Galata Gazete


14 Şubat 2019 Perşembe

Pencere


Pencere

Tiyatro salonuna ilk girdiğimizde perde kapalıydı, henüz oyunun başlama anonsu yapılmamıştı. Koltuklarımıza doğru yürüdük Metin Boran ile birlikte. Oturduk, oyunun başlamasını bekledik kapalı perdenin önünde… Günlük olayların kısa yorumları henüz bitmemişti, bir söz bitiyor, öteki başlıyor, atlayarak konuşulan konular, konular arasında bağlantı kurmadan yeni konular konuşmanın seyrini salonda ışığın kararıp, perdenin açımına kadar sürecekti… Perde kapalıydı ve bizler perdenin önünde usta oyuncuların performansını ve oyunun seyrini dört göz ile bekliyoruz. İçimizde oluşan merak, kısa bir heyecana dönüşüyor, çünkü usta oyuncuları sahnede görmek, onların oyunun içine seyirci olarak da katılmak bir ayrıcalıktır. O ayrıcalıktan seyirciler oyunu dördüncü sezonda da doldurmuş, bilet bulmak şans işi, biraz da çaba işidir…

Ve ışıklar ağır ağır kararırken geçiş müziği olarak kullanılan müzik kulaklarımıza doğru hafiften ilk cümlelerini nota olarak kuruyordu…

Londra banliyölerinde yaşam zordur, o yaşamın yoksulluğu yüzüme çarpıyor, perde açılır açılmaz. Şofben yanıyor mutfağın salona bakan tarafında, pencere salona bakan duvarda, pencerenin dışında karşı binaların silueti gözüküyor.

Londra, yoksul mahallerinden birinde yaşayan bir kadın. Tek kişinin yaşaması için inşaat edilmiş evler. İşçi evleri… Eski, çünkü kalorifer sistemi yok… Bir oda, odanın içinde mutfak, yemek odası, salon, kısaca banyo ve yatak odası dışında küçük bir yaşam alanı.

Tiyatro’da seyirciye ilk sözü dekor söyler… Sonra müzik, ışık ve sonunda da oyuncular. Oyuncular ellerinde ki öyküye ve kahramanlara hayat verirken yönetmenin vermek istediği ve yazarından ödünç aldığı duyguları yansıtır. Bir tiyatro eseri üzerine yorum yazarken olaya bereden baktığınız da önemlidir. Eğer elinizde teksti yorumluyorsanız orada ilk cümledir sizi kucaklayan ya da itekleyen… Ama seyirci koltuğundan ve yaratılmış bir çalışamaya bakacaksanız o zaman oturduğunuz koltuktan gördükleriniz ve size yansıyanlardan bahsetmeye başlanmalıdır. Tiyatro tüm sanat dallarının harmanlaştırıldığı ve sınırlarının sürekli geliştiren, sabit olmayan yaşayan bir organizmadır, o yüzden sahne her daim sıcak ve yaşayan olarak varlığını korur.

Kapıdan bir kadın giriyor, acele içinde… Eşyalarını sandalyenin üzerine bırakıp doğru banyo olarak algılayacağımız tarafa doğru gidiyor… Kapı henüz tam kapanmamıştır… Londra kenar mahallesinde hala komşulara güven vardır, kapının açık olması sorun teşkil etmiyordur… Arkasından genç bir delikanlı giriyor… Kapı açıktır, çekinerek içeridedir artık. Zil sesini duyan kadın salona geldiğinde şaşkındır…

Şaşkınlık, beklenmeye durumdur. Beklenmeye girmiştir geçmişin izlerini üzerinde taşıyan ama ürkek. Kanadı kırılmış bir güvercindir belki, belki de avına sinsice yakalaşan. Oyuncu bu duyguları hem mimikleri, hem vücut dili hem de o an tiyatro salonunda önceden hazırlanmış ışık ve müziğin yaratmış olduğu atmosfer içinde seyirciye sessizce bir şeyler anlatır ama henüz cümle ağızdan çıkmamıştır… Tiyatronun büyüsü işte böyledir. Böyle başlar büyü ve gizem. O gizemin içinde seyirci oyunun sonuna kadar ilgi ile olayları izlerken, kişilere kendisi bir çok anlam yükleyecek ve her yükseldiği zaman içinde parçalanıp yenileri yüklenecektir, çünkü her şey baştan açık verildiğinde artık o öykünün sonunu kimse merak etmeyecektir… Bir sihirdir belki ilk adım, ilk cümle, bizi yani seyirciyi etkisine alan ve dışarıda yaşanmışlıkları bir an öteleyendir. Salona, oyuna davettir.

Londra’da yaşayan otuz yaşlarında öğretmen Kyra Hollis’in evinde bir gece boyunca yaşananların, genç Edward Sergeant’in gelmesiyle başlayan, peşinden Edward’ın babası Tom Sergeant’ın gelişiyle devam eden olayların öyküsü. Eğer kısaca anlatılsa öykü böyledir.. ama o uzun bir gecenin ve sabahın içinde yaşananlar, geçmiş ile yüzleşilme, söylenmeyen sözlerin söylendiği, yeniden yeniden sorgulandığı, savcının, hakimin, suçlunun küçük bir salon içinde canlanırken jüri üyeleri olan seyircinin tepkisi…

Salonda trajedi yaşanırken, salondan kahkahalar eksik olmadı. Birilerin dramı ötekilerin eğlencesi oldu.

Bir adam evlidir, evlilik yaşarken yanlarında çalışmaya gelen tutkulu ve güzel bir kadına aşık olur ve onun ile birlikte yaşamaya başlar ama yaşadığı ev kendi evidir. Çocuğu vardır ve de eşi… Aynı ortamda uzun süre gizli yaşarlar ilişkilerini. Bir gün Kyra Hollis tatildeyken yazmış olduğu tutkulu aşk mektubu onların sonların başlangıcı olacağını hiç bilmez. O mektup Tom’a yazılmıştır ama eşinin eline geçmemesi gereklidir. Ve bir gün Tom bilerek ya da bilmeyerek mektubu mutfak masasının üzerine unutur ya da unutmuş gibi yapar ve mektup ele geçer ve Tom’un eşi aynı evde yaşanan ikili bir ilişkiden haberi olur, ki Tom’un eşi eski bir mankendir… Tom ona tutulmuştur ve o dönemde açmış olduğu restaurantlar yüzünden de popülerdir. Soyu öyle köklü, zengin ve unvanı olan bir aile mensubu değildir. Ona rağmen beni satın almazsın diyen manken kadın ile evlenir. Kyra ilişkisi ortaya çıkar çıkmaz evi aniden tek eder… Tom’un kendisi ve eşi ile baş başa kalır. Üç yıl içinde de eşini kaybeder. Eşi için şehir dışında ev alır ve ona en güzel günlerini yaşaması için elinden geleni yapar ama artık ne eski güzellik vardır ne de aşk… Kırmızı güller gönderir evine ama aşksız kırmızı gülün de anlamı yoktur… Eşini kaybeden Tom, yıllar sonra Kyra’nın evine gelir ve o geçmiş salonda yüzleşilmesidir.

Kyra, evden kaçmış ve yeni yaşam kurmuştur. Babası ölmüştür ve tüm zenginliği artık yoktur. O yeni bir zenginlik yaratmıştır hayatında. Londra dış mahallerinde yaşamakta ve orada toplum dışına düşmüş gençler ile çalışmaktadır… Kısaca çürümüş toplumun kokmaya yüz tutmuş sorunlarına elini atmış ve orada her türlü zorluğa karşın çalışmakta ve o gençleri topluma kazandırmaya uğraşmaktadır. Aristokrat bir geçmişten yoksulluğun içinde yaratmış olduğu zenginlik içindedir… Odası o zenginliğin bir yansımasıdır sanki sefalet içinde zengin bir yaşam!

Esra Bezen Bilgin’in Kyra’sı naif, kırılgan aynı zamanda ilkeleri var olan biri. O kadar ilkelerine bağlıdır ki, Tom’a sevgisi açığa çıkınca hiç kimseye haber vermeden evden gidecek ve iş yerini terk edecek kadar onurludur. Rahat bir yaşamı ret etmiştir, aşkın saflığına ve kutsallığına inanıyordur belki ama Tom onun gözünde sevgili olması yanında babası konumundadır. O babasına karşı tutkusu Tom’da aşka dönüşmüştür… Zaman zaman içindeki öfkeyi dışarıya kusmaktan da çekinmiyor, zaman zaman göz yaşlarını içine akıtma yerine dışarıya akıtmaktan da çekinmiyor. Zayıflık olarak görmüyor göz yaşlarını, samimi ve temiz duygunun ifadesidir.  Haluk Bilginer’de Kyra’nın duygusal geçişine Tom olarak giyinmiş olduğu rolü gereği göz yaşlarını tutmaması gereken yerde göz yaşını akıtırken, alaycı, yukarıdan, küçümseyen ve de kıskanç tarafını üstü kapalı, gerektiğinde açık olarak göstermektedir… Esra Bezen Bilgin’in atışlarını ustaca karşılayarak sahneyi daha da yükseltiyor. Açılış ve kapanış sahnelerinde Esra Bezen Bilgin’e eşlik eden Kürşat Demir de keyifli bir performans ortaya koydu. Özellikle ilk sahnede göstermiş olduğu performans ve babası ile  kavgasını, okulu terk etmiş olmasını ve babasının eski sevgilisi ile yüzleşmesi sahnelerinde muhteşemdi…

Dekor oyunun atmosferini yaratmaktadır ve önemini bu oyunda bir kere daha ortaya çıktı, yerleşik sahnede oyun oynamak ve oyunu sahnelemek çok önemli olduğunu bir daha gördüm. Seyirci ve oyuncuyu da öykünün içine alan ve yönlendiren konumundadır. Penceren yansıyan kar yağması, kardan yolların kapanması sahnesinde dekorun ve eşyaların yerleşimi bir kere daha önemini anlıyoruz. Elbette dekora eşlik eden ışık… Muhteşem uyum içindeydi hepsi… Abartıya kaçmadan gerekli alanın ışıklandırılması ile oyuncuyu yönlendirirken seyirciye de buraya odaklan demektedir… Trajedini ve dramın akışı seyircide kahkaha dönüşürken ışığın taşıyıcılığını bir kere daha gördüm…

Tiyatro bir bütündür demiştik, işte o bütünü sahneye taşıyan da yönetmendir. Oyuncuları, dekoru, ışığı ve de müziği yönlendiren ve bir sahnede buluşturandır. Oyunun başarısı yönetmenindir ama o başarı hepsinin emeği ile olmaktadır. Emeği geçen kapıda bilet satandan, yer gösterene kadar, oyuncusundan, teknik sorunları ortadan kaldıranlara kadar kimin emeği geçmişse hepsine teşekkür ediyorum, muhteşem bir oyuna beni dahil edip ağırladıkları için… Onlar sayesinde yeniden bir kere daha işte tiyatro bu deme fırsatını yakaladım...

“Sen ki, şu anda haklı olarak içinde yaşadığın ortamda olup bitenleri çözümlemek ve yargılamak peşindesin, hiç kendine o pencerelerden bakabildin mi? Kendinle hesaplaşmalarında dürüst olabildin mi?” 
Sorunun ucu açık, benim de yazımın sonunda elbette bu soruya yanıt verecek konumda değilim ama yine de fısıldamadan edemedim, evet kendime karşı dürüstüm, en azından kendime dair yaratılan gerçeği ben yarattım!


İsmail Cem Özkan


Pencere
Orijinal Adı: Skylight
Yazan: David Hare
Çeviren: Haluk Bilginer
Yöneten: Birkan Uz
Sahne Tasarımı: Gamze Kuş
Müzik: Çağrı Beklen
Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan
Afiş Tasarımı: Ethem Onur Bilgiç
Oynayanlar
Kyra: Esra Bezen Bilgin
Tom: Haluk Bilginer
Edward: Kürşat Demir
Yönetmen Asistanı: Melih Pamukçu
Yönetmen Asistanı: Aynur Güçlü
Sahne Tasarımı Asistanı: Efe Soykaraman
Oyun Fotoğrafları: Emre Mollaoğlu
Oyun Fotoğrafları: Ali Karatuna
Oyun Fotoğrafları: Banu Kaplancalı


11 Şubat 2019 Pazartesi

Konuşulmayan geçmişimiz!


Konuşulmayan geçmişimiz!

Koçgiri olmasaydı Dersim olmayacaktı, arada İzmir belki hiç yanmayacaktı...

Yeni cumhuriyet aslında yeni olmadığını Ankara’da açtığı meclis ilan ediyordu, çünkü eski meclisi yeni yerine taşımıştı. İstanbul'da ki son meclis kaldığı yerden Ankara’da devam ediyordu.

Peki bu ne anlama geliyordu?

Çünkü devam ediyordu, Osmanlı hanedanından yetkileri alan Birinci Meşrutiyet'i sembolize ediyordu. O gün yetki, yürütme hanedan yani Osmanlı ailesinden alınmış halka verilmiştir. O gün ülkemizde bağımsızlık bayramı olarak kutlanıyordu ve meclis (Meclis-i Mebusan) bağımsızlığımızın sembolüydü.

Batının verdiği ismi benimsedik yeni cumhuriyete.

Osmanlı ismi siliniyor ve yerine batının bize yıllardır dediği ismi benimsiyorduk. Türkiye ismi batının vermiş olduğu isimdi, bize kalsa belki Yeni Türkistan ismini kullanırdık, belki başka bir şey ama batı bize ne demişse biz onu kabul ettik ve resmileştirdik, çünkü Osmanlı hanedanı henüz ortadan kalmadığı halde Türkiye ismi batıda resmi yazışmaların birçoğunda kullanır olmuştur.

Resmi yazışmalarda Osmanlı ama sözlü sohbetlerde Türkiye...

Yeni devlet homojen toplumu savunuyordu, ulus devleti kuruyordu.

Ötekilerin ayrıştığı ama azınlık kavramı içinde kalanların yaşadığı bir homojen devlet!

Azınlık ve çoğunluk kavramını batı bize dikte etmişti, biz de kabul ettik.

