Galata Gazete


10 Mart 2026 Salı

El Sallamanın Suç Olduğu Gün...

El Sallamanın Suç Olduğu Gün...

Arkaya dönüp el sallamak yasak.

Yolda değil elbette; mahkeme salonunda.

Çünkü orada insani duygu yasak.

Orada insan olmayı bırakın; siz mahkûmsunuz, hâkim benim ve ben hâkimsem ne dersem o olur.

Peki, hâkime bu hakkı kim verir? Yasalar mı? Yasalarda böyle bir madde yok. Olsaydı tüm mahkemelerde arkaya dönüp el sallamak yasaklanırdı. Ama olağanüstü mahkemelerde, belli davalarda arkaya dönüp el sallamak yasak. Çünkü takdiri ilahi değil elbette; iktidarın niyeti, istemi bu yasakların oluşmasına sebep oluyor. Hâkim de onlar adına oradadır. Yasalar der ki: vicdani olarak özgürsün ama idari olarak bağımlısın...

Ekonomik olarak siyasi iktidara ve onun kurumlarına bağımlı olan birinin, onlardan bağımsız hareket etmesi ne mümkün? Vicdanına rağmen hareket etmesi de zor. Çünkü o da borç batağına saplanmıştır; çocuğunun geleceği kaygısı, taksitler... Sonuçta hâkim de bir devlet memuru. Diğer memurlar gibi onun da sorunları var; diğerlerinden ayıran bazı farklı hâlleri olmasına rağmen...

Hukuk, geçmişin deyimiyle — bana göre hâlâ geçerlidir — “iktidarın fahişesidir.” Yani her türlü taciz, tecavüz, mobbing (yıldırma), bullying (zorbalık), stalking (saplantılı takip)... Hepsi olağandır. Ne zaman? İktidar güce ihtiyaç duyduğu zaman; rakiplerini kendi koltuğuna gelme olasılığı yüksek gördüğü zamanlar. Kısaca beka sorunu olarak görüldüğü an. Sonuçta demokrasi ve hoşgörü kavramlarının sadece sözde kaldığı zamanlarda...

Bu sadece geri kalmış, bırakılmış ülkeler için söz konusu değildir. Gelişmiş ülkeler için de, hatta kendisini dünyanın kralı, barış ödüllerinin tek adayı gören gelişmiş ülkelerin liderleri için de söz konusudur. Zaman öyle bir atmosfer yaratır ki gelişmiş ile geri kalmış, sömüren ile sömürülen liderlerin ortak özellikleri artar. Bu ancak oluşturulmuş atmosfer içinde olur. Sistem tıkanmıştır; çıkış yolu aranırken benzer liderler iktidara gelir ve savaş kaçınılmaz olarak insanlığın kucağına oturur.

Bu otokrat, diktatör, kibirli yöneticilerin hâkim olduğu toplumlar ve ülkeler benzer olayları yaşar. Ezilmiş, örselenmiş, bir kenara itilmiş ülkenin insanı onlara bakar ve der ki: “Buna da şükür.” Kirli sular yüzünden suya para veren, en kötü ve çöpe atılan ilaçlara kazancının üzerinde para veren insanlar şükreder. “Gelişmiş ülke öyleyse, hâlimize şükredelim!”

Mahkeme salonları da siyasi iradeyi yansıtır.

Her mahkemede benzer şeyler yaşanmaz. Örneğin bir kadın katili; kılık kıyafeti, konuşması ile mahkeme başkanını ikna eder ve en düşük cezayı alır. Sonuçta onu kadın kışkırtmıştır diye bakılır. Kuyruk sallamasaydı erkek onu tecavüz edip öldürür müydü? O öldürene katil denmez; kahraman denir. Çünkü toplumun pisliğini temizlemiştir. Belediye işçisi gibi görülür; sokaktaki pisliği temizlemek ile aile içindeki pisliği temizlemek aynı kategoriye girer onların gözünde. Bayramlarda verilen ikramiye sanki mahkeme salonunda katile verilir.

Arkaya dönüp el sallamak yasak!

Konu buradan nereye geldi diyebilirsiniz ama ben konuyu 12 Eylül mahkemelerine getireceğim. Çünkü o mahkemelerde geçmiş değil, geleceğin ülkesi kurgulandı.

O mahkemelerde geçmiş siyasi anlamda sorgulanmadı. Bundan dolayı siyasi savunma bireysel olarak kaldı; örgütlü siyasi savunma olmadı. Çünkü mahkûm olanlar da biliyordu ki mesele geçmiş değil, gelecek!

