Galata Gazete


28 Şubat 2021 Pazar

Savaşmak isteyenlere düşman yaratılır!

 Savaşmak isteyenlere düşman yaratılır!

 

İran tarihi Ortadoğu tarihi ile doğrudan bağlantılıdır, çünkü emperyalist ülkeler birçok toplumsal olayları yön verecek denemeleri bu ülke topraklarında yapmıştır. 19 Ağustos 1953 darbesi Amerika’nın Ortadoğu’da ilk defa CIA eli ile gerçekleştirdiği askeri operasyondur. CIA denetiminde yapılan darbe ile Şah ülke yönetimine el koymuş ve ulusallaştırılan petrol işletmesini (Anglo-İran Petrol Şirketi daha sonra BP oldu) yeniden İngilizlerin denetimine / kullanımına kısıtlı olsa da açmıştır. CIA ile Ortadoğu’ya adım atan Amerika İngilizlerin arka bahçesinde kendi hegomanyasını ve siyasetinin de ilk adımını atmış olmaktadır…

 

Emperyalist devletler tarafından çizilen sınırlar, emperyalist devletlerin rekabet alanı olmuştu. Korku sınırları çizilen devletler için birer araçtı. İşgal edilmek, var olan gücün paylaşılması ya da başka sınırı çizilen devlet tarafından işgale uğraması… Kısaca piyonlar arası rekabet karşılıklı nefret söylemleri ve korku ile biçimleniyordu.

 

Ortadoğu ülkelerinde darbe emperyalist devletlerin çıkarına ters gelen bir iktidarı uzaklaştırmak için kullanılan birer araç haline gelmiştir.

 

Darbe emperyalist devletlerin çıkarına hizmet eder, darbe olan ülkede yaşayanlar genelde otokrasi, monarşi, diktatörlük kelimelerin kullanıldığı seçeneklerden birine sahip olur… Darbe öncesi hep kötüdür, darbe sonrası hep halkın iyiliği için yapıldığı için güzeldir ama her darbenin amacı emperyalist devletlerin çıkarına hizmet etmek, küreselleşen firmaların önüne engel olan ne varsa o var olanların törpülenmesidir. Pürüz varsa pürüz darbeler ile tıraşlanır ve küresel olanın hizmetine sunulur…

 

Şah iktidarını bir darbe ile güçlendirmiştir ve ülkede tek adam rejimi ile emperyalist devletlere başta hizmet ederken, zaman içinde şah emperyalist devletlerden istekleri rahatsızlık yaratmış ve ülke içinde şahın gücünü zayıflatacak toplumsal bir dalganın da yaratılması kaçınılmaz olmuştur. Şah darbe ile yok edilemeyecektir ama şahı ortadan kaldıracak bir emperyalist devletlerin çıkarına uygun yeni bir devlet kurulması için ortam yaratılacaktır… Amerika’da insan hakları kuruluşları yayınladıkları raporlar ile şah rejiminin ve onun gizli servisinin yaptığı insanlık suçları teşhir edilmeye ve ülke içinde daha görünür kılınmaya başlamıştır… Elbette ortam hazırlanmıştır ama kuzeyde yer alan Sovyet tehdidi de göz ardı edilmemesi gereklidir, Sovyet rejiminin İran içinde de temsil eden bir güç odağı vardır ve o 1953 darbesinden bu yana gücünü geliştirmiştir… İran’da gerçekleştirilecek her hangi bir rejim değişikliği cumhuriyeti getirecektir ama hangi cumhuriyet? İşçi ya da İslam sorusu şah gidene kadar İran üzerine kafa yoranların önünde soru olarak kalmıştır.

 

İran şahtan kurtulup Humeyni darbesi ile ülkenin yönetim biçimi İslam (Şubat 1979) olunca, yeni cumhuriyet kendi iktidarını kurmak için zamana ihtiyacı vardır. Şeriat mahkemeleri ile önce şah taraftarları idama mahkum edilip hemen uygulanmış arkasından rejim değişikliği için güç birliği yaptığı TUDEH (İran Komünist Partisi) ve diğer sol güçlerin taraftarlarını idam ederek ülkede İslam cumhuriyeti tüm dünyaya ilan edilmiştir. yeni rejim ülke sathında değil, dünya sathında kendisine muhalif olanları öldürmekten çekinmemiştir. İslam cumhuriyeti elbette göreceli olarak batıya karşı gibi gözükmüş olsa da aslında Sovyet bloğuna dahil olmadığı için batının korkusu olan işçi devleti tehdidini ortadan kaldırmıştır. Rejimin yerleşmesi için ülkede hakları bir arada tutacak bir düşmana ihtiyaç vardı, o da 22 Eylül 1980 günü batıdan gelecekti. Saddam Hüseyin İran’a savaş açarak Humeyni’nin istediği ortam için muhteşem bir olanak sunacaktı. Yurtsever İran halkı iç mücadele yerine düşman ile savaşmak için cepheye gidecekti. Üstelik İran silah dengesi olarak ıraktan daha zayıf ama insan gücü olarak ondan fazlaydı… Irak yurtdışından her istediği silahı elde edecek gücü ve olanağı varken, İran bu açık silah pazarından teçhizatı el atından almak zorundaydı… Çünkü ambargo altındaydı ve ambargoya neden olan duruşuydu. Ambargo uygulayanlar hem ırak’a hem de silah satarak bu işten kar elde etmelerinin yanında ucuz petrol alıp pahalı olarak petrol fakiri olan ülkelere satarak savaşın yeteri kadar uzaması için olanak yaratmıştır…

 

İran’da rejimin değişimi, rejimin ülke sathında yerleşmesi elbette dışarıdan bakanlar için çok fazla anlaşılır gibi değildir, çünkü emperyalist devletlerin çıkarına gibi durmamaktadır. İran İslam cumhuriyeti bir siyasi dalga yaratacak ve diğer ülkeleri de etkileyecekti…

 

Ilımlı İslam modeli ve ihraç edilen İran devlet anlayışı…

 

Gerçi İran’dan önce tüm Arap devletleri İslam devletleriydi ama İran İslam modeli farklı bir sıçrayışında habercisi olmuştu… İran’ın komşusu ülkemiz 24 Ocak kararları ile başlayan liberalizm dalgası ve onun uygulanması için yapılan askeri darbe ılımlı İslam modelinin İslam devletleri içinde batıya yüzünü dönmüş devletin İslam devletleri ya da başka deyiş ile Ortadoğu devletleri modeline dönüşü anlamına geliyordu. O güne kadar Suudi sermayesi Türkiye topraklarında yokken, birden Türkiye pazarı Arap sermayesi ile tanışacak ve özelleştirme adı altında birçok işletmede ve bankacılık sektöründe Arap sermayesi ülkenin vazgeçilmez bir parçası olacaktı. İslam modeli olarak sunulan tüm kapitalist ilişkilerde yeni bir örtü örtülüyordu İslam dünyasının üzerine…

 

İran İslam cumhuriyeti oluşmasının en somut sonucu Filistin Kurtuluş Örgütünün parçalanması ve Yaser Arafat’ın liderliği sembolik hale dönüşmesidir. İsrail için tehdit eden örgüt işlevsileştirilmiş ve barış yolu açılmıştır… İsrail’in “Filistin açılımı” ya da “Arap açılımı” İran rejim değişimi ile doğrudan ilgili olduğu bugünden o güne bakarak daha iyi anlamlandırabiliriz…

 

İran’daki değişim sadece ülkemizde değişim anlamına gelmiyordu, Afganistan İslam’ın yeni yorumu ve mücadele biçimi ile de tanışacaktı, Taliban ülke yönetiminde söz sahibi olması elbette komşu ülkelerde mezhep çatışmalarını da körükleyecekti. Dinler ve mezhepler arası savaş İslam dünyasının yeni normali olmaya başladı ve kanıksatıldı. Batı dünyasında arzu edilen İslamofobi başlatıldı, batının yeni düşmanı İslam olarak gösterilirken, kendisini yeniden konumlandırıyordu.

 

Küreselleşme yeni nefret söylemleri ile kendisini tüm ülkelere dayatıyordu…

 

“Projeler”, “baharlar” adı atlında İslam dünyası yeniden hizaya sokulurken, günümüzde yeni bir yol ayrımına geldiğini görüyoruz. Çünkü İran rejim değişiminin yerleşmesine olanak veren Saddam Hüseyin artık tarih sahnesinde yerini almıştır. Körfez ülkeleri Amerikan üssü olmuş, Suudi Arabistan topraklarında Amerikan askerlerin yaşadığı kasabaların oluşmasına izin vermiştir. Bugünlerde Suudi prensesi İstanbul başkonsolosluğunda öldürülmesi üzerine yapılan soruşturmada katil olduğu ilan edilmiş, Yemen’de yaşanan iç savaşta dostlar ve düşmanlar tanımında emperyalist çıkarına uygun olarak değişim yaşanmaktadır.

 

Peki, ülkemizdeki ılımlı İslam’a verilen rolde değişim olacak mı?

 

İran İslam devletinin varlığı bugün hangi emperyalist çıkarlara hizmet etmeye devam ediyor? Eğer emperyalist devletlerin çıkarına uygun olmasaydı bugüne kadar yaşaması İran tarihine bakarak imkansız olduğunu görebiliriz. 

 

Darbeler bir rejim yaşaması için yapılabilir ya da o rejim liderlerinin yerine daha çok emperyalist çıkarlara hizmet etmek için yeni liderler ile değiştirilmesi anlamındadır… Darbeler “ülkenin iyiliği için” yapılan dıştan planlanan ve uygulanan bir yöntemdir…

 

Ülkemiz darbelere yabancı değildir, her darbe bizi nereye savurduğu ortadadır. Gerek olduğunda iktidarı değiştirmiş, gerek olduğunda var olan iktidara daha fazla güç vermiş ve ülke yeni bir rotaya sokulmuştur. Kısaca darbeler ya iktidara yeni olanaklar yaratmış ya da yerine yeni iktidar güç getirmiştir ama her darbe iktidarda kim olursa olsun daha fazla yetki ve güç vermiş, insan hakları alanı daha da daraltılmıştır. 

 

İslam dünyasında savaşmak isteyenlere düşman yaratılmıştır.

 

Emperyalist devletler tarafından yaratılan güçler, emperyalist devletlerin çıkarına dokunduğu an panzehiri yine o topraklar üzerinde yaşayan başka güçler yaratılarak oluşturulmuştur. Saddam Hüseyin yıkıldıktan sonra Irak topraklarında oluşturulan güçlerin kökeni Afganistan’da, İran’da olması tesadüfi değildir, modeller önceden oluşturulmuş ve daha kanlı, daha vahşi yapılar oluşturularak batı dünyasında oluşan İslamofobi için kaynak oluşturulmuştur.

 

IŞİD oluşturulması bir Sünni ittifak olarak çevre ülkelerin maddi, manevi desteği ile oluşturulurken, emperyalistler tarafından oluşturulan siyasi sınırlar içinde savaş literatürüne “hibrit” kavramı da girmiştir. Göreceli olarak sınırlar ortadan kalmış ama sonuçta sınırlar içinde savaş devam etmiştir.

 

Korku hem batı dünyasında beslenmiş hem de İslam devletleri içinde körüklenmiştir. Korku ile emperyalistler istediklerini almış ve savaş olan coğrafyalarda insanlığın tüm birikimleri yok edilmiş, yağmalanmış ve ölü toprak yaratılarak emperyalistlerin aleyhine olabilecek her türlü girişimin baştan önlemi alınmıştır. Emperyalist devletlerin satranç tahtasında İslami liderler birer piyon olarak yerlerini almış ve çıkarlara uygun şekilde konumlandırılmaya devam ediliyor, gerek görüldüğünde piyon (Saddam Hüseyin, Kaddafi, Mursi… gibi liderler) oyun dışına bırakılıp yerine yeni liderler almasına olanak verilmektedir. Ortadoğu’da liderlerin hiç biri kalıcı değildir, onlar emperyalist devletlere hizmet ettiği sürece koltuğunda oturup, kişisel şatafatlı yaşamı yaşayabilirler. İstedikleri yere saraylar yapıp, istediklerini işe alıp çıkarabilir, kendi hükümdarlığı altında ki yaşayanlara her türlü eziyeti ve kötü yaşamı dayatabilir ama emperyalist devletlerin çıkarı ile çatıştığı an elinin altında tuttuğu tüm serveti onu koltukta oturmasına yetmez… 

 

Emperyalist devletler Ortadoğu’da istikrar istemez, çünkü çıkarları çatışmalar üzerine oturmaktadır. İran’da 1953 darbesi ile başlayan sınırlar değişmeden, sınırlar içinde yeni çatışma alanları yaratılarak ve gerek görüldüğünde sınırları aşan ama sınırların değişimini gerektirmeyen çatışmalar teşvik edilmiş ve çatışan taraflara el altından ya da açıktan destek verilerek istikrarsız ortam istikrarlı bir şekilde devam etmesi sağlanmaktadır.

