Yok Sayarak Yönetmek
“Kılıç artığı” deyimi nefret söylemi içindeki yerini
korumaya devam ediyor. Kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayan, devleti
kuran partinin neferi ve bu devletin asli bekçisi olarak gören birinin ağzından
çıkan bu sözlerin tesadüf olduğunu düşünmek mümkün değildir. Alınan eğitim ve
bilinçaltına yerleşmiş söylemler, zamanı geldiğinde kendini açık eder.
Bu ülkede Aleviler hiçbir zaman gerçek anlamda tanınmadı,
eşit yurttaş olarak kabul edilmedi ve laiklik içinde yasal güvenceye kavuşmadı.
Alevilik sistematik biçimde yok sayıldı. Görünür olduğu anlarda ise baskının,
tehditlerin ve katliamların hedefi haline getirildi. Yok sayılan bir inanca
yönelen her türlü söylem ve eylem, muhatapsız kabul edilerek meşrulaştırıldı.
Bu nedenle Alevilere yönelik nefret dili süreklilik kazandı ve sürekli yeniden
üretildi.
Siyasal iktidar düzeyinde de bu yaklaşım değişmedi. Bu
ülkenin en üst makamlarında bulunanlar dahi, çocuğunu kaybetmiş bir Alevi
kadının hedef haline getirilmesine sessiz kalabildi. Bu tutumun hesap vermemesi
tesadüf değildir. Yok sayılan bir inanca karşı işlenen fiiller, hukuk
karşısında da yok hükmünde değerlendirilmiştir.
Gerçek bir laiklik düzeninde tüm inançlara eşit mesafede
durulması gerekir. Türkiye’de ise böyle bir laiklik hiçbir zaman uygulanmadı. Alevi
dergâhları, tarikat ve tekkelerle mücadele gerekçesiyle ortadan kaldırıldı; yok
edildi, yağmalandı. 12 Eylül sonrasında ise Alevi köylerine camiler yapıldı,
din görevlileri atandı ve tek tip bir inanç anlayışı dayatıldı.
Bugün de tablo değişmiş değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı
varlığını sürdürürken, Alevilere Kültür Bakanlığı içinde sınırlı bir alan
açılması “çözüm” olarak sunulmuştur. Oysa laiklik ilkesi gereği eşit ve
bağımsız bir yapı kurulmuş olsaydı, ortada çözülmesi gereken bir “Alevi sorunu”
da olmayacaktı.
“Kılıç artığı” ifadesi yalnızca belirli kimliklere
(Yahudilere, Ermenilere, Süryanilere, Rumlara, Yezidilere…) yönelik değildir;
bu ülkede farklı dönemlerde birçok kesimi hedef alan bir dışlama dilinin
ürünüdür. Bunun temelinde ise tarihle ve gerçeklerle yüzleşmeme yatmaktadır.
Kendine özgü resmî tarih, kendine özgü laiklik ve kendine özgü hukuk anlayışı
sürdükçe, evrensel değerlerin bu ülkede yerleşmesi mümkün değildir.
Avrupa mahkemeleri karar verir; bu ülke ise çoğu zaman o
kararlara uymamakta ısrar eder. “Cezası neyse öderiz, aynı uygulamayı sürdürürüz”
anlayışı süreklilik kazanmıştır.
Yok sayarak yönetmek, bu ülkede bir istisna değil,
süreklilik kazanmış bir yöntemdir. Aleviler söz konusu olduğunda bu yöntem
yalnızca görmezden gelmekle sınırlı kalmamış; inkâr, baskı ve yönlendirme
politikalarıyla derinleştirilmiştir. İnancı tanımadan, onu kamusal ve hukuki
alanın dışında tutarak kurulan düzen, eşit yurttaşlık iddiasını baştan geçersiz
kılar.
Bu gerçek değişmediği sürece, atılan her adım yüzeysel
kalmaya mahkûmdur. Sorun uygulamalarda değil, zihniyettedir. Yok sayılan bir
inancın hak talebi de, varlığı da sürekli tartışmalı hale getirilir. Bu durum
yalnızca Aleviler için değil, bu ülkede yaşayan herkes için kırılgan ve
güvencesiz bir düzen üretir.
Gerçek eşitlik ancak tanımakla, kabul etmekle ve hukuk
önünde açık biçimde güvence altına almakla mümkündür. Bunun dışındaki her
yaklaşım, yok saymanın başka bir biçimidir.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.