Hızır Paşalar aramızda ve tarih yazıyor!
“Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar şaha gidelim.”
Pir Sultan Abdal
Alevilik tarihi söylenceler üzerine kuruludur. Çünkü
Alevilik, devlet için her zaman bir tehdit olarak algılanmış ve yok edilmek
istenmiştir. Yüzlerce yıldır bu uğurda mücadele verilmiştir. Anadolu
topraklarında kurulan tüm İslam devletleri tarafından baş düşman ilan edilmiş;
üzerine seferler düzenlenmiş, soykırıma varan katliamlara maruz kalmıştır.
Hani derler ya, Anadolu nüfusunun önemli bir bölümü
Aleviydi; zamanla geriye, Anadolu’nun tepelerine sığınmış bir avuç insan kaldı.
O kadar katliamdan, o kadar sürek avından kurtulanlar; dağların doruklarına,
yol geçmez bölgelere, bereketsiz ovalara, steplere ve bozkırlara çekilmek
zorunda kaldı…
Dergâhlar yıkıldı, inanç evleri nefret söyleminin merkezine
dönüştürüldü… Alevilik hiçbir zaman devletin dini ya da inancı olmadı. Çünkü
Alevi inancında yetmiş iki milleti bir görmek, aslan ile geyiği aynı kucakta
buluşturmak ve barış içinde yaşamak vardır. Kapıya geleni geri çevirmemek, ona
sahip çıkmak vardır. Mazlumun yanında olmak, mazlumun sesi olmak vardır…
Kısacası Alevilik, devletin değil halkın inancı olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra beylikler ortaya
çıktı. Ancak bu beyliklerin hiçbiri Alevi devleti ya da beyliği değildi. Çünkü
Aleviler Selçuklu zulmünden kaçmış, sadece hayatta kalmaya ve varlıklarını
korumaya çalışmışlardı. Bir araya gelip “hadi devlet olalım” demediler…
Osman, Bekir, Ömer isimli hiç Alevi gördünüz mü?
Görmezsiniz. Çünkü Ali’nin karşısında yer aldıkları düşünülen bu isimler,
Aleviler tarafından hoş karşılanmaz. Tarihsel nedenlerle bazı isimler çocuklara
verilmez; Ehl-i Beyt isimleri daha yaygındır…
Osmanlı Devleti henüz beylik dönemindeyken, Alevilerin
“Osman’a yardım ettiği” yönündeki rivayetler, resmî tarihçiler ve onlara yakın
çevreler tarafından sıkça dile getirilir. Oysa çocuğuna o ismi vermeyen bir
topluluk, nasıl olur da o beyliğe destek verir? Kaldı ki Osmanlı Beyliği de
Selçuklu Devleti’nin bir devamıdır, onun bir parçasıdır…
Bu durumda Alevilere katliam uygulayan bir yapının devamına
destek vermek; bugünün diliyle, katiline hayran olmak anlamına gelir. Bu da
onun kılıcına boynunu uzatmaktır…
Tüm bunlar bilinirken, Aleviler arasında da yaygın
kullanılan bir cümleyle karşılaştım ve acı acı güldüm. Tarih yazıcılığının
ciddiyeti adeta ortadan kaldırılmış: “Osmanlı Bektaşiliği değil, Bektaşilik
Osmanlı Devleti’ni kurmuştur.”
Bu ifade, “Osmanlı’yı aslında biz kurduk, gerçek Osmanlı
biziz” demekten başka bir şey değildir. Tıpkı “asıl İslam biziz” söylemi gibi…
Bu makaleyi yazan kişi, keşke Hacıbektaş’a gidip Bektaşiliği
kuranın mezarına baksa… Hangi dönemde yaşadığını, kimin görevlisi olarak
geldiğini okusa… Elbette Balım Sultan’dan söz ediyorum. Çünkü Hacı Bektaş-ı
Veli, Osmanlı Devleti kurulmadan önce vefat etmişti. Böyle bir beylikten haberi
bile yoktu. Dolayısıyla kurucusu olması mümkün değildir.
Bektaşiliği kuran ve zamanla kurumsallaştıran kişi Balım
Sultan’dır. Ondan sonra gelen babalar da bu yapıyı sürdürmüştür.
Balım Sultan’ın Hacı Bektaş-ı Veli ile bağı, yalnızca o
bölgede görevli olmasıdır. Bunun dışında Alevilikten etkilenmiştir. Dedelik
yerine bilgiyle posta oturma anlayışını getirmiş ve babalık kurumunun
temellerini atmıştır.
Alevilik ve Bektaşilik dışarıdan benzer görünse de
aralarında temel farklar vardır. Alevilikte “dede” vardır ve soy esasına
dayanır. Bektaşilikte ise “baba” vardır ve bilgiye, inanca ve yola dayanır.
