Galata Gazete


26 Nisan 2026 Pazar

“Görünmeyenlerin İzinde”

“Görünmeyenlerin İzinde”

Abdullah Memedoğlu ile ilk kişisel sergisi üzerine bir söyleşi

Resimle kurduğu ilişkiyi hayatının merkezine koyan Abdullah Memedoğlu, yıllar içinde kendi dilini oluşturan bir sanatçı. Farklı işlerde çalıştıktan sonra tümüyle resme yönelen Memedoğlu’nun eserlerinde; sokakta yanından geçip fark etmediğimiz insanlar, onların sessizliği ve hikâyeleri var. Şimdi ise ilk kişisel sergisiyle izleyiciyle daha doğrudan bir bağ kurmaya hazırlanıyor. Onunla hem bu sergiyi hem de üretim sürecini konuştuk.

— İlk kişisel sergin… Nasıl bir duygu bu? Serginin isminin bir hikâyesi var mı?
İlk sergi, her sanatçı için ayrı bir eşik gibi. Bu süreci en yalın hâliyle bir varoluş sancısı olarak açıklayabilirim.
Her şeyden öte, insan olmakta ısrar etme; ayak direme hâli… Çünkü her şey elinizden kayıp gittiğinde, beni koruyacak başka bir saçak bulamadım; kendi adıma bunu söyleyebilirim. Tecimsel kaygıları daha az, kendimden yola çıktığım işler olunca kimi şeyler daha zor göze alınır hâle geliyor.
Sanırım aklım “elverişlilik” üzerine pek çalışmıyor; resmi “dekoratif” bir nesne olarak değil, daha çok edebiyata ve şiire yakın düşünüyorum. Bu anlamıyla belki daha tehlikeli, riskleri fazla bir yol. Karşısında çok beylik laflar edemiyorsunuz. O yüzden ilk kişisel sergim için uzunca bir zaman bekledim; karar vermek için on yıl bekledim. Bir sanat insanı için yapacağı şeye karar vermek bu denli ıstıraplı olmasa gerek diye düşünüyorum.
Sergimin ismini “Benim İnsanlarım” olarak belirledim. Hikâyelerimin kendi gerçeğiyle örtüşen bir isim bu. Resimlerimin hikâyelerinde çoğunlukla aile, sevgi ve sarılış temalı konular işliyorum. Bazen kanadı kırılmış bir kuşun duygusuyla bir çocuğun kayboluş duygusunu kendi içimde birleştiriyorum. Her ikisi de bana göre vicdan ve adalet duygusunu içinde barındırıyor.
Bu nedenle resmini yaptığım insanlar çoğunlukla fark edilmeyen, görünmeyen, hikâyesi yazılmayan insanlar. Resmimin asıl taşıyıcıları onlar. Annemin bir tanımı vardır; sanırım resmimi en doğru anlatan da odur: “kan ayaklı” insanlar… Saf, çabuk inanan, kolay kandırılan, çocuk saflığında insanlar… Resimlerimin kahramanları çoğu zaman bu insanlar oluyor.
İlk kişisel sergim bu anlamda benim için başat bir mesele. Beşer aklımla o eşikten ilk adımımı atıyorum; yürümeyi yeni öğrenen bir çocuk gibiyim. Bir yanıyla tedirgin ve güvensiz, bir yanıyla meraklı ve şaşkın… Bu duyguyu resimlerimde de görebileceğinizi düşünüyorum.

— Resim yaparken seni en çok ne yönlendiriyor?
Kafamın içinde çoğu zaman bir öykü olur; ama beni asıl yönlendiren tuvalin kendisidir. Tuvali dinlerim, fırçamı onun üzerinde gezdiririm. Sonra o sessizliğe, içimdeki öyküye uygun renkler katılır. Böylece çizgilerim ve renklerim, bir anlamda sessizliğin sesi olur.
Renkleri seçerken resmi kendisine bırakırım. Resim hangi duyguda ilerliyorsa ben de onunla birlikte devam ederim. Bir resme kendi aklımla başlarım ama finali çoğu zaman resmin kahramanı belirler. İlk zamanlarda figürlerim tek sesli gibi algılanıyordu; ellerdeki deformasyonları da bu duyguyu tartarak zamanla geliştirdiğimi düşünüyorum.

— Resimlerindeki figürler çok tanıdık… Seni o insanlara çeken ne?
Resimlerimdeki insanlar çoğunlukla sokakta rastladığım, eğri duran, boşluğa bakan, kaybolmuş insanlar; yitik tipler… Ben onlara “hayat eğrisi” diyorum.
Aslında hepimiz ezilmişlerin, örselenmiş insanların arasında yaşamıyor muyuz? Gördüğüm her insanla tuval üzerinde bir empati kurduğumu düşünüyorum.