 

İsmail Cem Özkan

30 Ocak 2021 Cumartesi

Patent halk sağlığını tehdit ediyor…

 Patent halk sağlığını tehdit ediyor…

 

Aşı konusunda yazı yazarken çok araştırıp, ince ince bilgileri süzdükten sonra yazmaya özen gösterdim, çünkü her kelimeyi yanlış anlayıp akıl vermeye kalkan günümüzde ne yazık ki çok oluyor. Dünyaya ben merkezinden bakan ve her şeyi bildiğine inanların çok olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz ve bu zamanın ruhunda akıl verenler karşısındaki kim olursa olsun kendi bildiğini bilmiyormuş gibi davranır… Her şeyi bilen karşısındakini bilgisi ile tokatlamak ister, fakat fizik yasası gereği o tokadı kendisi yediğinin farkında değildir… Medyada okudukları ve gözüne çarpanları doğru kabul eder ve sorgulamaz bile, kendi yaşam deneyimi ile birleştirip bir sentez oluşturup, doğru ve gerçeğe hemen erişir… O konuda kendisi yazı yazmaz ama yazılmış bir yazının üzerine fikrini dikte edercesine çatışma dilini kullanarak ilan eder… Çünkü yazıyı yazan bilmiyordur, yanlış yazmıştır, en doğrusu kendi yazdığıdır, tartışma dahi götürmez…

 

Medyada popüler olan yaygınlaşan bilgiler magazin bilgileridir ve o bilgileri doğru olarak paylaşır, çünkü haber işlenmiş ve yeniden yaratılmıştır..  .

 

Liberalizm ile birlikte gazetecilik bitti, kurgusal medya yaratıldı.

 

Medya patronları iş insanı olması ile birlikte gazetecilik bitmiş yerini kurgulanmış magazin almıştır. Çünkü medya patronları haberi çıkarı için yeniden kurgulayarak editöryal olarak değiştirip okuyucuna aktarmaya başlamıştır… Kısaca haber muhabirin elinden çıktıktan sonra sayfaları kontrol etmesi için görevlendirilmiş editörlere ulaşır, editör sayfasına uygun olarak genel kabul görmüş biçimine uygun olarak haberin uzunluğuna ve içeriğinin düzenlenmesine karar verir ve gazetenin genelinden sorumlu olan yönetmenlere sayfasını bitirdikten sonra en son kontrol için sunum yapar. Genel yayın yönetmeni ise haberin kendi kontrolündeki medyada yayınlanmasına patron çıkarını gözeterek karar verir. Çünkü parayı veren “düdüğü” çalar.

 

Parayı verenin çıkarı, sahip olduğu medyada istediği notadan “düdük” çaldırır…

 

İş adamı medyaya neden sahip olur, cevabı açıkça basittir, çıkarı için. Haber çıkar için kullanıldığında ya da maaş ile satın alınan “sorumlu” gazete çalışanları ihale için karar verecilerin koridorunda dolaşırken orada habercilik beklemez, magazin işler beklenir... Kısaca gazetecilik günümüzde editörlerin işin içine girmesi ile birlikte magazin boyundadır, haberin içeriğinden daha çok nasıl yazılması ve patronun çıkarı ile ilgileniyorlar...

 

Medyada sağlık konuları her zaman geniş yer bulur, çünkü hiç eksilmeyen en popüler şeydir sağlık… Pandemi ile birlikte insanların eve kapandığı süreçte en rağbet gören konuların başında yerini almıştır. Pandeminin yaratmış olduğu çaresizlik ister istemez kişileri sağlık ve aşı konusunda ki haberlere yönlendirmiş ve bunu da haber yapma sıkıntısı yaşayan medya patronları için bir fırsata dönüştürmüştür. Bu sayede sayfaları iktidarı rahatsız edecek haberlerin üzerini örtecek kadar geniş bir olanak sunmuştur. Fakat her ne kadar saklanmaya çalışılırsa çalışılsın yaşam içinde çelişkiler bir şekilde sırıtmaya devam etmektedir. Medya patronlarının büyük gayretlerine rağmen rejimin aksayan yönleri bir şekilde medyada yerini almaya devam etmektedir…

 

Magazin boyutu ile sürekli işlenen aşı konusuna gelince; aşının patenti üretimi ve şirketlerin tekelinde olmasını ilk aşının ortaya çıkması ile gündeme gelmesi, aşıyı bulanların kökeni ile ilgili haberler ülkemiz medyasında yerini aldı. Aşıyı bulan bilim insanlarından daha önemliydi ırkları ve kökleri. En azından aşıyı biz bulamadık ama bizim ırkımızdan yurtdışına gitmiş ailelerin çocukları yani “bizden” birileri bulmuştu. Onlar yurtdışında yaşayan hemşerilerimize karşı geliştirilen önyargıları parçalayıcı bir durumu söz konusuydu, bir alman bulmamış, alman eğitimi almış ve uyum sağlamış bilim insanları bulmuştu. Ne kadar gurur duyulsa azdı, çünkü gelişen ırkçılık karşısında aşı bir duvar görevini görmüştür. Medya bunu istediği biçimde gündemde tutacak ve sürekli işleyecekti... ırkçılık yükselen değerdi ve ülkemizde ki ırkçılık zaten genetikti, yükselmesi söz konusu bile değildi… 

 

Gözlerden saklanan bir gerçek vardı; patentli olan işler…

 

Aşı konusunda yapılan buluşlar şirketlerin tekeline bırakıldığında halkın sağlığı değil, şirketin en kadar para kazanacağı önemlidir... Şirket kendi arzını yaratacak, ona göre kendi tekelinde üretim yaparak parası olmayanları dışlayacaktır, çünkü öncelik paradır, sağlık değildir...

 

Pandemilerde genel kural, en kısa sürede pandemiye neden olan ne ise onu çevrelemek ve yayılım alanını kısıtlamaktır... Yayılma hızını düşürüp, bir alanda sıkıştırıp, ondan sonra ona neden olan ile artık ne ise mücadele etmektir... Aşı gündeme gelmesinin birincil nedeni yayılma hızı ile ilgilidir, çünkü aşı pandemiye neden olanın bulaşma alanı daraltıp, tedavi için yapılacak ilaç gibi çalışmalar için zaman kazandırmaktır... Aşı bir şeyi yok etmez, sınırlar, bulaşma riskini en alt düzeye indirmektir. Bulaşma sonrası ise hastalığın en hafif şekilde atlatmasına yardım etmesidir, kısaca vücut direnci ve vücudu o şeye karşı uyarmak ve güçlendirmektir...

 

Peki, şirketlerin tekelinde olunca aşı ya da ilaç ne oluyor?

 

Bugün yaşadığımız sorun! Aşı taksit taksit geliyor, taksit taksit gelme yerine yerinde üretim olsa nasıl olacaktı? Dünyanın her ülkesinde bulunan aşılar kar gözetmeden halk sağlığı için üretilseydi? Zaten aşı araştırmaları için devletler yüklü olarak o alanda çalışan bilim insanlarına yatırım yapmış, bilimsel mekanlar kurmuştu, var olan şirketlere proje adı altında önemli miktarda maddi yardım yapılıyor... Peki şirketler (bilim adına araştırma yapan şirketler) aldıkları proje parasına rağmen bulduklarına patent alıp üretmesi ve kendi tekelinde üretmesi nasıl bir mantık ürünü?

 

Magazin boyutunda aşının ilk duyurulması sonrası “ne güzel işte insanlık için büyük bir şey” diye nara atanlar, neden bugün sesleri çıkmıyor?

 

O aşılar için zaten bizim vergilerimizden oluşan kasadan onlara para gitmişti, onlar yeteri kadar ekonomik olarak desteklenmişti... Devlet güvenceli şirket işleri...

 

Aşılar gibi insanlık için önemli olan şeylerin üretimi şirketlerin tekelinde ve patent ile sınırlandırılmaması gereklidir... Sınırlı olunca (yaşadığımız gibi) ne zamanında müdahale oluyor ne de pandemiyi sonlandırıyor...

 

Bugüne kadar vurulan aşılar belki de boşa vurulmuş olacak, çünkü en kısa zamanda vurulması gereken nüfusa aşı vurulamadığı için virüs aşıya uygun şekilde mutasyona uğruyor...

 

Virüsün yayılma hızı düşeceğine daha da artmıştır, bu artıştan birinci derecede sorulu olan aşı üreten firmaların patent politikaları ve doymayan para hırslarıdır...

 

Aşılar üzerinde patentler kaldırılmalı ve üreten bilen her ülkede aşılar üretilmeli ve ücretsiz olarak aşılar vurulacağı mekanlara ulaştırılıp kitlesel olarak en kısa sürede aşılar vurulmalıdır...

 

Elbette pandemi sadece aşı ile çözülmeyecektir, aşı sadece zaman kazandırır, esas önemli olan tedavi edecek ilacın geliştirmesidir... O konuda da önemli gelişmeler olmaktadır...

 

Halkın sağlığı şirketlerin çıkarından önemlidir… Şirketlerden alınan aşılar ne yazık ki sorunu ortadan kaldırmamış, sorunu daha da çetrefilli ve daha da karmaşık yapmıştır. Dünyamız bir atmosfer içindedir ve virüsler için siyasi sınır yoktur, ırkı, dili, inancı ayrım yapmaz, virüs küresel bir sorun olduğu için pandemi ilan edilmiş ve pandemi koşullarına uygun olarak çarelere şirketlerin çıkarı üzerinden alınmalı ve halkın yararı ne ise o şekilde kullanılmalıdır. Bir kıtada virüsün kontrol edilmesi pandemiyi yok etmediğini Yeni Zelanda örneğinde gördük. Orada yayılma hızı sıfırlanmış olmasına rağmen, en ufak bir gevşemede virüs yeniden ortaya çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. Atmosferimizi toraklarda ki gibi siyasi sınırlar ile ayırmayalım, doğa için, insanlık için aşılar üzerinde ki patentleri kaldırıp, her kıtada her insana yetecek kadar üretip en kısa zamanda onlara aşı vurulması için olanaklar yaratılmalıdır…

 

Şirketler için insan sağlığı önemli değildir, paradır… Eğer ilaç firmaları insan sağlığını önemsemiş olsalardı sattıkları ilacın fiyatına göre ilaçların içeriği ile oynayıp, fakir ülkelerde yan etkisi fazla ve daha etkisiz ilaç üretip ülkeye göre ilaç üretmezdi…

 

İsmail Cem Özkan

2 Ocak 2021 Cumartesi

Yüzleşme zamanı geldi mi?

 Yüzleşme zamanı geldi mi?

 

Erdoğan ve ekibinin almış olduğu hatalı kararların sonucunu bu sene ambargo / yaptırım gibi kavramların somut halini göreceğiz gibi... Ne yazık ki bu ekibin hatalarını kararı alanlar değil, geniş bir kesim olan halk çekiyor ve çekmeye de devam edecek...

 

Asgari ücret için rakamlar ile oynayan bir istatistik kurumu, gerçekler üzeri örtsün diye besleme bir medya yaratan bu ekip, silah üretir ve bunun ticaretini de yaparız anlayışına hayat verdi...

 

Devleti şirket gibi görüp, benden olana kimse dokunamaz, öteki olana her türlü nefret söylemi mubah anlayışını geliştiren de bu ekip oldu... Kendi medyasında çıkana “düşünce ve ifade özgürlüğü” olarak gören, “öteki” kabul edilen medyada çıkana ise “kişi haklarına saldırı” olarak yorumlatanda bu ekip oldu.

 

Bu sene yakın tarihimiz ile yüzleşeceğiz gibi bir şeyler var ama gerekten yüzleşeceğimize de inanmıyorum, çünkü madalyonun bir yüzünü sürekli görüyoruz, muhalefetin görevi madalyonun öteki tarafını göstermek ama bizim muhalefet madalyonun tek yüzünde iktidarın belirlediği zeminde söz geliştirime yarışına girmiş durumda... O yüzden madalyonun öteki yüzünü göremediğimiz bir süreçte yüzleşme olmaz...

 

İktidar, kendi yarattığı muhalefet ile gücü azalsa da etkinliği devam etmektedir. Muhalefet, iktidardan bağımsız değildir, onun gündemi içinde kendi gündemini yaratmaktadır…

 

Muhalefet, iktidara aday ve iktidar yolunda kendi politikasını koyandır.

 

Erdoğan, "benim işim ekonomi" diyerek ekonomistleri iş bilmez olarak görüp, kendi "eğitiminden kaynaklanan" bilgisi ile ekonomiye yön vermeye çalışması ve piyasaya uymayan “beş büyükler” ve diğer yandaşlarının çıkarını koruyan kararlar alması ile popülaritesini yok etmektedir... Ülke gerçekliği ile uyuşmayan bu kararlar, yaşadığımız kaosu ve krizleri yaratmış ve beslemeye devam etmektedir...

 

Erdoğan, her ne kadar işi ekonomi ile olsa da ekonomist değildir (Adam Smith vb. gibi), ortaya koyduğu bir doktrini yoktur...

 

İktidara geldiğinde elinde olan formülü liberal bakış açısına uygun olarak devam ettirmiş ve küresel firmaların çıkarına uygun olarak “özelleştirme adına” devlete ait olan kalanı da elden çıkartmıştır. Ülkemizde açık ve şeffaf olan fazla bir şey yok gibi; veriler gizlidir ya da devlet sırrı adı altında açıklanamaz konumdadır. Bizlerde elde veri olmayınca olaylara bakıp, sonucunu görebildiklerimizden tahminler yürütmek dışında fazla bir şey yapamıyoruz, çünkü elde veri olmayınca ancak görünen kadar olguyu tahlil edebiliyoruz.