Batı bize demişti ki; ötekilerinizi yok edebilirsiniz, ulus devletinin hakkı ama biz azınlık olarak gördüğümüzü koruyun! İşte bu bakış açısı içinde bizim ötekilerimiz Koçgiri'de ayaklanmadan sonra bastırılmış, Koçgiri halkı ateşler içinde bırakılarak ya göçe zorlanmış ya da öldürülmüştür...

Bir katliam, dersim katliamının ya da soykırımının ayak izi olacaktı. Öteki olan Kürt, Alevi, Süryani kısaca batının azınlık gördükleri dışında kalanların hepsi yeni devlet anlayışı içinde tehlikeli görülüyor ve onlar devlet terörü tehlikesi altındaydı...

Devletin varlığı ve devamlılığı için potansiyel olanların yeni devlet düzenine uyum sağlaması ve içinde erimesi gerekiyordu. O katı bakış açısı içinde öteki görülenlerin üzerinde baskı artmış ve yer yer küçük, orta ölçekli ayaklanmaların da nedeni olmuştu. Batı bize önerdiğini saklamadan ve bağıra bağıra ilan etmişti ve o ilanı sadece devlet okumuyordu, öteki olanlarda okumuş ve duymuştu. Gelmekte olanın karşısında geçmişte Balkanlarda olduğu gibi bağımsızlık ateşi yakılmalıydı. Yakıldı da, ağrı dağının zirvesinde. Doğu sınırımızı değiştiren bir ayaklanmada, toprak işgal edilmeden satın alınarak isyanın ateşi söndürülmüştür. Her isyan başka isyanın da ateşini yakacaktı, çünkü homojen devlet anlayışı isyan için zaten zemin hazırlıyordu. Ulus devleti kendi Sibiryasını yaratmıştır, sürgün diyarı. Sürgün diyarına medeniyetin batıya uzanan ellerinin kesilmesi anlamına geliyordu. Atının kürek mahkumlarına uyguladığı yöntem biz sürgün diyarlarımıza da uyguladık. Her sürgün yerinde olduğu gibi otorite sadece dipçik ile olacaktır, dipçik olan yerde isyan kaçınılmazdır, çünkü ekmekten, özgürlükten ve her türlü teknolojik gelişmeden yoksun bırakılanların eline silahı vermektir ve devlet kendi Sibiryasında buna olanak sundu. Batıda gelişmesi muhtemel her türlü özgürlük, daha fazla açıklık, daha fazla demokrasi istemi bu oluşturulan Sibirya’da ki uygulamalar ve ayaklanmalar bahane edilerek batı yeniden oluşturulmuştur. Kürdün ezilmesi homojen devletin batıda yerleşmesi için kullanılan bir araca döndürülmüştü. Dersim soykırımı/katliamı olarak kabul edilen uygulama, önce öldür, sonra sürgün dönemin tüm medyasında başlığa çekilerek, gerçek olmayan öyküler varmış gibi yazdırılarak halk içinde bir korku yayılmıştır. Bölgesine gelen sürgün Dersimliler, onlar Alevi ve Kürt olmaları yüzünden batı toplumu içine kaynaşmaları engellenmiştir. Sürgündekilerin evlere dönüş izni artık yeteri kadar batıdakiler korktuğuna inanıldığı zaman kaldırılmış ve geri dönüşler yaşanmıştır ama geri dönenlerin hakları bugüne kadar tam verilmemiştir, sürgünden dönenlerin hala arazi sorunu varlığı koruyordu… Dersim olayında bir ilk yaşanmış, ilk defa sürgünler batıya yapılmıştır, bugün bile sürgünler hala doğuya yapılır…

Homojen devlet için devletin hakimi olan parti devamlılık sağlamış, sadece lider kadrosunda bazı isimler değiştirilmiştir, çünkü yeni devlet eskisinin devamıydı, bütün borçlar da o yüzden yeni devlet üstlenmişti. Kadro hareketiydi ve kadrolar ancak devlet içinde yetişmiş bir ideolojinin etrafında ki insanlardan oluşuyordu. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş savaş sırasında ve sonrasında anlaşmalar ile batı tarafından bize sunulan bir ortamdı. Batı istediği ortamı yaratmıştı, bırakacağı alanı, yeni devletin hakimiyet alanını masa başında belirlemişti.

Her şey masa başında planlandığı gibi olmaz, toplumların gelişimi tek bir merkezin çıkarı üzerine oturmaz. Yeni bir devlet kuruluyordu ve o devlet savaşı kazanan devletin çıkarları ile örtüşmesi gerekliydi. Stratejik kavramı bu devletin üzerine çıkarlar ile oluşturulmuş bir kavramdır. Stratejik önem kim için önemliydi? Elbette o dönem sermayenin yayılma ihtiyacı karşılayacak bir kavram içinde yer alıyordu.

Ülkemizin kuzeyinde savaşı kaybeden Almanya'nın çıkarına uygun yeni bir devlet doğmuştu ama ideolojisi batının en çok korktuğu işçi sınıfı iktidarına dayanıyordu. Belirsizlik hakimdi, kuzeyde kurulan devletin güneye açılması önlenmeliydi, çünkü güney o dönem ve bugün dahi geçerliliğini koruyan enerji yatağıydı. Türkiye işte bu çıkar çatışması sonucunda kuzeyde kurulan yeni devlet ve güç ile emperyalist kapitalist devletlerin çıkar çatışmasının ortasında kuruluyordu. Çıkar çatışması yeni devletin hakimlerinin önüne Fırsatlar yarattı ve o fırsatlar yeni ulus devleti adına değerlendirildi. Şansları vardı, her birinin tecrübesi vardı. Her bir yetişmiş kadro bu fırsatı Türk ulusu adına değerlendirdi ve bu geçiş bölgesinde bağımsız bir devlet kurdu ama bağımsızlığı çok kısa sürdü, çünkü kuzey ülkesine karşı tutumunu İzmir’de toplanan iktisat kongresinde ilan ederek yeni ulus devletinin nerede duracağı ilan edilmiş oldu. 

Gerek görülürse komünist partiyi biz kurarız!

Kuzeyden gelen yardımları ve teknoloji transferini sekteye uğratmamak adına gerek görülen her adım atılırken, gerçekten sosyalizm mücadelesi yapanların öldürüldüğü bir süreç yaşadık. Bir yandan yasaklanan ama öte yandan resmi olarak adlarının kullanılmasına izin verilen bir süreç. Bu süreçte bir çok insan hayatını kaybedecektir. Ve ülkemizin sol muhalefet çizgisi bu çatışmanın ortasında kuruldu. Muhalefet kuruluşundan itibaren yer altına iteklenmiş, öteki görülenler ise ülkenin Sibiryası olarak kabul edilen yerde unutulmaya bırakılmıştır, bir daha ki ayaklanmaya kadar.

Kurucu babalar, gerek gördüklerinde ötekileri kucaklamışlar, en güzel yerde ağırlamışlar, fotoğraf çektirmişler ama zamanı gelince üç ayak üstüne asılan ipte de asmayı ihmal etmemişler. Aleviler, Kürtler ve diğer ötekiler yeni devletin içinde erimesi gereken ‘çıban başları’ydı ve çıban başlarına zaman zaman ‘neşter’ vuruldu ve ‘irin’ akıtılarak güya “sağlıklı toplum” yaratıldı. O kadar sağlıklı toplum yaratıldı ki, tüm tarih uydurma ve yaratılan yeni gerçekler üzerine oturdu. Yeni devletin tarihi geçmişe ihtiyacı vardı ve o geçmiş bayramlar ve kutlamalar ile yaratılarak tüm topluma inandırıldı.

Eğitim bu yeni devletin silahsız ama en önemli savunma arcı oldu. Eğitimden geçen bireyler yaratılan gerçekler üzerinden geleceklerini ve geçmişlerini yorumlamaya çalıştılar. Bireylerin ve toplumun elinden bilgi alındı ve verilen bilgiler ile karşılaştırmasız ve tek doğrunun hakim olduğu bir yeni toplum düzeni kuruldu. Karşılaştırmalı tarih öğrenmeyelim diye, başka dil eğitimi veriliyormuş gibi yapılıp bireylerin dil öğrenme becerilerini geniş toplum üzerinde imkansız hale getirdiler. Ölü dil eğitimi sayesinde dil öğrenmiş gibi yapılan bir kesim oluştu, elbette özel kolejlerde eğitim görenler devlet için yetiştirildikleri için onlara dil eğitimi verilmiş ve yurt dışında ülkemizi layığı ile temsil etmişlerdir. O küçük azınlık içinde olan gençler 68 kuşağının nüveleri olacaktı. Onlarında bilgi hazineleri çok geniş değildi, onlara verilen bilgi kadar ülkemizi yorumladılar ve teoriler ürettiler. Sol legal zeminde geniş kesimlere yayılması bu dönemde olmuştur.

Sürekli yer altında kendisine yaşam alanı arayanların rahat nefes aldığı süreç bir askeri darbe sonrasında gerçekleşiyordu.

27 Mayıs darbesi, Nato’nun ülkemize resmi olarak müdahalesidir ve bu müdahale kuzey komşumuzun bilgisi ve onayı ile yapılmıştır.  Kuzey ülkemizin çıkarları kuruluş aşamasında zaten anlaşmalar ile belirlenmiştir. Her ne kadar demir perde, soğuk savaş koşulları olsa da ülkemizde solun gelişimi ve solun kendisini ifade etmesinde müdahil olmuşlardır. Onların onayı olmadan sol adım atamaz konumdayken, 27 Mayıs sonrası oluşan atmosferde 68 rüzgarının ülkemizde farklı esmesi sayesinde kuzeyden gelen denetimin dışına çıkmış bir sol yaratıldı. O sol ezilmeliydi ve ezildi de. 12 Mart ve sonra yok elden liderler bu sürecin devamıydı.

Kontrol dışı solun kontrol altına alınması ancak 12 Eylül ile gerçekleşecekti. Panzerler altına kalan sol, dışarıya çıktıklarında projelerin parçası haline getirilerek onları pasifsize edildi. Üstelik sol bu işe gönüllü katıldı diyebiliriz. Projeler, inisiyatifler ve arayışlar solun bugün ki krizin içinde etkisiz halde durmasın kapısını açtı.

Ülkemizin kuruluşundan bugüne kadar görmezden gelinen sorunları artık halı altına süpürülecek boyuttan çıkmıştır. Ulus devleti bakış açısı iflas etmiş ve yerine liberal düşünce hakim kılınmış ama yeni devlet küresel boyutta olduğu gibi kurulamamıştır. Şu anda geçmekte olduğumuz zaman dilimi kırılma ve yeniden oluma sürecidir.

Zeminin hareket ettiği yerde ayakta durmak bile maharet işidir.

Ulus devleti artık yoktur, yerini alan liberal anlayış geçmiş ile yüzleşme adına karşılaştırmalı tarih ve 12 Eylül sürgünün yaratmış olduğu ortamda başka dillerin öğrenilmesi ve kaynakların bizim dilimize aktarılması ile bugüne kadar eğitimin dayattığı resmi tarih çökmüştür… çöküntü bir çok gerçek ile karşılaşmamızı sağladı. Sol bugün dahi geniş bölümü ulus devlet anlayışı ile olayları yorumlamaya çalışıyor ve elinde ki bilgiler ile bunu da başaramıyor, çünkü eline verilen bilgiler yaratılmış yeni bilgilerdir.

Devletin çarkından uzaklaştırılanlar devleti ancak eline geçirdiği bilgiler ile yorumlar ve değişimi için fikir üretebilir…

Solun elinden bir çok şey alınmıştır. En önemlisi değiştirme fikriyatı (devrim) ortadan kalkmış, sadece yorumlamak ile kalmıştır. Her ne kadar geçmişin nostaljik söylemlerinde devrim kelimesi geçmiş olsa da ona göre örgütsel bir güç değildir. Öncelikler ve dayanışma kavramı içinde devrim başka bir ortama kadar ertelenmiştir…

Bugünü geçmişin ideolojik kırpıntıları ile yorumlanamaz, bugün artık dün değildir. Değişim kaçınılmazdır ve değişimi uygun yeni görüşler ve örgütlenme modeli çıkarılmalıdır. Solun elinde durağan ve değişmeyen teorileri yoktur, olmazda çünkü sol değişim üzerine somut durumun somut tahlili üzerine kendisini var eder ve ona göre değişim için mücadele edecek yapıları oluşturur.

Liberalizmin yaratmış olduğu ortamın tahribatı kaçınılmazdı, hem ulus devleti çökertti hem de bugüne kadar yaratılan sol birikimin yeni zemin üzerine oluşması için ortam hazırladı.

Sol, kısa tarih ile yeniden yüzleşmelidir. Kürt sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar ve ötekiler kabul edilen tüm sorunlar üzerine yeni bilgiler ışığı altında kendisini konumlamalıdır.

Söylemiş gibi yapmak yerine söylemeli…

Dersim, Ermeni soykırımı/tehciri geçmişin kanayan yarasıdır, katliamlar faili meçhul cinayetler, devlet çıkarı için sol içinde öldürmeler ve solun devlete benzer yönleri yeniden yeniden eleştirel göz ile gözden geçirilmelidir.

Biz yıkıntılar içinde kalmış ve sıkışmış konumdayız.

Bize sunulan tüm algoritmaları elimizin tersi ile iteleyip, yeni bir sistem ve devletin oluşması için düşünce üretmekle kalmamız gereklidir…

İsmail Cem Özkan

8 Şubat 2019 Cuma

Çetin Uygur, yaşamı örnek olan biri…

Çetin Uygur, yaşamı örnek olan biri…

Çetin Uygur, hepimizin abisi. Harun Karadeniz ile birlikte 68 gençliğinin sesi olmuştur...

O sestir ama lider olma gibi hevesi yoktur, birlikte yapmaktan ve birlikte üretmekten başka düşüncesi ve hayata bakışı olmamıştır. Yeraltı Maden İş Sendikasında "Üreten Biz, Yöneten de Biz Olacağız" sloganı bu yaşam tercihinden doğmuştur.

O kişisel kurtuluşu için istemiş olsaydı bugün yazlıkları, çocuklarını Amerika’nın en pahalı okulunda okutacak kadar birikimi ve ismi şanı olmayan ama iyi mühendis olan biri olurdu. Patronuna ortak olmuş bir mühendis olurdu, çünkü çok çalışkan ve zekidir...

