Sistemin Değişmeyen Muhalefeti Olmak
“Mutlak butlan” kavramı gündeme geldikten sonra CHP içindeki
hizip kavgaları aklıma gelmişti. 12 Eylül öncesindeki İnönü–Ecevit çekişmesi,
arkasından Ecevit–Deniz Baykal çekişmesi ve Deniz Baykal ekibinin CHP içinde
bir hizip oluşturması…
Bülent Ecevit, 12 Eylül sürecinde partisi kapandıktan sonra
kendisini hiçbir zaman CHP genel başkanı olarak algılamadı. Kendisi,
“Demokratik Sol” adı altında yeni bir yola girdi ve buna göre yeni ittifaklar
kurdu. CHP yeniden açılana kadar Deniz Baykal ise kendi ekibiyle ayrılmadan
uzun süre partide kaldı. CHP açıldığında Baykal hizbi geldi ve CHP hizipsiz bir
sürece doğru yöneldi.
Yani Ecevit gidince CHP sahipsiz kalmadı; Baykal, yeni
CHP’nin sahibi oldu.
Ancak CHP’de yaşanan bu değişim yalnızca bir liderlik
dönüşümü değildi. Aynı zamanda 12 Eylül sonrasında şekillenen yeni siyasal
düzenin muhalefet anlayışına uyum süreciydi.
12 Eylül darbesinin temel iddiası, “ılımlı İslam”ın hâkim
olduğu bir iktidar kurulması ve İslam’ın toplumu bir arada tutacak en önemli
araç olarak kabul edilmesiydi.
Baykal, bu yeni dönemde CHP’yi yeniden şekillendiren en
önemli isimlerden biri oldu. CHP’nin sistem içindeki konumunu yeniden
tanımlayan bu süreçte, parti sert devletçi reflekslerini korurken aynı zamanda
iktidarın önünü tamamen kapatmayan bir muhalefet çizgisine yöneldi.
Bugün “tek adam” olarak görülen Erdoğan’ın yükseliş
sürecinde de bu dönüşümün etkileri görüldü. Erdoğan’ın uzun süreli iktidarı
yalnızca AK Parti’nin başarısıyla değil, aynı zamanda muhalefetin kurduğu
siyasal dil ve sınırlarla da mümkün hâle geldi. Baykal ve sonrasında CHP’nin
başına geçen isimler, 12 Eylül sonrası oluşan siyasal çerçevenin dışına
çıkmakta zorlandı. Türkiye tarihinde en uzun süre iktidarda kalan liderin
Erdoğan olması da bu siyasal dengenin sonucu olarak görülebilir.
Bu süreç, İslam’ın ülke gündemine, siyasetine ve günlük
yaşama tamamen yerleşmesi açısından uzun bir zaman dilimidir. Erdoğan ise, 12
Eylül darbesi için “Bizim çocuklar başardı” denilen Amerikan siyasetiyle uyumlu
bir çizgide hareket ettiğini açık biçimde göstermiştir.
Türkiye’de siyasal yönelimler çoğu zaman yalnızca iç
dinamiklerle değil, uluslararası sistemin beklentileriyle de şekillenmiştir.
NATO’ya giriş süreci ve sonrasında kurulan güvenlik düzeni, Türkiye siyasetinin
yönünü uzun yıllar belirledi. Ecevit’in Kıbrıs konusunda gösterdiği direnç
sonrasında Türkiye’nin Amerikan ambargosuyla karşılaşması da bunun önemli
örneklerinden biridir. O dönem Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, siyasal
yönelim açısından da Avrupa’dan uzaklaşan bir hatta sürüklendi.
Bugün CHP içinde iki grup, ya da görünüş itibarıyla iki ayrı
parti görüntüsü oluşmuş durumdadır.
Geçmişte hizip vardı; bugün ise kayyum tartışmalarıyla
delegelerin seçtiği yönetim arasında yeni bir ayrışma dikkat çekmektedir.
CHP yeni bir siyasi rotaya mı geçiyor? Ülkemizin geleceği
üzerine yeni bir yol mu çiziliyor? MHP bu yeni çizgiye uyum sağladıysa, CHP bu
yeni düzende nasıl bir rol üstlenecek?
Sonuçta bizim ülkemizin iç işleri de dış ilişkileri gibidir.
Güçlünün beklentisi ve oluşturduğu atmosfer, bizi olduğumuz yerde bile yön
değiştirmeye zorlayabilir.
Belki de Türkiye siyasetinde asıl değişmeyen şey iktidarlar
değil, sistemin ihtiyaç duyduğu muhalefet biçimidir. İsimler, kadrolar ve
söylemler değişse de düzenin sınırlarını aşmayan bir muhalefet anlayışı
varlığını sürdürmektedir. CHP’de bugün yaşanan tartışma da yalnızca bir
liderlik mücadelesi değil, Türkiye’de muhalefetin sistem içindeki sınırlarının
yeniden çizilme sürecidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.