Galata Gazete


15 Ağustos 2026 Cumartesi

İnsanlar neden çocuk yapar?

İnsanlar neden çocuk yapar?

Diğer canlılar neden çoğalıyorsa, insan da aynı güdülerden etkileniyor. Bu, doğanın yasası mı?

Ama biz doğadan kopalı çok oldu. Kendi doğamızı yarattık; henüz onu tam olarak kontrol edemiyoruz. Hâlâ bizim doğamıza sivrisinek, hamam böceği, akrep gibi şeyler giriyor. Karasineğin ısırgan tavrı, hayatımda hiç görmediğim böcekler zaman zaman evlerimize konuk oluyor. Kısaca, biz doğadan koptuk ama doğa bizden henüz tam olarak kopmadı.

Belki de insanın doğadan koptuğunu düşünmesi, onun doğayı gerçekten terk ettiği anlamına gelmiyor. Doğa, insanın kurduğu duvarların, şehirlerin ve sistemlerin arasından hâlâ kendini hatırlatıyor.

Peki, insan neden çocuk yapar?

Bu sorunun yanıtını yalnızca biyolojide aramak yeterli mi? Yoksa insanın çocuk sahibi olma isteği, içinde yaşadığı toplumun, kültürün ve ekonomik düzenin de bir ürünü mü?

Çocuk yapmak bir sanayinin parçası oldu. Çocuksuzlar için suni döllenmeyle yapılanlardan, DNA ile oynanan sipariş çocuklara kadar bugün birçok şey mümkün. Peki, bunlar bilinmesine rağmen insan neden çocuk yapar?

Üreme artık yalnızca iki insanın biyolojik olarak çoğalması değildir. Etrafında doktorların, hastanelerin, ilaçların, laboratuvarların, genetik testlerin ve büyük bir ekonomik pazarın bulunduğu bir alana dönüşmüştür.

Erkekler çocuk istiyor; çünkü güçlerini göstermenin en temiz yolu çocuk sahibi olmak. Çocuğun olması, kısır olmadığının kanıtı olarak görülüyor. Kısaca, “Ben seks yapıyorum ve çocuk üretecek güce sahibim.” demenin bir yolu.

Erkek kendi gücünü göstermek, elde ettiği mirası geleceğe bırakmak, kendisinden olana bırakmak istiyor. Kanında taşınan tüm geçmişi; hastalıkları, birikimleri, özellikleri geleceğe aktarmak...

**Burada çocuk yalnızca bir çocuk değildir; erkeğin kendi varlığını geleceğe taşımasının da bir aracıdır. Kendi bedeninden gelen, kendi soyadını taşıyan, kendi mirasını devralan bir devamlılık fikridir bu. Devlet hala bu fikri beslemeye devam ediyor, soyadı kanunu, kadın evlendikten sonra erkeğin nüfusuna kaydı gibi... **

Peki, kadın neden bu aşamada taşıyıcı rolünü istemeden üstüne alıyor? Hatta birçok kültürde karnı büyük hâlde toplum içinde dolaşması bile istenmiyor. Kadın, bir anlamda erkeğin hem elinin kiri hem de onuru olmuş oluyor.

Erkeğin üreme gücünün göstergesi olan çocuk, kadının bedeninde büyüyor. Böylece erkeğin soyunu, mirasını ve geleceğini taşıyan beden de kadının bedeni oluyor.

Kadın neden çocuk ister?

Genlerinden, güdülerinden mi kaynaklanıyor?

Belki de burada biyoloji ile toplum arasındaki sınır daha da bulanıklaşıyor. Kadının çocuk istemesi ne kadar kendi içinden gelen bir arzu, ne kadar ona çocuk istemesi gerektiğini öğreten toplumun bir sonucu?

Çocuk büyük bir sorumluluktur ve çocuk dünyaya geldikten sonra en büyük sorumluluk kadının üzerine kalıyor. Çünkü baba rolü, eve para getirendir. Ekmek olmayınca aile olmaz. O yüzden işsiz erkeğin evliliği kısa sürede sonlanır; çünkü role uygun değildir. Toplumun biçtiği rolü oynarlar.

Böylece çocuk, yalnızca anne ve babanın değil, toplumun da belirlediği rollerin içine doğar. Baba para getiren, anne bakım veren; çocuk ise geleceğe taşınacak yeni birey olur.

Evlilik kurumu, yasal olarak seks yapmaktır; yani dincilerin uydurduğu gibi yalnızca zinayı engellemek değildir. Toplumun onayladığı yatak odasında yaşananların iki kişi arasında kalması değil, çocukla birlikte toplum önünde görünür hâle gelmesidir.