Hiç birini kabul etmemiş, işçiden yana tavrını koymuştur.

O madende işçiler ile birlikte toprağın altında yer almış, onların alın terine, ekmeğine ortak olmuş, onların sesi olmuştur...

O yüzden onun yazlığı, hanları, hamamları yoktur.

O insandır, emekten ve emekçiden yana...

Bugün artık vücudu eskisi gibi genç değildir, zamanın izini üzerinde taşımaktadır, doğal bir süreçtir yaşlanmak ve o da yaşlanmıştır, elinden geldiğince her eyleme gider ve birlikte üretimden bahseder.

Onu Yeraltı Maden İş Sendikasında çalışırken ziyaret eden gençlik militanları yazlığına davet ediyor, yazlık kasabada yaşadıkları huzurdan bahsediyor. O onları da kıramıyor gidiyor ziyaretlerine, onlarda ellerinden gelen özeni, hoş görüyor, hava atmadan ona sunuyor. Hayat tercihlerin bir birikimi ve onun bize bıraktığı iz değil mi?

Çetin Uygur abimdir ve o insandır...

Onun insani yönü kendisi ile barışık olduğunu geçenlerde anlattığı bir kısa öyküyü yazmadan geçemeyeceğim. Çünkü onun politik yönü, tercihleri, mücadelesi bir çok kitap içinde zaten vardır, onun insani yönü de satır alalarında yer almıştır ama bir de ben yazayım dedim.

Her yaşlılık sürecinde olduğu gibi o da doktorun kapısına gider olmuş, gerçi onu oraya götüren Et Balık Kurumunun bodrum katında etlerin asılması gereken yerde insanların asıldığı, nemli hücreler, işkencenin daha uzun sürsün diye daha kötü koşullarda yaşatıldığı yerlerin izleri de var. Çünkü o insanı seven, insana yakışan bir sistemde yaşanması gerektiğini, kapitalist sistemin çürümesine karşı direnen bir mücadele insanıdır. Mücadelesinden vazgeçirmek için yapılan her türlü baskıya karşı gelmiş birinin doktora gitmesi çok doğaldır.

Günlerden bir gün Çetin Uygur’da doktora gitmiş ve doktor demiş ki "kendine çok iyi bak, artık yaş geldi kemale"... Onun baş dönme sorunu varmış, orta kulaktan kaynaklanan sorun. Doktor doktor geziyormuş bu arada ve her doktor ilaç vermiş ama her doktor ortak noktası "kendine iyi bak!". Her doktora da "tamam" demiş. Ama yine de eşine bunu pek açıklamamış, bir gün doktor çıkışı gitmiş eve; "hanım, doktor iyi bak dedi bana" demiş... "Anladım" demiş hanımı, ertesi gün dış kapının girişine boy aynası almış ve takmış.

Dışarıdan giren ister istemez aynaya bakıyor...

Demiş Çetin abi, "nedir bu?"

Hanımı gülerek demiş ki; "kendine iyi bak diye astım onu, kendini daha iyi görürsün bu sayede, neye ihtiyacın olduğunu ne yapman gerektiğini bilirsin" demiş...

Çetin abi bunları anlatırken kıs kıs gülmeye de devam ediyordu...

O benim, bizim abimiz, o onurumuzdur, anıların bir bölümü başkaları yazdı, bir bölümü kendisi, umarım o direnç içinde ama öğretiler ile dolu hayatını kendisi kaleme alır ve insanlığa armağan eder, çünkü onun ile özdeşlemiş söz her daim kulağımda, her daim yolumu aydınlatandır. Üreten biz, yöneten de biz olacağımız dünya özlemi ile hayata daha dirençli bakıyoruz, çünkü üretenler sahip olmazsa üretim araçlarına daha çok sömürülecektir…

İsmail Cem Özkan

2 Şubat 2019 Cumartesi

Atanarak gelen başkanlık adayı…


Atanarak gelen başkanlık adayı…

Alper Taş Beyoğlu belediye başkanlığı adayı olarak atandı. Şimdi diyeceksiniz ki o kadar CHP hakkında yazı yazdın, şimdi ne yapacaksın? Elbette CHP hakkında ki düşüncem değişmediği gibi daha da katmerlendi.

Alper Taş arkadaşımdır. Elbette ona destek vermek dostluk gereğidir, ama CHP seçmeni olmayacağım, çünkü Beyoğlu’nda oturmuyorum...

Alper, oraya peki neden atandı sorusu ortada duruyor.
Kılıçdaroğlu çok kurnaz biri, ileride yapılacak kongrede kendisini savunacak mevziler yaratıyor. Ankara için sağcı, Beyoğlu için solcu aday atadım deme özgürlüğüne kavuştu.

Hem sağdan hem soldan adaylar!

Yeni CHP, dört eğilimi birleştiren ANAP, AKP gibi... Alper Taş atanması açıkça bunun ilanıdır...

CHP artık sol bir parti görme eğiliminde olanlar varsa vazgeçin, CHP liberal sağ ama sağın biraz solunda partidir...

Kafa karışıklığı yaratmaya çalışıyor Kılıçdaroğlu...

Şimdi Alper neden böyle bir oyunun içine düştü? O yapacağı sunum ile “bu oyunu sosyalistlerin lehine değiştireceğim” diyebilir ama sözün pek önemi yok, önemli olan önce kazanması...

Alper Taş, ilk söylemlerinde Beyoğlu’na gereğinden fazla atıfta bulunuyor ki, çok gereksiz bir atıf. Ülkenin vitrini artık her yer, Beyoğlu vitrin olmaktan çoktan çıktı... Şimdi Beyoğlu’nu klasik sanatın, sinemanın merkezi yapacak etkinlikler yapması, onun yanında varoşları bol olan yerde tarikatlar ve cemaatler ile iyi geçinmesi ve onların ihtiyacını bugüne kadar olduğu gibi karşılanması, onun dışında AKP tarafından öteki konumuna getirilen Aleviler ve solcuların yeniden gönlünün kazanılması... Kısaca Alper’in işi gerçekten çok zor... Çünkü Beyoğlu belediye başkanılığını belirleyen seçmen varoşlarda yaşayanlardır...

Azınlıklar bu seçimde önemli olacaktır, çünkü CHP ve AKP arasında oy oranı çok yakındır... Azınlık üyelerin yöneticileri, önder kadrosu AKP yanında yer alacaktır ama seçmeni bağımsızdır...

Alper Taş programını koyacak ve o program dahilinde hareket etmek zorunda, onun içinde iyi bir kadro hareketi kurmak ile yükümlüdür.

Sol kadro işidir, programı olandır. Olayların akışına göre dönen ve ihtiyacı giderecek reçete sunan olmaması önemlidir, sorunu kökten çözecek projeler ile ortaya çıkarsa Kılıçdaroğlu'nun oyununu bozmuş olur.

Alper Taş'ın seçilmesi Kılıçdaroğlu'nun çok korktuğu başkan adayı çıkarır bölümünü hiç etkilemez. Seçilse de seçilmese de Alper Taş Kılıçdarıoğlu’nun koltuğunda gözü olmayan biridir.

Alper Taş’ın seçimi kısa vadede Kılıçdaroğlu için avantajlı gibi gözüküyor ama gelişmeler belki CHP’eye kızgın ve küskün olan seçmeni kitlesel sol bir partinin oluşumu için zemin hazırlamış da olabilir. Umarım öyle olur...

Alper Taş, Beyoğlu’nu değiştirecek potansiyele sahiptir, atanmıştır ama atanmışlığı pozitif bir alana dönüştürebilir... Sosyalistlerin ve solun yeniden ülke sathında yeni dalganın da nedeni veya itici gücü olabilecek somut işler yapabilir... Umarım Alper bunu yapacak enerjiyi ve gücü, en önemlisi de kadroyu bulur...

Şimdi Alper Taş'ın önünde en büyük engel geçmişte birlikte çalıştığı ama parti içinde iktidar mücadelesini kaybedip başka partilere geçenlerin duygusal tavırları ve dedikodulardır ki, bu konuda ne kadar başarılı olacağını zaman gösterecek. Diyeceksiniz ki o kadro Cihangir meyhaneleri ve cafe'leri ile sınırlı ama ellerinde bulunan medya etkisi ile etkileri olan bir kesim olduğunu ve yaptıkları projeler ile iyi para kazananlar olduğu gerçeği de var. Bir çoğu belki de Beyoğlu belediyesi ve diğer belediyeler ile bağlantılı proje yürütücü konumunda olabilir...

Arkadaşımın yanındayım, Alper Taş seçilecektir umudumu koruyorum...

Şimdi, en fazla Alper Taş ve ÖDP’yi fırsatçılık ile suçlayacaklardır ama “tencere dibin kara senin benimkinden kara” konumundadır suçlayacak olan potansiyel kesim. Sol (sosyalist, devrimci), ne yazık ki elindekine güvenerek bugüne gelmedi, sürekli başkasından faydalanarak varlığını korumaya çalıştı... Bu gerçeğimiz de ne yazık ki solun güdük kalmasından ki en büyük nedenlerden biri...

Peki, Alper Taş aday olması yeni bir umut ve yeni bir kitlesel sol parti yaratması için umut olabilir mi? Sandığa gitmeyecek olan Beyoğlu’nda oturan solcuların ve AKP’nin yaptıklarına tepkili olanların birleşebileceği ortak aday olabilir mi, onu zaman gösterecek. Mart 31’ini bekleyip çıkan sonuca göre görüşümüz biçimlenecek…

AKP’nin Beyoğlu’na verdiği özel önemden dolayı bu seçim başka bir anlam kazanmış durumda… “Bu şehri garipler değiştirecek!” sloganına yeni bir şey ekleme zamanı geldi sanırım. Çevreye duyarlı, Gezi sürecinin dostluk, kardeşliğinin yaşandığı yerde yeni bir dayanışma ağı ile kardeşlik ve çok kültürlü, hoşgörülü, belediye başkanın odasının kapısının olmadığı, yaptıklarını halka açıklayabileceği projelere imza atan bir sosyalistin olması bize başka kapıların açılması içinde olanak sunabilir…

Atanarak da gelse bu olanak kongre kaygılarından dolayı sunulmuşsa da değerlendirilmelidir. Alper Taş Beyoğlu başkanlığına yeni bir soluk getirecek umudu içindeyim… Umarım orada oturanlar seçer…

İsmail Cem Özkan


31 Ocak 2019 Perşembe

Şiirdir Sennur Sezer


Şiirdir Sennur Sezer

Ölüm bir hayattır. 

Her ölüm bir hayatın gözden geçirilmesi ve yeninde yorumlanmasıdır bir anlamda. Bazen yeniden yaratılır ama yeniden yaratım süreci zaman içinde olgunlaşır. Türklerin bir atasözü vardır, “kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur.” ama Mehmet Esatoğlu şairin ölümünü şiir dizelerinden ve anılardan derlemiş ve şairi şair olarak yaşatmış. Şair ne kördür, ne de keldir. O safını ezilenden ve emekçiden yana belirlemiş usta bir şairdir... oyun içinde de o dizelerinden çıkmış, Hale Üstün ile canlı olarak aramızdadır.

Ölüm, her an olabilir, çoğu zaman ne zaman geleceğini kimse bilemez. Planlar yapılır ama planların önünü doğanın bir yasası gelir ve yok eder. 49 yıllık birliktelik sonunda Sennur Sezer dokuza beş kala yatağından düşer ve artık o şiirleri gibi ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Eşi ölüm anında başındadır, yapacağı tek şey vardır, anılarına sarılmak. Çünkü ölen hayat yoldaşıdır, bir ömrün her anını birlikte yaşanmışlığın getirmiş olduğu birikim vardır… Zaman içinde birikimlerini damıtmış eserlerine yansıtmıştır. İşçi sınıfının penceresinden bakarlar hayata, olayları ezilenlerin safından irdelerler…

Sennur, ikinci dünya savaşının bitiminde yaşadığı şehir olan Eskişehir’de yakalandığı bir hastalığın kötü ama ders dolu anısı canlandır oyunun bir bölümünde. Annesi o kadar özveridir ki, doktorun dediği her gün tavuk eti ile çorba, etini yemesini söylediği için o savaş koşullarının henüz bittiği dönemde kıtlık vardır ve o kıtlık ortamında çocuğuna tavuk bulamaz ama yapmış olduğu tuzak ile kuş eti yedirir… O anısını anlatırken gözleri dolar, annesinin kuşlar ile olan ilişkisini anlatırken neden bir fotoğraf olmadığı hayıflanır. o günden bugüne doğru bir hüzün nehri oluşur. Bugün ki olanaklar düşünüldüğünde elbette fotoğraf karesi olabilirdi ama o dönemde çoğu insanda kişisel fotoğraf makinesi yok! Hadi oldu diyelim o savaş koşulları içinde film yok! Bugünden bakınca geriye keşkeler o kadar çoktur ki. Annesi kuş avlamıştır çocuğunun iyileşmesi için ama çocuğu iyileştikten sonra sürekli kuşlara yem atmıştır, onlara özen ile bakmıştır… Zorunlu koşulların çareleri çoğu zaman vicdan kanatıyor ama o vicdan kanamasını yok edende içinde ki merhamettir…Belki oradan öğrenmiştir ezilenin, en altta yaşayan fakirin duygusunu. Belki de şiir dizelerini oluştururken annesinden feyiz almıştır. Onu işçi sınıfının yanına taşıyan yokluk yıllarında annesinin özverisidir.

Ölüm üzerine konuşulması gerekendir, acılar hafifler.

Acılar hafifletir doktoru ile konuşurken Adnan Özyalçıner. Acıların üzerindedir güzel anılar. Anılarda canlanır Sennur, kendisini anlatır. Çevresinden etkilenmesi, dergilerde çalışması, işçi sınıfı içinde gözlemler. Aklına bir dize geldiğinde otobüste de olsa kalemi, akıl defterini alır yazardı. Çalışma disiplini edinmiş çocukları olunca, sabah erkenden kalkar aldığı notlar ve şiirleri üzerinde çalışır… Çalışması evden birinin uyanması ve kendisine ihtiyaç duyması ile sonlanırmış. Özverilidir. 

