Galata Gazete


2 Eylül 2025 Salı

Sorgu Odasındaki Sol: Devlet Arşivinde Kalan Bir Tarih

Sorgu Odasındaki Sol: Devlet Arşivinde Kalan Bir Tarih

Polis ve MİT dosyalarında, bugün faal olan ya da artık tarih sahnesinden çekilmiş tüm yasal ve yasadışı örgütlerin kayıtları yer alır. Zaman zaman bu konuda çeşitli yayınlar çıkıyor. Eskiden "anarşist", şimdilerde "terörist örgütler" başlığını taşıyan birçok kitabı ve PDF halini internet ortamında bulabiliyoruz.

Tarihe olan merakım nedeniyle buna benzer bir şey bulduğumda alıp okurum. Her okuyuşumda şaşırıyorum; çünkü tek tek açıklanırken, kimler tarafından kurulduğu, hangi eylemlerde bulunduğu, nasıl sönümlendiği, kim kimden ayrıldı, kim kimle birleşti gibi bilgilerle — alfabedeki tüm harflerin kullanıldığı bir sol tarihle karşılaşıyoruz. Kısacası, sol tarihini soldan daha iyi tutulmuş sorgu ifadeleri ve bu sorguları yapan birimlerin özenle aldıkları notlarla görüyoruz.

Bu belgelerde yer alan bilgiler sadece devletin bakış açısını değil, aynı zamanda solun içsel dinamiklerini ve çelişkilerini de ortaya koyar.

Sol içinde elbette itirafçılar, itirafçı olmasa dahi öyleymiş gibi ifade verenler; gönüllü ifade sunanlar ve polis olmamakla birlikte, polisten daha fazla gözaltında ifade veren kişiler olması kadar doğal bir şey yoktur. Her insan direnecek, her insan çelikten yapılmış değildir. Zaten bu yola gönüllü ya da şartların dayatmasıyla girmiş bireylerden oluşan bir sol mevcuttur.

Solcular kendi tercihleriyle solcu olur; ancak her solcu Marksist değildir. Bu, Marksizmi bildiği ya da o çizgide düşündüğü anlamına da gelmez. Birçok kişi Marksist olduğunu söyler ama olaylara en temel düşünme yöntemiyle değil, daha çok duygusal yaklaşır. Daha fazla feodal ilişkiler geliştirir; hatta çoğu, hemşericilik ya da aynı inançtan gelenlerin birliği şeklinde topluluklar oluşturur.

Bu duygusal yön, kimi zaman solun içine farklı sosyal bağlar taşıyan bireylerin de girmesine yol açar. Etkilenme, kendine rol model alma ya da devletin ötekileştirdiği ve kendisini ifade etme olanağı bulamayan bireylerin sol içinde yer bulması olağandır.

Solcular genelde daha duygusaldır. Akıllarını ve fikirlerini daha özgürce ifade edebileceklerine inanırlar. Aydınların genelde soldan çıkmış olması da bu fikri pekiştirir; çünkü onlar, olmayan bir özgürlüğü arayan, daha özgürlükçü bireyler olarak öne çıkarlar.

Geleneksel sağ çevre içinde yer alıp da sonradan solcu, hatta sorumlu kadrolar haline gelen kişiler de sol tarih içinde önemli bir yer tutar.

Bir insan neden sağdan sola ya da soldan sağa hızla kayar, bunu bilmem; ama bu geçişler tarih boyunca hep olmuştur. Ancak bana en ilginç gelen şey, bir bireyin yer aldığı siyasi parti ya da dergi çevresinden diğerine geçişinin çok nadir olmasıdır. Çoğu zaman inadına kendi çizgisini korumaya çalışır; hatta bu uğurda aynı cenahtan sayılan diğer yapılarla silahlı çatışmayı bile göze alabilir.

Toplumun tüm kesimlerine hoşgörü çağrısı yapılırken, sol içinde yer alan yapılara karşı hoşgörünün yerini çoğu zaman düşmanlık alır. Bu durum, solun kendi içinde var olan çatışmacı ve katı hiyerarşik yapının da bir yansımasıdır.

