Yaramı mı Göstereyim, Kimliğimi mi?
Hayatımın hiçbir anında zengin gibi düşünemedim, bir burjuva
olsaydım diye hayal bile edemedim; çünkü fakir bir hayatın parçasıydım,
ötekileştirilmiş bir kültürün içinden geliyordum ve her zaman büyük çoğunluğa
göre farklıydım. Düşünme yöntemim, mantık yürütmem ve tarihe bakışım hep
aşağıdan yukarıya, ezilenlerin gözünden şekillendi.
Yani fakir insanlar kuyunun içinden kuyunun ağzına bakar;
burjuvalar, üst sınıf ya da hâkim kültürden olanlar ise kuyuya her zaman
yukarıdan bakar. Dibini görmedikleri için de hep korku duyarlar.
Bizden korktuklarını zaman içinde öğrendim.
Biz de onlardan çekinir ve kendimizi saklarız. Yani onlarla
yan yana geldiğimizde, bize soru sorulmadıkça kendimizi açığa vurmayız.
Bir insana “Nerelisin?” diye sorulduğunda, aslında bu soru
çoğu zaman “Hangi mezheptensin, hangi dindensin?” sorusunun üstü kapalı
hâlidir. “Nerelisin?” sorusuna karşılık söylenen her memleket adı, bir anlamda
sizi kendilerinden mi görecekleri yoksa karşıya mı koyacakları yönündeki
önyargının ilk adımıdır.
Bana hep “Nerelisin?” diye soruldu. Ben de hep “Ankara”
dedim; çünkü Ankara kozmopolit bir şehirdir ve içinde her şeyi saklar. Ama
ortamı uygun gördüğümde, karşımdakinin dost olabileceğine inandığımda hemen
'Hacıbektaş' derim. Bir insan şehirden önce ilçesinin adını söylüyorsa, bu
genellikle onun ötekileştirilmiş biri olduğu anlamına gelir; çünkü ilçeler,
şehirlere göre daha homojendir.
O yüzden hepimizin çift memleketi vardır. Zamanı gelince
büyük şehrin kozmopolit yapısını yüzümüze maske yaparız. Gerek görürsek
ezilmişliğimizin kaynağı olan coğrafyayı, köyümüzü, yani memleketimizi
söyleriz. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı bilerek bazen yaramızı
gösteririz, bazen ise en güçlü tarafımızı. Çünkü bize hep ikili bir yaşam
dayatılmıştır: Şehir içinde onlar gibi, evde ise kendi özümüz gibi.
Ezilmişler birbirini daha kolay anlar; çünkü benzer
yaraların dilini konuşurlar.
Ezenler, hâkimiyetlerini korumayı ve kazanımlarının
devamlılığını sağlamayı düşünür; çünkü ötekiyle eşit değildirler, sermayelerini
onların üzerinden biriktirmişlerdir. Ötekiler, onların gözünde hizmetçi ya da
hizmet sektörünün bireyleri olarak algılanır; hatta çoğu zaman insan olarak
bile görülmezler. Onlara âşık olabilecekleri akıllarına bile gelmez; çünkü
eşitsizler arasındaki iletişim her zaman eşitsizdir.
Ben hayatımın hiçbir anında kendimi ezenlerin katında
görmedim, göremedim. Çünkü ötekileştirilmiş düşünce yapısında eşitlik, ancak
insanı görmekten ve sevmekten geçer. Küçümseyenlerin bakış açısında eşitlik
hiçbir zaman olamaz; çünkü biri kendisini büyük görür ve karşısındakine “Sen
küçüksün.” duygusunu dolaylı ya da doğrudan hissettirir.
İçinde bulunduğum kültüre sınıfsal açıdan baktığımda, onun aslında
dünyanın en kalabalık sınıfı olan işçi sınıfının bir parçası olduğunu ve bunun
yaşanan teknoloji ile sanayileşmenin bir sonucu olduğunu görüyorum. İşçi sınıfı
hiçbir zaman homojen olmayacaktır; çünkü işçi sınıfı farklılıklarıyla
zengindir. Burjuva kültürü gibi paraya tapmaz, kendisine yabancılaşmaz,
ilişkilerini çıkar üzerine kurmaz; çünkü üreteni tüketenden ayıran en büyük
özellik vicdan sahibi olmaktır. Bir işçi, kan ihtiyacı olan birine her zaman
kanını verebilir; ancak siz, hasta yakını bile olsa kanını veren bir burjuvaya
kolay kolay rastlamazsınız.
“İşçisin, işçi kal.” der burjuva kültürü; çünkü işçi, işçi
olmaktan çıkıp ürettiğinin sahibi ve patronu olduğu anda burjuva kültürünün
ayrıcalıkları ortadan kalkar.
Sınıfsız toplumda sevgi hâkim olacaktır.
Sınıflı toplumlarda ise her zaman ötekiler var olacaktır:
ezilenler, sömürülenler, yalnızca hizmet sektöründe çalışanlar ve makineden
farksız görülen rakamlar...
Sonunda anladım ki bazı insanlar için kimliğiniz zaten
yaranızdır. Bu yüzden yıllarca hangisini göstereceğime karar vermeye çalıştım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.