Uykusundan çalar zamanını, şiire yatırır…

Oyunu Mehmet Esatoğlu yazmış, yönetmiş. Onun dilinde bir destan, bir öykü, gerçeklerle harmanlanmış zamanın içinde yolculuktur. Fahri Bozbaş oyunun can damarıdır, görünmeyenidir, her ne kadar sahnede doktor, amele ve başka roller rolü ile çıkmış olsa da, o bir işçisidir tiyatronun, emekçisidir. Hale Üstün Sennur Sezer’dir. O ona öyle bir hayat verir ki, o aramızda anıları ile değil, içimizde, seyrettiğimiz salondadır. O canlıdır. O şiir okurken Sennur sese kavuşur ve yeniden şiir okur.

Oyunun müziği oyunun akışına uygundur, geçişlerde hem ışık hem de müzik oyunun akışını kolaylaştırdığı gibi seyirciye başka bir konuya geçtiğini de fısıldamaktadır. Her ölüm anı başka bir yaşamın anlatımdır…

Oyunu izlediğinizde buraya yazmadığım bir çok konuyu da göreceksiniz… Her bölümü yazmadım özellikle, çünkü gidin izleyin… 

Siz de bir şairin hayatına bir tiyatro eserinden bakın…


İsmail Cem Özkan


Şiirdir Sennur Sezer
Yazan/Yöneten: Mehmet Esatoğlu
Oyuncular: Mehmet Esatoğlu, Hale Üstün, Fahri Bozbaş
Efekt Müzik: Yeliz Yılmaz
Işık: Muhittin Dumangöz
Aksesuar: Işık Sevgi
Afiş: Hamit Demir


25 Ocak 2019 Cuma

Tatlı Kaçık


Tatlı Kaçık

“Ülkede demokrasi var ama çöplüklerde demokrasi olmaz…”

Şehrin banliyösünde terk edilmiş sanayi ve yerleşim yerinde bir iki katlı çöplük ev vardır. Yanından tren hattı geçmektedir ve her hattın belirli saatlerde geçen treni vardır. Her trenin geçişi binanın sallanmasına ve zayıf olan duvarların depremde olduğu gibi sallanmasına sebep olmaktadır.

Her terk edilmiş gibi duran yerin bir yaşayanı ya da yaşananları bulunur. Bütün ömrünü bir yerde geçiren ve sürekli aynı zamanlarda aynı hareketleri yapan yaşlı bir kadın. Onun tek düze giden yaşamına bir etki olacaktır ve onun yerleşik hayata bakışını da değişimine sebep olacak olaylar zinciri bir gün çöplerden çöp toplarken kullanılmış parfüm şişleri isteyen bir kadın ile tanışması ile değişecektir.

Durağan suya taş atarsanız o durağan suyun içinde oluşan dalgaların etkisinin ne olacağını suyun içinde yaşayanlar tarafından belirsizlik içinde dalganın etkisi içinde yaşarlar…

Yaşlı kadının adı Opal’dir. Kedileri ile yaşamaktadır, aslında kediler dediğime bakmayın tek bir kedisi vardır ama her şey onun için canlıdır ve konuşulmaya değerdir. Yaşlı kedi Mr Taner adındadır ve 15 yıllık ömrünü bu çöp toplayan kadının evinde bir çöp evinde geçirmektedir.

Parfüm şişesi hayatın akışına bırakılan bir suya atılan taş gibidir. Parfüm şişesine ihtiyacı olan Gloria, Opal’in evini ziyaret etmesi ile olaylar zinciri başlar. Gloria aslında yalnız değildir. Üç kişilik bir merdiven altı üretim yapan sahte parfüm üreten bir çetenin elemanıdır. Solomon, Gloria ve Bradford bu çetenin üyesidir. Gloria ve Brad Opal’i ziyaret ederken, Sol’ün bir baskın sonucu polislere yakalandığı ve fırsatını bulur bulmaz kaçtığını bu evin kapısını bir hırsız gibi girerek öğreniriz. Çete artık evdedir ve kaçak konumuna düşmüştür. Yıkıntılar içinde bu ev sanki gizli bir korunaktır onlar için. O korunak içinde hayalleri olan parayı bulmak için yeniden işe başlamayı düşünürler. Her liberal düşüncenin temelini oluşturan en kısa yoldan en verimli şekilde ‘zengin’ olmak! Bu çete üyelerin aklına bir fikir oluşmasına sebep olur.

Zengin olmak için ev sahibi olan Opal’i öldürmek. Öldürmeden önce onu sigortalatmak ve sigorta parasından faydalanabilmeleri için şirketlerine ortak olmasını sağlamak. Bu fikir çete üyelerinin ortak düşüncesi olur. Öncelikle sigorta, sonra ölüm. İflas eden şirketlerin bugünlerde yaptıkları gibi, iş yerini sigortalatıp yakmaları. Yeni iflas yolu, zengin olmanın ve rahat yaşamanın başka kapısını aralayacaktır…

Ölüm, yaşam ve rahata yaşama hayalinde olanların çöplük evde başka bir mutluluğu bulması hikayesidir. Öykünün kurgusu basittir, komik ve trajedinin buluştuğu, korkunun ve saf düşüncenin iç içe geçtiği, diyaloglarda toplumsal göndermelerin üstünün sıkı sıkıya örtüldüğü ama bir yandan da öykünün bütününde verildiği bir tiyatro oyunu.

Oyunu izlerken oyuncuların performansında ustalık görünüyor. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü en iyi şekilde yerine getirirken seyirciye ulaşırken sanki arada bir şeyler kırılıyor gibi bir his oluştu bende... Seyirci olması gereken yerde kahkahasını atarken diğer yandan oyunun akışında bir devamlılık öyküsünde var ama sahneden seyirciye ulaşırken bir kesinti ya da sahnede olmazsa olmazın bir noktası eksik gibi his oluşuyor. Belki havanın soğuk etkisinden kaynaklanan bende ki bir duygu yoğunluğu. Keskin bir soğuk havdan salonun sıcaklığına girerken insan üzerinde bırakılan bir uyum sorunun seyrettiğim oyuna yansıması…

Perdenin üzerine yansıtılan her bölüm ve geçiş için notlar. Oyunun zaman akışını da içselleştirmemize neden oluyor. Perde kapanıyor ve açılıyor. Zaman içinde duyguların ve hislerin değişimine şahit oluyoruz. Öldürmek amaçlı kurulan bir ilişkiden insani ilişkinin doğması ve duygusal yakınlık. Bir anlamda insan olmaya geri dönüş. Devleti sembolünün bir polis memuru ve geçmiş ilişkinin başka bir boyutu ile yaşanması… Yıkıntılar içinde de dolsa devletin kolları oraya kadar uzanmakta ama bir yönden de göz yummaktadır, çünkü devlet kontrol ederken güven duygusu ile hareket etmektedir. Güven duyduğu çöp evin sahibi Opal’dir. Opal’in sözü konukların yani çete üyelerin kimliklerin araştırılmasının önünde engeldir. Onun iyi niyeti ve yıllarca devletin sadık vatandaşı olması elbette bunda etkilidir.

Dünyanı güzellik ve güzel duygular kurtaracaktır, her ne kadar yüzümüz çirkin olsa da, çirkinliği ortadan kaldıran sevgi ile yaklaşımlarımızdır…

Opal, kendisinden çirkin olan kediyi beslemektedir, çünkü onun çirkinliği kendi çirkinliğini gölgede bırakmakta ve o kendi çirkinliğini hissetmemektedir. O yüzden çöp evinde çok mutludur. Çirkinlik görecelidir, eğer çöp evden çıkıp normal yaşam içinde üstünü başını düzeltmiş olsa belki dünyanın en sevimli yaşlısı olabilir ve çevresinde sevgi çemberi olabilirdi ama onun tercihi ailesi ile bağını koruduğu evde yaşamak ve yaşantısını çöplerden sağlamaktır. Kazandığını biriktirmektedir.

Oyunun öyküsünü anlamışınızdır, mutlu son ile bitecektir. Ölüm için girişilen her yol başarısızlığa uğrayacak her girişim bir çete üyesini Opal’e daha da yakınlaştıracaktır.

Oyunun müziği geçişlerde kullanılan vurgulu sazların baskısı oyunun akışına katkısı büyük. Oyunun sahnede ışık düzeni ve ışıkların sahneyi aydınlatması öykünün akışına uygundur ve oyuncuların ustalıklarını seyirciye taşımaktadır. Müzik ve ışık dışında oyunu esası olmazsa olmazı sahne düzeni, kostüm… Bir çöp evde olması gereken Victoria tarzı eski ihtişamın kırpıntılarını taşıyan bir salon. Yıkıntılar. Eski ve çöpten toplanan eşyalar. Mutfakta asılı ve kurutulan çöpten toplanmış sallama çay… Oyuncuların ihtiyaç duyduğu hareket alanı için konumlanışları. Koltuk, masa, kapılar, merdiven, sütün. Her tren geçişinde aşağıya dökülen evin parçaları… Çatıdan akan su… İnce ince düşünülmüş ve uygulanmış sahne, ışık, kostüm, müzik… Hepsi bir bütün olarak oyunun ruhunu ortaya çıkarmakta ve oyuncular o ruhu seyirciye oyunculukları ile iletmektedir.

Bu dünyaya ait olmayacak kadar iyi bir insanın hikayesi.

Sahnenin tozuna daha önce farklı sanatçılar tarafından sahnelen bir oyunun tekrar yeni kuşaklar ile buluşması. Her zamanın oyunudur. İçinde taşınan büyük bir iyimserlik vardır. İflah olmaz bir iyimserlik en kötülerin ruhlarını bile eritir, onları yeni iyimserlik kulvarına sokabilir. Dünyada sadece öykülerde olan bir konudur ama neden olmasın hissi ve keşke hep böyle pozitif olsa hayat dediğimiz bir oyun…

Son söz perdeye düşüyor…

“Tanrı bütün iyi insanları korusun, kötüleri de?”

İsmail Cem Özkan




Tatlı Kaçık
Yazan John Patrıck
Çeviren Ahmet Levendoğlu - Hasan Levendoğlu
Yöneten Naşit Özcan
Dramaturg Hande Ören
Müzik Düzenleme Orçun Tekelioğlu
Sahne-Kostüm Tasarımı Eylül Gürcan
Işık Tasarımı Özcan Çelik
Efekt Tasarımı Metin Taşkıran
Hareket Düzeni Özge Midilli
Yardımcı Yönetmen Özge Midilli
Asistan Erkan Akkoyunlu, Seda Yılmaz, Mehtap Gündoğdu
Oyuncular: Ayşe Kökçü, Çağlar Polat, Eylül Soğukçay, İbrahim Can, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul

19 Ocak 2019 Cumartesi

Hunililer


Hunililer

Karikatür tiyatro sahnesinde ete kemiğe ve zamana bürünüp seyircisinin karşısına çıkmış. Her oyun kendi seyircisini yaratacaktır, her karikatür kahramanı kendi okurunu yarattığı gibi…

Karikatür dergileri, sosyal medyanın vazgeçilmezi olmuş bir dönem huniler. Cem Karaca’nın “beni siz delirttiniz!” sözünün yıllar sonra belki de karikatür dergisine yansıması. Mizahın güldürme tarafını alan, inceden inceye tabular ile dalga geçen bir kahramandır. Yaratılmış ama toplum içinde karşılığı olandır. Mahallerin delilerin yerini karikatür sayfasının bir yerine sıkışmış, sonra mizah dergisinin baş kahramanı olmuş bir karakter.

Yiğit Özgür mizahi eleştirilerini Emre Özbay sahneye taşıyacak senaryoyu yazmış, Ezel Akay ise sahnede ete kemiğe bürünmesine sebep olmuş. Elbette iddialı bir yapım, okuyucusunu yaratmış bir mizahi karakterin sahneye taşınması. Elbette sahneye taşınan bir erin de iddialı olmasından kaynaklı beklentiyi en üst noktada tutan bir seyirci kitlesi.

“Ben evrim geçirdim. Sen maymun kaldın.”

Oyun başlamadan fuayede oyuncular kostümleri ve canlandırdıkları karakterlerine bürünmüş halde seyircilerin arasında dolaşmakta, isteyen ile fotoğraf çektirmekte, gerek gördükleri seyirciler üzerinden ince mizahi dokunuşlar yapmaktadır. Kostümleri Şile bezinden yapılmış kıyafet üzerine huniler şapka olmuş. Büyük ayak şeklinde ki ayakkabıları ile bir yandan bizim olan bir yakınlık sunarken, öte yandan modern tiyatronun da izlerini üzerinde taşımaktadır. Kostüm, maske, makyaj… seslerin bilerek kırılarak kesik halde çıkarılması. Ağız konuşması yerine gırtlaktan konuşarak bir anlamda ben rolümü oynuyorum demektedir.

Ve zil çalar, sahnenin kapısı açılmıştır, seyirci salona doğru sıraya girip biletini göstererek girmektedir. Önceden hazırlanmış seyirci içeriye girdiğinde sahne düzeni ve sahne içinde yatan, oturan hunileri görür… Oyunun başlamasına beş dakika vardır ve seyirci koltuklarına doğru adım atarken bazı oyuncular ile seyirciler arasında komik diyaloglar olur. Bazı seyirciler oyunculara laf atarken, bazı oyuncular da seyirci ile samimi diyalog içindedir. Salon biletli seyircisini içeri aldıktan sonra ışıklar kararmaya başlamadan bir oyuncu oyunun ilk şarkısını söylemeye başlar. Artık oyun başlamak için ilk adım atılmıştır, salon içinde oyuncular da sahneye çıktıktan sonra seyirci ile girişilen ilk diyaloglar ve seyirciyi oyunun içine davet eden diyaloglar ile kendilerini kısaca tanıtırlar… Oyunun akışının ilk işareti bu şekilde verilir. Kısa diyaloglar ve kısa oyunlar ile oyun örgüsü yani kurgusu yapılmıştır. Müzik gerek görüldüğünde oyuna nefes almak için bir ara olurken aynı şekilde içinde mizahi unsurunu da taşıyacaktır. Diyaloglar müzik içindedir, kelime oyunu içinde seyircinin gülümsemesi istenmektedir…

Sahne düzeni oyun akışı için hareketli planlanmıştır, dönen ve hareket halinde küçük platformlar maske içinde her karakter canlandırılırken, bölümler arası geçiş dönen duvar içindedir. Zaman kum saati ile ölçülmez ama zaman dönen dolabın ritmi içindedir…

Maskeler Commedia Dellarte’den alınmış gibidir, iyi ki de alınmış. Karikatürün insan yüzüne uydurulması. Muhteşem başarılı buldum. Her karakter maske içinde tam bir karikatür çizgi haline dönüşürken vücudu insandır. Sesler maskeler altında kırılmış ses yerine doğal ses tercih edilmiş… Bana göre iyi ki de öyle yapılmış… Ama müzik girince işin içine konuşma müzik altında ezilmekte ve seyirciye diyalog anlaşılır şekilde ulaşmasını engellemektedir. O engellenen diyaloğu anlamak için kendimi açıkça zorladım, acaba burada ne anlatılıyor ve kaçırdığım bir kelime oyunu var mı?