Solda birey önemli değildir; önemli olan toplumun kurtuluşudur! “Toplum ortak karar alır” gibi bir düşünce de çok geçerli değildir; çünkü o toplumun bir lideri ya da lider konumundaki partisi vardır. Her şey, bu üstten bakışla alta dikte edilir. Tartışılacak metinler gönderilir; fakat çoğu zaman tartışılmadan, tartışılmış gibi kabul edilerek benimsenir. O metin, artık o topluluğun yol haritası oluverir.

Sol, çatıştığı kesimin kimi zaman bir yansıması gibidir. Çünkü sağ ile solun biçimsel yapılarında zaman zaman iç içe geçmiş unsurlara rastlanır. Kimin hangi eylemi yapacağına, kimin öleceğine, kimin kendisini bir silaha dönüştüreceğine karar veren; bu karara uymayanı cezaevinde bile infaz eden bir sol geçmişte mevcuttu. Bu gerçekle ise hiçbir zaman tam anlamıyla yüzleşilememiştir. Biçimsel cenaze törenleri ve anmalar dışında; bu ölümlerden çıkarılan ciddi bir ders yoktur. Ölen, hâlâ liderliğe bağlıysa “şehit”, değilse “unut gitsin” ya da “hain” olarak anılır.

Sol, gerçekten geçmişine eleştirel olarak bakabiliyor mu? Yoksa “Şimdi çatışma ortamı var, henüz başarıya ulaşılmış değil; sonra geçmişe bakarız.” mı deniliyor?

Bu noktada, geçmişle hesaplaşmanın hem solun hem devletin ortak sorumluluğu olduğu ortaya çıkar. Bu bağlamda MİT ve polis arşivlerinin erişime açılması, tarihsel yüzleşmenin ilk adımı olabilir.

MİT ve polis, en azından Avrupa'da olduğu gibi, dosyalarını iletişime açıp sol tarih yazıcıları için bir kaynak yaratmalıdır diye düşünüyorum. Sol tarih, sadece söylem düzeyinden ve ulaşılabilen dergilerden çıkartılmamalı; gerçek veriler ışığında, devletin bu konudaki bakış açısı da değerlendirilmelidir. Çünkü devlet her şeyi not eder: bu, devlet olmanın bir gereğidir. Ancak bu notlar hep gizli kalmamalı; tarihsel yüzleşme ve sağlıklı bir toplumsal hafıza için paylaşılmalıdır.

Sol, kendi kaynağına bakarken oluşturduğu tarih bilinciyle resmi sol tarihini yaratır. Ancak daha bağımsız bir bakış açısı geliştirebilmek için, karşılaştırmalı tarih yazıcılığına ihtiyaç vardır. Bu noktada, karşı cephedeki bilgilerin de tarih yazımı açısından önemi büyüktür.

Devlet (özellikle Türkiye bağlamında), solu her zaman düşman olarak görmüş; yok edilmesi ya da en azından kontrol altında tutulması gereken bir unsur olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle çok katı önlemler almış, en küçük bir örgütlenmeyi ya da girişimi zor yoluyla bastırmak için her türlü araca başvurmaktan çekinmemiştir. Her olayın faili bulunabilsin diye, zaman zaman açık ya da gizli biçimde işkenceyi meşru görmüş; “düşman” olarak kabul ettiği kişilerin insan hakları ve savunma haklarını yok saymıştır.

Polis kaynaklarının tümünü doğru kabul edemeyiz. Çünkü çoğu zaman, suçun failleri bulunamadığında bir suçlu yaratılmış; işkencede alınan ifadelere dayanarak cezalar verilmiş, idamlar gerçekleştirilmiş, hatta idam edilen kişilerin cesetleri ailelerine teslim edilmeyerek tamamen yok edilmiştir. İdam edilmiş ve hâlâ mezarı olmayan birçok solcu, tarihimizin bir parçası olarak yer almaktadır. Cumartesi Anneleri ise hâlâ kaybettikleri evlatlarını aramaya devam etmektedir. Hakikatle yüzleşilmesi için annelerin sesi, hâlâ meydanlarda adalet arayışını sürdürmektedir.

