Galata Gazete


19 Ağustos 2026 Çarşamba

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

Lideri Kaybetmeyelim, Örgütü Kaybederiz

 

Türkiye sol hareketi kurumsallaşamadığı için, lider ve müritleri şeklinde örgütlenmeye gitmiştir; çünkü önlerinde başka bir örnek yoktu. Lider, her şeyi belirleyendir. Liderin belirlediği strateji tartışılmaz; tartışan olursa örgüt dışına atılan bir yapı ortaya çıkar. Kısacası söz, yetki ve karar liderdedir.

Liderin belirlediği yapılarda, lidere rağmen başka seçenekler ortaya çıkıyor, yerel örgütlenmeler lidere rağmen başka biçimlerde örgütleniyorsa, bunun örgüt literatüründeki karşılığı çoğu zaman şöyle ifade edilir: “Kitle o kadar büyüdü ki kontrol etme şansımız kalmadı. Bundan dolayı örgütsel yapımızı siyasi bir partiye dönüştüremedik.”

Bu, yenilgilerin temel dayanaklarından biri olarak gösterilir. Çünkü kontrol edilemeyen yapıların çok hızlı çözüleceği varsayılır.

Gerçekten böyle mi?

Elbette değil.

Birçok yerel, yatay örgütlenme; lider ve onun etrafında oluşan müritler örgütlenmesi, yani dikey örgüt, çok kısa zamanda çökerken varlığını sürdürmüş, hatta duvar yazılarını bile bugüne kadar taşımıştır.

Yenilgiyi tatmış liderler, eski ihtişamlı, el üstünde tutulan, bir sözü iki edilmeyen, kibirli —sonuçta belki kendisi kibirli olmayan ama çevresi tarafından kibirli hâle getirilen—, her şeyi bilen ve duyan, örgüt içinde istihbarata önem veren; fakat hayatın ve düşmanın içinden gelebilecek uyarılara kulaklarını kapatan bir lider-mürit yapılanmasına dönüşür.

Bugün cemaatlerde ve sol siyasette benzer örgütsel şablonu bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, sağ-sol ayrımının bu kadar belirsizleştiği ortamı yaratan, yalnızca siyasal koşullar değildir. Liderlerin duruşları ve geçmiş örgütsel yapının üzerine yeni bir model yaratmaları da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Yatay örgütlenme yerine dikey örgütlenmeyi tercih eden, “küçük olsun, benim olsun” ve “geçmişim beni ileriye taşır” anlayışıyla hareket eden yapılar, giderek hayata ve siyasete müdahil olmaktan çıkar.

İş, sonunda popüler merkez partilerin mitinglerinde kırlangıç sallamaya kadar sulandırılır. Elbette hep acil meseleler vardır; “Önce o gitsin, sonra biz bakarız ve yeni bir yol açarız.” cümlesini duyabilirsiniz.

Sol politika üretmeyenler; işçi sınıfının mücadele alanlarına yalnızca göstermelik ziyaretler gerçekleştirir ve böylece işçi sınıfı politikası yaptığını ele güne göstermeye çalışır. Ziyaret etmek, birkaç eskiden kalan slogan atmak işçi sınıfına sahip çıktığının kanıtıdır!

Oysa toplumdan kopmuş, kendi içine kapanmış her yapı zamanla cemaat, aşiret ya da tarikat benzeri bir örgütsel karakter kazanır. Bu yapıların toplumun genelinde yüzdelik olarak çok düşük bir ağırlığı olsa bile, kendi içlerinde oluşturdukları ekonomik, sosyal ve kültürel “pazar” zamanla kapalı bir ekolojik yapıya dönüşür. Kendi kendisini koruyan, kendi yağıyla yaşamaya çalışan bir sivil toplum (!) hareketi ortaya çıkar.

Asıl mesele, örgütün büyüklüğü ya da kontrol edilebilirliği değildir. Asıl mesele, örgütün nasıl bir siyasal ve örgütsel kültür ürettiğidir. Dikey, lidere bağımlı ve eleştiriyi dışlayan yapılar büyüdükçe güçlenmek yerine kırılganlaşır. Her hareket içinden başka hareketlerin doğmasına sebep olur, sonuçta lidere karşı anti-lider diyerek benzer bir lider kendi egosunu büyütür. Lider olmak öyle kolay değildir, risklidir, çünkü savaştığı sisteme karşı aslında korumasızdır. Sistem ise genelde sisteme karşı değil de var olan liderlik kavramına karşı mücadele ediliyorsa, bugün örneğin Erdoğan ve AKP'ye karşı mücadele ediliyorsa, onu tehdit olarak görmez, hatta ona görünür olması için ortam bile yaratır; çünkü esas sorun olan sisteme yeter ki eleştiri, mücadele odağı oluşmasın. Sonuçta anti-emperyalist, anti-kapitalist olmayan her yapı bu sistem ve düzen içinde yaşamaya hak eder ve bir yaşam alanı bulur, ama anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir örgütsel bağ yaratılırsa 12 Mart sürecinde, o süreçte sol liderleri ölüm ile düzen için tehdit olmaktan çıkardılar. Onların ölümünden sonra ortaya çıkan tüm liderler bugün yaşamaktadır, çünkü onlar sisteme karşı değil, anti-faşist bir mücadeleye zorunlu katıldılar… Faşist saldırılar 12 Eylül öncesi solu biçimlendirdi, onu kavganın içine çekerek bir anlamda etkisizleştirdi. Buna karşılık yatay, yerel inisiyatifi ve kolektif aklı koruyan yapılar, merkezi bir liderliğin yokluğunda bile siyasal hafızalarını ve mücadele biçimlerini sürdürebilir.

Dolayısıyla geçmişte yaşanan yenilgileri yalnızca “Kitle büyüdü, kontrol edemedik.” diyerek açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez kılar. Belki de asıl soruyu başka türlü sormak gerekir:

Sorun, kitleyi kontrol edememek miydi; yoksa kitleyi kontrol etmeye çalışırken, gelmekte olanı fark edip ona karşı önlem almak için artık çok geç olmasından kaynaklanan kaderine boyun eğmek miydi?

“Nasıl olsa bu darbe de gelir, kısa sürede etkisini ortadan kaldırır ve bizler yeniden ayağa kalkarız.” iyimserliği, bugün yaşadığımız atmosferi yarattı…

Yatay örgütlenme bu ülkede gerçek anlamda çok deneyimlenmedi; çünkü yatay örgütlenme kurumsallaşmayı beraberinde getirir, kuralları ortaya koyar ve o kurallar içinde örgüt kendi organlarını oluşturur. Elbette bundan dolayı aksayan yönler de çok olacaktır; karar alma ve eyleme geçme süresi uzayacaktır. Bunu bertaraf eden birçok örgütsel model geçmişte olmuştur. Nedense bizler sadece kendi yaşadıklarımıza ve çevremize bakarak hareket ediyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.