İlk bölümde konuşma metinlerini kaçırdığım çok oldu, skeçler ve küçük diyaloglar oyunun genel akışını seyirciye iletirken geçişlerde kullanılan müziğin yüksekliği beni oyunun içine dahil olmamı ve oradan kendimce çıkaracağım sonuçlardan uzak tuttu. Kelime oyunu çizgi karakterin genel yapısı içinde vardır ama oyun içinde bu karakterin tipik özelliğini yüksek ses içinde duymakta zorlandım, elbette bunda oyunun henüz sahneye ısınmadığı ve sahnenin de sıcaklığının tam kontrollü bir şekilde seyirciye ulaşmadığı gerçeğidir diye içimden geçirdim, çünkü izlediğim oyun henüz üçüncü kere sahneleniyormuş… İlerde dediğim aksilikler ortadan kalkacak ve kendi seyircisini yakalayan bir oyun olacaktır diye düşünüyorum…

Sahne düzeni, ışık başarılı buldum. Özgün müzikleri gerçekten başarılı bulmama rağmen geçişlerde sesin yüksek olması yüzünden diyaloglardan uzak kaldım… kostüm ve maskeler oyunun ruhunu yakaladığını düşünüyorum. Her bir oyuncu kendilerine verilen rolü içselleştirmişler ama abartı boyutunda ki ses değiştirmeleri zaman zaman anlaşılır olmaktan çıkmış…

Karikatür ete kemiğe bürünmüş, mizahın gülmece boyutunu öne çıkarmış şekildedir. İnce eleştiriler günlük hayata yönelik olmaktan daha çok genel eleştireler ve gülmece dozu daha yüksek tutulmuş… beklentiyi yüksek kılan günlük olaylara yönelik ince göndermeler ama genelde otosansürün içinde kalmış gibi geldi bana… Onu da doğal görüyorum, çünkü ticari bir olayın parayı verene karşı sorumluluğu diyelim ve öylesine inceden geçelim. Mizah tanımı gereği eleştiridir ama eleştirinin nereye doğru yapılacağını sanatçı ve sahneye koyanların tercihidir. Politik mizah yerini yıllar öncesinden dergi kapakları dışında iç sayfalarda balon ve sadece güldürme hedefli olanlara bırakmıştır… Ona rağmen davalar açılmıştır mizahçılara… Cem Yılmaz tercihli mizahın başka boyutu ile ama özgün içeriği ile Yiğit Özgür çalışması Ezel Akay tercihi ile sahnede hayat bulmuş… Beklentilerinizi biraz düşürerek salona girip izlerseniz mutlaka eğleneceğiniz bir oyun olduğunu göreceksiniz…

İsmail Cem Özkan

Yiğit Özgür’ün Hunililier
Yönetmen: Ezel Akay
Yazan: Emre Özbay
Sahne/Kostüm Tasarım: Naz Erayda
Müzik: Serdar Ateşer
Işık Tasarım: Cem Yılmazer
Oyuncular: Bahar Kaplan, Bertan Dirikolu, Emre Kıvılcım, Güliz Gündüz, Hakan Eke, Hasan Eflatun Akay, Kerime Obenik, Merve Polat, Reşit Berker Enhoş ve Tufan Afşar



13 Ocak 2019 Pazar

Kimliksiz muhalefet!


Kimliksiz muhalefet!

12 Eylül geliş süreci ve amacı çok net olarak çizilmiş bir projeydi. O proje başarılı bir şekilde seçilmiş figüranlar ile hayata geçirildi ve başarıldı.

12 Eylül başta siyasi kimliği yok etti, küresel politika olarak karşımıza çıkan “sınıfları ortadan kaldırma” adına uygulanan liberal ekonomiden çok beslendi. Onun doğal sonucu olarak “dört eğilimi bir parti bayrağı altında buluşturan” iktidarlar dönemi başladı. 24 Ocak kararları alarak ülkemizin kırıma noktasında önemli bir emeği olan Turgut Özal, geçmiş ile tüm bağın koparıp, sermayenin ilk gömlek değiştiren siyasetçisi unvanını alacaktı. Sivilleri temsil ediyordu ama askeri rejimin de gelme gerekçesi olacaktı. O muhafazakar kesimin politikası gibi sunulan ama liberal politikayı hayta geçiren bir siyasetçi olarak 12 Eylül rejimin kendisine açtığı kapılardan rahatlıkla geçecek ve ilk siyasi diyalog ya da kimliksiz muhalefetin de yaratıcı olacaktır. İlk büyük başarısı siyasetçilerin katıldığı tartışma programında köprülerin satılması konusunda muhalefet lideri “solcu” Halkçı Parti başkanı Calp ile girdiği inatlaşma. Aslında orada yapılan iş gelecek yıllarda politikacıların genel bir duruşu ve şablonu olacaktı. İlk algoritmalar amatörlük ve mizahı içinde taşıyacak şekilde yerleşti ve başarı kazanınca yöntem diğer politikacılar da karşısında kimliksizleştirilmiş muhalefete karşı uygulayacaktı. Her şeyi bile “muhalefet”in olduğu yerde algoritma sırasına bakarak istediğin sonuca ulaşabiliyorsunuz!

12 Eylül sonrası muhalefetin elinden kimliği alındı, işçi sınıfının örgütlü bir yapısı kitlesel boyuta ulaşmayacak şekilde ilişkiler parçalanmış, “kendisini kurtarma” telaşı içinde olan geçmişin liderleri önce kendileri ve yakınları için projeler üretirken sınıf artık yeni küresel dünya düzeni içinde kimliğini kaybetmiş gibi bir izlenim oluşmasına katkı sundular. Sınıfsız toplumda düşman ortadan kalktığında liberalizm sorunsuz bir şekilde ulus devlet ile mücadelesine girişebilirdi ve girişti de. Ulus devletin kazanımlarını tek tek elinden alırken, var olan tüm sosyal haklarda ortadan kalktı ya da altı boşaltıldı. Devlet küçülürken küçülen devlet olduğunu kabul ettik ama küçülen bizim kazanımlarımızdı aslında. Küçülen ilişkilerimizdi. Küçülen örgütlü muhalefetti.

Yeni bir ülke yaratılıyordu, liberalizm geçmiş ile yüzleşme adı altında o güne kadar hasır altı edilmiş sorunlara dokunulacağı, karşılaştırmalı tarih ile geçmişin yeninden yorumlanacağı konusunda iyimser bir hava yaratıldı. Askeri vesayetten kurtulma adı altına o güne kadar gelen sözde de olsa göreceli olan kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılıyordu. Elbette bunu iktidar tek başına yapamayacaktı, yapmadı da kendi muhalefetini yaratarak muhalefetin söylemleri iktidarın daha fazla propaganda yapmasına ihtiyaç olmadan en verimli şekilde sonlandırılmıştır. Muhalefet sağı yok etmek için sağ adayları ve sağ liderleri seçmenin önüne getirerek solun hiçbir zaman iktidar aday olmayacağını kabul etmiştir… Muhalefet hadım edilmiş konumdadır, iktidarın eline ve sözüne bakarak muhalefet yapmayı seçmiş ve ona göre söylem geliştirmektedir. Turgut Özal ile Necdet Calp’in “sattırırım” “sattırmam” diyalogları özneler ve içerikler değişmiş olsa da devam etmektedir ve iktidar her seferinde karlı çıkmaktadır… İktidarın sürekli kazandığı bir diyalog gölge oyunu Karagöz ve Hacivat diyalogları ile paralellik göstermektedir.

Uzun yıllardır aynı algoritmalar ile aynı sonuç elde eden iktidar yeni seçim yarışına yine bildik söylemler ve toplumun içinde yeni cepheler oluşmasına olanak sunan hareketler ile girmektedir. Bir eli ile barış güvercini bir kesime ulaştırırken, diğer ile yeni operasyonlara göz kırmaktadır. Diğer yandan muhalefetin vereceği tepki önceden belli olan bazı duyarlı alanlara sert söylemler yaparak, muhalefeti ve gündemi değiştirerek sanki ülkede çok şey oluyormuş ya da olmuyormuş gibi hava yaratarak gerçekte olmakta olanın üzerini başarılı bir şekilde örtmektedir. Bilgi eksikliği içinde olan muhalefetin ise elinde olmayan bilgiler ile sanki varmış gibi kabul ederek çıkardığı sonuçlar elbette yanlış sonuçlara götürecektir ve kaçınılmaz olan da sürekli yaşanmaktadır.

Peki, var olan bu oyun bozulamaz mı? Elbette bozulur, çünkü iktidarın oyunu bozmak istiyorsanız onun yarattığı muhalefeti ortadan kaldırmak ile mümkündür. Çünkü iktidarı güçlü tutan muhalefettin iktidarın istediklerin sürekli yapıyor olmasındadır…

Muhalefetin eleştirisiz durumu ve sürekli sağ adaylar ile seçmenin karşısına çıkan ana muhalefet partisi, toplumu bir arada tutuma yerine kendisine verilen küçük alanlarda sorunsuz ve kendi iktidarı içinde yaşamaktadır. Kendi iktidarı içinde tıpkı iktidar partisi gibi hareket etmekte ve içinde gelişme olasılığı olan muhalefetin yaşam alanı bile sunmaktadır… İktidarın ve muhalefetin elinde tuttuğu belediyelerde ki ortak özellikler o kadar fazla ki, farklı olanları saymak daha kolaydır, aralarında ki tek fark başkanlarının farklı olmasıdır, onun dışında bir birinin aynısı gibidir. Her ikisi de işçi sınıfının örgütlü günce karşı duyarlıdır ve gerek duyduklarında haklarını arayan işçinin üzerine biber gazı, istediklerinde kapı önüne koyarak açlık ile terbiye etmek istemeleridir.

Algoritma içeriği, sırası değiştirilecek bir yeni muhalefet partisine ihtiyaç vardır, aksi halde her seçim ve referandum döneminde aynı sonuçları alacağımız Hacivat Karagöz diyalogları ile oyalanmaya devam etmeye devam edeceğiz. Kimliksizleştirilmiş muhalefet yerine kimliği olan, duruşunu ve ilkesini ortaya koyan bir kitlesel muhalefet hareket gelişirse iktidar ve onun lideri bu kadar rahat gündem değiştiremeyecektir…

İsmail Cem Özkan


15 Aralık 2018 Cumartesi

1984 Büyük Gözaltı


1984 Büyük Gözaltı

Totaliter ve baskıcı bir iktidarın kontrolünde olan Okyanusya toplumu anlatılır. Toplum parti ve onun lideri Büyük Birader’in diktatörlüğünde sınıflara ayrılmıştır. Hiyerarşik sınıflamada ortalarda yer alan bir memur, oyunun başkahramanıdır. Doğruluk Bakanlığında çalışan dış parti üyesi Winston Smith’in gözünden baskı altında yaşayan Okyanusya toplumu anlatılır. 

Oyun üç bölümden oluşmaktadır ve iki bölüm olarak sahneye taşınmıştır.  İlkin toplumda günlük hayat ve Winston’un yeri tasvir edilir. İkinci kısımda Julia adında bir kadınla yaşadığı cinsel ilişki ve parti yönetimine karşı çıkan düşünceleri işlenir. Son olarak da Winston’ın parti tarafından ele geçirilerek işkencelerle sisteme uygun bir vatandaş yapılması anlatılır.

“Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Bilgisizlik Kuvvettir.”

Her şeyi gören ve bilen bir devlet toplumun tüm denetimine hakimdir. Denetimini sürekli kılmak için toplumun hafızasını silmek önemlidir. günlük konuşulan dili sadeleşme adı altında rejimin ayakta kalması için düşünen değil, biat eden, itaatkar bir toplum yaratmaktır. Düşüncenin olmadığı yerde cümlelerin ve kelimelerin artık anlamı yoktur, kısa ve öz anlatıldığında toplum ne demek istendiğini anlayacak ve ona göre kendisini biçimlendirecektir. Bu amaçla oluşturulan bir büroda, çalışanlar hem İngiliz dilinde sadeleşmeye hem de geçmişte yayınlanmış haberlerde geçen kişiler içinde eğer bugün hain olarak ilan edilmişse onun geçmişinin hepten ortadan kaldırılması için çalışmaktadır. Ülkede tek yayınlanan dergi ve gazete tıpkı basım yapacak şekilde yeninden biçimlendiriliyor ve arşiv için yeniden basılıyor, elbette bu bürodan giden yeni düzenlemeye uygun olarak, bu sayede geçmiş yeniden yaratılmış oluyor.

“Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Bugünü kontrol eden geçmişi de kontrol eder.”