Tüm arşivler halka açık ve herkesin ulaşabileceği bir hâle getirilmelidir. Ancak arşivler, resmi tarihi oluşturmak adına çoğu zaman ya gizlenir ya da laf kalabalığı ve belge yığını içinde görünmez hâle getirilir. Çünkü arşive kimin, hangi pencereden baktığı önemlidir. Her açıklanan belge, tarihi doğru biçimde yansıtmıyor olabilir. Tarihçiler, bu belge kalabalığı içinde kendi yollarını bulacak ve kendi tarihlerini yazacaklardır.

İsmail Cem Özkan

28 Ağustos 2025 Perşembe

Ulusal Çıkar Vatanı İnşa Eder

Ulusal Çıkar Vatanı İnşa Eder

Siyaset, çıkar çatışmasıdır. Menfaatlere uymayanlarla uzlaşmak mümkün değildir; çünkü çıkar, burjuva kültüründe her şeyden önceliklidir. Kapitalizm, doğası gereği menfaat temellidir. Maddi kazanç belirleyicidir. Savaşlar da bu menfaat ilişkilerinin doğurduğu paylaşım mücadeleleridir.

Bu yüzden, sistemin dışında kalanlar er ya da geç dışlanır. Uzlaşamayanlar birbirini öldürür ya da hapishanelerde çürütülür; zindana atılamayanlar ise sürgüne gönderilir. Ülkemizin geçmişi, bir bakıma sürgün edilenlerin ve dışlananların tarihidir. Ölümler ise ya açıktadır ya da devlet deresine bırakılmıştır; kemikler hâlâ o derelerde bulunmayı bekler...

Ancak geçmiş, sadece yaşanmış bir zaman dilimi değil, bugünkü sessizliğin de kaynağıdır. Güçlü olanlar iktidarda kaldığı sürece, kendi kararlarının sonucu olan kayıpların tanıklık etmesine izin vermezler. Köpeklerini havlatır, kurtlarını ulutururlar, korkuyu yaymaya devam ederler. Ağızlarından akan salyada yitirdiklerinin kanı vardır; fakat kimse bu salyaya bakarak kimin kanı olduğunu ayırt edemez...

Böylesi bir iklimde, toplumsal hafıza bastırılırken, güncel krizler de görmezden gelinir. Bugün, ülkemiz siyasal ve ekonomik bir bunalımın içindedir. Bu krizi yönetemeyen, ama kriz yokmuş gibi davranan bir siyasi anlayışın hâkimiyeti altındayız.

Ne var ki bastırılan gerçekler, kendini başka yüzlerle sokağa taşır. Umarım bu çatışma, caddelerde dolaşan, motosikletli ve 18 yaş altındaki çocuklardan oluşan çetelerin silahlarıyla çok can almaz, çok fazla yağma yaşanmaz. Zira bu çocuklar yalnızca piyon konumundadır. Sonuçta, tetiğe birilerinin parmağı basacaktır.

Bu durum, toplumsal güveni değil; bireysel savunma güdüsünü pekiştiriyor. Silahlı eylemler, bireysel silahlanmayı teşvik ediyor. Yasal ya da kaçak olması fark etmiyor; silaha sahip olan, bir noktada onu kullanabilir. Siyaset, meseleleri sokak çatışmasına evirdiğinde, birilerinin çocukları gün gelir yönetime el koyar.

Böylesi bir kırılmada, eski düzenin sahipleri de yeni duruma ayak uydurmak zorunda kalır. Çıkar peşinde olanlar, bu yeni iktidar altında ya tüm varlıklarını yitirir ya da gizli hesapların bulunduğu ülkelere kendi isteğiyle sığınır.

