El Sallamanın Suç Olduğu Gün...
Arkaya dönüp el sallamak yasak.
Yolda değil elbette; mahkeme salonunda.
Çünkü orada insani duygu yasak.
Orada insan olmayı bırakın; siz mahkûmsunuz, hâkim benim ve
ben hâkimsem ne dersem o olur.
Peki, hâkime bu hakkı kim verir? Yasalar mı? Yasalarda böyle
bir madde yok. Olsaydı tüm mahkemelerde arkaya dönüp el sallamak yasaklanırdı.
Ama olağanüstü mahkemelerde, belli davalarda arkaya dönüp el sallamak yasak.
Çünkü takdiri ilahi değil elbette; iktidarın niyeti, istemi bu yasakların
oluşmasına sebep oluyor. Hâkim de onlar adına oradadır. Yasalar der ki: vicdani
olarak özgürsün ama idari olarak bağımlısın...
Ekonomik olarak siyasi iktidara ve onun kurumlarına bağımlı
olan birinin, onlardan bağımsız hareket etmesi ne mümkün? Vicdanına rağmen
hareket etmesi de zor. Çünkü o da borç batağına saplanmıştır; çocuğunun
geleceği kaygısı, taksitler... Sonuçta hâkim de bir devlet memuru. Diğer
memurlar gibi onun da sorunları var; diğerlerinden ayıran bazı farklı hâlleri
olmasına rağmen...
Hukuk, geçmişin deyimiyle — bana göre hâlâ geçerlidir —
“iktidarın fahişesidir.” Yani her türlü taciz, tecavüz, mobbing (yıldırma),
bullying (zorbalık), stalking (saplantılı takip)... Hepsi olağandır. Ne zaman?
İktidar güce ihtiyaç duyduğu zaman; rakiplerini kendi koltuğuna gelme olasılığı
yüksek gördüğü zamanlar. Kısaca beka sorunu olarak görüldüğü an. Sonuçta
demokrasi ve hoşgörü kavramlarının sadece sözde kaldığı zamanlarda...
Bu sadece geri kalmış, bırakılmış ülkeler için söz konusu
değildir. Gelişmiş ülkeler için de, hatta kendisini dünyanın kralı, barış
ödüllerinin tek adayı gören gelişmiş ülkelerin liderleri için de söz konusudur.
Zaman öyle bir atmosfer yaratır ki gelişmiş ile geri kalmış, sömüren ile
sömürülen liderlerin ortak özellikleri artar. Bu ancak oluşturulmuş atmosfer
içinde olur. Sistem tıkanmıştır; çıkış yolu aranırken benzer liderler iktidara
gelir ve savaş kaçınılmaz olarak insanlığın kucağına oturur.
Bu otokrat, diktatör, kibirli yöneticilerin hâkim olduğu
toplumlar ve ülkeler benzer olayları yaşar. Ezilmiş, örselenmiş, bir kenara
itilmiş ülkenin insanı onlara bakar ve der ki: “Buna da şükür.” Kirli sular
yüzünden suya para veren, en kötü ve çöpe atılan ilaçlara kazancının üzerinde
para veren insanlar şükreder. “Gelişmiş ülke öyleyse, hâlimize şükredelim!”
Mahkeme salonları da siyasi iradeyi yansıtır.
Her mahkemede benzer şeyler yaşanmaz. Örneğin bir kadın
katili; kılık kıyafeti, konuşması ile mahkeme başkanını ikna eder ve en düşük
cezayı alır. Sonuçta onu kadın kışkırtmıştır diye bakılır. Kuyruk sallamasaydı
erkek onu tecavüz edip öldürür müydü? O öldürene katil denmez; kahraman denir.
Çünkü toplumun pisliğini temizlemiştir. Belediye işçisi gibi görülür; sokaktaki
pisliği temizlemek ile aile içindeki pisliği temizlemek aynı kategoriye girer
onların gözünde. Bayramlarda verilen ikramiye sanki mahkeme salonunda katile
verilir.
Arkaya dönüp el sallamak yasak!
Konu buradan nereye geldi diyebilirsiniz ama ben konuyu 12
Eylül mahkemelerine getireceğim. Çünkü o mahkemelerde geçmiş değil, geleceğin
ülkesi kurgulandı.
O mahkemelerde geçmiş siyasi anlamda sorgulanmadı. Bundan
dolayı siyasi savunma bireysel olarak kaldı; örgütlü siyasi savunma olmadı.
Çünkü mahkûm olanlar da biliyordu ki mesele geçmiş değil, gelecek!
Siyasi savunma demek geçmiş ile yüzleşmek demektir.
