Galata Gazete


23 Eylül 2026 Çarşamba

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden

 

Nehirlerle çevrili, yosunların her şeyi teslim aldığı, kasvetli bir yerde otel işleten anne ve kızı Martha, otellerine gelen müşterilerini öldürerek, onların paralarına el koyarak hayatlarını düzenlemek, sürekli tasarladıkları deniz kenarında, kumların ayakları yaktığı yerlerin özlemi içindedirler. Son bir zengini öldürdülerse, o hayallerine kavuşacaklardır.

Bir gün otellerine bir müşteri gelir; gelen aslında geçmişi ile barışmak isteyendir. Oteli işleten anne ve kızı, aslında çocukken terk ettiği ailesidir. Jan, tereddüt içindedir; nasıl açıklayacaktır onlara, bilinmeze doğru adımını atarken nasıl bir yol izleyeceğini bilmemektedir. Olayların akışına göre davranacaktır. Eşi Maria ise bu plansız işe karşıdır; neden ailesine açılması konusunda çekingenliğini sorgulamaktadır… İstemez ama Jan, her şeye rağmen geri dönülmez yoldadır.

Otele kayıt yaptırmak için lobide beklerken tereddütleri sözlerine ve davranışına yansımaktadır… Tek başına otele yerleşecek ve geride bıraktığı ailesi ile yüzleşecek ve barışacaktır belki…

Varoluş sorgusudur öykünün konusu. Elbette Camus, kara mizahın her unsurunu ustalıkla kullanır; okuyucusunu ve sahnede bizi olaya yabancılaştırır. Jan yabancıdır; geçmişten gelen değil, yeni bir müşteridir. Martha için hayallerine giden bir hedeftir. O hedefi öldürecek ve sonra nehrin soğuk ve derin sularına atacaktır, tıpkı geçmişte yaptıkları gibi...

Annesi ise bu sefer isteksizdir, yorgundur; Martha ile çatışma halindedir. Bu sefer son olacaktır ama o sona adım atmakta zorlanmaktadır. Yılların birikimi bıkkınlık, çaresizlik ve kabul ediş vardır; kızı gibi beklentisi yoktur.

Martha yirmili yaşlarda, henüz bir erkek ile birlikte olmamış, bu kasvetli yerde yaşamak ve yaşlanmak istememektedir. Dışarıdan bakan için ergen kız ile annesinin çatışmasından bahsedildiğini düşünebiliriz; sonuçta o, kalıbına sığmayan, hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi göze almış, hatta annesi ile çatışmaktan çekinmeyen isyankârdır…

Gelen zengin müşterinin olması zorunludur. Kim olduğu önemli değildir; gelen kim olursa olsun, müşteri olduğu için yabancıdır…

Olaylar öyle bir kurgulanır ki, bize absürt gelen o yaşananların bir trajedi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz…

İzlediğim oyunda öncelikle dekordan bahsedeyim: S harfinin yere çizilmiş gibidir. Açık alanlar kapıdır. Girişler ve çıkışlar bu alanlardan olmaktadır. Ön taraf lobi, müşteri kabul yeridir. Arka taraf ise birinci kattaki odadır.

O mekânlar oyun ilerledikçe kafada somutlaşıyor. Başlangıçta neden orada bir eşyanın olduğu, neden eğimli uzun bir şeyin arka tarafta, bir masanın giriş bölümünde, bir taburenin kapının yanında durduğunu kafamızda somutlaştıramıyoruz; çünkü soyut şeyler, olayın akışında somutlaşacaktır.

Gizem aslında dekorun içinde başlıyor…

Işık tasarımı ise ön taraf ve arka taraf üzerine iki bölüm üzerinden düşünülmüş; kırmızı ışık ile olayın nerede geçmediği belirlenmiştir. Aydınlık bölüm, öykünün anlatıldığı alandır. Geçişler iç içedir.

Lobide anne ve kızı konuşurken, ağabeyleri, oyunda daha çok kardeş diye tercüme edilmiş şekilde, odada kaderini bilinmezlik içinde beklerken, onu hayali iletişim kurmak için kanal açmak için uğraşmaktadır…

Beklenti, anın duygusu ve başına geleceklerden habersiz bir gencin, ölümü tasarlamış kız kardeşin bir fincan çay ile yanına gitmesi ve sözde sipariş edilmiş olan çayın sunumudur…

Sipariş etmediği ama geleni çevirmek yerine bunu konuşmak için fırsata çevirmeye çalışan Jan’ın çaresiz son çabası ve çayı kabul edişi…

Müzik oyunun başlangıcında ve sonunda var. Bir de sanırım ben kaçırdım; ceset taşındığında mevcut olduğunu sonradan öğrendim. Oyun boyunca müzik yoktur.