 

Devleti üreten değil, ihraç/ithal edilen mallara vergi koyan veya sıfırlayan hale getirmiştir...

 

Devlet yandaş şirketlere ihale veren bir mekanizmaya dönderilmiş ve bu yüzden de dünyada en fazla kamudan ihale alan sıralamasına ülkemizin beşli rakamını lider konumuna getirmiştir...

 

Eğer ülkemizde bir erken seçim olursa iktidarın mutlak değişmesi gerektiğine inanıyorum, çünkü ekonomiyi halkın çıkarına uygun olarak düzeltemeyenler, geniş kesim ve muhalefet olanların özgürlükleri yok ederek kendi güçlerini korumak için kararlar almaya devam edeceklerini düşünüyorum. Siyaseten yok edemediklerini kayyum atayarak denetim altına almaya çalışmaları bu özgürlük alanın ne kadar daraldığını kanıtlamaktadır.

 

Bugün reform kavramlarının havada uçtuğu ama alınan ve meclisten geçen kararnameler ve yasal düzenlemeler ile özgürlük alanın kapsamı iktidar için genişlerken, halk ve muhalefet için dalmaktadır...

 

Demokrasilerde ise "en öteki" olarak görülen ve dışlananların özgürlük alanları o demokrasinin işlevselliğini gösteren kriterdir ve ne yazık ki demokrasinin beşiği olduğunu söyleyen ve yaşattıklarını iddia eden ülkelerde de bu kriterlerde (suuni olarak yaratılan nefret söylemleri ile beslenen düşmanlıklar ve pandemi süreci) daralma ve kazanılmış haklarda yok edilmektedir. Onlarda yok olurken bizde de yok olmasını savunacak değiliz, aksine bizler demokrasiyi, özgürlüğü, aş, iş mücadelesini yükseltmek ve halkın/ işçi sınıfının refahını yükselmesini savunmak zorundayız.

 

Her kimden gelirse gelsin özgürlüğe karşı yapılan her adımı engellemek için mücadele etmek ile yükümlüyüz, eğer geleceğe, çocuklarımıza özgür ve refah ülkesi bırakmak istiyorsak...

 

Ülkemiz için ne istiyorsak dünya içinde istemek ile yükümlüğü olduğumuzu yaşadığımız pandemi süreci ile daha iyi anladığımızı düşünüyorum. Bir ülkede başlayan otokrasi, nasıl bir domino taşı gibi bütün ülkeleri kucakladığını ve işçi sınıfının kazanılmış haklarını yok ettiğine şahitlik ettik. Bir ülkede özgürlük adına kayıp tüm ülkeler için kayıptır, o yüzden demokrasi ve özgürlük için atılan her adım, yükseltilen her mücadele bütün ülkeleri için de geçerlidir…

 

Amerikan seçimleri ve sonrasında otokrasi ile özdeşleşen bir liderin gidişi, yeni bir yüzleşme sürecini başlatacak mı? Otokrasinin demokrasiye, özgürlüklere ne kadar zarar verdiğini gelişmiş ülkeler kendi içinde alacağı “bir daha” olmasını engelleyecek kararlar ile kendisini gösterecektir. Otomobil üreten gelişmiş ülkelerde en ufak bir trafik kazası bile ders alınacak sonuçları ile kaza ile yüzleşilir ve üretilen her yeni araç bu kazayı göz önüne alarak yeniden düzenlenir ve üretilir… Bizde ise kazalar “kader” olarak algılanır ve “trafik canavarı”nın bir eseri olarak haber bültenlerinde yerini alır…

 

Ülkemiz tarihinde geçmiş ile yüzleşildiği ve yasal düzenlemelerin yapıldığına şahitlik etmedik… Yapanın yanında kar kaldığı ve demokrasi ve özgürlükler güç kimin elinde ise onun lehine olacak şekilde düzenlendiğine şahitlik ettik… Umarım demokrasi ve özgürlükler adına bir geçmiş ile yüzleşmek için ortam yaratılır ve tarihimiz ve kaderimiz yeniden biçimlenir…

 

Ülkemizin kaderini değiştirmek ancak “yüzleşme” ile mümkündür.

 

Demokrasi ve özgürlük kavramının altı bu sefer gerçekten öteki kabul edilen ötekileştirilenlerin lehine doldurulacak mı?

 

İsmail Cem Özkan

 

30 Aralık 2020 Çarşamba

Değiştirin!

 Değiştirin!

 

Değiştirmek için önce bakış açısının ve düşünce biçiminin değişmesi gereklidir. İnsan nasıl düşünür ve yöntem izlerse hayata öyle bakar… İnsanın düşüncesini kullandığı dil belirler… Nefret söyleminin hakim olduğu yerlerde yetişen tüm bireyler nefret söylemini ileriye taşır ama onun farkında bile olmaz, çünkü o içinde bulunduğu kültürde o söylemin doğal olduğunu düşünür ve öyle yaşar.

 

İslam Arap topraklarında kız çocukların kuma gömülüp öldürülmesine karşı çıkarak doğdu, bugün ülkemizde uygulanan İslam ise kadın cinayetleri ile anılır oldu...

 

İslamı siyasiler yorumlayınca var olanı değil, olmasını istediği gibi yorumlar ve uygular...

 

Kadın cinayetlerini durdurun diye isyan eden kadınlar, öte yanda İslam adına fetva verenler…

 

Fetva verenler ne yapıyor, İslam’da seks konusu tartışmak dışında...

 

Birde sürekli tekrarladıkları "kadının ayağı altında..."

 

Kadının ayağının altında cennet, sırtında bıçak...

 

Bir dönem karnından bebeği eksik etme bakışı vardı, eksik edilmeyen bebelerin durumu ortada değil mi, ucuz işçi ya da cennette gitmek için adam öldüren, kendisini canlı bomba yapan mücahit...

 

Bunlar İslam dinin doğuşunda var mı?

 

Siyasilerin yorumlamasında var, vicdanların yorumlamasında yok...

 

Hiç bir din öldürmeyi kutsamaz, ölüm sonrasına insanı hazırlar, o da doğal ölümdür.

 

Din, insanları ölüme yani doğal akışında olan doğumdan gelen ölüme hazırlamak için ortaya çıkmıştır... Doğum varsa ölüm var, doğuma kimse hazırlanamıyor ama ölüme hazırlamak şarttır...

 

İnsanı manevi hazırlamak dışında var olan tüm din yorumları bir çıkar gurubuna hizmet için vardır...

 

Dini çıkarlarınızın aracı, hizmetkarı olmaktan çıkarın, insanı sevin...

 

İnsan sevgisi içinde kadın, erkek, çocuk doğa... sevgisi vardır, sevgi ayrım yapmaz...

 

Kadın cinayetleri İslam’ın farklı yorumunun sonucudur bugün yaşanan...

 

Kendisini can alan olarak gören cihatçı kafası...

 

Erkeklerin dinidir var olan tüm dini kurallar, kadınları kirli diye dışlar... Kir ise cinayet ile temizlemek olarak algılayan ve yorumlayan bir dini ne yazık ki yaşıyoruz ülkemizde...

 

Bu algıyı değiştirin!

 

Değiştirmek sizin elinizde.

 

İsmail Cem Özkan

18 Aralık 2020 Cuma

Unutmayın!

 Unutmayın!

 

Maraş katliamının bir yıldönümüne daha yaklaşıyoruz... Unutmadık acıyı yaşatanları ve yaşayanları...

 

Maraş bir dönüm hatta kırılma noktasıdır.

 

Katliamda elde edilmek istenen sonuç ortada değil mi? 12 Eylül.

 

Katliamı yapanlar 12 Eylül’ü yapanlardır, organize edenlerdir, arkasında ki lojistik ve ideolojik güçtür...

 

Peki, ne yaptılar Maraş’ta?

 

Cevabı açık, katliam!

 

Peki, sonucu ne oldu?

 

Sol, o güne kadar toplum içinde kitleselleşmesi nicel olarak durduruldu, o katliamdan sonra sol kitle kaybeder oldu, kadrosu nitelik olarak iyi olmasına rağmen kitle içinde sola olan güven de göreceli olarak azaldı, çünkü katliama karşı yeterli kadar direnememiş, orada yaşanan göçü engelleyememiştir... Elbette elinde olan imkanlar ile direnen sol güçler oldu, fakat yeterli olamadı...

 

Sol, 12 Eylül’e giden ilk kırılmadan başarısız çıktı, sonra sol içi çatışmalar arttı...

 

Solu toplum içinde itibarsızlaştırmak ve gücünün olmadığını göstermek için amiral gemisi gazeteler ve onu izleyen medya ile büyük bir algı operasyonu yapıldı.

 

Fatsa seçimleri sonrası yaşanan 7 ay ikinci büyük kırılmayı ifade eder, çünkü Türkiye’nin en büyük kitle örgütü Devrimci Yol'un gücünün test edildiği bir alan ortaya çıkmıştır... Eğer Devrimci Yol Dersim seçimlerini kazanmış olsaydı belki orada başka bir test yapılırdı, fakat Fatsa seçimi kazanılmış, Devrimci Yol yönetime kendi kadrosu ile gelmiş ve soyut halden somuta dönüşmüş bir örgüt konumundadır.

 

O güne kadar Devrimci Yol ile faşistler eli ile kontrgerilla zaten mücadele ediyor ama bölgesel olduğu için onun gücünü test edilme şansı yoktu, Tariş grevi ve sonrası İzmir’de yaşananlar solun gücünü test edemezdi, genel fikir verebilirdi ancak ama Fatsa! Orası Devrimci Yol'un somut olarak ortaya çıktığı alan.

 

Orada yaşanacaklar Devrimci Yol'un gerçek gücünü göstereceği en önemli alan. Öte yandan yer altında örgütlenmiş olan TKP'ninde gücü test edilecekti. DİSK genel başkanı Kemal Türkler.

 

12 Eylül’e karşı direnişi ve sonrası gelişecekleri tahmin etmek isteyen ideologların yönlendirmesi ile kontrgerilla iki güce karşı bir darbeye karşı direniş testi yaptı ve 12 Eylül tarihini netleştirdi...

 

Bir suikast, yani siyasi cinayet, diğeri nokta operasyonu...

 

Sivil faşist güçlere ihtiyaç kalmayacak şekilde 12 Eylül darbesi yapılabilirdi artık, yapıldı da, çünkü nokta operasyonunda sivil faşistlerin kullanılması direnişi ülke sathında yok etmediği gözlenmişti...

 

Sivil faşistleri de hedefe koyan darbe nokta operasyonu yönetenlerin kafasında netleşmişti...

 

Maraş katliamı, Nokta Operasyonun ve Kemal Türkler cinayetinin habercisiydi, bugünden o günlere bakınca daha net anlaşılıyor...

 

Maraş katliamını unutmayın, çünkü bugünü anlamak istiyorsanız o katliam ve sonrası gelişen olaylar zincirine bakın, solu geniş toplum içinde itibarsızlaştırmakla kalmadılar, partileşmesinin ve gerekli örgütlenme yapmasının da önüne geçtiler...

 

Sol, 12 Eylül sabahı örgütsüz yakalandı, her ne kadar darbenin geleceği aylar öncesinden belli olmasına rağmen... Sola direniş için örgütlenmeye fırsat vermediler darbe yapanlar, halk değimi ile “yılanı henüz baştan başını ezmişlerdi”...

 

Maraş'ı unutmayın, 12 Eylül Maraş’ız anlaşılmaz...

 

Bugün yaşadıklarımız Maraş katliamın bir devamıdır.

 

İsmail Cem Özkan

5 Aralık 2020 Cumartesi

Ateş düştüğü yeri yakıyor...

Ateş düştüğü yeri yakıyor...

 

Corona yüzünden toprak ile buluşanlar her gün medyanın sayfalarına düşüyor… Her birinin öyküsü var, her birinin yaşanmışlığı var. Sanki ilk defa oluyor gibi, “sende mi”, “olamaz”, “ihmal yüzünden” diye acılarını paylaşıyor yakınları ve sevenleri. Elbette haklıdır acıyı yaşayan, ilk defa ocağına ateş düştüğü için acı içinde bağırması, isyan etmesi ama ondan önce ölenlere karşı biraz saygısızlık değil mi? Ondan önce ölen, o kadar sağlık çalışanı, yaşlı, genç, çocuk... Cinsiyetçi bakış açısı içinde erkek, kadın olanlar ve bir de kendi hemcinsine bakıp şevk duyanlar, tecavüzcüler, tecavüze uğrayanlar... Kısaca hangi bakış açısını kabul ederseniz edin acı ocaklara düşüyor... Düştüğü yeri de yakıyor...

 

Bazı meslek gurubu içinde kendisini tanımlayanlar, kendi mesleklerinde olunca hep birlikte acı duyumları bana çok ilginç geliyor, sanki kendi meslekleri bu yaşananları yaşanmayacakmış gibi... Yaşandığı zamanda “ihmal var” demeleri...

 

İhmal bu pandemi ortaya çıktığı andan itibaren var, adının konması bile uzun bir süreç oldu ve adı konana kadar bile on binlerce insan öldü...

