Galata Gazete


29 Nisan 2026 Çarşamba

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü

Toplumsal baskıyla şekillenen, sorgulanmamış inanç biçimleri… Burada insanlar, gerçekten kendileri olmadan, dış beklentilere göre kimlik kuruyor. Bugün yaşadığımız zamanda “Allah” vurgusu öne çıkmış; dünya liderleri (!) Allah’ın temsilcisi olduğuna inanıyor ve ona inananlar da onu kutsuyor.

Korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa, hatta insanın kendi içinde büyüttüğü yıkıma doğru evrilir…

Allah korkusuyla yetişen biri, etrafında hep şeytan arar; ama sonuçta şeytan kendisi olacaktır. Çünkü çevresel baskı içinde kişiliğini bulamayanlar, elbette düşman gördüğüne benzeyecek ve küçük bir günahla başladığı değişimi “şeytan” olarak bitirecektir. “Hayırlı cumalar” diyerek sefere çıkanlar, ölüme benzin taşıyanlar aslında inançlarının sonucunu yaşıyorlar. Sonuçta tövbe ettiklerinde yine içinde bulundukları toplum tarafından ödüllendirilecekler ve o “Tanrı korkusu” çevresi içinde yaşamaya devam edeceklerdir. Bu durum, başka bir “hayırlı cumalar” söylemiyle tekrar karşılarına çıktığında, onlar için kısır bir döngüye dönüşecektir. Korku temelli bir inançla yetişen bazı insanlar, yasak olanları vicdanları rahat bir şekilde işlemeye, kul hakkı yemeye devam eder.

İnsanlar sadece korku (ceza, günah, dışlanma) üzerinden yönlendirildiğinde, davranışlar içselleşmek yerine yüzeyde kalabiliyor. Yani kişi gerçekten “iyi olduğu için” değil, “korktuğu için” iyi davranıyor; bu da fırsat bulduğunda çelişkili davranışlara yol açar…

Keşke korku yerine sevgiyle şekillenen bir inanç ve bilinç inşa edilebilseydi. O zaman insan, iyiliği bir zorunluluk olarak değil, kendi doğasının bir parçası olarak yaşardı. Ne kutsal söylemlerle beslenen çatışmalar bu kadar kolay meşrulaşırdı ne de ölüm, inanç adına anlamlandırılmaya çalışılırdı. Belki de asıl çıkış yolu, korkuyla kurulan bu döngüyü yeniden üretmek değil; onu fark edip aşabilmekte yatıyor. Çünkü korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa çıkar, ama sevgiyle kurulan yollar insanı hem kendine hem de başkalarına yaklaştırır.

Tam da bu noktada, inançların sembollerle nasıl şekillendiğine bakmak gerekir. Her inancın bir sembolü vardır; her sembol, o inancın derinliğine açılan bir kapı aralar. Cihat bayrağının rengi kimi için kırmızıdır, kimi için ise yeşil. Üzerinde kutsal metinler barındırır; ancak her kutsal metin insanı güzelliğe götürmez. Cennete gitmek için öldürmek gerektiği fikri, inancın “öldür” kapısını da aralar. Buna da cihat denir ve cihat adına ölümü kutsayanlar, kan denizleri oluşturur. Çöl kumları kanla sulanır, ölü toprak daha da ölü hâle gelir. Sonuçta ölüm ölümü doğurur, acı acıyı büyütür ve öç alma duygusu, dinler ve mezhepler arasında bitmeyen bir çatışma döngüsü yaratır.

Bu din ve mezhep çatışmalarından ise en çok silah üretenler, organ ticareti yapanlar, uyuşturucu yetiştirip satanlar ve kimyasallarla yeni bağımlılıklar üretenler kazanç sağlar.

Bugün eline kılıcı alıp baş kesenler, kendilerine kutsallaştırılmış bir tarihten referans bulur. Bir yerleri fethederken “gavurları” hizaya getirdiği anlatılan komutanlar yüceltilir, fedailik öne çıkarılır. Bunun siyasi sonuçları ise bugün yaşadığımız gerçeklikte karşımıza çıkar. Oysa inançların hayatı, ölümü ama en çok da sevgiyi kucaklaması gerekirken; kimi zaman sadece ölümü kutsayan, dini uğruna öldürenleri ve o yolda ölenleri cennetle ödüllendiren bir anlayışa dönüşür.

Bu kısır döngü kırılmadığı sürece, ne yazık ki bu düzenden kazanç sağlayanlar daha fazla güçlenecek; inananlar ise inandıkları doğrular uğruna öldürmeye ve ölmeye devam edecektir. Belki de gerçek dönüşüm, korkuyla kurulan inancı sorgulamakla ve onu sevgiyle yeniden inşa etmekle başlayacaktır.

İsmail Cem Özkan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.