Galata Gazete


27 Mayıs 2026 Çarşamba

Maraş, Çorum derken…

Maraş, Çorum derken…

Çorum Olayları olurken Ankara’da, Aydık Sokak’taydık. Aydık Sokak, Başkent Lisesi’ne paralel ikinci sokaktı. Başkent Lisesi’nin bulunduğu sokak geçiş güzergâhıydı; arkasından Abidinpaşa başlar ve MHP’nin en güçlü olduğu bölgeye uzanırdı.

Bizler, bir anlamda cephenin sınırında oturuyorduk. O süreçte evimizin camı boş bir araziye bakıyordu. Henüz ne bina yapılmıştı ne de bir inşaat vardı. Belki de sahipleri korkudan gelip oraya bina yapamadılar; sonuçta silahların konuştuğu bir bölgeydi. Sert bir ayrışmanın yaşandığı bir dönemdi.

Bizim sokak o zamanlar çıkmaz sokaktı. Çorumlu komşularımız vardı. Alevi ve solcu olmaları, bizi bu çatışma ortamında daha fazla bir arada kalmaya zorlamıştı. Çünkü Maraş, mezhep çatışmasını körüklemiş; Çorum ise mezhep kavramını kaşıyan bir kalkışmaya dönüşmüştü.

Dönemin sol gazeteleri, “Sağ-sol çatışması yok, faşist saldırı var.” diyordu.

Faşist saldırı her yerdeydi; özellikle bizim sokakta. Silahsız adım atmak, hele geceleri, imkânsızdı. Silahın olsa bile iki taraf da seni kendinden saymayıp kurşun sıkabilirdi. Çünkü karanlık, karanlık olayların üstünü örterdi. Polisin bile girmediği sokaklarda silahın gölgesi daha sert hissedilirdi.

İnsan, olaylara bulunduğu yerden bakar. Bizler de bir sarmalın içine düşürülmüştük. O zamanlar sadece TRT vardı ve haber bültenleri hep ölüm kusan, ölümü çağrıştıran haberlerle doluydu. Haberlerin dili, aslında çatışmayı bir anlamda ülke sathına yayıyordu. Sanki olaysız bir bölge ya da ilçe kalmaması için özel bir dil seçiliyordu. Haberleri dinleyen ya da izleyenler, “Bizim ismimiz neden yok?” diye hayıflanacak kadar bu atmosfere özendiriliyordu.

Bu durum, siyasi dergilerin ölüm ilanlarına da yansıyordu. Kız kaçırma ya da miras yüzünden işlenen cinayetlerde bile, kurbanların siyasi nedenlerle öldürüldüğüne dair haberlere rastlar olmuştuk. Kimse yaşananların gerçekliğini sorgulamıyor, olayın iç yüzünü bilmiyordu ama bütün bunlar örgütün orada var olduğu imgesini yayıyordu…

Kan gövdeyi götürüyor, aydınlar pusuya düşürülüp öldürülüyordu. Gençler birbirini boğazlarken, “kurtarılmış” bölgelerin güvenliğini sağlamaya çalışıyor; farklı fraksiyonların oraya girmesini engelliyordu. “Kurtarılmış alan” demek, homojen bir duvar yazısı düzeni demekti. Başka bir siyasi görüş gelip oraya slogan yazamazdı; olacak şey değildi bu.

Bizler günlük çatışmaların ortasındaydık. Önceleri taş atmayla başlayan çatışmalar, kısa sürede silaha; ardından bombalara dönüşmüştü.

Liseler adeta birer yüksekokul gibi olmuştu. Çatışma ortamında eğitim yapılamıyordu. Solcu öğretmenler, sağcı öğretmenler derken; solcu öğrencilerin okula toplu girişi, sağcıların onlara nefretle bakışı… Nefret kuytularda değil, açıkça ortalıktaydı.

Faşist saldırılar bilinçli şekilde artırılıyordu. Direnişin karşı atağa kalkması gerekiyordu ama karşı atağa kalkmak; silah, örgüt evi ve sonuçta para isterdi. Para ise yalnızca dergi satışı ya da birkaç banka soygunuyla sağlanabilecek gibi değildi. Çünkü ülke büyüktü ve çatışma ülke sathına yayılmıştı.

Kızılay’da simit satışı, siyah beyaz posterlerin satışıyla olacak iş değildi. Sırayla gidilir, örgüte para gelsin diye satış yapılır; aynı zamanda ortam gözlenirdi. Her otobüse biniş, havalandırmaya bırakılan “kuşlama” anlamına gelirdi. Yani gece yarısına kadar keçeli kalemlerle yazılan sloganların ve güne özgü sözlerin küçük kâğıtlara yazılıp topluca havaya atılması…

Otobüs içinde bıyıklara, kılık kıyafete bakılırdı. Sonuçta Kızılay’a giden yolda hem sağın hem de solun “kurtarılmış” bölgeleri vardı. Sağcı ya da solcu, bıyık kontrolünden geçerdi kısacası; kim çevirmişse onun dayağını yerdi.

Girdabın içinde yaşayanlar, üzerlerinde oynanan oyunun farkına varamaz. Olaylar durulup geriye çekilince bazı şeyler anlaşılırdı.

Çorum Olayları başlamıştı. Olayın ilk işaretini, Çorumlu ailenin telaşla gelişiyle duyduk. “Faşistler Alevi evlerine saldırıyor.” deniyordu. Direniş kaçınılmaz görünüyordu.

Oraya doğru yola çıkanlar elbette oldu. Çünkü saldırı altındaki yakınlarla dayanışmaya gitmek, oradan kaçıp gelenleri saklamak ve barındırmak insani bir tepkiydi. Faşistler saldırıyor, buna karşı bir direniş cephesi kuruluyordu. Fraksiyon fark etmeksizin barikatlardan karşılık veriliyordu.

Kaçırılan insanlar, öldürülenler, sorgusuz infazlar...

Devlet, Çorum’a bakmak yerine Fatsa Nokta Operasyonu’nun hazırlığı içindeydi. Çünkü MC iktidarları, sağcıların cinayet işlemeyeceği varsayımıyla sol yapıları dağıtmak üzere kurulmuş bir cephe hükümeti gibiydi. Devlet eliyle sol ve Alevi yerleşimlerinin boşaltılması, adeta bir devlet politikası gibi uygulanıyordu.

Alevi köylerinin boşaltılıp insanların şehirlere taşınmasının elbette bugünlere uzanan bir hesabı vardı.

Bugünden o günlere bakınca olayların neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama yaşarken neden-sonuç ilişkisi analitik değil, duygusaldır.

Sonuçta Çorum Olayları’nın yansımasını Ankara’da yaşadık. Katliamı ve sonuçlarını bizzat sokağımızda, bize gelen Çorumlu ailelerden duyduk, öğrendik.

Çorum unutulursa yeni Çorumlar ortaya çıkacaktır. Maraş’ın hesabı sorulmadığı için Çorum yaşandı. Çorum Olayları aynı zamanda Fatsa Nokta Operasyonu’nun kapısını açtı; ardından da 12 Eylül’ün ve bugünkü rejimin yolu döşendi.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.