Daralan Duvarlar, Genişleyen Korku
Yeni cezaevi inşaatları birbiri ardına yükselirken, hükümlü
ve gözaltındakileri yargılayacak mahkeme salonları yetersiz kalıyor; daha
büyüğü, daha genişi yapılıyor. Cezaevleri yetmeyince bu kez kapalı salonlar,
ardından belki de stadyumlar… Duvarlar yetmiyor; genişletiliyor.
Ama duvarlar genişledikçe, hayat daralıyor.
Üst üste istiflenmiş insanların nefes alamayacak kadar dar
alanlarda yaşamaya zorlanması zaten başlı başına bir zorlukken, yeni yasalarla
tutuklamalar artıyor. Artık sadece insanlar değil, itirazlar da tutuklanıyor.
Peki, bunun sonu nereye varacak?
Bugün siyasi irade için öncelik açık: kısa vadede muhalefeti
susturmak, dağıtmak, etkisizleştirmek. Oysa tarih, bu niyetlerin hiçbirinin
kalıcı olmadığını defalarca gösterdi. Bir koltukta bir süre oturulabilir; ama o
koltuk kimseye ait değildir.
Toplum geriliyor. Acı uzuyor. Savaşın gölgesinde,
vatanseverlik kavramının içi sessizce boşaltılıyor. Zamanın ruhu tam da burada
şekilleniyor: korkuyla, baskıyla, daralmayla.
Kısa vadeli çıkarlar uğruna harcanan zaman, aslında bir
ülkenin geleceğinden eksiliyor. Yerinde durmanın bile geriye gitmek olduğu bir
dönemde, öfke, hırs ve kibir neden bu kadar bilinçli biçimde yayılıyor?
Kayırmacılık. Nefret dili. Geçmişi silmek adına yıkım.
“Yeniyi kuracağız” derken geriye bırakılan yalnızca bir
enkaz.
Ve enkaz, sadece binalardan ibaret değildir.
Peki, bu tablo karşısında muhalefet ne yapabilir?
Hareket alanı daralıyor. Meşru zemin aşınıyor. Yerini
giderek daha sert, daha kontrolsüz yöntemler alıyor. Sokaklarda çeteler,
okulların çevresinde uyuşturucu ağı büyürken, istikrar yerini sessizce başka
bir şeye bırakıyor:
İstikrarsızlığın kendisine.
Çünkü tekrar eden düzensizlik, zamanla bir düzene dönüşür.
Belirsizlik süreklilik kazandığında, artık adı kaos değil,
yeni bir “normal” olur.
İşte asıl tehlike de burada başlar.
Korku, iktidarların en güçlü aracıdır. Ama korku yayan,
eninde sonunda kendi kurduğu düzenin içinde sıkışır. Çünkü korku tek yönlü
değildir. Yayılır. Sıçrar. En yakına kadar gelir.
Ve sonunda herkesi içine alır.
Eğer bir ülkede, tutuklamaları eleştirmek bile başlı başına
bir tutuklama nedeni hâline geliyorsa, orada artık sadece insanlar değil, akıl
da baskı altındadır.
Böyle bir yerde istikrar olabilir mi?
Yoksa istikrar dediğimiz şey, çoktan istikrarsızlığın kendisi
mi olmuştur?
Ya da daha doğrusu: istikrarsızlığın süreklilik kazandığı
bir düzene mi dönüşmüştür?
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.