 

Ateş düştüğü yeri yakıyor, ölen insan. Kadın, erkek, çocuk... Meslek ayrım yapmadan, coğrafya ayrım yapmadan, hangi kültüre ait olduğunu düşünmeden… Ölen her insan arkasından aynı acıyı, aynı hüzün duyduğumuz an, belki insan olmaya başlıyoruz diye düşünüyorum, çünkü sadece kendi meslek gurubu içinde görüp, o meslek gurubu içinde hayata bakanların insanlığından bir şeylerin eksik olduğunu düşünüyorum. Bir insan ister pandemiden dolayı ölsün, ister trafik kazası, ister iş kazası denilen iş cinayeti sonrası, bu ölümlerin kader olmadığını ve birilerinin ihmal etmesi, daha fazla para kazanmak için bu cinayetlere göz yumduğunu unutmadan “acı düştüğü yeri yaktığını” aklınızdan çıkarmayın...

 

Bir doktor bugünlerde ölüyorsa bunun sorumlusu kim olduğunu bilin, o bir cinayete kurban gitti, katili belli, üstünü örten de belli, acıyı iliklerine kadar hisseden ve ona rağmen çalışmaya devam eden de belli...

 

Bir meslek erbabı ölmüş, bütün meslek erbapları isyan ediyor, olamaaaaz... Oldu, hem de binlerce insana olan oldu, öldürdüler, önlenebilir ve basit önlemler ile bu ölümlerin önüne geçilebilinirdi...

 

Ölenleri suçlu ilan ediyorlar, “maske, mesafe, hijyene” uymadığı için! Belki direkt suçlamıyorlar ama sürekli ekrana çıkıp tekrarlanıyor, bakın diyorlar sessizce ve açıkça söylemeden, onlar uymadığı için ölenler rakamları arasında yer alıyorlar. Bugün ölenler rakamı diye veriliyor, “yüzü açtı, tehlike daha yakınımızda!” , “Çember daralıyor!”

 

Ölenler aslında tüm kurallara uydu, uyuyor… Uyuyor da, bir kuruş veriyorsunuz ve o kuruşun bedeli canı oluyor... Onu görün lütfen ve “acıyı hep birlikte yaşayalım!”. Acı, toplumsal olduğunda belki çözüm yolları açılır, tek tek ölümler ile bu sorunların çözülmediği açık...

 

Bireysel yaşayın acıyı diyorlar, bazı meslek gurupları acıyı yaşasın istiyorlar, acıyı da kategorize ettiler...

 

Acı, kategorize edilmez, dünyanın her yerinde acı aynı şekilde yaşanır.. Ateş sadece düştüğü yeri değil, kelebek etkisi ile hepimiz kuşatır ama artık bu acının farkına varın! Hep beraber acımız dillendirelim!

 

İsmail Cem Özkan

 

30 Ekim 2020 Cuma

Kışkırtan mı suçlu, yoksa…?

 Kışkırtan mı suçlu, yoksa…?

 

Gelişmekte olan yani geri bıraktırılmış devletler krize düşünce liderleri sokak mantığı ile hayata bakar, çünkü krizi yönetmek diye bildikleri şey; sokak kavgasından başka şey değildir.

 

Sokak dilini kullananlar için “görünendir” düşman ya da dost. Her ikisini de abartılı şekilde yaşarlar… “Ya toprağım olacaksın ya da benim!” mantığı içinde arabesk bir bakış açısı ile sürekli karşı tarafın provokasyonuna gelir. Çünkü yaşanmışlıklardan ders almak yerine kendi bildiğin doğru olduğuna inanır.

 

Provokasyon = kışkırtma...

 

Son on yıllık ülkemizde yaşanan olaylara bir bakalım, batıda bir yerde bir karikatür yayınlanır ve toptan olmasa da devletçe bir tepki verilir. Buna karikatürcülerde katılır, bazı “dokunulmaz hassas konular var” diyerek ama “mizahın dokunmayacağı hiçbir şey yoktur, tam özgür olduğu için mizahtır” lafını unutuverirler, çünkü onlarda kendilerini aşmadıkları bazı manevi duygulular içindedir.

 

Mizahçı otosansürünü uygular, çünkü ağzına geleni değil, aklına geleni ölçerek kamuya açarlar eserlerini. Mizah yapmak gerçekten çok zordur, o zorluk derinin yüzülmesine kadar giden tepkilerdir. Osmanlı dönemi mizahçılarından/ hiciv ustalarından derisi yüzülen, başı vurulan, denize atılıp boğdurulanları tarih sayfalarında bulabilirsiniz…

 

Mizahçı ancak kendi esprisini anlayacak bir kamuoyu önünde rahat eder, en söylenmeyecek şeyleri bile öyle bir usturuplu söyler ki, karşısındakine çuvaldız batırır, iğne batırmış hissi verir… Mizah yapmak gerçekten birikim işidir, birikim olmadan mizah yapılamaz. İyi bir izleyici, iyi tahlil eden, gelişmeleri iyi okuyan ve önceden hissedip dillendirendir…

 

En çok hafife alınan mizahçılar aslında toplumun yüz aklarıdır, onlar toplumun hem vicdanı hem de tarihin taşıyıcısıdırlar.  Mizahın doğasında olanı her mizah okuru hisseder, ona göre algılar ve kendisini şartlandırır bir anlamda. Her mizahçının da bir kitlesi vardır. Her kesim o mizahçının dilinden hemen algılaması söz konusu değildir, mizahçı kendi okurunu yaratır ve geliştirir. Mizahçı genel topluma göre değil, kendisi oluşturduğu ve geliştirdiği okuruna, izleyicisine seslenir…

 

Şimdi bir karikatür ne kadar provoke eder bir insanı?

 

Karikatür sonuçta mizah eseridir.

 

Kışkırtır.

 

Rahatsız eder.

 

Alay eder.

 

Küçümser…

 

Mizah, beklenmedik bir anda insanları şaşırtarak güldüren bir eylemdir. Mizah, zeka gerektiren bir durumdur. Her olayla ilgili mizah yapmak da mümkündür.

 

Her provokasyon mizah değildir. Tersinde ise her mizah içinde kışkırtma vardır, dozajını üreten sanatçı belirler.

 

Bunu örneklemeye kalkarsak, çok uzaklara gitmeye gerek yok, her sene üzülerek anımsadığımız ve “bir daha asla!” diye söz verdiğimiz 6-7 Eylül olayları…  Ne yazık ki “bir daha asla” dediğimiz bir şeklide tarih çizgimiz içinde yerini alır ve üzücü sonuçları ilk defa yaşıyormuş gibi yeniden yeniden aynı acıları, benzer acıları yaşarız. Homojen toplum oluşturmak isteyen devletlerde benzer olaylar bol bol ve fırsat buldukça olur.

 

Kurbanlar değişir ama katilleri destekleyenler genelde değişmez…

 

Yani provokasyon varsa hedefte o kişinin o beklenilen ve istenilen davranışı göstermesi gerekli, yoksa provoke etmenin bir anlamı yok...

 

Provokasyonda tepki “beklenilen” olması gerekli...

 

Tepkinin ölçüsü de önemli...

 

Çünkü hedef savaş açmak ve karşı tarafa konumlandırmak ise iş basit, çünkü her toplumun yumuşak karnı vardır oraya dokunmak yeterlidir... Onlar klasikleşmiş ve beklenilen tepkiyi verir...

 

Bu boks oyunlarında çok sık kullanılır, sözlü sataşma, vurulmaması gereken yere vurup cezayı göze alıp, sonra rakibini sinirlendirerek kontrol dışına düşmesini sağlamak... Yani provoke edenin hedefini iyi koymalıyız ki, ona karşı verilen tepkiden ne elde edileceğini öğrenmek zorundayız...

 

Bir karikatür yayınlandı, aslında yayınlanan karikatürlerin içeriğinin hiç bir önemi yok, çünkü ona verilecek tepki için önce ortam hazırlandı...

 

Provokasyon için önce ortam hazırlanılır, ortam hazırlamak için rakibinin en zayıf noktaları tespit edilir ve o tespit edilen noktalara nasıl tepki vereceği öngörülür...

 

Buraya kadar tepki, öngörü kavramlarına kadar geldik...

 

Peki, bütün bunların oluşumunu kim sağlayabilir?

 

Sizi, sizden daha iyi tanıyanlar...

 

Onların istediği tepkiyi verince vicdan mı rahatlatılıyor, yoksa onların istediğini değil de soğukkanlı bir şekilde var olan krizi mi yönetmek daha önemlidir...

 

Provoke eden kazanacağı oyuna girer, kaybedeceği oyunda olmaz...

 

Her provokasyonu mizah diye sunmak yanlıştır, her mizah ama içinde kışkırtma vardır, o ince çizgiyi kaldırmak bir kültürel ve siyasi birikim gerektirir, çünkü her toplum, kültür o mizahi dokunmayı kendisine göre yorumlar ve mizahçının amacında olmayan sonuçlar çıkarır, çünkü mizah evrensel değil, yapıldığı kültür ile çok ilgilidir… Amerika’daki MAD dergisinde yapılan eserleri ülkemize uyarlayamazsınız, Amerika’da çok seyredilen mizahi bir filmi, diziyi ülkemizde en çok izlenen yapamazsınız, olmaz… Elbette seyircisini bulur her eser, ama çoğunu kucaklamaz. Ülkemizde yayınlanan mizah dergileri aynı şekilde Almanya’da en çok satan mizah dergisi olmaz. Hababam sınıfı filmleri Arap dünyasında çok gösterilmez, onun yerine drama dizileri, filmleri bol bol izlenir ve üstelik aylardır ülkede en çok izlenen, okunanı bile olabilir…

 

Gözyaşı, acı bütün ülkelerde aynı şekilde toplumlar içinde tepki toplar ama mizah yani gülmek aynı tepkiler üzerine oturmaz… Mizah içinde bulunduğu devletin, kültürün, coğrafyanın içindedir, kendi dilini içinde bulunduğu ortamdan alır. O kültürden olmayanın o mizah eseri üzerine baskı kurma, yargılama hakkına sahip değildir, çünkü her toplumun duyarlılığı o toplum içinde geçerlidir. O toplum içinde dikkat edilir, başka toplumların o toplum için hassas konularını gözetme şansı yoktur, öyle olsaydı eğer ülkemizde bol bol yapılan İsa esprilerin hiç biri olmazdı, inekler üzerine espri yapılması Hindistan’da ayaklanma olacağı göz önüne alınarak yasaklanması gerekliydi…

 

Mizahçılar başka ülkelerin mizahçılarına “sen o espriyi yapma hakkına sahip değilsin” deme özgürlüğüne sahip değildir… O zaman başka ülkenin mizahçıları da o sözü söyleyene bir şeyler deme hakkını vermiş olur…

 

Mizahçı isterse kendi içinde oto sansürünü uygular ama mizaha sansür uygulanamaz…

 

Mizaha sansürü bir mizahçının savunması ve dillendirmesi kabul edilemez…

 

Zamanında yazdığı hiciv şiirleri yüzünden derisi yüzülen Nesimi, 4. Murat’ı eleştiren Bayram Paşa sözlerinin arkasında durmuşlardır, geri adım atmamışlardır. Onlar tarihimizin gerçek aydınlarıdır. Sürgünü, işkenceyi göze almış, hiçbir zaman geri atmamış yakın tarihimiz içinde nice aydınlarımız/ mizahçılarımız var. Onların bir bildiği vardır elbette, o bildiklerine sahiplenmek ve onların gittiği yolda olmak her mizahçının görevidir, fakat her mizahçı kendi tercihini yapmak hakkına sahiptir ve o haklarını nasıl kullanacakları mizahçının tercihidir.

 

Mizah, iktidarda olmaz, hangi rejim olursa olsun, hangi sistem olursa olsun mizah muhaliftir, yağcılık yapmaz, övgüler dizmez… Her mizahçının muhalefeti farklı olur, kimisi altından girer, üstünden çıkar, kimi çuvaldız batırtmayı sever, kimi sessiz kalıp başka noktalardan hayata bakmayı tercih eder…

 

Bırakın mizahçılar işini yapsın, mizahçıların yaptığına bakarak provokasyonlara gelmeyin!

 

İsmail Cem Özkan

28 Ekim 2020 Çarşamba

Hedef doğru mu ?!

 Hedef doğru mu ?!

 

Sol hareketler 12 Eylül öncesi antifaşist mücadele ettiler ve 12 Eylül sabahı ile var olan yapıların birçoğu darmaduman oldu, çünkü sol, antifaşist mücadeleye uygun bir mücadele taktiği tutturulmuş ve yapılanmalarını ona göre kurgulamışlardı.

 

Elbette baştan itibaren kurgulanarak bir düzenleme söz konusu olmuşsa ki, benim okuduğum kaynaklara göre gelişen olaylara ve ihtiyaçlara göre bir yapılanma söz konusu ve çoğu zaman yapılan ittifaklar ve birleşmelere bakarak kafa karışıklıkları da mevcut olduğunu düşünüyorum. Ortada kurgu yok, gelişen ihtiyaca cevap veren yapılar söz konusuydu.  