Sürekli tekrarlanan bir cümledir belki günümüzde de, çünkü geçmiş her rejime göre yeniden yaratılıyor ve bize inanın deniyor, bakın geçmişimiz budur, hatta demekle kalmıyorlar popüler diziler iyi anlamamız için tekrarı bol şekilde seyrettiriliyor. Yaşanmışlıklardan daha önemli olan kurgudur, senaryo yazanlar elbette geçmiş ile bire bir anlatma derdi yoktur, onlar sanat yapmaktadır… Geçmişin tahrip edilmesi yeni değildir, çünkü ulus toplum olmak için önce geçmiş yaratılırdı, destanlar yazdırılırdı. Şimdi ulus devletinin çöktüğü yerlerde iktidara gelenler güya ulus devletin altında çok eziyet çekmişler gibi feodal düzenin en bilinmezlerinden yeni bir tarih yaratarak yakın geçmiş ve bugün ile hesaplaşmaktadır…

Diktatör rejimde savaş önemlidir, ülkelerin istilaya uğrayacağı korkusu ve ülkesi için savaş toplumun bir arada olması gerekenidir. Savaş haberleri ve savaşta ki zaferler ve yenilgiler gerçekte olup olmadığını kimse bilmez, çünkü bültenlerde anlatılan gerçek olarak kabul edilir ve o gerçek üzerinden toplum içinde zafer kazanan liderlerinin konumu daha da sağlama alınır…

Savaşların dışında bir de vatan hainleri ve liderine karşı suikast düzenleyecek insanlar vardır. Onlar hakkında ekrandan halka seslendirilir ve halk tarafından yuhalandırılır… Liderler halka kendisi için zararlı ve düşman gördüklerini meydanlarda, odalarda, kahve ve iş yerlerinde yuhalatmayı severler, bu sayede toplum içinde bir düşman varlığı kabul edilir ve kimse sorgulamadan lider ne diyorsa doğru odur ve onun liderliğinin devamı için jurnalcilik yaygınlaştırılır. Muhbirlik kurumsallaşmıştır, çocukluktan itibaren devlet yani parti ve lider için muhbirlik yapmak bir vatani görevdir.

Kimin ne tepki vereceği, nerede gösteri yapacağı, yuhalayacağını da parti belirler ve partinin belirlediğini hak yapmak ile yükümlüdür. Muhalefet olanlar ise görünmez olmak için halkla birlikte yuhlar ve onlar gibi davranır, bu görünmezlik toplum içinde var olduğunu bilen lider ve onun partisi onlar gibi gözüken partiye güya muhalefetlik yapıyormuş gibi adamlarını da toplum içinde görünmesi sağlanır ki, muhalefet olanlar ve lidere karşı olanlar için karakol kurulur. O karakola düşenler sorgulanacak ve gerek olursa bu dünyada hiç yaşanmamış hale getirilir… Zaten lider dışında her birey aslında yaşamıyordur!

Winston sıradan bir memurdur ve yan tarafında çalışan iş arkadaşı bir gün yok olmuştur ve artık o yoktur, kim olduğu dahi kimse anımsamayacaktır… Onun boşalttığı yere başka biri atanır ve gelen bir kadındır. Kadın daha önce Winston’u görmüş ve izlemiştir ama parti temsilcisi ile geldiği için tanımazlıktan gelir. Winston şüphecidir. Onu izleyen biri hayırlı bir iş için izlemiyordur, gizli ajan olduğunu düşünür. Gelişen olaylar sonucunda ajan olmadığı ortaya çıkar. Gizlice buluşurlar ve bir arada olmak için prol (proletarya)’ın yaşadığı yerde bir oda kiralarlar. Julia ve Winston iktidara karşı geliştiren memur konumuna gelirler. İkisi de mutlu değildir, değişim istemekteler ve geçmişte belki insanlar daha mutlu yaşıyorlardı. Geçmişi kendileri siliyor ve yeniden yazıyorlardı ama geçmiş de görülmesi ve hissedilmesi istenmeyen var olduğu düşüncesi onun hayatını etkileyecek konuma doğu hızla sürüklüyordu. Kendilerine yakın hissettikleri partinin yetkilisi Emmanuel Goldstein’in arkadaşına açılırlar. Gizli bir görüşme yaparlar ama gizli görüşme yaptıkları kişinin kendisi işkenceyi yapan olduğunu yaşayarak öğreneceklerdir. Toplum polisidir kısaca… Kiraladıkları odada yakalanırlar.

İşkence ile doğru bildikleri unutturulur. Winston işkenceden kaçabilmek için sevdiği Julia’yı dahi suçlamaktadır. Julia da çözülmüştür. Basit bir yaşantıya sahip olan Winston öykünün sonunda partinin gerçekliğini kabul etmiştir. Eskiye dair bir şey hatırlamaz. Julia’yı gördüğünde, tam da partinin istediği gibi, Okyanusya’ya yakışır biçimde davranır. Artık birer sade vatandaştırlar.

Sade ve yıpranmış vatandaş Winston satranç oyun sırasında 2+2 = 4 diye bağırarak özgürlük istemini dillendirir. Özgürlük istemi hangi toplumda olursa olsun, hangi baskıdan geçilmiş olsa da asla yok olmayacaktır, çünkü insan olmak ve insan olarak kalabilmenin bir şartıdır.

Oyun iki bölümden oluşacak şekilde sahneye taşınmıştır. İçeriğini yukarıda elimden geldiğince ayrıntılı bir şekilde anlattım, elbette oyunda oyuncuların anlatımı çok önemlidir, çünkü sahneye aktarılan her cümle hak ettiği bir şekilde izleyiciye ulaştırmak ile yükümlüdür. Vurgu, sesin kullanımı, vücut ve mimikler cümlenin içeriğinin seyirci tarafından algılayışını da etkiler. Elbette oyuncu her vurguyu usta bir şekilde yerine getirmiş dahi olsa, sahnede ki duruşu, sahne düzeni, ışık, müzik... Kısaca tiyatroda olması gereken her bir öğenin de uyumlu bir birinin yolunu açacak ve kolaylaştıracak şekilde olmasıdır. Rutkay Aziz yönetmen olarak birikimini bu oyunda ortaya koymuş, sahnede fazladan hiçbir şey yoktur, sade, oyuncunun hareketini rahatlatan bir düzenlemeyi, dekor, ışık tasarımı içinde uyumlu çözmüş. Oyun oynanırken kumanda başında olanların yetenekleri oyunun akışına etki etmektedir. Bir küçük hata, erken giren bir ışık, müzik akışta görünmeyen ama hissedilen bir teklemeye yol açabilir. Benim izlediğim akşam bir iki küçük hatanın sadece teknik masanın başında olan ve o sahnede detaylı prova yapamamanın getirmiş olduğu durum olduğunu düşündüm. Onun dışında oyuncular sahneye düşen ışığın ve bazı sahnelerde etrafı karartılmış ışık süzmesi içinde yer alarak hareketli olmayan ama önceden planlı bir şekilde yerleştirilmiş ışığın dengesi içinde oyunları ve rollerine olması gerekeni verdiler. Her biri usta oyuncunun ustalıklarını gösterdiği bir şölene dönüşmüş. Bazı konuşmalar sırasında oturduğu yer salonun arka tarafına doğru olduğu için müzik sesi bastırmış olduğunu ve sahnede kara mizahın ince göndermelerini ne yazık ki kaçırdım…

Büyük biraderin hem gözlem yaptığı hem de mesajlarını verdiği ekran ve kurgusu bana göre çok başarılıydı. Sahneye hakim bir yerden seyirciye de seslenmektedir. Tek kanalın ve tek söylemin hakim olduğu yerde muhalif olanların duyguları ve insani tepkileri seyirciye yansımasını çevremde oturanların verdikleri tepkilerden anladığım kadarı ile amacına ulaştığını düşünüyorum…

Fırsatı olanların elbette bu oyuna gitmesini isterim, günümüze dolaylı olarak bir şeyler söylemektedir. Kitap yazarının Sovyet Rusya ve komünist parti eleştirisi olarak kaleme aldığı bu kitap, okuyana ve yorumlayana göre değişiklikler gösterdiğini söylemden edemeyeceğim. Tek partinin hakim olduğu, tek doğru ve tek geçmiş, tek gelecek ideali içinde olan toplumların kara mizah eleştirisidir…

Bu oyunun eleştirisini yazarken iki oyuncuya vurgu yapmak istedim ama cümleler çok uzadığı için biraz da okuyanı düşünerek kısaca belirterek bitireyim cümlemi. Taner Barlas ve Ekin Aksu özetini yazarken de sizinde dikkatinizi çekmiştir, o iki ismi canlandırdılar. İkisi sahnede usta olduklarını bir kere daha gösterirken, usta birinin sahnede diğer oyuncu arkadaşları ile ve seyirci ile iletişimini izlemenizi isterim, çünkü muhteşem bir performans… Elbette her oyuncu çok başarılıydı, ekip başarılı olmasaydı bu iki usta bu kadar öne çıkmazdı… Emeği geçenlere teşekkür ederim…

Son cümlenin notu olarak okuyun, beni oraya davet eden BKZ iletişim çalışanlarına ayrıca teşekkür ederim…


İsmail Cem Özkan







1984 Büyük Gözaltı
Yazan: George Orwell
Uyarlayanlar: Robert Owens, Wilton E. Hall, William A.Miles
Çeviri: Artun Özsemerciyan, Celal Üster
Kurgu: Taner Barlas
Yönetmen: Rutkay Aziz
Dekor ve Kostüm Tasarım: Metin Deniz
Müzik: Cahit Berkay
Reji Asistanı: Andaç Sayın
Işık Tasarım: Mahmut Özdemir
Oyuncular: Rutkay Aziz
Taner Barlas
Ekin Aksu
Özcan Alpar
Levent Yılmaz
Aytaç Öztuna
Hüseyin Uçurtma
Hüseyin Demir
Projeksiyon Oyuncuları
Ali Gül
Gülşah Kıray Barlas
Ezgi Erdilek
Aykut İşpir
Bekir Akbaş
Özgür Can Akbaş

14 Aralık 2018 Cuma

İnsan tanrıyı yarattı, tanrı insanı…


İnsan tanrıyı yarattı, tanrı insanı…

Mitolojik bir öykü değildir tanrı ile insan ilişkisi, hala yaşadığımız ve bizi etkileyen bir kavramdır tanrı. Tanrı adına cinayetler işleniyor, onun adına aş evleri kuruluyor, onun adına mabetler inşaat ediliyor, onun adına kurbanlar kesiliyor. Tanrı kana susadığı an kan dökülüyor, çiçeğe ihtiyaç duyduğunda çiçek ama çiçekler genelde ölüm merasimlerinde taşınıyor. Çiçek bir anlamda son yolcuğunun bir sembolü oluyor…

İnsan doğa karşısında güçsüz olduğunda, her zaman onu yenmek için mücadele etmiş, mücadele ederken de ibadet etmiş, boyun eğdiremediği güce karşı. Ne zaman onu yenmiş başka bir güce yönelmiş, o güç karşısında boynunu bükmüş, çaresiz ve mazlum olduğunu haykırmış, her haykırış bir isyanın ilk işareti olmuş. İnsan neye boyun eğmişse onu yenmek için gizliden, açıktan çalışmış. Tanrı ile kavgasını sistemleştirmiş ve bilimi bulmuş, öğretilerini geliştirmiş, bilimin her adımı tanrının hakimiyet alanını daraltmış, o kadar daraltmış ki insanın, hayvanın doğumuna ve ne zaman doğacağına kadar kararı insan verir olmuş. O yüzden bugün her büyük şehirde bir doğum ve bebek konusunda uzman özel hastaneler oluşmuş, çocuğun ana rahminde DNA’sı ile oynanarak istenilen insan sipariş bile edilir olmaya başlamış, ilk adımları ve başarıları medyaya düştü bile…

Tutucu olan aileler de bu doğum yaptırma merkezlerine gidip spermlerini ve yumurtalarını bırakıp, orada yapılan işlemin sonucunu doğumhane önünde bekler olmuş. Kimse bunun anlamını sorgulamamış, çünkü çıkar her duygudan daha üstündür ve çıkarına geldiği sürece hiçbir işlem sorgulanmaz, çünkü belirleyici olana boyun eğmek gereklidir…

İnsan, kendi cinsi dışında ki tüm canlıların tanrısı oldu, istediği an kendi zevki için öldürüyor ya da dönüştürüyor... Evcilleştiriyor, evcilleştirdiklerini suni olarak doğum yaptırıyor ve kendi ihtiyacı için ihtiyacından fazla öldürüyor. Bugün evcilleştirilmiş hayvan sayısı doğada ki yabani olarak adlandırılanların oranı arasında ki uçurum çok büyük.

Evcilleştirilmiş hayvan sayısı doğada ki tüm canlılardan en az on katı daha fazla konumunda... İnsan üstelik hayvanları coğrafya, hava durumuna bakmadan her yere taşıyor ve orada insan zevki için kafeslerde sergiliyor...

İnsan tanrı oldu, tanrılar insanlara yaptığını şimdi insan her türden canlıya yapıyor...

“Ben tanrı görevinden kendimi feragat ettim ama benim cinsimden diğer insanlar ben rahat tüketeyim ve tükettiğim şeyin bir canlıdan elde ettiğini yok saymak için paketler içinde bana sunuyor…”

İhtiyaç diyerek ya da ihtiyaç haline getirilerek bize sunuluyor ve tüketiyoruz…

Tanrı insan, diğer tanrılar ile kavga ediyor, Yunan mitolojisinde tanrıların kavgasını okuduğumuz tüm destanları yaşıyoruz...

Peki, tanrıların hüküm sürdüğü tanrı olmayan insanlar, kim onlar?

İşte denek konumuna getirilmiş ülkemizin insanı, yarı tanrı konumunda kendimizi tanrı gibi sunmak için çabalıyoruz...