Peki, bu tablonun ortasında temel soru şudur: Siyasetçiler ülkelerini gerçekten sever mi? Genellikle sevmezler. Sevseler, bu kadar kötülüğü yapabilirler miydi? Toplumun büyük kısmı yoksullaşırken, küçük bir zümre zenginleşiyorsa, siyasetin kimi gözettiği çok açıktır.

Bu noktada, ülke kavramının kime ait olduğu da sorgulanmalıdır. Ülke, aslında yoksullarındır. Ancak zenginlerin servetini koruma görevi yine yoksullara düşer. Onların kazancını, imtiyazını muhafaza etmek için sınır ötesi operasyonlara gönderilirler. Çünkü “vatan” dedikleri şeyin toprak olmadığını hiç sorgulamazlar.

İnsanlar, eğitim yoluyla sistemin maddi gerçekliğinden çok duygusal yönlerine odaklanmaya yönlendirilir. “Bir-iki sermayedarın çıkarı topraktan daha önemlidir” denemez; bunu söyleyen hemen vatan haini ilan edilir. “Vatan bir bütündür, parçalanamaz” denir. Oysa zamanla parçalanmayan topraklardan da kayıplar yaşanır. Fakat bu kayıplar, genellikle büyük meseleler hâline getirilmeden unutturulur. Kaybedilen ya da kazanılan topraklar ara ara siyasal gündeme gelir; ama kısa sürede gözden düşer. Çünkü ulus-devlet, sermaye üretmek ve bu serveti korumak üzere kurulmuş; burjuvazinin yeşermesi için gerekli zemini hazırlamıştır. Serveti biriktiren ulus-devlet, zaman içinde yük haline gelir. Oluşturulan sermaye, küresel sermaye ile el ele verir ve bu devleti, liberal ekonomik anlayışla yıkar. Yıkılan devletin yerine yeni bir yapı henüz kurulmamıştır. Ancak baskı aracı olarak eski devletin yapısı korunur. Bu yapı sayesinde, doğada yağmalanmamış bir avuç yer bile kalmaz.

Bu düzen, kaçınılmaz olarak kurbanlar yaratır. Bu sistemde mağdurların ismi yoktur. Yalnızca çıkarlar geçerlidir. Kemikler sessizdir, ama unutmaz. İktidar sustukça, bu kemikler konuşamaz. Konuşmalarına da izin verilmez.

Ama toprak, er ya da geç dile gelir. Kan, sonunda kime ait olduğunu açık eder.

İsmail Cem Özkan

 

26 Ağustos 2025 Salı

Bu Düzen Bize Her Gün Tecavüz Ediyor

Bu Düzen Bize Her Gün Tecavüz Ediyor

Kamunun elinde 119 bin araç varmış.

Şimdi, biz bu araçların bakımını, benzin ücretini, şoförlerin maaşını hep birlikte ödüyoruz.

Geçmediğimiz köprünün gişe ücretini ödeyen, yakmadığımız elektriğin parasını veren, ÖTV adı altında sürekli bizden kırpanların olduğu bir düzende; bir kesim insan hâlâ “kim kime tecavüz etmiş, kim kimi kuytuda sıkıştırmış” tartışması yapıyor.

Oysa açıkça oluşturulmuş bir düzende, bize her an, her saniye; ekranlar aracılığıyla, verilerle tecavüz eden bir rejim var.

TÜİK’in açıkladığı her rakamın, bizi biraz daha soyduğu gerçeği var.

Elini bile dokundurmadan fakirleştiren bir sistemde… Bu sistemde, kim 'sistemin tacizine uğramadım' diyebilir?

TV ekranlarını karartan, belgesel yayınlarına ceza kesen, kanallara para cezası veren kurumun; hukuk kurallarını keyfi ve ideolojik bakışına göre uygulaması, bizim beynimize —bizim kanal tercihlerimize— yapılan bir tür taciz değil midir?