 

12 Eylül öncesinde Sistem ile kavga ve nihai hedef güncel olayların içinde yok olmuş gibiydi. Bir yandan da olayların gelişimine bakarak doğal bir süreç, çünkü solu öyle bir ortamın içinde bıraktılar ki sol ister istemez faşist saldırlar karşısında savunma konumunda yer almak zorunda kaldı. Sokakta ki sıcak gelişmeler, sol yapıların karar verici konumunda olanların da acil sorunlara yanıt aramasına sebep olmuş ve güncelin içinde bir anlamda kısır döngü içinde kalmalarına sebep de olmuş olabilir. Teoride olan bir çok şeyin karşılığı sokakta olmayabilir, sokak ya da hayat değişimleri ile kendisini dayatır ve ona göre var olan siyasi, kültürel yapının da değişimine zorlar. Somut durumun somut tahlili, ona karşı gelen çözüm önerileri zaman zaman nihai hedefin göz ardı edilmesine sebep olabilir. Acil görevler diye başlık açılır ve o hiç sonlanmaz.

 

Sokaklarda ki gelişmeler bir anlamda cepheleşmeyi ve iç savaş koşullarının oluşulmasına neden oldu. Var olan yapılarda ayrılıklar solun egemenlik sorunu oluşmasına neden oldu, çünkü sol kendi mücadelesi ile oluşturmuş olduğu kurtarılmış alanda başka bir solun kök salmasına ve kazanılmış olan ne varsa onun paylaşımının taraftarı olmadı…  Zaten oturup tartışılacak, teorik sorunların konuşulduğu ortamlarda pek söz konusu değildi, dergilerde yapılan tartışmalar sokaktaki karşılığı kaba güç olarak kendisini ifade eder olmuştu. Sol, kendi egemenlik alanında başka sol bir gücün olgunlaşmasına izin vermedi...

 

Sol yapılar arası çatışmalar zaman içinde sanki sıradan bir antifaşist mücadele gibi algılandı...

 

Sokak, solu anti faşist mücadele ile oyalarken 12 Eylül’ün gelişini gören sol kadrolar, darbe sabahında hazırlıksız, kadrolarını yönlendirecek kadar lojistik destekten yoksun, darbe konusunda alınmış istihbaratın sadece darbe geldiği konusunda bilgisi alınmış ama darbenin içeriği konusunda bilgisiz halde yakaladı... Bu da solun kısa sürede merkezi yapılarının çözülmesini ortaya çıkardı...

 

Peki, bugün neden o günleri anımsadım?

 

Bugün yaşananlara bakıyorum, ortada antifaşist bir mücadele yok, çünkü öyle bir ortamın yaratılmasını istemeyenler 12 Eylül sonrası oluşturdukları ortam ile bunu imkansız hale getirip yerine başka şeyleri ikame etti…

 

Solun boşalttığı alanı dinci yapılar doldurdu.

 

Zamanın ruhunda yükselen güç dindi. Ülkemize başka bir rol biçilmişti, bu rolü ülkemizde uygulayacak darbecilerde bu işe bir anlamda gönüllüydüler.  Elinde Kuran ile meydanlara çıkıp ayetlerden alıntılar yaparak konuşmalarını sürdürürken bir anlamda kulaklara fısıldanıyordu, artık devri tarikatların devriydi, hazır olanlar bu zaman içinde yükselecekti.

 

Liberalizm dalgası, kazanılmış hakların zor ile ya da zaman içinde alınarak örgütlü işçi sınıfını örgütsüz ve sisteme sorun çıkaramayacak düzeye kadar geriletmekti...

 

Ülkenin şartlarına uygun dört eğilimi birleştiren partiler ortaya çıktı... İktidara kim gelirse kendi muhalefetini de kendisi oluşturuyordu, çünkü kendi oluşturduğu gündeme muhalefeti alet ederek, kendi gündemi üzerinden hedeflerine ulaşıyordu. Özal dönemi, anti Özal ve ANAP üzerine kurgulandı. Muhalefet, Özal’ın tüm uygulamalarına gözü kapalı “hayır” diyordu. Evet - hayır çekişmesi, dönemin en eğlenceli yarışma programı dahi olmuştu. Evet dedi ve kaybetti! Evet ve hayır denilmeyecek oyunlar ekranlarda çok seyirci topluyordu…

 

Özal sonrası bir geçiş süreci yaşadık...

 

Liberalizm sadece ekonomik anlamda hayatımızı etkilemiyor, siyasi olarak da etkiliyordu. Var olan Kürt Sorunu ve çevresinde Kürt realitesinin tanınması ile ister istemez geçmiş ile yüzleşmek ve yeniden tarih yazımını ortaya çıkardı, çünkü o güne kadar katı şekilde uygulanmış olan ulus devleti artık yerle bir oluyordu ve yerini dolduracak yeni bir sistem inşaat edilmesi gerekliydi…

 

Liberalizm yıkmıştı ama yerine yenisini koyamadı...

 

Sol toparlama sürecindeydi, üzerinden panzer geçmiş ve dövüşte yere düşmüştü…

 

Sınıflar ortadan kalkmamıştı, fakirlik daha da artmış, şehirler daha fazla kalabalıklaşmıştı. Fakat bir türlü sol toplanamıyordu. İktidar ortağı olmuştu ve bir anlamda onlarda liberal ekonomiyi ve düşünce biçimini benimsemişler ve radikal solun yerini sol söylemli liberalizm almıştı…

 

İki partili rejimde ister istemez “zararsız solun” olması gerekliydi… Koltuk kavgası, koltuk mücadelesi devlet ihalelerinde pay kapma yarışından ister istemez her kesimi kucaklıyordu. Cezaevinden çıkan bir çok şanslı solcu var olan belediyelerde ya danışman ya da ihale işleri takip eder konuma gelmişti… Liberalizm 12 Eylül öncesini nostaljik bir konuma indirgemiş, oradan elde edilen ilişkiler kendi çıkarı için kullanılan bir ağa dönüşmüştü.

 

AKP kuruluşu ve sonrası süreç 12 Eylül darbesini planlayanların, yapanların ve destek verenlerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde kendisini gösterdi… ANAP gibi AKP’de kendi muhalefetini yarattı… Ve ne yazık ki bu AKP iktidara geliş süreci ve iktidar koltuğunda kalış sürecinde solun tercihleri önemli rol oynamıştır. Çünkü başörtüsü ile başlayan bir süreçte, evet -  hayır oyunun başka bir versiyonu oynanmıştı, tutucular ve özgürlükçüler adı verilen iki kutba dönmüştü, aslında orada da bir kavram karmaşası yaratılmıştı. Çünkü özgürlükçü olduğunu söyleyenler tutucuydu ve hedefleri yolunda her role bürünebileceklerini açıkça ilan etmişlerdi…

 

Kavramlar ile oynanıyordu, çoğu kavramın o güne kadar alışılagelmiş tanımları değiştiriliyordu.

 

O süreç içinde solun küçük bir bölümü belki de büyük bir bölümü sadece AKP ve Erdoğan karşıtı tutum içinde kendisini tanımlamaya başlamıştı...

 

Antifaşist mücadele yerini sanki Erdoğan karşıtlığı almış gibi...

 

Bir bölüm sol bugün var olan kaosun ve krizin nedeni sadece Erdoğan ve onun beceriksiz ve bilimden uzak, sadece duygusal olarak İslam hayaline bağlamakta... Bu bize sunulan ve muhalefet olarak kim varsa üzerine ödev gibi yüklenilmiş bir bakış açısı gibi...

 

Günlük olaylar, günlük yapılan hukuk dışı uygulamalar, keyfi hukuk kararları ile oluşan bir kaos ve krizin içinde muhalefet olmak var olan iktidar ile mücadele etmek gibi bir bilgi pompalanıyor...

 

Burada sanki senaryo aynı ama bazı kelimeler değiştirerek tarihin tekerrür halini ortaya koymuşlar gibi...

 

Sol ve işçi sınıfı ekonomik mücadele ediyor, siyasi mücadelenin yerini geçmişin değerlerine sarılmak şeklinde ve onun ile AKP karşıtlığı oluşturuluyor gibi bir durum söz konusu... Bundan da en çok kimler yararlanıyor sorusu aklımın bir köşesinde duruyor...

 

12 Eylül öyle sıradan bir tarih değildir, ulus devletinin yıkılışı ve yerini liberalizm görüntüsü altında küreselleşme ve yeni kapitalist düzenin oluşturulması süreci. Kısaca tarihin kırılma noktalarından biri bizim özgün tarihimiz içinde ama dünyada buna paralel olarak kırılma bizden önce başlamış ve halen devam eden bir süreç...

 

Henüz kırılma devam ettiği bir zaman diliminde sol neden siyasi hedefler yönünde yapılandırmak yerine basit olanı seçiyor?

 

Var olan ve gözle görünen yel değirmenleri... Antifaşist mücadele yerini lider ve partisi karşıtlı almış gibi…

 

Yel değirmeni orada duruyor, küresel rüzgar ile zaman zaman dönüyor, çoğu zaman kendisini öğütürken ve hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olan ümmet dünyası için kendi ütopyaları içinde debelenirken sol bu var olan iktidar ile savaşmayı ya da mücadele etmeyi takıntı olarak kendisine seçmiş durumda?

 

Ulusal bayramları bazı komünistler Türk bayrağı eşliğinde kutlama eğiliminde. Sanki işçi sınıfı iktidarda, işçi sınıfının bayrağı ve o bayrak altında mücadele ediyorlar... Şenlikler düzenliyorlar...

 

Bundan ben hiç bir şey anlamadım...

 

Karadeniz'de öldürülen komünistlerin mirası mı kaldı? Katiline tapınma ya da biat etme gibi bir durum mu yaşanıyor? İşkencelerden geçirilmiş, acılar çektirilmiş, sürgünler yaşanmış, devletin derelerinde kaybolan öldürülenler sanki bu ülkenin tarihinde hiç olmamış gibi bir tavır içindeler?

 

Sol hala yel değirmenleri ile mi mücadele ediyor?

 

Sancho Panza çoktan yanımızdan gitti, tek başımıza kaldık, yel değirmeni rüzgar oldukça dönmeye devam ediyor...

 

Bugün AKP karşıtlığı CHP ile ortak iş yapmaya kadar gelmiş durumda. AKP aslında CHP demektir, çünkü onu iktidar koltuğunda tutan CHP’nin tercihleri ve AKP’nin istediği söylemleridir. Şöyle bir düşünelim, Erdoğan gitse, yerine Kılıçdaroğlu ya da başkası gelse ne değişecek işçi sınıfı adına? Biraz daha mı özgür olacağız, daha mı az sömürüleceğiz, daha fazla mı demokrasi gelecek?

 

Sınıf temelli bakar hayata sol.

 

Sınıf çıkarları açısından bakılınca, onun iktidarı için mücadele etmek yerine, bir burjuva partisi yerini başka burjuva partisi alsın diye ittifak içinde olmanın bir anlamı var mı? Elbette ortada küçük nüanslar olacak ama yaşam kalitemizin yükselmesi hayat standartlarımızın artması için mücadele ediyoruz, bir çok şeyi riske atıyoruz, çünkü kaybedeceğimiz çok şey var…

 

Sınıf mücadelesi nihai hedefi gözden çıkarıp günlük olayların peşinden koşan hale geldiğinde yeni yenilgiler kaçınılmazdır…

 

Bunu yaşayarak, ölerek öğrendik.

 

İsmail Cem Özkan

25 Ekim 2020 Pazar

“Our boys have done it”

 “Our boys have done it”

 

Bizim tarihimizin içinde bir kırılmanın olduğu anda uzak bir ülkede söylenen sözdür… bir ülkenin kaderi, gelecek projeleri başka bir ülkede bir oval odada verilebilinir, çünkü oval oda sadece bir oval oda değil, dünyanın kaderinin çizildiği, yeniden biçimlendirildiği, sınırların hatta sınırlar içinde yeniden oluşturulduğu yerdir. Bu elbette oval odaya özgü bir şey de değildir, çünkü sömürge döneminde de başka odalarda kararlar veriliyor ve o kararlara uygun sömürgeler oluşturuluyordu. Kıtaların hareket etmesi gibi siyasi tarih de hareket eder ama genel kurallarda pek değişim olmaz, eğer sömüren ve sömürülen ülkeler var ise başka deyiş ile ezen ile ezilen. Sınıfsal bakış açısına göre işçi sınıfı varsa, onu sömüren ve ezen de kapitalist olacaktır, kapitalistin yerini işçi devleti adı verilen devlet kapitalizmi de alabilir ama sonuçta ezilen varsa, orada ezen de mutlaka vardır… 

 

Devletler insanlık tarihinde var olmaya başladığı günden bu yana kendi tecrübesini yaratmış ve her yıkılan devlettin tecrübesini kendisine katarak “ilelebet yaşayacak” bir devlet yaratmak peşinde koşmuştur ama her oluşan devlet bir şekilde yıkılmıştır, yerini içinden doğan başka bir devlete bırakmış ya da başka devletin sömürgesi olmuştur. İdeal devlet henüz oluşmadığı ve o seviyeye gelinmediğine göre devletler oluşacak, yıkılacak, yerine başkası gelecek ve ezen ile ezilen arasında her zaman ezen sınıfın, kesimin çıkarını savunacaktır. Devlet kimin ise ona hizmet eder. Feodal dönemde devlet aile adı verilen toprak sahiplerine aitti, onlar adına hizmet etmiştir, onlar adına savaşlar açmış, yağmalar yapmış, vergi yöntemleri geliştirmiş ve köle kültürünü yaratmıştır… Köle kültürü hala varlığını bugün dahi korumaktadır, kölelerin haklarını savunan, onların özgürlüklerini pozitif ayrımcılık ile yasal düzenleme ile yerine getiren ne yazık ki köle geçmişi olan devletler yoktur… Hala göreceli özgür olan Afrikalı köleler, hala toplum içinde hedef olmayı sürdürüyorlar, elbette onarlın kanları üzerine oluşan bir kazanılmış yasal haklar mevcuttur ama hela yeterli olmadığını Amerika’da siyahi insanlara yapılan polis baskısı ve cinayetleri aktüel olarak varlığını korumaktadır…

