Galata Gazete


7 Nisan 2026 Salı

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

Pele’nin Işığı, Bizim Karanlığımız

1958 yılında İsveç’te Dünya Kupası vardı. Dünyanın önemli merkezleri maçları televizyondan izliyordu. Geri kalmış ülkelerde ise elektriği olanlar radyodan dinleyerek Brezilya’nın futbolda doğuşuna tanıklık etti.

Peki, biz?

İstanbul ve Ankara’da elektrik vardı. Ama diğer yerlerde?

Dünyadan habersiz yaşayan büyük bir çoğunluk vardı. Elektrik yoktu. Öküz ve at hâlâ hayatın merkezindeydi. Köylü, aç kalmamak için üretim yapıyordu. Tarım, hayvanların sırtına yüklenmişti. Televizyonun ne olduğu bilinmiyordu. Oysa dünyanın birçok yerinde canlı yayın yapan sistemler kurulmuştu bile.

Siyasette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi üzerinden siyaset yapıyordu. Ona nefes aldırmayacak hamleler devreye sokuluyordu. Yasa ve hukuk dikkate alınmıyordu. İktidar istediğini yapıyordu. Ve bunun arkasından yasa da gelmiyordu. Keyfilik sürüyordu.

Toplum gerilmişti.

NATO’nun yer altı yapılanmaları, Amerikan çıkarlarına göre konumlanmıştı. Henüz darbe için zaman vardı; ortam hazırlanıyordu.

Demokratlar, İnönü’ye siyaset yollarını kapatıyordu. Sokaklarda taşlar uçuşuyordu. Seçimler artık neredeyse tamamen göstermelik hâle gelmişti.

CHP, bir dönem kendi lehine düzenlediği sistemin içinde sıkışıp kalmıştı. Sürekli iktidarda kalacağı düşüncesiyle yapılan düzenlemeler, sonunda kendi aleyhine işlemeye başlamıştı.

Tüm bunların dışında, Pele İsveç’te parlıyordu. Brezilya, futboluyla kendisini yeniden var ediyordu.

Gelişmiş bir ülke, kendi evinde üçüncü dünya ülkesinin oyuncularına yeniliyordu. Bu durum, 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yaşanan sembolik yenilgiyi hatırlatıyordu.

Biz ise hâlâ modern çağa adım atamamıştık. Atmak için uğraşmak yerine, her mahallede bir zengin yaratma hayali kuruluyordu. “Küçük Amerika” bu topraklarda inşa edilmeye çalışılıyordu. Sermaye birikimi Türklerin elinde olacaktı. Varlık Vergisi ve diğer gelişmeler boşuna yaşanmamıştı.

Osmanlı’dan kalan toplumun renkleri birer birer sökülüyordu. İnsanlar yaşadıkları yerlerden koparılıyor, sürülüyordu. Bulundukları yerlerin nüfus yapısı yeniden düzenleniyordu. Türk olmayan nüfusun oranı sınırlandırılıyordu. Aşanlar başka yerlere gönderiliyordu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde başlayan tehcir politikaları, yeni kurulan devlette de farklı biçimlerde devam etti. Ulus-devlet inşası sürüyordu.

Dünya başka gelişmeler yaşarken biz, bir yandan modernleşmeye çalışıyor, diğer yandan siyasi çekişmelerin ve iktidar mücadelelerinin içine sürükleniyorduk. Kardeş kavgasının şartları oluşuyordu.

Amerika’nın Türkiye’deki ilk büyük sınavı, 27 Mayıs Darbesi ile yaşandı. Bu darbe ile birlikte “Türk milleti” kavramı anayasal bir kimlik hâline geldi. Mahkeme kararları bu adla verilmeye başlandı.

27 Mayıs öyle anlatıldı ki, sanki Türk solu oradan doğmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi kendisini zaman içinde solda tanımlamaya başladı. “Ortanın solu” kavramı bu yeni anayasanın ruhuna uygun olarak ortaya çıktı.

Yeni bir dünya kuruluyordu. Türkiye de bu dünyanın içinde yerini, yeni anayasal düzenle alıyordu.

Ama tüm bunlara rağmen elektrik hâlâ ülke geneline yayılmamıştı.

Zaman geçti. Yaşananları sadece siyaset çevreleri değil, halk da öğrendi. Korku toplumun her hücresine yayıldı. İstiklal Mahkemeleri kapanmıştı. Ama benzer işlevler, başka mahkemelerle devam ediyordu. İsimler değişiyordu, işlev değişmiyordu.

Bu sırada Pele bir dünya yıldızı olmuştu. Futbol, küreselleşmenin en görünür araçlarından birine dönüşüyordu. Fakir çocuklar sokaklarda Pele olma hayaliyle top oynuyordu.

Bu hayalin ekonomik bir boyutu da vardı: Spor Toto. Devlet eliyle yürütülen bu sistem, üç ihtimalli tahminlerle insanların umutlarını paraya dönüştürüyordu. Herkes bir gün zengin olma hayali kuruyordu.

Amerikan rüyası bu topraklarda hiç bitmedi.

Dünya kendi ışığını üretirken, biz başkalarının ışığına bakarak yaşadık.

Pele parlıyordu.

Biz ise o ışığın altında değil, kendi karanlığımızın içinde kaldık.

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.