Korkunun İnancı, İnancın Kısır Döngüsü
Toplumsal baskıyla şekillenen, sorgulanmamış inanç
biçimleri… Burada insanlar, gerçekten kendileri olmadan, dış beklentilere göre
kimlik kuruyor. Bugün yaşadığımız zamanda “Allah” vurgusu öne çıkmış; dünya
liderleri (!) Allah’ın temsilcisi olduğuna inanıyor ve ona inananlar da onu
kutsuyor.
Korkuyla açılan kapılar çoğu zaman karanlığa, hatta insanın
kendi içinde büyüttüğü yıkıma doğru evrilir…
Allah korkusuyla yetişen biri, etrafında hep şeytan arar;
ama sonuçta şeytan kendisi olacaktır. Çünkü çevresel baskı içinde kişiliğini
bulamayanlar, elbette düşman gördüğüne benzeyecek ve küçük bir günahla
başladığı değişimi “şeytan” olarak bitirecektir. “Hayırlı cumalar” diyerek
sefere çıkanlar, ölüme benzin taşıyanlar aslında inançlarının sonucunu
yaşıyorlar. Sonuçta tövbe ettiklerinde yine içinde bulundukları toplum
tarafından ödüllendirilecekler ve o “Tanrı korkusu” çevresi içinde yaşamaya
devam edeceklerdir. Bu durum, başka bir “hayırlı cumalar” söylemiyle tekrar
karşılarına çıktığında, onlar için kısır bir döngüye dönüşecektir. Korku
temelli bir inançla yetişen bazı insanlar, yasak olanları vicdanları rahat bir
şekilde işlemeye, kul hakkı yemeye devam eder.
İnsanlar sadece korku (ceza, günah, dışlanma) üzerinden
yönlendirildiğinde, davranışlar içselleşmek yerine yüzeyde kalabiliyor. Yani
kişi gerçekten “iyi olduğu için” değil, “korktuğu için” iyi davranıyor; bu da
fırsat bulduğunda çelişkili davranışlara yol açar…
Keşke korku yerine sevgiyle şekillenen bir inanç ve bilinç
inşa edilebilseydi. O zaman insan, iyiliği bir zorunluluk olarak değil, kendi
doğasının bir parçası olarak yaşardı. Ne kutsal söylemlerle beslenen çatışmalar
bu kadar kolay meşrulaşırdı ne de ölüm, inanç adına anlamlandırılmaya
çalışılırdı. Belki de asıl çıkış yolu, korkuyla kurulan bu döngüyü yeniden
üretmek değil; onu fark edip aşabilmekte yatıyor. Çünkü korkuyla açılan kapılar
çoğu zaman karanlığa çıkar, ama sevgiyle kurulan yollar insanı hem kendine hem
de başkalarına yaklaştırır.
Tam da bu noktada, inançların sembollerle nasıl
şekillendiğine bakmak gerekir. Her inancın bir sembolü vardır; her sembol, o
inancın derinliğine açılan bir kapı aralar. Cihat bayrağının rengi kimi için
kırmızıdır, kimi için ise yeşil. Üzerinde kutsal metinler barındırır; ancak her
kutsal metin insanı güzelliğe götürmez. Cennete gitmek için öldürmek gerektiği
fikri, inancın “öldür” kapısını da aralar. Buna da cihat denir ve cihat adına
ölümü kutsayanlar, kan denizleri oluşturur. Çöl kumları kanla sulanır, ölü
toprak daha da ölü hâle gelir. Sonuçta ölüm ölümü doğurur, acı acıyı büyütür ve
öç alma duygusu, dinler ve mezhepler arasında bitmeyen bir çatışma döngüsü
yaratır.
Bu din ve mezhep çatışmalarından ise en çok silah üretenler,
organ ticareti yapanlar, uyuşturucu yetiştirip satanlar ve kimyasallarla yeni
bağımlılıklar üretenler kazanç sağlar.
Bugün eline kılıcı alıp baş kesenler, kendilerine
kutsallaştırılmış bir tarihten referans bulur. Bir yerleri fethederken
“gavurları” hizaya getirdiği anlatılan komutanlar yüceltilir, fedailik öne
çıkarılır. Bunun siyasi sonuçları ise bugün yaşadığımız gerçeklikte karşımıza
çıkar. Oysa inançların hayatı, ölümü ama en çok da sevgiyi kucaklaması
gerekirken; kimi zaman sadece ölümü kutsayan, dini uğruna öldürenleri ve o
yolda ölenleri cennetle ödüllendiren bir anlayışa dönüşür.
Bu kısır döngü kırılmadığı sürece, ne yazık ki bu düzenden
kazanç sağlayanlar daha fazla güçlenecek; inananlar ise inandıkları doğrular
uğruna öldürmeye ve ölmeye devam edecektir. Belki de gerçek dönüşüm, korkuyla
kurulan inancı sorgulamakla ve onu sevgiyle yeniden inşa etmekle başlayacaktır.
İsmail Cem Özkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.