Siyasi savunma demek geçmiş ile yüzleşmek demektir. Bilindik, popüler söylemler yerine derin analizlerin olduğu ideolojik bir duruş söz konusu olur. Çünkü orada sistemin ve onun çarklarının teşhir edilmesi vardır. Af dilemek değil; değiştirme iradesinin ve o azmin getirdiği özgüven ile mahkemeyi, dolayısıyla iktidarı ve o iktidarın temsil ettiği sınıfı ve sistemi mahkûm etmektir. Zaman kazanmak değil, teşhir etmektir.

“Nasıl olsa bu baskı bir gün sonlanacak ve bizler dışarı çıkıp ‘Nerede kalmıştık?’ diyerek yolumuza devam ederiz.” anlayışıyla yapılan savunmalar geleceği biçimlendirdi. Çünkü mahkemede hâkim, savcının sözlerini harfiyen yerine getiriyordu. En insani duygularla arkaya dönüp bir yakını gelmiş mi diye bakmak, ona el sallamak, selam göndermek doğal olması gerekirken; olağanüstü mahkemelerde bu ceza alacak bir unsurdu.

Ben, Mamak Cezaevi’nde görülen Devrimci Yol ana davasının savunmasının ilk günü orada seyirciler arasında bulunuyordum. Önce henüz mahkûm olmamış sanıklar geldi, jandarma eşliğinde. Seyirciler ile onların arasında baştan itibaren adeta etten bir duvar örülmüştü. Bizler merdiven gibi yapılmış, salonun en arkasındaki bölümden olanları izliyorduk. Rahat tavırlar içinde, izlemeye gelenler ile selamlaşıyor, sohbet ediyorduk.

Salona devrimcilerin girmesi öyle hemen olacak bir iş değildi; sayı çoktu.

Aramızda sohbet ederken ben ayak ayak üstüne atmış, hem salonu hem de yanımdaki dostlarla sohbeti izliyordum. Bir asker geldi, ayağıma vurdu. Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne oluyoruz?” der gibi işaret yaptım.

“İndir!” dedi.

“Tamam,” dedim, indirdim. Tartışmak niyetim yok; zaten hangi atmosfer içinde olduğumun bilincindeyim. Davayı izleyeceğim; savunmada ilk söz önemlidir.

Savcı önce salona geldi. Kürsüye çıktı. Salonda bir uğultu vardı: arkaya dönüp selamlayanlar, el kaldıranlar...

Birden bağırdı:

“**Nerede olduğunuzu unutmayın!**”

Bir anda sessizlik kapladı salonu.

İtaat etmeleri istenmişti; sessizlik o itaati sağlamaya yetmişti bile.

Savcı devam etti:

“**Başınıza ne geleceğini biliyorsunuz!**”

Biz en arkadaydık. Ben duvara sırtımı dayamış, olanları izliyordum.

Elimde olmadan yine bacak bacak üstüne atmışım. Dirseklerimi bacağıma koymuş, ellerimle yüzümü kavrar gibi yapmış, öne eğilerek olanları izliyordum.

Birden bir itekleme hissettim. Yanımda bir jandarma:

“İndir!” dedi.

Hemen anlamıştım; ayağım!

İndirdim. Sırtımı duvara dayadım. Sessizleşen salonu ve hâkimin gelmesini bekliyorduk.

Hâkim gelince hepimiz ayağa kalktık.

Salonda ayakta olmayan tek bir kişi yoktu demeyeceğim; tekerlekli sandalyede olanlar yerlerindeydi. İmkânları olsa onlar da kalkardı.

Hâkim otur işareti verince hepimiz oturduk.

Savcı söz aldı. Hâkim söz verdi ve savunma başladı:

“**İşkenceyi durdurun!**”

Tam o sırada arkada ben yine bacak bacak üstüne atmışım. Bir jandarma iki kolumdan tutup beni salondan çıkardı.

Bir an gözaltına alınacağım tedirginliği geçti içimden: demir kafesler, hücreler, duyduğumuz ama çoğu zaman duymamayı tercih ettiğimiz şeyler...

Ama öyle olmadı. Kapının dışına bırakıldım. Mahkeme salonundan çıkarılıp çıkış kapısına kadar götürüldüm ve orada bırakıldım.

Şaşırmıştım.

Belki yaşım küçük diye, belki minyon tipli olduğum için, belki de çok zayıf göründüğümden...

Kendimi Samsun yolunda geçen arabalara bakarken buldum.

Arkaya dönüp el sallamak yasak!

Benim aklımda bu kalmıştı...

Kimse dönüp bakamadı bile. Savunmalarını yaptılar. Bir süre sonra kitap olarak okudum.

Dinleyemedim ama okudum.

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.