Kısaca seyirciyi, oyunun akışına dahil eden bir uyarıcı yoktur. 90 dakika boyunca sahneden sadece sahnede rol alan oyuncuların sesi gelmektedir. Boşluk yok gibidir. Bir sahne bittiğinde diğeri, seyirciye düşünme, yorumlama fırsatı vermeden, seyircinin üzerine cümleler fırlatılmaktadır. Her cümle başka bir kurgunun, trajedinin parçasıdır.

Ölüm gelmektedir ama biz, ölüme karşı çaresizce izlemek ile yetiniyoruz. Ölüm yabancıdır, hayaller ise gerçek!

Martha rolünde Gülsefa Dede, oyunun başlangıcında öne çıkmasa da ilerleyen zamanlarda, özellikle tek başına yaptığı tirat ile sesi ve vücudunu kullanımı ile öne çıkıyor; zaten oyunun büyük bir bölümündeki akışı da o belirlemektedir. Yönetmenin tercihi, Gülsefa Dede’yi diğer oyuncuların önüne daha görünür kılıyor.

Anne rolünde Özgür Oktay ise o bezgin, isteksiz, hayatın sonuna gelmiş, artık beklentisi kalmamış bir çaresizliği, çevreden kaynaklanan o yosunların içinde kendine alan açmış gibidir. Ölenin oğlu olduğu gerçeği ile yüzleştiğinde ise: "Özgürlüğümü yitirdim. Cehennemin başlangıcı bu." diyerek nehrin o karanlık sularına doğru gider.

Oyun içinde çokça kullanılan yoğun duman efekti, bölümler arasında geçiş ve nehrin o sisli halini sahneye taşır… Ölümün sessizce ifadesidir bir anlamda…

Jan rolünde ise Nejdet Serkan Sadıkoğlu, üstüne rolü en iyi şekilde verdiğine sahnede şahitlik ettik. Hem sesi hem de durumlara uygun vücut dilini kullanımı başarılı...

Jan’ın eşi Maria rolünde ise Hatice Tezcan, kendisini daha fazla ölüm sonrası odadaki kız kardeşi ile yüzleşmesinde ortaya çıkıyor; başlangıçtaki endişeli eş rolünden, endişesinin gerçekleşmesi ve sonrası sürecinde kız kardeş ile yüzleşilmesi… Ben başarılı buldum…

İhtiyar uşak, sahneden bir sağa, bir sola giden, sessizdir. Önce kim olduğu sorgulatan biri. Hiçbir iz yoktur, gizemlidir. Gizemini oyunun ilerleyen bölümlerinde Martha açıklaması ile öğreniriz. Konuşmayan ama gerek olduğunda sesini ortaya çıkarandır… Cinayetlerde anne ve Martha’nın yardımcısıdır…

Lefkoşe Belediye Tiyatrosunun bu oyununu İstanbul’da izleme şansına ulaştım. İlk defa Kıbrıs’tan gelen oyuncuları izledim. Kıbrıs Türkçesi ile mi sahneye koyacaklar diye bir beklenti ile gittim ama Kıbrıs TV programlarında olduğu gibi İstanbul Türkçesi konuşuluyordu…

Kıbrıs’ta birçok sorun yaşanmaktadır; o sorunların içinde tiyatrolar bir nefes alma alanıdır. İyi ki tiyatro var. Tiyatro, insanlık birikiminin süzülmüş halinin sahneden izleyiciye sadece bir bölümünün yansımasıdır.

İnsanlık sanat ile ilerlemiştir. Tek tip düşünceye, tek tip yaşantıya karşı her zaman tiyatro var olacaktır; çünkü tiyatro, toplumlara ayna olurken, aynı zamanda var olanın absürt halini seyirciye aktarmasıdır…

İsmail Cem Özkan

 

Yanlışlık (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)

Yazar: Albert Camus

Çevirmen: Ayberk Erkay

Yönetmen: Nehir Demirel

Dekor & Kostüm Tasarım: Özlem Yetkili

Işık Tasarım: Salih Kanatlı

Müzik: Hüseyin Kırmızı

Afiş Tasarım & Fotoğraf: Umut Ersoy

Dekor & Kostüm & Reji Asistanı: Ali Moda

Işık Uygulama: Fırat Çelik

Müzik & Efekt Uygulama: Mehmet Eseri

Oyuncular: Özgür Oktay, Gülsefa Dede, Nejdet Serkan Sadıkoğlu, Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu

 Not: Yazıda yönetmenden bahsetmemiştim; çünkü tercihlerini beğenmedim. Oyun çok tekdüze ve sıkıcıydı. Keşke seyirciyi de kucaklayan bir anlayışla oyunu yönetmiş olsaydı. cem

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.