 

Bizim gibi batı tarihinden farklı bir şekilde gelişen devlet geleneğinde yağma kültürü ile oluşturulan bütçeler ve savaşlara dayalı devlet anlayışı sonucunda oluşan bir tarihi birikimimiz vardır. Elbette bizim tarihi birikimlerimiz feodal ülkeler ve sanayileşmiş ülkelerden farklı olacaktır, çünkü biz sanayi, teknoloji geliştirme yerine yağmadan, yağmalayamayınca borçlanmayı seçen, üretmeden var olanı, yaratmadan yaratılanı kullanan bir tüketim toplumuyuz… Osmanlı devletinin en refah dönemi aynı zamanda gerileme döneminin başlangıcı sayılır, çünkü yağmadan yağmalanan ülkeye dönüşümüzdür… Fransa’da yaşanan sanayi devrimi ve ulus fikri ve onun oluşturmuş olduğu ulus devrimleri ile yeni bir devlet anlayışı oluştu. Osmanlı devleti için son nokta bu uluslaşma sürecinde olmuştur. Osmanlı devleti sonuçta Türkiye cumhuriyeti adını alan devlete dönüşerek bu tarihin kırılmasından yeniden biçimlenerek çıkmıştır… İmparatorluktan ulus devletine…

 

Her devlet başka devletlerin tecrübesinden yararlanır, çünkü tarih; geçmişin geleceğe aktarılmasından başka bir şey değildir… Geçmişi iyi bilmeyen, yorumlayamayan ve ondan ders çıkaramayanlar genelde yarını olmaz. Ulus devletin mantığında halkına yalan söyle ama devlet arşivinde bilgiler açıklanandan daha farklıdır. Genelde devletler ellerinde ki verilerin uygun görülen kadarını açıklar, çünkü veriler devletin güvencesidir, bu sayede istedikleri ortamı hazırlamak için ellerinde ki en büyük avantajdır. Elde veriler olmayınca somut durumun somut tahlili olmaz, sadece o anın görünen kısmının tahlili olur ve fikir yürütülür…

 

Tüm zamanlarda devletler genelde operasyon yapmak istediklerinde, operasyon yapmak için ortam hazırlarlar ve sonra düğmeye basarlar, fakat daha öncesi operasyon alanında güç dengesi küçük vuruşlar ile test edilir ve sonucu kesin olacak bir planlanmış operasyon için zamanın olgunlaşması beklenir. Ve düğmeye basıldığı an şampanyalar patlar ve "bizim çocuklar başardı" denir... Denize indirilen savaş gemisinin burnuna şampanya patlatmak gibidir! Zafer, denize inen en son savaş gemisinin vurucu gücünde yatmaktadır…

 

Yakın zamanda bizim tarihimizden örnekleyerek bakarsak eğer; 12 Eylül sabahının ilk anlarına elimizdeki bilgiler ile kısa bir bakalım. Elbette bu bilgileri devletler açıklamıyor ama olaya şahitlik edilmesine izin verilen gazetecilerin veya bürokratların anılarından bilgileri topluyoruz.  

 

Amerika’da olan bir gazetecinin anısında (şimdi Türkiye’de yandaş medyanın içinde hala gazeteciliğe devam etmektedir.) bizde 12 Eylül sabahı olduğunda Amerika’da henüz toplantılar sonlanmamış devam ediyormuş. O toplantılarda bulunan gazetecimizin anlatımında “toplantı anında Türkiye’de darbe yapıldığı haberi gelir, CIA’nin Türkiye şefi olan Paul Henze, ABD Başkanı Jimmy Carter’a “our boys have done it” diye haber vermiş...

 

Elbette bu strateji devletlerin her zaman kullandığı yöntemdir... Bir mahalleye, bir kasabaya operasyon kararı alınmışsa eğer, orada ortam yaratılır, göreceli özgürlükler verilir, hatta rakip olarak görülen kendisini daha güçlü hissetsin diye samanlar toplanır ve alevler yakılır, balonlar uçurulur...

 

Ve bir gece sabaha karşı düğmeye basılır...

 

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir, genel istenilen alınmıştır artık, orada acılar orada kalır ve tarih önünde kimse bunun hesabını bile sormaz...

 

Şimdi burada daha ilginç olan şey ise, bizim 12 Eylül darbesi yapanların anılarında anlattıkları… Onlarda tıpkı Amerika’da şampanya patlatanlar gibi olayların olgunlaşmasını beklemiş… hatta olaylar daha fazla alev alsın diye, saman toplayıp yakmışlar.. düşman olarak gösterilenlerin güçleri o kadar abartılmış ki, buna dönemin başbakanı bile inanmış, "Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın." diyerek darbecilerin istediği ortamın hazırlanmasına bilinçsizce yardım etmiş… Eğer bilmiş olsaydı sanırım o sözü söylemezdi, çünkü Fatsa’da parti teşkilatı Fatsa’da ki bağımsız belediye başkan ile birlikte meclisler aracılığı ile ilçeyi yönettiğini, söz haklarının olduğunu, karaborsanın kalktığını söylerlerdi. Orada başka devlet değil, sorunları birlikte çözen bir deneyimin yaşandığını vurgularlardı… Demirel Fatsa teşkilatını dinlememiş, kendisine generallerin verdiği raporu doğru kabul etmiş ve ona göre tavır almıştır… Fatsa “Nokta Operasyonu” sadece bir testti darbe yapacak generalleri için, sürpriz istemiyorlardı tanklar ile sokakları kapattıklarında… Elbette tek test ile sonuç alınmaz, generaller ortamın olgunlaşması için sıkıyönetim koşulları altında her türlü testi yaptılar, güvence aldılar… Maraş katliamı ile Ecevit’e askerleri sokaklara indirtmişler, Demirel ile düğme basma tarihini netleştirmişlerdir…

 

Elbette devlet içinde verileri iyi kontrol eden, bilgi akışını başka unsurları karıştırmadan sağlayabilen her devlet kendisini kontrol altına alırken, başka Ülker hakkında da bilgi sahibi olur. Ülkeler arası veri toplama işi için devlet çok büyük bütçe ayırır ve devlet başkanlarına da örtülü ödenek adı altında sorgulanamayan ve açıklanmayan bütçeler oluşturulur… hepsinin amacı bilgiyi sağlıklı ve başkasının bilgisi üzerinden veri almamak içindir. Eğer bir ülke verileri başka ülkelerin gizli servislerinden elde ediyorsa, o ülke sömürge ya da yeni yarı sömürge adı verilen ülke kategorisi içindedir…

 

Tarihin en önemli/kanlı olaylarından biri Yahudi soykırımıdır ve kimse o soykırım ile gerçek anlamda bugüne kadar yüzleşmedi, göstermelik bir mahkeme kuruldu Dresden’de ve orada işine gelinenler alındı, suçlu olanlar suçun mahiyeti fazla yüzleşilmeden karar verildi ve kapatıldı... Çünkü Almanya’dan gerekli veriler alınmıştır ve onlar ve teknolojileri kendi çıkarları için kullanılacaktır… Yahudiler yaşadıkları ile kaldılar ve göstermelik birkaç pozitif ayrımcılık! Avrupa’da bugün dahi Yahudi düşmanlığı toplum içinde karşılık buluyorsa eğer, toplumsal olarak yüzleşilmediği içindir…

 

Tarih önünde geçmiş ile yüzleşildiğine dair bugüne kadar gerçek anlamda bir belge ne yazık ki bulamadım...

 

Kazananlar tarihi kendilerine göre yazıp geçmişi mahkum etmişlerdir...

 

Irak ve Saddam Hüseyin, Libya ve Kaddafi unutulmaması gereken dersler ile doludur… İşgalci devletlerin liderleri kendi toplumuna nasıl yalan söylediği bugün artık ortada, saklanmıyor bile… Peki, işgal edilmiş olan ülkede yaşayanların kaçı bunun farkında, çünkü farkında olsalar kendi içlerinde koltuk kavgasında birbirlerini boğazlıyor olmazlardı… Savaşın içinde yaşayanlara öyle bir ortam yaratıyorlar ki, insanların can kaygıları yüzünden düşünmeye fırsatları bile olmuyor. İnsanın elinden düşünme hakkını bile alıyorlar, bırakın yaşam hakkını… Düğmeye basılarak oluşturulan ortamda başta kim olursa olsun, yaşam hakkı oldukları için şükreder konuma getiriliyor halk…

 

Bugün ülkeler içinde iç savaş devam ediyorsa eğer, oradan çatışmadan yararlananların var olduğu içindir. Savaş, kan üzerinden büyük kar elde edilmesidir ve emperyalist devletlerin en büyük gelir kaynakları ve giderleri savaş üzerine oturtulmuştur… Emperyalizm var olduğu sürece iç ve ülkeler arası savaşlar eksik olmayacaktır, çünkü onların savaş alanları teknolojilerin alanda denenmesinden başka şey değildir.

 

Devletlerin tarihi veriler ile bakıldığında somut durumun somut tahlilini yaparken falcıya ihtiyaç duyulmaz, çünkü devlet arasında düşmanlık ve kardeşlik yoktur, sadece çıkarlar ve çıkar çatışmaları vardır. Vazgeçilmez diye bir şey olmaz, her kişi/ şey devlet içinde çıkarlara göre vazgeçir ve yerine hemen yenisi ikame edilir... Kimsede yeni gelene karşı bir şey diyemez, “giden paşam gelen ağam olur”, “ağa gider atanmış gelir” olasılıklar çoktur ve bu değişimin çarkına çomak sokmak için de elde kontrol dışı bağımsız verilerin olması şarttır…

 

 

İsmail Cem Özkan

 

18 Ekim 2020 Pazar

Koltuk için isim üzerinden kavga!

Koltuk için isim üzerinden kavga!

 

Ben Kemalist değilim, Mustafa kemal’in askeri hiç olmadım, Atatürkçü olmam için 12 Eylül sürekli baskı yaptı, hatta Milli Güvenlik dersi yaptılar, bir yüzbaşı gelip İstiklal Marşını tüm kıtalarını, Türklüğe hitabı noktasına kadar ezberletip sınavda sordu... Ama olamadım, olmadım...

 

Birileri Mustafa Kemal dedi, Atatürk demedi... Belki bilinçli şekilde hiç demedi…

 

Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk denildiğini hiç duymadım... Madem isimlere bu kadar duyarlı bir çevre var, o zaman unvanları ile birlikte bir bütün söylesinler...

 

Adını bir bütün olarak söylenemeyen kişi cumhuriyetin kurucu babasıdır, yani Atatürk, kurucu anası yoktur cumhuriyetin...

 

Cumhuriyeti babalar kurmuş ama babalar gibi yaşayamamış, sürekli kuruluş ilkesinden vazgeçilmiş ve sonunda sadece Mustafa Kemal mi densin Atatürk mü densin tartışmasına kadar gelinmiş yani kurucuların kurduğu cumhuriyet yok, göstermelik ve para üzerinde bir resme kadar indirgenmiş durumdadır...

 

Yeni bir rejim kuruldu ama kurucuları kendi resimlerini henüz para üzerine bastırmadı, fakat dolaylı dolaylı hatıra paralar ile deneme yapıyorlar, yapmıyor değiller...

 

Şimdi son Osmanlı hükümeti üç kişinin izini taşıyordu, Enver, Cemal, Talat... Onların en büyük eseri Ermenileri Anadolu topraklarından kazımak oldu, iki şehir istisna olarak kaldı, İzmir ve İstanbul...

 

Peki, yeni cumhuriyetin en büyük eseri ne oldu dersiniz, her on vatandaştan birini Ortodoks Hıristiyan diyerek Anadolu topraklarından aldı Yunanistan’a "mübadele" diye gönderdi... Bir milyon iki yüz elli bin kişi göndermiş, beş yüz bin Müslüman vatandaşı almış ülkeye ve adına da "mübadele" denmiş... Elbette tüm Müslümanlar ve Hıristiyanlar karşılıklı gitmemiş, küçük bir gurup ülkede her şeye karşın kalsın denmiş, Trakya’daki Müslümanlar ile İstanbul’daki Rum vatandaşları yerlerinde kalmış, ne olur ne olur değil mi, güvence lazım!

 

Elbette kurucu baba, öncesi olan parti liderlerinden aşağıya mı kalacaktı... Ülke nüfusunun onda biri... Her on vatandaştan birini mübadele adı altında kendi toprağından alıp başka topraklara gönderiyorsun... Sırf homojen toplum kurmak için! Eğer imkan olsaydı, Azerbaycan bağımsız devlet olmuş olsaydı o tarihte ülkede ki tüm Alevileri gönderip, bir kaç Sünni inançlı Azeri alırdı! Adına da "Orient Mübadele" derdi büyük olasılıkla...