Ortaklaştıkları noktalarda ise “eline, diline, beline sahip çıkmak” ilkesi öne
çıkar.
Bazı tarihçiler yanılıyor. Bektaşilik Osmanlı’yı
kurmamıştır. Osmanlı’nın kuruluş döneminde Bektaşiliğin ne fikri ne de örgütlü
bir yapısı vardı. Ortaya çıkması için daha uzun bir süre gerekiyordu.
Eskiden Hacıbektaş’ın çevresi surlarla kaplı bir yerleşim
alanıydı. Bu surları koruyan devlet görevlileri bulunuyordu. Bu görevlilerden
biri de devşirme olan Balım Sultan’dı. Müslüman olarak doğmamış, devşirilmiş ve
görevli olarak buraya getirilmişti.
Osmanlı Devleti, Hacıbektaş gibi merkezleri sürekli kontrol
altında tutardı. “Orada özgürce Aleviliği yayabilirsiniz” gibi bir yaklaşımı
yoktu. Zaten Osmanlı da Selçuklu’nun devamıydı. Dergâh uzun yıllar Nakşibendi
tarikatına bağlı görevliler tarafından yönetildi. Cumhuriyet döneminde de
benzer bir anlayış sürdü. Dergâh bahçesindeki küçük cami bu yapıya aittir;
Alevilikle doğrudan bir ilgisi yoktur.
Tekkelerin ve tarikatların kapatılmasıyla birlikte dergâh
zamanla çürümeye terk edildi. Birçok yapı bakımsızlıktan yıkıldı, surlardan ise
bugün neredeyse hiçbir iz kalmadı. Cumhuriyet’in ilkeleri doğrultusunda
yetiştirilen bazı görevliler “gericilikle mücadele” adı altında bu yapılara
müdahale etti. Bazı bölümler yakıldı, bazıları yağmalandı.
Bazı dedeler ise dergâhtaki el yazmalarını gizlice kaçırarak
korunmasını sağladı.
Zamanla dergâhlar ve ocaklar görünürlüğünü kaybetti.
Hacıbektaş Dergâhı yok sayılsa da “müze” olarak açılmasına izin verildi.
Günümüzde yapılan Hacıbektaş şenlikleri de aslında bu müzenin açılışını anmak
için düzenlenmektedir; inançla doğrudan bir bağı yoktur.
Sonuç olarak Balım Sultan, Alevi olmayan bir Osmanlı
görevlisi olarak Bektaşilik tarikatını kurmuş ve bu yapı Yeniçeriler arasında
yayılmıştır. Yeniçeriler Bektaşi olduklarında dövme yaptırırlardı.
Zülfikar, Bektaşiliğin önemli sembollerindendir. Buna
karşılık Alevilikte ceylan, aslan, güvercin ve turna gibi semboller öne çıkar.
Temel anlayış ise “yetmiş iki milleti bir görmek”tir.
Bektaşilik askerî yapı ile birlikte gelişmiş ve Balkanlarda
yayılmıştır. Alevilik ise daha kapalı bir yapı içinde, devlet otoritesinden
uzak yaşamayı tercih etmiştir.
Bektaşiler dövmeleriyle kendilerini ayırt ederdi.
Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında bu dövmelerin ayırt edici olduğu ve ciddi
şiddet olaylarının yaşandığı bilinmektedir. Yani ocak, sanıldığı gibi sakin bir
şekilde dağıtılmamış; kan dökülmüştür.
Balım Sultan bir Osmanlı görevlisidir. Bu nedenle Osmanlı
Devleti’ni kurmuş olması mümkün değildir. Bektaşilik daha çok Balkanlarda
yayılmış, “babalık” sistemi üzerinden örgütlenmiştir.
Sonuç olarak Bektaşilik ayrı bir inanç ve yaşam biçimidir.
Alevilikle bazı benzerlikler taşısa da aynı tarihsel kökten gelmezler. Alevi
Alevi’dir, Bektaşi Bektaşi’dir. Bir Bektaşi Alevi cemine katılmaz; ancak bir
Alevi Bektaşi cemine katılabilir.
Bektaşilik sonradan benimsenir ve belli ritüelleri vardır.
Alevilik ise doğuştan gelir ve kişiyle birlikte var olur.
Son söz: Pir Sultan’ı öldüren Hızır Paşalar hâlâ aramızda ve
tarih yazmaya devam ediyor. Eğer bugün Pir Sultan Abdal’ı Hızır Paşa’nın
kaleminden okuyor olsaydık, Hızır Paşa’yı nasıl tanıyabilirdik?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.