki etmeli; kelimelere hayat veren, onu ışık altında
canlandıran bir unsur olmalıdır.
Mitinglerde, gösterilerde ve protestolarda çekilen
fotoğraflara bakıyorum; iki amaç görüyorum: Birincisi belge, ikincisi öyküsü
olan fotoğraf. Kısaca her deklanşöre basıldığı an fotoğraf üretilmez; biri
kayıt eder, diğeri yeniden yaratır.
Fotoğraf ya da video kadraj ile sınırlıdır. Çekim yapılan
alete ne ad verirseniz verin, onun açısı ve objektifin gördüğü kadar kayıt
eder. Bizim gözümüzde de mercek vardır ve biz de belirli açılar kadar
görebiliriz. Ancak içinde bulunduğumuz ortamı ses, ışık ve nesnelerle
bütünleştirip kafamızın içinde dört boyutlu olarak yeniden yaratırız. Hayat ya
da algılarımız da bu yarattığımız alan olur.
Gerçekler ile algılarımız arasında her zaman bir uçurum
vardır. Her gördüğümüz şey gerçeği yansıtmaz. Arkasında var olan olguları
algılamak için bilgi birikimimiz; içinde bulunduğumuz toplumun adetleri,
görenekleri, inançları ve gerçekleri de etkili olur. Sonuçta hangi coğrafyada
ve hangi kültürde yaşadığımıza bağlı olarak, konuştuğumuz dil gibi düşünce
yetimizi biçimlendiren görme algılarımızın sınırını da bu kültürel birikimler
çizer. Konuştuğumuz dilin de bir kadrajı vardır. O sınırlar içinde kelime
dağarcığımız ve cümle yapımız belirlenir.
Beyaz perdede bize yansıtılan yaratılmış öyküler gibi haber
bültenlerinin, tarih bilgilerinin ve okutulan derslerin de bir kadrajı vardır.
O sınırlar içinde biz hayatı algılar, nefes alıp verir ve kanılarımızı o
sınırlar içinde oluştururuz.
Her insan bir çerçeve içinde yaşar. O çerçevenin sınırı,
siyasi sınırlar gibi keskindir. Genelde mutlu ve huzurlu insanlar, o sınırları
parçalamadan, verilmiş alanda yaşayıp günlük ihtiyaçlarını karşılarlar. Eğer
düşünme kavramı, yani felsefe ile ilgilenirseniz ve soru sormak sıradan bir
şeye dönüşürse, o sınırların yapmacık olduğu gerçeğiyle karşılaşırsınız. Dünya
düz değildir ve sınırı denizin bittiği yerde sona ermez. Çünkü denizler hiçbir
zaman bitmez; her deniz başka bir denize açılır ve küresel dünyamızı çerçeveler.
Bizlerin adasından dışarıya çıkabilmesi için soru sormak,
merak etmek ve diğer dillerin, kültürlerin ürettikleriyle karşılaşmak gerekir.
Resmî tarih öğretisi de ancak karşı tarafın tarihiyle karşılaştırmalı olarak
öğrenildiğinde yıkılır.
Beyaz perdeye yansıyan görüntüler küreselleşmenin ilk
adımıdır. Çünkü film sanayisi küresel bakar. Siyasi irade ise bunu emperyalizm
için bir silah olarak görür ve küresel dağıtım firmalarına hükmettiği ölçüde
yaygınlaşmasını sağlar. Hükmetmek aslında dağıtılacak bilginin ve görsellerin
sınırlandırılması anlamına gelir. Çünkü hükmeden, kendi emperyalist bakış
açısına göre ötekilerin tüketici olmasını ve üretileni sorgulamadan içgüdüsel
olarak tüketmesini sağlar.
Kapitalist dünyada tüketim, üretimin amacıdır. Kapitalist
dünya hep kıtlıktan bahseder ama o kadar çok üretir ki ürettiklerinin çoğu
ihtiyaç dışı olduğu için çöpe dönüşür. Bu çöpler de çoğu zaman kendi
topraklarında değil, sömürgeleştirilmiş topraklara gönderilir. Oranın halkı bu
çöpleri geri dönüşümde kullanır.
Ancak zenginlerin kullandığı markalar, parçalanmadan ya da
küçük parçalara ayrıştırılmadan çöpe atılmaz. Çünkü fakirlerin kullanmasını
istemezler; onlar gibi görünmek onlara hakaret sayılır. Bundan dolayı zengin
ülkeler için üretilen ürünlerle fakir ülkeler için üretilen ürünler farklıdır.
Görünüm aynı olsa da içerikleri farklıdır. Bu bize kadraj içinde sunulmaz;
çünkü hepimize bir gün zengin olma hayali bırakılır.
Işık, kadrajda sunulanın romantik ya da çıplak görünmesini
sağlar. Işık olmazsa ne gölge ne de fotoğraf olur. Kadrajın arka yüzünün nasıl
görüneceğini belirleyen ışıktır.
Çöplüklerde yaşam bize romantizm içinde sunulur.
Hindistan’da yaşam, ceset yakmalar, Ganj Nehri’nin genişliği, kutsallığı ve gün
batımı öyle bir sunulur ki orada eğitim almak için gidenler o çöplüğün içindeki
yaşamı farklı algılar ve ruhani atmosferi romantik bir algıyla anlatırlar.
Ancak oranın İngiliz sömürgesinin yağmalayıp yok ettiği bir coğrafya olduğu ve
hayatta kalmak için emperyalist ülkelerin kirli işlerinin yapıldığı bir alan
olarak devam ettiği çoğu zaman sorgulanmaz. Çünkü kadraj içinde bize sunulan
görselleri öyle görmek zorunda bırakılırız.
Peki, biz gerçekten gerçekleri görerek yaşayan insanlar
mıyız, yoksa bize gösterilen bir gerçekliğin içinde yaşayan insanlar mı?
Sonuç olarak, insan gerçekliği değil, kadrajlanmış
gerçekliği yaşar.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.