 

Talat, Enver, Cemal paşalar yaptıklarına "tehcir" ismini takmışlardı, iç hukuka dayandırmışlardı, kurucu baba ise Lozan anlaşmasını gerekçe yaptı her on vatandaştan birini gönderdi... Hıristiyan ama Ortodoks olan kim varsa, bir kaç istisna şehir hariç hepsinin kökünü kazıdı. Onlardan geriye ne varsa İslamlaştırdı, İslamlaştırmadığını ise yok saydı ve çürümeye bıraktı...

 

Sonuç mu, yenisi eskisini aratmadı...

 

Akıllarında olanı Türk ulusunun çıkarlarına uygun şekilde uygulamaya koydular...

 

Türk halkı adına yapılan bu uygulamalar Türk halkına zenginlik mi kattı, yoksa derin yaralar mı bıraktı?

 

Bugünden o günlere bir bakın bakalım, kurucu idealler ile bugün yaşananlara... Geriye ne kaldı?

 

Değer miydi, iç içe yaşamış, birlikte türküler yakmış, güzelim ülkenin topraklarının en güzel renkte çiçekler oluşturan halkları...

 

Ayırdılar, mutlu mu şimdi o günlerin mirasını savunanlar?

 

Dün dünde kalmış olup, acılar yok olsaydı keşke, ama ülkemizin o kadar çok keşkeler var ki...

 

Neyse geldik bugüne, isim tartışması yapıyor muhalefet, iktidar ise istediği ülkeyi muhalefetin sayesinde kurmaya devam ediyor...

 

Yeni devletin/ rejimin kurucu babası olacak elbette, İslam inanışından kadın kurucu olmaz, sadece erkeğin elinden tutup poz verip, en pahalı çantayı taşıyan olabilir, hatta yerel yemekleri anlatan birkaç dilde hazırlanmış yemek kitabı yazarı da olabilir... Kurucu babanın heykelleri yapılmaya çalışıldı ama bir türlü benzetmediler heykelde, belki yetenekli bir dünya çapında heykeltıraş bulurlar ona yaptırırlar...

 

Gerçekten kurucu babanın ismi neydi?

 

Ama eksik söylemeyin haa, birileri bak itiraz edip, kendisi koltuğa oturmak için hamle yapabilir, koltuğunuzda hep birilerin gözü var, sakın ama sakın oyuna gelmeyin!

 

İsmail Cem Özkan

15 Ekim 2020 Perşembe

Kazan kazan!

 Kazan kazan!

 

Son kırk yıllık tarihimizde Kürt sorunu, PKK'nın ilk kurşunu ile yeni bir ivme kazanmış ve ülkemiz tarihinde en uzun süren bir iç çatışmanın/ savaşının adlandırılmasında kullanılır olmuş. Öyle bir sorun ki yeni bir cumhuriyet kurulmuş, rejim değişmiş ama sorunun kendisi bir türlü bitmediği gibi daha da karmaşıklaştırılmış, sınırları aşan ve sınırlar arasında her sınırın öteki tarafındaki için de “iç sorun” olarak adlandırılmış. İçte yaşanan olaylara “kol kırılır yen içinde kalır” sözü uygulanmış. Şikayet etmeleri kınanmış, eziyet görenler yaşadıkları ile baş başa kalmış, hatta yaşananlar yok sayılmış, ülkede diğer yaşayanlar, çoğunluğu oluşturanlar “Orda bir köy var, uzakta, O köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de, tozmasak da O köy bizim köyümüzdür.” dizelerini içselleştirmiş ve olaylara öyle bakmışlar…

Zaten o gitmedikleri yerlerde yaşayanlar (sürgünler gidip görmüş, bir de fakir ailelerin öğretmen çocukları, elbette güvenlik elemanları) gözü aç, çalışmaz, üretmez, yabani, aslında bizim üzerimize yük diye algılanmış ve de küçümsenmişlerdir. Ne dil bilirler ne de medeni!

 

Yakın tarihimiz içinde 12 Kürt isyanı gelmiş ve kısa süreler içinde askeri güç ile bastırılmış… Sarayda yapılan basın toplantısı ve sonrasında devrilen bir masa ile Kürt açılımına kadar zaten Kürtler ile görüşülmemiş, sınırda yapılan görüşmelerde onbaşı rütbesi ile Kürt aşiret liderleri ile görüşmüşler ya da kaçakçılık yapanlar ile…  Bir de seçim zamanları bazı aşiret liderleri siyasi partilerin liderleri ile yaptıkları pazarlıklar ile kendi çıkarlarına uygun haklar elde etmişler… Kürt ağaları var olan statükonun korunmasını o kadar içselleştirmişler ki, ortada onlara göre Kürt sorunu yok, asayiş sorunu vardır…

 

Masa deviren açılım öncesinde Kürt sorunu için tek açılım tarihimizde İstiklal Mahkemelerin kurulması ve kaldırılması, DGM'lerin kurulması ve kaldırılması diye adlandırılabilinir, aynı zamanda Sıkıyönetim Mahkemeleri gibi...

 

Devlet her isyan ile birlikte daha homojen devlet kurmak adına öteki kabul edilen Kürtleri yatılı okul, askerlik gibi ocaklarda Türkleştirme sürecine girdi... Fakat onların ekonomik boyutu bu güne kadar resmi olarak açıklanmadı...

 

Kırdan şehirlere göç, ucuz emek gücü, sanayileşen Marmara Bölgesinde hem Kürt hem de Karadeniz göçü ile yeniden biçimlendirilmesi, küçük yerleşim yerlerin metropollere doğru dönüşümü... Sanayi için gerekli sermaye birikimin olgunlaşması ve yarı burjuva bir kültürü oluşumu süreci...

 

80’li yıllarda yaşanan liberalizm dalgası ve 12 Eylül sonra darbenin amacına uygun ortamın yaratılması için “yeni düşmanın” oluşumu için yeni bir ortam yaratıldı, Kürtçe yasaklandı. Çünkü Kürtçenin yasaklanması, Diyarbakır Cezaevinde yaşanan insanlık suçlarının Kürtlerin alttan alta gelen bir isyan ateşini körükleyeceği biliniyordu. Etki, istenilen tepkiyi yaratacaktı ve yaratması da çok uzun sürmedi. İlk kurşun atıldı. Başta diğer ayaklanmalarda yaşanan İstiklal Mahkemesi mantığı ile olaya yaklaşıldı ama bu sefer 12 isyanın tecrübesi ve küresel olarak gelişen liberalizm dalgasının sonucu ulus devleti için hesaplanamamıştı. Belki de hesaplandı, çünkü ulus devleti refleksi artık yoktu, onun yerini ulus devleti mantığı taşıyanlar için bir belirsizlik almıştı ama liberal düşünce içinde proje üretenler için? … Devlet anlayışı, yapısı, refleksi değişiyordu. Başbakan tişört ile askeri birlikleri denetleyebilir hale gelmişti…  Önemli olan liberal düşünce ve onun getirmiş olduğu piyasa ilkeleri…

 

Kürt Sorunu karlı bir alana dönüşüyordu…

 

Elbette dil yasağı bir isyanında fitilini ateşledi... Resmi olarak tanınmayan bir dil resmen yasaklanmıştı... Uzun yıllar Kürt ve Kürtçe kelimesi geçmedi hiç bir resmi yazışmada, "bilinmeyen yerel dil" denildi...

 

Liberalizm mantığında "kıldan para kazanmak", "kazan kazan" modelinin uygulanması...

 

Rakipler karşılıklı kazanması gerekliydi...

 

Kazanıldı da...

 

Ilımlı İslam devleti oluşumu için "sıtmayı gösterip vereme razı etme" modeli uygulandı...

 

Türk ordusu sanayisi vardı ama NATO denetimindeydi, her şeyi üretemezdi ama salça üretimine izin verilirdi... Askeri sanayiler kuruldu, sınırlıydı çalışmaları, çünkü teknoloji geliştirmeleri mucize olarak görülüyordu, var olanı geliştirmek veya uyarlamak... Bizim sanayimizde zaten buna benzer bir tarihi vardı... Bize ait olan dediğimizin altında ya İtalyan, ya Alman ya da Amerikan teknolojisi çıkıyordu. Kaporta bizim ama motor başkasının izin verdiği kadar hızlıydı, çevreye verdiği zarar yüksek ve Avrupa ve Amerika’da satılanlara göre daha az dayanıklı üretiliyordu...

 

“Ne kadar para, o kadar köfte” diyordu teknolojiye sahip olanlar…

 

Buzdolabından, arabaya kadar her sanayi ürünü montaj üzerine ama en eski, kullanımdan ya çıkmış ya da çıkmak üzere olan teknoloji... Amerika'da 1930’lı yıllarda renkli TV'ye geçmiş, biz 1980’li yıllarda tanımaya başlamıştık... Onların çöpe attığı insan sağlığına zararlı ürünlerini/ teknolojilerini tükettik!

 

Konumuza geri dönelim; “kazan kazan” modeli ve Kürt sorunu...

 

Sonuçta kaybeden, sürekli can kaybı yaşayan Kürtler bu savaş sonrası göreceli olarak başarı kazandılar. Kürtçe serbest! Kürt kelimesi serbest... Parası olan parasını verir Kürtçe dil eğitime gider, Kürtçe tiyatro eseri sergiler... Bunlar kazanılmış haklardır…

 

Can kayıplarına, katliamlara rağmen cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel "Kürt realitesini" tanıyarak Kürt sorunu çözümü için önemli bir adım atmıştır ama sadece adım atmış altını doldurmamıştır...

 

Peki devletin kazancı ne oldu? Onu da Erdoğan iktidarı döneminde gördük... İslami piyasadan liberalizm rüzgarı sayesinde yandaş şirketlere verilen satın alma garantili siparişler ile askeri alanda üretilen her mühimmat ticari araca dönüştü... Elbette daha önce atılan adımlar vardı ama adımlar artık adım olmaktan çıkmış birer yatırıma dönüşmüştür…

 

Bugün İHA, SİHA adı verilen cihazlarda (yerinde oturup, düşmanı yok etme teknolojisi adını veriyorum) bir çok ülkeye silah satan konumuna geldik, aynı zamanda izin verilmiş yandaş şirketler teknoloji transferi yapacak konumunda oldu... Her ne kadar bazı kritik teknolojide dışa bağımlı olunsa da artık onun zaman içinde bağımlılık ilişkisi ortadan kalacaktır...

 

Kürt isyanı ve 12 Eylül düzeni yürütülen mücadele ekonomik anlamda meyvesini vermeye başladı... Görülüyor ki darbenin arkasında olan güçlerin en uzun süreli projesidir 12 Eylül ve şimdilik göreceli olarak başarıya ulaşmış gözüküyor. Hem siyasi hem de ekonomik kararlarda nispi başarı elde edildiği gibi, muhalefeti de iktidara bağımlı, onun izinden giden, onun yerinde gözü olmayan konuma getirdi...

 

Türkiye, son Azerbaycan-Ermenistan savaşında kanıtladığı gibi ürettiği malın ticari değeri vardır ve güven ile dünya piyasalarına savaşta gösterdiği başarı ve sonucu etkileyen konumu ile rakip firmaların önüne geçmiş gözüküyor... Son haberlere göre açılmış da...

 

Yeni bir Kürt açılımını acaba ülkemiz yapmaya hazır mı?

 

Bir ara hazır olduğunu hissetti ama ticari ve siyasi kaygılar masa devrilmesi ile sonuçlandı... Sarayda yapılan basın toplantısı ve sonrası ve bugünlerde o günlere atıfta yapılan siyasi operasyonlar… Elbette ülke içinde ki gelişmeler kadar çevremizde olan hibrit savaşlarında sonucu ülke içinde yapılacak hamlelerin belirleyicisi olacaktır, kısaca belirsizdir gelecek. Şimdi ki zaman içinde açılım yerine daha da körüklenecek bir çatışma söz konusu olabilir, çünkü İHA ve SİHA ile elde edilmiş geçmişe göre daha az kayıplı ülke içinde operasyonlara imza atılıyor. Son yıllarda yapılan operasyonlardan aldığı güç ile içişleri bakanı kendi başarısını taçlandırmak için tüm hukuk kurallarını yok sayacak, kendi ihtiyacına uygun karar alacak yeni bir devlet düzeni istemektedir.  

 

Liberalizm uzun vadeli planlar yapmaz, projeler üretir ve o projelerde amaç kazan kazandır. Her kesimin kazanacağı model ama kazanç kelimesi içinde bir çok anlam barındırır…

 

Sürekli ve düzenli bir iç savaş stratejisine devletin ihtiyacı kaldı mı?

 

Eğer ülkenin ekonomisini silah sanayisine dayandırırsanız mutlaka savaş, çatışma içinde olmak zorundadır... ABD dünyada var olan her çatışmanın içinde oluyorsa eğer, silah sanayisi öyle istediği içindir.

 

İsmail Cem Özkan

11 Ekim 2020 Pazar

Ah o atalarımız!

 Ah o atalarımız!

 

Irkçılar kendi çıkarlarına uygun tarih uydururlar, çünkü ırkçı olmak her şeyin üstünde olmak ve saf olmayı getirir... O yüzden bir ırkçı ile eğer sohbet ederseniz, onlar ideal bir geçmiş ve işlerine geldiği gibi tarihi uydurduklarını görürsünüz...