Büyük şirketlerin gelişmiş ülkelerde pazarlayamayacakları ve daha ucuza mal edilen ürünlerini tüketiyoruz, elde ettikleri sonuca göre yeni ürünleri ve daha ucuza elde etmek için deneklerden elde edilen sonuçlarını yapay zekalarında biriktiriyorlar… Bizler onların kobayı konumundayız, gelişmiş ülkelerde aynı marka ve biçimde tüketilen ile bizde tüketilenlerin içerikleri farklı… İlaçlarda da aynı kural geçerlidir. Algoritmalar (üretim şeması) aynı ama içerik farklı, daha insan dışı, sağlığa zararlı ne varsa daha ucuz olduğu için ülkemizde pazarlanıyor…

Dinler kendi inanç sistemine uygun insanı yarattı ve o insanlar bizi kendi homojen yapılarına uygun biçimde biçimlendirmeye kalktı. Bugün özgürce kendimizi ifade edebileceğimiz ne ortam ve ne de geliştireceğimiz coğrafya kaldı…

Her yerde hukuk maddelerinin konservatif yapısı içinde nefes alacağımız alanlar açma kavgası içindeyiz. Hukuk, var olan sistemi savunur ve korur, özgürlükler için kapılar açmaz, özgürlükler hukuka rağmen mücadele sonunda elde edilmiş haklar ile oluşur…

Yaşadığımız zaman içinde ise elde edilmiş haklarımızın teker teker ellerimizden alındığını ve buharlaştığı süreci yaşıyoruz. Yeni alanlar açmaktan daha çok, var olanı koruma telaşına düşüldüğü an, sistemin hakimleri için kolay kazanılan zaferler anlamına gelir, çünkü var olanı korursanız dahi zaten sistem bu konuda kazanılmış alanıdır…

İnsan sistemi yarattı, sistem insanı biçimlendirerek kendi ihtiyacına uygun eğitiyor… Her sistemin yaşama ömrü vardır, çünkü sömürünün olduğu yerde başkaldıracak ve yeni bir sistem kuracak güç her zaman var olacaktır… 

Bütün dünyanın kobayları birleşin, sizin üzerinizde deney yapanları ve onların ürünlerini çöpe atın! Gelişmişlik ile gelişmekte olan arasında ki uçurumu yok edin ki, sizin içinde özgürlük alanları oluşsun! Güneşin ülkesin de güneşi görmeyen insanları kobay ve köle olmaktan başka yaşamlarında olduğunu hissedin, sokağa çıkın, güneşi görün, onun ısısı altında da hayatın devam ettiğini bilin! Size sunulan ile değil, sunulmayanı isteyin! İnsan tanrı oldu ve tanrılar büyük şirketleri yönetiyorlar, onlar adına ve onların çıkarı için birbirimiz ile kavga etmeyelim! Onların sırça köşküne bir kuru kafa fırlatın gitsin, belki yerle bir olur!

İsmail Cem Özkan



4 Aralık 2018 Salı

Biz güzel çocuklardık.


Biz güzel çocuklardık.

‘Biz Güzel Çocuklardık‘ Hasan Kaplan 12 Eylül süreci içinde yaşanmışlıkları mizahı bir dil ile topladığı kitabın adıdır. Kitap her hangi bir art niyet taşınmadan, dönemin duygusu ve tepkilerini bugünden bakarken aslında acıların komik tarafını da gözler önüne serer.

Kitap; Suluova, Amasya, Vezirköprü, Yeni Çeltek düzlemindedir.  O bölgenin insanın acısıdır, yaşadıklarıdır. O bölgenin acısı diğer bölgede yaşananlardan ne fazladır ne de düşüktür, 12 Eylül sokağa çıkan panzerler panzerleri kullananlara verilen emir üstüne bir kuşak, ona bağlı olan tüm yakınlarının üzerinden geçmiştir. O dönemde yaşanan acılar, ölümler, faili meçhul cinayetler, idam ettiği gencin cesedi bile bugün bulunmamaktadır. Mezarı olmayan ama sadece tutuklama kayıtlarında veya idam fermanında ismi olan gençlerin mezarları yoktur… Kimsesiz ve çaresiz bırakılanların acısıdır 12 Eylül sabahı başlayan ve uzayan yıllar.

12 Eylül öncesi yaşananları bugün çoğu insan artık anımsamıyor ya da anımsamak istemiyor, yaşananları bir bölüm ise dokunulmaz ve idealleştirmek gayretindedir.  Geçmişe bakmak için işin boyutunu aşağılamadan ve olduğu gibi acıları ile birlikte anlatmak önemlidir. Mizah dili bir anlamda bizi geçmişe götürürken acılarımız ile yüzleşmemizi sağlayan en iyi seçilmiş araç olduğuna inanıyorum. Bugünden düne baktığımızda elimizde bir senaryo vardı ve o senaryoya uygun yaşadığımız duygusuna kapılıyoruz. Ama elimizde ne senaryo vardı ne de önceden kararlaştırılmış bir yol… 12 eylül sürecine giden bir kaos ortamı yaratmak isteyenler ve o kaos ortamında taraflar yaratılması ve saldıranlar vardı. Ulus devletine uygun olarak farklı ve öteki olarak görülenlere karşı planlı, istemli bir saldır olduğunu ve o saldırının doğal sonucu olan da bir savunmanın olduğudur. Devrimcilere düşen görev savunmaktır. Acılar ile karşı karşıya kalan, işçiler, Aleviler, Kürtlerin yanında yer alan bir savunma arayışıdır.  Bir senaryonun adsız kahramanları ve muhatabı olmuştuk. Bizler yaşadıklarımız seçme özgürlüğü bırakılan değildik, zorunlu olanı yaşadık, zorlukları yaşadık…

Karadeniz adı geçtiğinde ister istemez Fatsa ve onun seçilmiş bağımsız belediye başkanı Fikri Sönmez, yaptığı işe bakarak söylenince Terzi Fikri anıları da olmazsa olmazıdır. Onun da içinde bulunduğu cezaevi koşullarında Terzi anlatılır. Yeni Çeltek Madenci Direnişi ve Yeraltı Maden-İş ve Çetin Uygur adı geçmeden olmazdı. Olmadı da. Onların yanında yer alan, onlar ile birlikte yeni bir dünya kurma hayali olan devrimcilerin öyküsüdür bu kitap. Kitap ağırlıkla cezaevi süreci ile ilgilidir. Cezaevi öncesi Et ve Balık Kurumu için yapılmış bir binanın işkence merkezine dönüştürülmesi ve bodrum katının işkence tezgahı olarak işlev görürken hayvanların asılması gereken tellerde insanların asılıp, işkence yapıldığını görmekteyiz. Oraya kimler gelmemiş ki, solcu olarak görülen Aleviler hedef olmuş (her dönemde olduğu gibi). Onlar sadece Alevi oldukları için suçlar yüklenmiş, köyler basılmış, köyde yaşlı, kadın erkek ayrımı yapmadan düzenli aralıklar ile gidilip bu Et ve Balık Kurumunun alt katında ki tezgahtan geçmiş. Herhangi bir Alevi köyüne bir askeri tim ya da polis gelmişse bilinir ki oradan birkaç kişi o Et Balık Kurumunun “misafiri” olacaktır.  Aleviler dışında madende çalışan işçiler olmuş… Ezilenlerin yanında yer almış öğretmenler olmuş, emekçiler ile birlikte kurtulacağına inanan köylü olmuş... Kısaca muhalif olan kim varsa 12 Eylül darbecilerin hedefindeydi. Bu kitap onların hikayesidir. 

12 eylül öncesi tüm kasabalar, şehirler, köyler bile içten içe parçalanmış ve sağ ve sol arasında görünmez sınırlar oluşmuştur. 12 Eylül sabahından itibaren solcuların oturduğu mahallelerde ne kadar genç varsa, kuşkulandıkları ve potansiyel devrimci oldukları kabul edilerek onlarda tezgahların olduğu hücrelere seslerini bırakmış. Ceza almaları için devrimci gençler için yeni suçlar yaratılmış, çünkü 12 Eylül faili meçhul olayları çözmek için gelmiştir, failler yaratarak suçları ortadan kaldırıp “temiz” bir ülke yaratma iddiasındadır. Maneviyata önem vererek dinsizleri ve Alevileri Müslümanlaştırma adına işkence boyutunu yaşamın her alanına yaymıştır. 

“Her nasılsa Türkiye’de Amasya'nın Gümüşhacıköy ilçesinde doğmuş olan bu Ermeni oğlu Ermeni…” cümlesinin muhatabı olan Devrimci Garbis Altınoğlu’nun yargılanmasına dair kısa bir öyküsü de bulunmaktadır. Hukuk fakültesinden mezun olmuş bir hukukçunun yazmış olduğu iddianame de geçen bu cümle geçmişin ve kendi vatandaşına bakışın çıplak bir örneğidir.

12 Eylül korkuyu sokakta hakim kılmak için kimsesiz, sokakta yaşayanları bile cezaevine almış. Suçsuz oldukları anlaşılınca hiçbir kayıta ihtiyaç duymadan Et Balık Kurumunun bahçesinden ana yola bırakılmış. Bir kaza sonucu ölen işkence tezgahından geçmiş bir genç, kimsesizler mezarlığında yatmaktadır.

İşkence tezgahlarında direnenler, konuşanlar, işlemediği suçu kabul edenler, isim bezerliği yüzünden mahkum olanlar hepsi bizim geçmişimizdir ve o geçmişimizin trajikomik olaylar ve anılar bu kitabın içindedir. Cezaevinin kıt ve baskı altında ki koşullarda insanın insan olarak kalmasının mücadelesidir. 

12 Eylül öncesi odununu, kömürünü, gecekondusunu yapımını ve yıkmaya gelenler ile çatışan devrimcilerin iyi niyetini yaşamış, onları evinde ağırlayanlar 12 Eylül sabahından sonra onlara yüz çevirmişler ve göz göze gelmemeye özen göstermişler. Hatta tesadüfen karşılaştıklarında ise “Sizden ne çektik biz!” diyerek azarlayarak yanından uzaklaşanlar… Devrimcinin ağzının kenarında işkence izinin bırakmış olduğu acılık değil, yaşadığı bu durumun acı bir gülümsemesi kalmıştır.

Küçümsenen, aşağılanan bir vatan düşmanı olarak damgalanan gençlerin yaşadıkları günlük bir dil ile içten anlatılan öyküler toplamıdır…

Darbe ile iktidarı ele geçiren rütbeli subayların birer nutuk çekme ihtiyaçlarını giderdiği yerler olmuş cezaevleri, gözaltı merkezleri… İşkence tezgahlarında çalışan memurların egoları ve fail arama yarışları, örgütleri çözmek adına muhbir ve itirafçıların desteklendiği ama ödül olarak onlara hiçbir şey verilmediği karanlık bir süreçtir.

Sağcıların nasıl olsa solcular direnir ve haklarını alır bizde bundan yararlanırız diye baktıkları fırsatçılıkları…

Alttan alta dincilik faaliyetlerin cezaevlerinde yapılması ve solcuların işkence ve dayak yemeleri için ayarlanmış ortamlar yaratılır. İtiraz hakkı olmayan tartışmalar denilen söylevlerde devrimci gençlerin sadece dinleyici olması istenmiş, homurdanan, itiraz edenlerin yeri işkence tezgahı olmuştur…

Bütün bu olumsuzluklara rağmen hücrelerde, koğuşlarda yaşanan birlikler, ortak çözüm yolları aranması ve uzun sürede bir arada kalmanın getirmiş olduğu sorunlarda kitabın sayfaları arasındadır…

Kısaca okurken sıkılmayacağınız ama içinde bugüne dair derslerinde olduğu kitaptır. Lider olmayan, liderlik gibi iddiası olmayan her yerde emekçi, özverili, samimi olan bu gençlerin emekleri sık sık istismar edilmiş olmasına rağmen inandıkları yoldan ayrılmamışlar.

Su yayınlarından çıkmış olan bu kitabı alıp okursanız en azından 12 Eylül sonrası ve o kısa süreçte yaşayanların duyguların ile empati kuracağınız bir çok nokta bulacağınızı düşünüyorum… O günleri anlamayanların bugünü anlamlandırması gerçekten zor, çünkü kırılmanın başlangıcı 12 Eylül öncesine dayanır ama bugün ise sonuçtur…

Kırılma sürecinde o kuşak üzerinde sadece işkence tezgah izleri kalmadı, onların duyguları ve bakış açılarında ki derin ayrışmalarda kaldı.

O dönemin travmasını anlamak gereklidir.

12 Eylül darbesine doğru bir ülkenin nasıl hazırlandığı, hangi kesimleri bir birine çatıştırıldığı, ülkede birden var olan hükumeti devirmek için nasıl karaborsanın ortaya çıktığı ve devrimcilerden beklenen tepkilerin nasıl örgütlü bir güç ile karşı konulduğunu; bu kitabın içinde satırların arasında bulacaksınız…

İsmail Cem Özkan

Biz Güzel Çocuklardık
Hasan Kaplan
Su Yayınları
Mart 2018,  İstanbul


1 Aralık 2018 Cumartesi

Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)


Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”

Cerrahpaşa hastanesinde bir oda ya da bir otel odası… Son geceden geçmişe doğru bakış ya da geçmişin son güne yansıması… Olayların kurgusu şairin iç dünyasına doğru yolculuğa çıkarken yaşadıklarının iç dünyasına yansımasına şahitlik edeceğiz.

Şairin hayatını değiştiren acılardır, annesinin son nefesi onda gerçek ile hayal arasında ki ya da günümüz dili ile söylersek yarattığı gerçek ile yaşadığı gerçek arasında gel gitlerin olmasıdır… Karıştırmaktadır hayalini ve yaşadığını. İç içe geçmiştir iç dünyası ile yaşadığı dünya. O bir rüya görür annesinin öldüğü gün, kendisini telefon ile arayan biri vardır, o arayan da aslında kendisidir. Kendisini bulmak macerasıdır hayatı.

Oyun şairin hayatından kesitler bir oda içinde seyirciye verilmektedir. Dönemim tüm yazarları ve şairleri o odanın içinde sohbete katılmaktadır. Onların İstanbul tutkusu, İstanbul’da yaşamanın getirmiş olduğu zenginlik. O Paris’de de yaşasa, Madrid’te de İstanbul'u yaşamaktadır.

Onun ilk ayrılışı değildir İstanbul’dan, doğduğu ve büyüdüğü şehirlere de gitmiştir. Üstelik Osmanlı toprakları olmasına rağmen pasaport ile gidilirmiş dönemin istibdat kurları içinde… Abdülhamid’in memurları ülke içinde seyahatlere de izin verirmiş. Onun Paris macerası izinsiz bindiği bir vapur ile başlar. Paris’de şiirin nasıl yazılması gerektiğini öğrenecektir, ona kazandırdığı en büyük ödül şiir masa başında çalışılarak ve o şiirinin ahengini yakalanacağını öğrenir ve Türk şiirine ya da kendi şiirine uygular. O bir Türk’tür ve Fransız Devriminden etkilenen bir ulusalcıdır.