Seksin kendisi gizli olabilir; fakat ortaya çıkan çocuk gizli değildir. Çocuk, iki insan arasındaki ilişkinin toplum tarafından tanınmasını sağlayan görünür sonuçlardan biridir.

Yani seks yapanların yumurta ile spermin buluşmasından olan çocuk ya zina ürünü “piç” olarak kabul edilir ya da “yavru” olur. “Kimin yavrusu?” sorusuna verilen yanıt, evlilik kurumunun olup olmadığına bakılarak belirlenir: Toplumun onayladığı seks ile onaylamadığı, ama karanlık odada yaşanan seks...

Gerçi seks karanlık odada olmaz. Onu karanlık diye kafamıza işlerler. Tecavüzlerin geneli aydınlıkta olur; genellikle iş yerlerinin en kuytu yerlerinde gerçekleştirilir.

Burada “karanlık” yalnızca fiziksel bir mekânı değil, toplumun görmek istemediği cinselliği de anlatır. Görünmeyen, konuşulmayan ve onaylanmayan seks ile toplum tarafından tanınan seks arasındaki ayrım da böyle kurulmuş olur.

Sonuçta kadın neden çocuk ister?

Büyük bir sorumluluk ona yüklenmesine karşın çocuk ister. Ama her çocuk isteyen, ona bakabileceği ve onu büyüteceği anlamına gelmez.

Çünkü çocuk istemek ile çocuğun sorumluluğunu taşıyabilmek aynı şey değildir. İnsan, bir çocuğu dünyaya getirebilir ama onu nasıl bir dünyanın içine bıraktığını her zaman kontrol edemez.

Bugün sokaklarda, yani insanın yarattığı doğada, çocuklar sistemin arzularına uygun rollerini oynarlar. Bir bakarsınız ellerinde silah, birileri adına kurşun atarlar; bir bakarsınız çocuk parkında ebeveyn gözetiminde oyun oynarlar; bir bakarsınız evde tabletten gözlerini alamazlar.

Çocuk daha dünyaya geldiği andan itibaren bir sistemin içine girer. Önce ailesinin, sonra okulun, ardından işin, tüketimin ve devletin kurduğu düzenin parçası olur.

Çocuk, bir anlamda ebeveynlerin tüm birikimlerinin ellerinden alınması için sistem tarafından kullanılan bir maşa olarak da görülebilir. Çocuk nesiller arasında taşıyıcıdır ve hep gelecek nesil olarak görülür.

Ebeveynler çocuk için çalışır, kazanır, tüketir ve biriktirir. Çocuk büyüdükçe onun ihtiyaçları üzerinden yeni ihtiyaçlar yaratılır. Böylece çocuk, yalnızca nesiller arasında biyolojik bir taşıyıcı değil, ekonomik sistem içinde de güçlü bir tüketim alanına dönüşür.

Geleceği sistemler belirler. İnsan, doğadan kopmuş hâliyle sistemin istemlerine cevap veren ve güdülenmiş bir yaratık konumuna indirgenmiştir.

İnsan özgür olduğunu düşünürken, çoğu zaman kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapar. Ne yiyeceği, nerede yaşayacağı, ne giyeceği, nasıl çalışacağı ve hatta neyi arzulaması gerektiği bile içinde bulunduğu sistem tarafından şekillendirilebilir.

Üreme de sanayinin bir parçasıdır ve iyi gelir getirdiği için bu piyasada kadın da erkek de sistemin istemlerine yanıt verecek; piyasanın hem alıcısı hem de hedef kitlesi olmaya devam edecektir.

Böylece çocuk sahibi olma arzusu, biyolojik güdü ile toplumsal beklentinin, kişisel istek ile piyasa koşullarının kesiştiği bir noktaya dönüşür. İnsan çocuk ister; sistem ise bu isteğin etrafında bir dünya kurar ve o dünyadan gelir elde eder.

Belki de asıl soru artık “İnsan neden çocuk yapar?” değildir. Asıl soru, “İnsanın çocuk yapma isteğinin ne kadarı kendisine aittir?” sorusudur.

Çünkü insan doğadan uzaklaştıkça, kendi yarattığı sistemlerin içine daha fazla gömülüyor. Ancak doğanın en eski yasalarından biri hâlâ onun içinde çalışıyor: yaşam kendisini sürdürmek istiyor.

Ölümün olduğu yerde üreme kaçınılmazdır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.