Bilindik, popüler söylemler yerine derin analizlerin olduğu ideolojik bir duruş
söz konusu olur. Çünkü orada sistemin ve onun çarklarının teşhir edilmesi
vardır. Af dilemek değil; değiştirme iradesinin ve o azmin getirdiği özgüven
ile mahkemeyi, dolayısıyla iktidarı ve o iktidarın temsil ettiği sınıfı ve
sistemi mahkûm etmektir. Zaman kazanmak değil, teşhir etmektir.
“Nasıl olsa bu baskı bir gün sonlanacak ve bizler dışarı
çıkıp ‘Nerede kalmıştık?’ diyerek yolumuza devam ederiz.” anlayışıyla yapılan
savunmalar geleceği biçimlendirdi. Çünkü mahkemede hâkim, savcının sözlerini
harfiyen yerine getiriyordu. En insani duygularla arkaya dönüp bir yakını
gelmiş mi diye bakmak, ona el sallamak, selam göndermek doğal olması
gerekirken; olağanüstü mahkemelerde bu ceza alacak bir unsurdu.
Ben, Mamak Cezaevi’nde görülen Devrimci Yol ana davasının
savunmasının ilk günü orada seyirciler arasında bulunuyordum. Önce henüz mahkûm
olmamış sanıklar geldi, jandarma eşliğinde. Seyirciler ile onların arasında
baştan itibaren adeta etten bir duvar örülmüştü. Bizler merdiven gibi yapılmış,
salonun en arkasındaki bölümden olanları izliyorduk. Rahat tavırlar içinde,
izlemeye gelenler ile selamlaşıyor, sohbet ediyorduk.
Salona devrimcilerin girmesi öyle hemen olacak bir iş
değildi; sayı çoktu.
Aramızda sohbet ederken ben ayak ayak üstüne atmış, hem
salonu hem de yanımdaki dostlarla sohbeti izliyordum. Bir asker geldi, ayağıma
vurdu. Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne oluyoruz?” der gibi işaret yaptım.
“İndir!” dedi.
“Tamam,” dedim, indirdim. Tartışmak niyetim yok; zaten hangi
atmosfer içinde olduğumun bilincindeyim. Davayı izleyeceğim; savunmada ilk söz
önemlidir.
Savcı önce salona geldi. Kürsüye çıktı. Salonda bir uğultu
vardı: arkaya dönüp selamlayanlar, el kaldıranlar...
Birden bağırdı:
“**Nerede olduğunuzu unutmayın!**”
Bir anda sessizlik kapladı salonu.
İtaat etmeleri istenmişti; sessizlik o itaati sağlamaya
yetmişti bile.
Savcı devam etti:
“**Başınıza ne geleceğini biliyorsunuz!**”
Biz en arkadaydık. Ben duvara sırtımı dayamış, olanları
izliyordum.
Elimde olmadan yine bacak bacak üstüne atmışım. Dirseklerimi
bacağıma koymuş, ellerimle yüzümü kavrar gibi yapmış, öne eğilerek olanları
izliyordum.
Birden bir itekleme hissettim. Yanımda bir jandarma:
“İndir!” dedi.
Hemen anlamıştım; ayağım!
İndirdim. Sırtımı duvara dayadım. Sessizleşen salonu ve
hâkimin gelmesini bekliyorduk.
Hâkim gelince hepimiz ayağa kalktık.
Salonda ayakta olmayan tek bir kişi yoktu demeyeceğim;
tekerlekli sandalyede olanlar yerlerindeydi. İmkânları olsa onlar da kalkardı.
Hâkim otur işareti verince hepimiz oturduk.
Savcı söz aldı. Hâkim söz verdi ve savunma başladı:
“**İşkenceyi durdurun!**”
Tam o sırada arkada ben yine bacak bacak üstüne atmışım. Bir
jandarma iki kolumdan tutup beni salondan çıkardı.
Bir an gözaltına alınacağım tedirginliği geçti içimden:
demir kafesler, hücreler, duyduğumuz ama çoğu zaman duymamayı tercih ettiğimiz
şeyler...
Ama öyle olmadı. Kapının dışına bırakıldım. Mahkeme
salonundan çıkarılıp çıkış kapısına kadar götürüldüm ve orada bırakıldım.
Şaşırmıştım.
Belki yaşım küçük diye, belki minyon tipli olduğum için,
belki de çok zayıf göründüğümden...
Kendimi Samsun yolunda geçen arabalara bakarken buldum.
Arkaya dönüp el sallamak yasak!
Benim aklımda bu kalmıştı...
Kimse dönüp bakamadı bile. Savunmalarını yaptılar. Bir süre
sonra kitap olarak okudum.
Dinleyemedim ama okudum.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.