 

Ulus devleti kendine geçmiş yaratmak zorundaydı ve uydurulmuş bir tarih yaratarak kendi hükmettikleri coğrafyada yaşayan insanlara inanmaları için eğitim verdiler... O yüzden eğitim bakanlığının önünde milli kelimesi boşuna yerleştirilmemiştir. Tek dil, tek bayrak, tek millet kolay olacak şey değildir. Tek olmanın öteki adı tek olana kadar savaşmaktır. Ulus devleti savaşını sadece askeri değil, eğitim ile de yapmıştır. O yüzden yatılı okullar kurmuş, o yüzden öteki kabul edilen yerlerde hapishaneler kurulmuş, o yüzden askerlik ocaklarında askere gelenlere eğitim vermek için Türkçe öğreniyorum sınıfları kurulmuş, o yüzden vatandaş Türkçe konuş diyerek el ilanları dağıtmış, o yüzden dil bayramları ilan etmiştir. Türkçenin en güzel şivelerini bile yok edip, devletin resmi dilini konuşmaya zorlanmış, zorlamak içinde alay edilmiş diğerleri ile… 12 Eylül gibi günlerde cezaevinde yatan çocuğu ile Türkçe bilmeyen anneler sadece bakışmış…

 

Bütün sorun o tek olanı yaratmak…

 

Türk tarihi gerçekler ile bağlantısı olmayan uydurma tarih olarak okul kitaplarına girdi, sonra ulus devletin içinde ki çatışmalarına uygun olarak tarih anlatımı ve örneklemeleri de değişti...

 

Uydurulmuş tarihin kanıtları da uydurma olmak zorundaydı ve oldu da... O yüzden ülkemizde tarih bölümü öğrencilerine okula başlarken verilen öğüt, "bugüne kadar okuduklarınız unutun ve yeniden öğrenin!".

 

Eğitim, sistemin ihtiyacı olan insanı biçimlendirmektir ve biçimlendirildi de...

 

Tarihte bol bol örnek verilir, işte Bektaşilerin ocağı Yeniçeri ocağı. Olmayan şey değildir, gerçekten Yeniçeri Ocağı vardır. Devşirmelerden kurulan bir askeri birlik. Devşirme yani Hıristiyan çocukların savaşmaları için devlet adına el konulup, zor ile belli ocaklarda Osmanlı ailesine bağlı bir asker olarak yetiştirilmesi. Günümüzde alınan vergiler gibidir devşirme işi, yalnız Hıristiyan olarak yaşayan balkan ve kuzey coğrafyada yaşanların çocuklara el konulmasıdır. Kısaca vergi olarak akçe yerine çocuk alınır. Devlet-i Aliye’nin bekası içindir bu çocuklara el koymak… Üstelik bu asker olan çocuklar bakımları ve yaşamlarını sağlayacak bütçede yağmadan elde edilendir… Yani devlete bir yük değil, eti, sütü ile kazanç getiren bir sistem…

 

Devşir ve asker yap!

 

Devşirmeler Türk olamaz, Türk olma ihtimali dahi yoktur, çünkü devşirme Hıristiyan çocukların ailelerinden koparılıp bir ocakta çocukların imparatorluk ihtiyacını giderecek şekilde eğitilmesinden oluşur. Devşirilen çocuk asker olduğu yani kapıya bağlı olarak yetiştirilir ve kapı kulu da kendisine verildiği dünya kadar hayata bakar...

 

Fakat yüzyıllar geçtikten sonra Alevi Türkçü yani sonradan olmak ırkçılar Yeniçerileri Türk olarak kabul edip onlar üzerinden kendisine dayanak bulmaya çalışıyor... O yeniçerilerin kaç Alevi köyünü basıp yok ettiğini sorgulayacak kadar bilgi birikimi yoktur, ihtiyacı da yoktur, çünkü kendisine yeni tarih oluşturuyor...

 

Osmanlı devleti içinde Yeniçeri ne emir verilmişse, gitmiş yapmış, savaştığı yerlerdeki ganimeti paylaşıp gelmiş, İstanbul gecelerinde ise harcamıştır...

 

Bir anlamda Yeniçeri; savaştıkları yerlerde ki zenginlikleri yağmasından elde ettiği ganimet ile yaşayan asalaktır...

 

Gerileyen Osmanlı devleti savaşlardan ganimet elde edeceğine kaybetmeye başlamıştır, kaybın yüksek olduğu dönemlerde dönemin ihtiyacına cevap veremeyen yeniçeriler, iki de bir kazan kaldırıp devletin üst kadrosundan ihtiyaçlarının karşılanması için talepleri olmaya başlamıştır. O kadar siyasallaşmışlardır ki, artık sadrazam deviren, baş kesen konumundan çıkmış saraya kimin hükmedeceği konusunda görüş bildirir dahi olmuştur.  

 

Ayaklanan ocak elbette dağıtılacaktı, dağıtıldı da...

 

Dağıtılması olağan ama tüm yeniçerilerin kılıçtan geçirilmesi ve onlar ile birlikte İstanbul’da üzerinde dövme olan sivil Türkler ve Bektaşi tekkelerinde olan, yaşayanların da kılıçtan geçirilmesi kabul edilemez... Osmanlı rejimi bir taş ile iki kuş vurma merakı vardır, her fırsatta Alevi’ye ve kendisini rahatsız edene vurur. O dönemde şehirlerde aleviler yok gibidir ama Bektaşi olanlar hedef tahtasında yerini almış ve öldürülmüşlerdir... Öldürmekle kalmamış, ocaklarına Nakşibendi tarikatı üyesi yöneticiler atanmıştır. Osmanlı rejimi kendisini güvende hissedeceği her türlü önlemi almıştır. Elbette sadece İstanbul değil, Anadolu’da Hacıbektaş tekkesi o tarihten itibaren Nakşibendi tarikatı üyesi gözetiminde varlığını sürdürmüştür. Osmanlı rejimi Türk düşmanlığı değil, mezhep düşmanlığı üzerinden rakip olduğunu düşündüğü mezheplere saldırmıştır…

 

Tüm Sünni tarikatlar, cemaatler Alevi düşmanlığı üzerine kendilerini tanımlamışlardır, büyük bir bölümü aynı zamanda Kürt düşmanlığı üzerine kendilerini ifade ederler...

 

Kısaca tarih uyduran Türkçü Aleviler, Yeniçeri Ocağı sandıkları gibi Alevi filan değildir, Alevileri de katleden bir askeri ocaktı... Bektaşilerin deyişleri okunuyor olması onları insancıl yapmaz, sonuçta kılıç ile hayatlarını kazanan askerlerdi... Kapı kulu demek daha doğru, çünkü bağlı bulundukları kapıya sadakat ile hizmet etmişlerdir...

 

Bu arada Alevi Türkçü tarih yazımcıları Bektaşilerin Türk olduğunu iddia edebilir ama Arnavut Bektaşileri nereye koyacaklarını bilemezler... Duaları Türkçe okunması tüm Bektaşileri Türk yapmaz, tüm dualar Arapça okunduğu için tüm Müslümanları Arap yapmadığı gibi... Ama ırkçılık bu ya, her şeyi Türk kültürüne ve Türk’e bağlayacak!

 

Irkçılık kötü bir şeydir, çünkü geçmişi olduğu gibi dahi kabul edemez, kendi işine geldiği gibi değiştirmeye ve yorumlamaya çalışır...

 

Osmanlı Türk mü diye tartışılıyor, imparatorluk kültüründe ırka önem verilmez, ailenin devamlılığına hükmedilir... Soy babadan geçer ve annenin kim olduğu önemli dahi değildir... Evet, Osmanlı Selçuklu dağıldıktan sonra oluşan bir Türk soyuna dayanır ama imparatorluk olduktan ve kıtalara hükmetmeye başladıktan sonra geçmişine değil, ileriye bakarak yeni bir kültür yaratmaya gitmiştir.. Toplum içinde etkisi olmayan bir saray kültürü de yaratmıştır...

 

Arapça dil kuralına uygun Türkçe, Farsça ve Arapça karışımı bir edebiyat geliştirmiş ve yazımı çok zor olan aruz ölçüsünde şiirler üretmiştir... Onu anlayabilmek ve okuyabilmek için saray eğitiminden demeyelim de öğretiminden geçmek gerekliydi... Öyle de oldu.

 

Osmanlı da aydın halktan kopuk, sarayın kapı kulu olmayı gerektiriyordu, öyle de oldu.

 

Osmanlı yerine kurulan cumhuriyette de aydınların tek partiye ve devlet kapısında olması tesadüfi değildir...

 

Cumhuriyet dediğiniz kopmuş bir şey değil devamlılığı sembolize eder, sadece hükmedenler değişmiştir...

 

Osmanlı denilen şey saraydır, sarayın dışında yer alan tüm halklar kendi kültürleri ve kendi dilleri içinde yaşamıştır...

 

Osmanlı öğretimi ocaklar üzerinden yapılmış ve onlarda daha çok yağma ve devşirme yapmak için kurulan ocaklardır. Bir de sarayın güvenliğini sağlamak için kullanılmıştır...

 

Osmanlı balkan devletidir, diğer yerler ise sadece toprağı kullanmadan pay almak üzerine kuruludur...

 

Şimdilerde “Osmanlı ne zaman Türk geleneğini ve Türklüğü unuttu” diye soruyor bazı çevreler... Elbette birbirinden değişik cevaplar söz konusu, tarihe nasıl baktığınız önemli değildir, nereden baktığınız, yani duruş noktanız belirleyicidir ve istediğiniz kanıt mutlaka bir yerde söz konusudur.

 

Bazı Türkçü Aleviler yeniçeri ocağının kalkmasını tarihliyor...

 

İmparatorlukta önemli olan ailedir, hangi kültürden geldiği değildir... Avrupa'da ki tüm krallar bir biri ile akrabadır, aynı soydan çıkmıştır, hepsi bir birinin kuzenidir ama farklı kültürleri temsil ederler...

 

Osmanlı'da bir ailedir, her birinin annesi Hıristiyan olan ama cariye olarak saraya alınıp, zor ile Müslüman yapılan kadınlardır... Elbette her anne, eş kendi kültürünü saraya iz bırakacak şekilde saray içinde etkisi olmuştur...

 

Saray içinde çok kültürlü bir yapı söz konusudur ama askeri anlamda Selçuklu devletinden gelen bir gelenek devam eder, emirler hiç değişmez, Türkçedir. Askeri dil olarak varlığını korur Osmanlı içinde...

 

Osmanlı sonuçta Türkleri temsil etmez, çünkü kendisine özgü bir kültür oluşturmuş ve yaşatmıştır...

 

Devletin idaresi Fransız devrimi İstanbul surlarını zorlamaya başlaması ile sarayın kapılı kapıları açılmış ve Osmanlı aydını ve askeri eğitimden geçmiş paşaların eline geçmiştir. Bu değişim basit bir şey değildir, çünkü diğer kültürler Fransız devrimi etkisi ile kendisini ifade etmeye başlamış ve uluslaşma sürecine girmiştir. Uluslaşma demek, Osmanlı imparatorluk sınırlarının değişimdir. İlk değişim Osmanlı olarak kabul edilen balkan toprakları üzerinde olmuştur. Her ayrılan kendi ulusal devletini ve krallığını kuruyor… Ulus adı üzerinde homojenleşme… Türklerin Balkanlardan zor ile sürülmesi… Osmanlı sarayı Türk kavramı ile tanışması bu sürecin üründür. Öteki kabul edilenler İstanbul’a doğru göç ederken elbette siyasi bir sonucu da ortaya çıkaracaktı… Bu sonuçtan o güne kadar unutulan Anadolu artık gözde olacak ve Anadolu ve Mezopotamya’da ayaklanmalar, katliamlar, büyük sürgünler, soykırımlar kavramları altında değişimler yaşanacaktı… O güne kadar bir arada yaşamış, bir şekilde denge tutturmuş fakir Anadolu toprakları kan ile yeni bir tarih yazım alanı olacaktı…

 

2. Meşrutiyet sonrası Osmanlı ailesi göreceli olarak Türk olmayı kabul etmiş fakat Türk bir imparatorluk olamamıştır. 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı devamı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir Türk devleti olmuştur. Kurulu aşamasında Koçgiri katliamı ile Alevi Kürtler orta Anadolu’dan uzaklaştırılmış, Kürt isyanları ile Kürtler İstiklal Mahkemeleri ile darağaçlarının gölgesi ile sessiz kalmaları öğütlenmiş ve ortak kurucu olmaktan kaynaklanan hakları gasp edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı kurularak Aleviler devlet içinde var olmalarının önü kapatılmış, Nakşibendi tarikatı üyelerinin kontrol ettiği dergahlar müzeye dönüştürülüp müdür olarak Nakşibendi inancında devlet görevlileri atanmıştır.

 

Alevi Türkçülüğü yapan arkadaşların yazıları üzerine bu yazıyı kaleme aldım. Bana göre Aleviliği Alevilik inancı içinde değerlendirip, çok kültürlü, homojen olmayan bir geleneği temsil ettiğini kabul etmekten geçtiğini, yeni Türkçü Alevi yazımı yapanlara anımsatmak istedim...

 

Alevilik, Türkçülük değildir, sonuçta inançtır... Her inanç gibi içinde her ulustan insan, kültür, dil var olabilir…

 

İsmail Cem Özkan