Paris’e vardığında Türklerin yaşadığı mahallede bulur kendisini, o dönemin Jön Türkleri ve Prens Sahabettin gibi Osmanlı toprakları dışında Abdülhamid muhalifleri ile tanışır. Orada öğrenir insanın satılan bir varlık olduğunu yeter ki alıcısı olsun. Alıcı bellidir, Abdülhamid! O muhalefetin içinde değildir ama yan tarafında durur, onun ideali Türk yurdu ve o yurdun şiirin dili Türkçedir. O yüzden geçmişe dönmek gerektiğini sürekli vurgular, nedim, yunus... Geleneksel şiirin Anadolu kültürü ile yoğrulması ve yeniden yaratılmasıdır…

On yıl sonra ülkesine döner, o artık eğitimli biridir. Ama ülke de değişmiştir. Bab-ı Ali baskını ve sonrası… Bir baskıdan kurtulduk derken başka bir baskının altında ülkenin savaşa doğru iteklenişi ve ülkenin doğusunda başlayan ‘Kurtuluş’ savaşı… Oraya ilgi duyması ve yeni kurulmakta olan ülkenin idealleri ile kendi ideallerinin paralel olması, onu ülkenin kurusu ile görüşmeye iter. Okullu ve dil bilgisi yüzünden Madrid’e gider ve orada iç savaşın başlamasına şahitlik eder ve kaçar… O silahlardan kaçmaktadır, kan gölünden… İstanbul’da bir otel odasına sığınır… Sevdiği şehirdedir ve orada tek başınadır. Hastadır. Tedavi için gittiği Paris’den dönmüştür. Günlerden bir gün hastaneye gider, Cerrahpaşa Hastanesinde, 1 Kasım 1958’de hastane odasında son nefesini verir.

Şairin hayatı yazdığı şiirlerdir. Şairin yazdığı yazılar dekor olmuştur. Yukarıdan aşağıya doğru asılmıştır yapraklar ve yerde sonbahar yaprakları. Basamakların üzerinde savrulmaya ya da çürümeye yakındır…

Şairin hayatı soluksuz ve şiirlerin, kelimelerin arasındadır. O kadar çok şeyi anlatmak istemiş ki öyküyü yazan, hiçbir ayrıntıyı atlamak istememiş. Öykü içinde öyküler vardır ve her öykü bittiğinde başka öyküye geçiş için bile nefes alma aralığı bile kalmamış. Geçişler belirsizdir. Henüz izleyici olarak ben öyküyü tam kafamda sonlandırmadan başka öykünün içinde buldum, oyunun öyküsü ve kurgusunu takip ederken yorulduğumu hissettim. Oyuncu nefes almalıdır ama seyirci de bir nefes aralığı verilmeli ki, öyküyü ve verilmek istenilen mesajı alabilsin. Sorgulamak için kısa bir nefes boşluğu gerekli diye düşündüm…

Oyuncu Okday Korunan muhteşem bir performans sergiliyor. Şiirin ruhuna mimikleri ve hareketleri ile yeni bir şeyler katmakta… Ses inişleri ve yükselmesi ve arka fonda duyulan sesler ile uyumluluk seyirciyi ister istemez sahneye odaklıyor… Görünmeyen insanlar ile konuşması ve sanki karşısında ki ile varmış gibi davranması… Telefon çalması ve onu beklemesi... Nefes aralığını bir tek orada gördüm…

"Ben evlenmedim, yalnızlığın acısını hâlâ çekiyorum." derken yarattığı sevgilisini yaşamaktadır… Yalnızlık… Ailesinin içinde yaşamış olduğu travmanın izlerinin son nefesine kadar üzerinde olması… Hüzün... Bir sonbaharın kışa dönülmesi... Yalnızlık içinde bir hastane odasında ölüm… onu bir şair arkadaşı arayacaktır, soracaktır ama sevgilisiz bir yalnızlık, onun trajedisidir… 

Bir şairin trajedisini bir oyun içinde görmek isterseniz kaçırmayın, en azından Okday Korunan sahnede nasıl bir oyun sergilediğine şahitlik edin… Kurgusu ve oyunun sahneye uyarlaması çok başarılı gördüm. Öykü var ama o kadar çok şey anlatılmak istenmiş ki, ayrıntılar sürenin uzamasına sebep olur korkusu ile sanırım nefes aralığı bırakmadan öyküden öyküye geçiş yaptık... Yaşamalısınız, çünkü tiyatro her sanat dalı ile iç içedir ve o iç içeliği burada görün. Işık, ses, dekor, kostüm, saç tarama ve makyaj… Bir bütünün uyumunu göreceksiniz…


Tiyatro yaşadığı zamana da mesaj vermelidir ama son yıllarda yaşadığımız zamandan uzakta oyunlar sergileniyor ama seyirci ister istemez bugüne dair mesajları da içine alıyor… her seyircinin duruş noktasına uygun mesajlar bulabilir…

İsmail Cem Özkan



Kendi Gök Kubbemiz (Yahya Kemal)
Yazan : Sönmez Atasoy
Yöneten : Okday Korunan
Dekor - Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarımı: İ. Önder Arık
Müzik: Timur Selçuk
Oyuncular: Okday Korunan
Yönetmen Yardımcıları: Funda Eskioğlu, Zuhal Acar
Sahne Amiri: İ. Cem Dağlı
Kondüvit: Süleyman Kaleli
Işık Kumanda: Oğuzhan Çelik
Dekor Sorumlusu: İlker Temur
Aksesuar Sorumlusu: Burçin Özdemir
Erkek Terzi: Kadir Metin
Perukacı: Ramazan Akbaş



29 Kasım 2018 Perşembe

Efsane Kadın


Efsane Kadın

Salon henüz kararmadı, tüm seyircilerin ve geç gelenlerin koltuklarına oturmasını bekliyoruz. Anons birazdan gelecek…  Bekliyorum sahneye bakıyorum. Sahnede bir koltuk, üç perde var. Büyük bir perde ortada. Yan yana konulmuş üç perde… Sahne çok sade… Bekliyoruz…

Salon karadı ve cep telefonların kapatılması uyarısı ile birlikte oyun başladı… Perdeye ışık arkadan vurdu önce, sonra büyük perdenin ortasına doğru bir ışık demedi, gazinolarda sanatçıyı takip eden bir ışık projektörden çıkmış salonun da karanlığını yok ediyordu. Dijital bir ses salonu doldurdu. Dijital ses bir tiyatroda beni oyunun dışına itekleyen ilk unsurdur, çünkü doğal ve sahneden gelen bir ses sahneye doğru dikkatimi yoğunlaştırırken dijital ses sağda solda ve salonun değişik yerlerine konumlanmış hoparlörden ses gelmektedir.  Bu seslerin arasında acaba diyorum oyuncu ‘playback’ mi yapıyor, yoksa canlı mı, çünkü sesi dinliyorum ayrım yapamıyorum… Oyuna ve oyuncuya yabancılaştıran bir unsurdur benim için…

80'li ve 90'lı yılların “Kızıl Bomba” olarak tanınan sahne ve sinema yıldızı Efsane Pars. Yıllar sonra onun hayatının bir kesitini tek kişilik bir oyun ile yeniden hayatımıza girmiş. o yıllara doğru yolculuğa çıkacağımızı düşündüm. Dönemin kırılgan sürecinde sanatçının toplumsal değişime uygun olarak psikolojik olarak değişimini, toplumsal değişimin birey üzerine yansıması, sahnelerden, sinemaya, sinemadan dibe düşüşü ve yeninden yükselişini anlatan bir dönemin anatomisi izleyeceğim ön yargısı oluştu bende, çünkü oyuna gelmeden önce oyun hakkında hiçbir şey okumamıştım, o yüzden ön yargısız oyuna adımımı atmıştım. Bir odada sevgilisinin silahı ile vurulan bir sanatçının trajedisi ve hesaplaşmasını izleme ön yargısı baştan bize verildi. Arabesk ve sinemanın gazinoya, gazinodan arabeske geçişin ve seyirciyi elinde tutmaya özen gösteren ve sanatçıyı pazarlayan menajerlerin dünyası. Maksim Gazinosu patronu ile anılır, onun elinden tutuğu sanatçılar ve star altında çıkanlar gibi... Bir çok anıyı yıllar içinde okuya okuya bir ön yargım vardı… Sahnede yaşananları izlemek isterken kendimi henüz oyunun içinde bulamadan geçmişin hesaplaşması içinde buldum. Bugün ki siyasi atmosferin yaratıldığı ve ilk adımların atıldığı bir dönemin kırılmanın yeniden yapılandığı sürecin içinde sanatçıların yaşadıkları, acıları, umutları, hayal kırıklıkları… Bir de intihar gibi bir konuda gündeme gelmiş birinin psikolojik çözümlenmesi önemlidir. Neden birine tutkundur, sadece aşk kadını veya sevgiye aç olduğu için değildir, elbette bunun başka nedenleri geçmişinde yatmaktadır… Taciz, tecavüz, öfke, hayal kırıklıkları, öykünme… Hepsinin iç içe geçmiş halinin kara mizahı…

Bir dönemin iyi analiz edilmesi gerekli ama sipariş üzerine yazıldığında, hedef bir isim üzerinden seyirci toplama olunca, seyircinin öncelikle belirlenmesi gereklidir. Kimse seslenecektir? Potansiyel seyirci ve yaş aralığı belirlendiğinde ona göre bir dil ve sahne tasarlanması gereklidir. Sahne sadece ekran ile mi olmalıydı, çünkü otel odası, yolda, sahnede, uçakta… Dağınıklık, yıkılmışlık, hayal kırıklığını en iyi vurgulayacak dekor, ışık…

Orta perdeye yansıyan görüntüler üzerine çok çalışılmış, ‘dekupe’ edilmiş dudaklar, saz sanatçıları, hareketleri üzerine uzun uzun çalışılmış olduğunu görüyoruz. Konunun akışına uygun gelen görüntüler. Örneğin uçaktan inişi ve selamlama, animasyon kullanımını çok başarılı buldum… Elbette özel tiyatroların yerleşik sahnesi olmadığından sahnenin taşınması ve gezici olması da sahnenin düzenlenmesi ve en tasarruflu taşınacaklardan oluşması önemlidir… O yüzden özel tiyatroların sahneleri en yalın ve en soyut olandan seçilmesi tesadüfi değildir… Her bir maliyet önemlidir, çünkü oyuncu ve tiyatro sahibi bütün emekçilerin alacağı parayı önceden bilmektedir, ona göre de seyirciyi oyuna çekmek ile yükümlüdür. Özel tiyatrolar özellikle popüler olmuş ve halen ekranlarda ve magazin haberlerinde görünür olan sanatçılardan oyuncu seçmeye çalışır. Bir popüler sanatçı oyunun seyircisini ve maliyetini karşılayacak ekonomik girdiyi sağladığı önceden hesaplanır ve ona göre sahneler kiralanır. Sahnelerin büyüklüğü seyirciyi çekeceği kadar olmak zorundadır, büyük salonun yarısı boş oyun oynamak o oyunun kısa sürede salonlardan uzaklaşması anlamına gelir, çünkü salonların kiraları da büyüklüğe göre değişmektedir.

Derya Alabora önemli bir sanatçıdır ve kendisinin özellikle istediği bir sanatçıyı sahneye taşımıştır. Sahnede alaturka, fantezi müzik olarak adlandırılan şarkı söylemektedir. Şarkıların arasında seyirci ile iletişime geçmekte ve onlar ile kısa da olsa sohbet etmektedir. Oyuna seyirciyi çekmektedir, bu sayede mikrofondan çıkan sesin canlı olduğunu anlıyoruz.

Efsane Pars, aşık olduğu her erkeğe birikimlerini kaptırmış ama kaptırdığı erkek hakkında da kötü konuşmayandır. Saf ve temiz bir yanı vardır ama o şöhret basamaklarından, kendi ifadesine göre “ara verdiği” sürecine kadar yaşadıklarından da ders çıkarmayan biridir. Hep umut ile bakmaktadır yarına, hayat akıyor ve akan sadece hayat mı? O her daim “Efsane is back” düşüncesindedir. Ve bir uçak kazası sonrası dönüşünü sağlamış…

Oyunun seyirci üzerine etkisine dokunmak istersem eğer, öykünün işleyişinden kaynaklanan bir akışta ve bugünün insanı yakalamada bir sorun var gibi geldi bana, ışık, müzik olayı bir anlamda sarmalamış ama öyküde ve öykülerin içinde geçişlerde bir aksaklık var gibi geldi bana… Şapkanın değişimi, ekrana yansıyan ışıkların değişimi konunun değişimini seyirciye fısıldamasına rağmen bir kopukluk ve şarkıların çok uzun olması ki ben bundan şikayetçi değilim, çünkü söyleyen büyük bir oyuncu olunca keyif ile dinledim ve alkışladım… Ama olayın kendisi tiyatro olunca beklenti başka bir açıya yöneliyor ister istemez…

Derya Alabora birikimli bir oyuncu olduğunu sahnede bir kere daha gösteriyor, fakat onun bu birikimi öykünün işleyişinde ve öykünün zayıflığından kaynaklanan aksamaları ne yazık ki ortadan kaldıramamış… Belki de mikrofonun da bir etkisi olabilir, ama ne yazık ki ben oyunun içinde olamadım, yanımda cep telefonu ile mesajların ve yazışanların ışığının da etkisi olabilir biraz uzaklaştım. Elbette zaman içinde her oyun oturur, aksaklıklar elbette başlangıçta olabilir, zaman içinde izlendikçe, sahnede oynandıkça aksaklıklar ortadan kalkacaktır…

Tek kişilik oyunlarda bir denge vardır genelde, mizah ve dram konusunda. Ben o dengenin ve zamanlamasının tam oturmadığını düşündüm yazımı bitirirken… Öykü dışında bir bütün baktığımızda ve en azından Derya Alabora sahnede keyif ile ve müziğin ruhuna uygun şarkı söylerken izlemek için bile olsa bu oyuna gidilir… Kostümü, ışığı bir efsaneye uygun seçilmiş ve düşünülmüş…

İsmail Cem Özkan



Efsane Kadın 
Yazan: Ali Kemal Güven
Yöneten: Naz Erayda
Oynayan: Derya Alabora
Dekor ve Işık Tasarımı: Cem Yılmazer
Müzik Direktörü: Cumhur Bakışkan
Kostüm ve Aksesuar Tasarım: Ubeyd Bayraktar, Cansu Tabak
Yönetmen Yardımcıları: Hande Selen Canar, Gizem Ertürk