Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız
1958 yılında İsveç’te Dünya Kupası vardı. Dünyanın önemli
merkezleri maçları televizyondan izliyordu. Geri kalmış ülkelerde ise elektriği
olanlar radyodan dinleyerek Brezilya’nın futbolda doğuşuna tanıklık etti.
Peki, biz?
İstanbul ve Ankara’da elektrik vardı. Ama diğer yerlerde?
Dünyadan habersiz yaşayan büyük bir çoğunluk vardı. Elektrik
yoktu. Öküz ve at hâlâ hayatın merkezindeydi. Köylü, aç kalmamak için üretim
yapıyordu. Tarım, hayvanların sırtına yüklenmişti. Televizyonun ne olduğu
bilinmiyordu. Oysa dünyanın birçok yerinde canlı yayın yapan sistemler
kurulmuştu bile.
Siyasette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden
siyaset yapıyordu. Ona nefes aldırmayacak hamleler devreye sokuluyordu. Yasa ve
hukuk dikkate alınmıyordu. İktidar istediğini yapıyordu. Ve bunun arkasından
yasa da gelmiyordu. Keyfilik sürüyordu.
Toplum gerilmişti.
NATO’nun yer altı yapılanmaları, Amerikan çıkarlarına göre
konumlanmıştı. Henüz darbe için zaman vardı; ortam hazırlanıyordu.
Demokratlar, İnönü’ye siyaset yollarını kapatıyordu.
Sokaklarda taşlar uçuşuyordu. Seçimler artık neredeyse tamamen göstermelik hâle
gelmişti.
CHP, bir dönem kendi lehine düzenlediği sistemin içinde
sıkışıp kalmıştı. Sürekli iktidarda kalacağı düşüncesiyle yapılan düzenlemeler,
sonunda kendi aleyhine işlemeye başlamıştı.
Tüm bunların dışında, Pele İsveç’te parlıyordu. Brezilya,
futboluyla kendisini yeniden var ediyordu.
Gelişmiş bir ülke, kendi evinde üçüncü dünya ülkesinin
oyuncularına yeniliyordu. Bu durum, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanan
sembolik yenilgiyi hatırlatıyordu.
Biz ise hâlâ modern çağa adım atamamıştık. Atmak için
uğraşmak yerine, her mahallede bir zengin yaratma hayali kuruluyordu. “Küçük
Amerika” bu topraklarda inşa edilmeye çalışılıyordu. Sermaye birikimi Türklerin
elinde olacaktı. Varlık Vergisi ve diğer gelişmeler boşuna yaşanmamıştı.
Osmanlı’dan kalan toplumun renkleri birer birer sökülüyordu.
İnsanlar yaşadıkları yerlerden koparılıyor, sürülüyordu. Bulundukları yerlerin
nüfus yapısı yeniden düzenleniyordu. Türk olmayan nüfusun oranı
sınırlandırılıyordu. Aşanlar başka yerlere gönderiliyordu.
İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde başlayan tehcir
politikaları, yeni kurulan devlette de farklı biçimlerde devam etti.
Ulus-devlet inşası sürüyordu.
Dünya başka gelişmeler yaşarken biz, bir yandan
modernleşmeye çalışıyor, diğer yandan siyasi çekişmelerin ve iktidar
mücadelelerinin içine sürükleniyorduk. Kardeş kavgasının şartları oluşuyordu.
Amerika’nın Türkiye’deki ilk büyük sınavı, 27 Mayıs Darbesi
ile yaşandı. Bu darbe ile birlikte “Türk milleti” kavramı anayasal bir kimlik
hâline geldi. Mahkeme kararları bu adla verilmeye başlandı.
27 Mayıs öyle anlatıldı ki, sanki Türk solu oradan doğmuştu.
Cumhuriyet Halk Partisi kendisini zaman içinde solda tanımlamaya başladı.
“Ortanın solu” kavramı bu yeni anayasanın ruhuna uygun olarak ortaya çıktı.
Yeni bir dünya kuruluyordu. Türkiye de bu dünyanın içinde
yerini, yeni anayasal düzenle alıyordu.
Ama tüm bunlara rağmen elektrik hâlâ ülke geneline
yayılmamıştı.
Zaman geçti. Yaşananları sadece siyaset çevreleri değil,
halk da öğrendi. Korku toplumun her hücresine yayıldı. İstiklal Mahkemeleri
kapanmıştı. Ama benzer işlevler, başka mahkemelerle devam ediyordu. İsimler
değişiyordu, işlev değişmiyordu.
Bu sırada Pele bir dünya yıldızı olmuştu. Futbol,
küreselleşmenin en görünür araçlarından birine dönüşüyordu. Fakir çocuklar
sokaklarda Pele olma hayaliyle top oynuyordu.
Bu hayalin ekonomik bir boyutu da vardı: Spor Toto. Devlet
eliyle yürütülen bu sistem, üç ihtimalli tahminlerle insanların umutlarını
paraya dönüştürüyordu. Herkes bir gün zengin olma hayali kuruyordu.
Amerikan rüyası bu topraklarda hiç bitmedi.
Dünya kendi ışığını üretirken, biz başkalarının ışığına
bakarak yaşadık.
Pele parlıyordu.
Biz ise o ışığın altında değil, kendi karanlığımızın içinde
kaldık.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.