— Eller özellikle dikkat çekiyor. Senin için ne ifade ediyor bu eller?
Ellerle ilgili soruya kendimden cevap verebilirim. Babamın ellerinin güzelliği… Bu benim için çok belirleyici bir hatıra.
Yıllar önce ressam Arshile Gorky’nin bir portresini görmüştüm. Beni derinden etkileyen bir resimdi. Kaybettiği annesinin ellerini beyaza boyamıştı; hatıralarındaki o bağdan kopmamak için… Tehcirin acısıyla ayrı yük vagonlarına bindirilirler; annesi Sibirya’ya, kendisi Amerika’ya gider.
Annesinin ellerindeki sıcaklığı, bir körün hafızasına yaslanması gibi, ölene kadar içinde taşıdığı bir ıstırapla yaşamıştı. Bu resmi ilk gördüğümde, insan acısının ne kadar derin olabileceğini orada hissettim.
Babamın ellerini, annemin “kan ayaklı” insanlarını ve ilk öğretmenim Avni Memedoğlu’nun üzerindeki, Kadıköy çöpçülerinden aldığı mavi tulumu bu figürlere giydiriyorum. Bu benim hayatıma ödediğim bir diyet gibi; ustama duyduğum bir çırak borcu gibi.

— Resimlerinde biraz “görünmeyenlerin hikâyesi” var gibi…
Ben buna şiire yaslanmak diyorum. Hayata yakışan şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Hayat bağı, kader bağı… O yoksa ne hayatta ne şiirde bir karşılık kalır. Şiir bir tabuta sığmayacağına göre, resmim de bir ses olur ve hayatı çoğaltır.
Belki sesimiz daha az duyulur ama insan olarak kalırız. İzleyiciyle kurulan bağ da burada başlıyor: bir duygu bağı… Hikâye belirleyici olabilir ama asıl olan o duygu bağıdır.
Resim tarzımı sosyalist realizm, kısaca sosyal realizm olarak adlandırabiliriz. İnsan yaşamına, iyiliğe ve güzelliğe yakışanı bu anlayıştan yola çıkarak ifade etmeye çalışıyorum. Şekilciliğe ya da gösterişe değil, daha insancıl ve evrensel bir hümanizme yakın hissediyorum kendimi. Resmime her zaman kendi gerçeğimden yola çıkarak başlıyorum.
Bir resmin başında geçirilen zaman; hayata sığdırmaya çalıştığımız uğraşlar, imrendiğimiz şeyler… Bazen şiiri de resmi de ezip geçebiliyor. Bu da insanın yalnızlığını ikiye katlıyor.

— Birinin senin resmini almasını sağlayan şey sence ne olur?
Benim için bu durum biraz ata binmek gibidir. Bilirim ki at beni uçurumdan aşağı atmaz; aksine uyandırır. Bu güvenli yanında kalmak bana daha insancıl geliyor.
Birinin benim resmimi alması, belki bugünlerde eskimiş bir duygu gibi görülebilir; ama ben hâlâ o duygunun izinde olduğumu düşünüyorum.

— İlk sergi açanlar için genelde sorun “duyulmamış isim”dir. Sence bu konuda haklılık payı var mı?
Sanat dünyasında “isim”in belirleyici olduğu bir gerçek…
Elbette önemli; ancak benim için var olma duygusuyla ayakta kalmaya çalışmak oldukça zor bir süreç. İçimdeki durumun ağırlığını, zamanın hoyratlığında hissediyorum.

— Akademik geçmişi olmayan sanatçılar için bu yol sence ne kadar açık?
Bugünün sanat ortamında akademik geçmişin eskisi kadar belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Otuz yıl önce Türk resminde akademili ve okullu olmanın daha belirgin bir karşılığı vardı; bugün ise daha farklı bir yapı oluştu. “Alaylı” diye adlandırılan bir grubun, bugünün tecimsel sanat ortamında etkili olduğunu görüyorum.
Bu konu oldukça uzun ve karmaşık; sanat piyasası, koleksiyonerlik ve galericilik gibi alanlarda hâlâ olgunlaşma sürecinde olan birçok mesele var. Ülkemizde sanatın gelişimi genç sayılabilecek bir noktada olduğu için bu konuların daha çok konuşulması gerektiğini düşünüyorum.
Ama umutsuz değilim. Sırtımı yasladığım bir ağaç var ve onun gölgesinde hâlâ insan kalabildiğimi hissediyorum. Resme de bu inançla sarılıyorum. Çünkü sınanmadığınız bir inancın dervişi sayılmazsınız.

İlk kişisel sergisine hazırlanan Abdullah Memedoğlu, resimlerinde yalnızca figürleri değil; çoğu zaman fark edilmeden yanımızdan geçip giden hayatları görünür kılıyor. Onun tuvalinde eller, yüzler ve renkler yalnızca estetik unsurlar değil; aynı zamanda birer tanıklık. Bu sergi, izleyiciye yalnızca bakmayı değil, gerçekten görmeyi de hatırlatıyor.

İsmail Cem Özkan

 

***

Biyografi
1980 yılında Tirebolu’da doğdu. 1998 yılında Haydarpaşa Lisesi’nden mezun oldu. 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Radyo-Televizyon ve Medya-Gazetecilik Bölümü’nü tamamladı.
1996 yılında Kadıköy’de bulunan Yeni Dal Sanat Galerisi’nin sahibi ressam Avni Memedoğlu’nun yanında resim çizmeye başladı. Orada aldığı eğitimi geliştirerek bugünlere taşıdı.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.