Biz, bireylerden önce bu düzeni teşhir etmeli; ardından, bu düzenin ürettiği bireylerin anlık zevkleriyle kadınlara yaşattıkları travmaları gündeme getirmeliyiz.

Gerçi yaşadığımız her an bir travma daha ekleniyor bize.

Sürekli trajedi, sürekli dramlar, sistemli işlenen cinayetler...

Ortaokul düzeyine kadar inmiş uyuşturucu satışı ve kullanımı, bireysel silahlanma, reşit olmayan çocukların motorla çeteleşmesi, küresel mafyanın AVM’lerde piyasa paylaşım çatışmaları...

Mafya liderlerinin kurtarıcı gibi gösterilmesi, onların ifşalarının bile hiçbir işe yaramaması…

Umarım kadınların ifşaları bir işe yarar.

Mevki sahibi kişilerin, altında çalışanlara uyguladığı tacizler, mobbingler, tecavüzler...

Otoparkta stajyer genç kızları sıkıştıran bölüm şefleri, müdürler...

Özel güvenlik görevlilerini sadece güvenlik için değil, her işte kullananlar; onları birer "joker" gibi görenler...

Kapıcının işini de, valenin işini de özel güvenliğe yaptıranlar...

Gökdelenden düşen genç kızlar ve onların yarım kalmış hayalleri...
O cinayetlere ve katliamlara sessiz kalan bir hukuk sistemi...
Kravat taktığı için suçluyu “kurban” gibi gören bir anlayış...

Tüm bunların olduğu bir yerde, kadınların ifşalarının en azından onlara bir adım da olsa özgürlük alanı açmasını isterim.

Belki de en büyük ifşa, bu düzenin kendisine karşı yapılmalıdır. Çünkü o her gün, hepimizi aynı kararlılıkla soymaya devam ediyor, fakirler rakamsal olarak artarken, aynı hızda zenginlerin kasasında dolarların rakamları artmaya devam ediyor.

 

İsmail Cem Özkan

25 Ağustos 2025 Pazartesi

Füzelerle Susturulan Halk: Yemen’in Acı Gerçeği

Füzelerle Susturulan Halk: Yemen’in Acı Gerçeği

Yemen denen bir ülke var diyeceğim de, Yemen’de devlet yapısı kaotik, ülke işlevsiz, bundan dolayı çağdaş bir "ülke" demek için bin şahit gerek. Çünkü halkı mezhep kavgası içinde; teknoloji dedikleri şey, İran’ın verdiği füzelerden ibaret. Uyuşturucu kullanımı yüksek, okuma oranı düşük. Okuyan insanın orada ne işi var? Çünkü “biat et, itaat et” diyen iki mezhebin arasında okuyana gerek yok. Çölleşmiş topraklarda, belinde bıçakla gezenlerin ülkesi...

Yemen, bizde bir türkü; acıyı, kavuşamayanı anlatır. Ama orada yaşayanlar için Yemen, muhtemelen başka anlamlar içeriyordur.

Yemen, son yıllarda füzelerle ve Körfez’den geçen gemilere karşı yapılan saldırılarla gündeme geliyor. Daha öncesinde ise iç savaşta taraf olan Suudi Arabistan’ın saldırıları, İran’ı arkasına alan başka bir mezhebin iktidar kavgası vardı. Mezhepler kavgası, devletlerin hibrit savaşıdır. Savaşan devletlerin kendi vatandaşları ölmez ama o sınırlar içinde yaşayan, karşı mezhepten insanlar Allah adına ölür ve öldürülür. Mezheplerde kazananlar hep din adamları ve din adına fetva verenlerdir. Ölenler ise, cennete giden yolun ölümden geçtiğine inanarak, o zaman diliminde dünyada ne yaşandığından habersiz bir şekilde ölür ve öldürür.

Yemen, İsrail’e zaman zaman füze atar. Peki, füze atar da halkına neden biraz refah, medeniyet, teknoloji sunamaz? Çünkü halkını o füzelerle uyutur. “Bak,” der, “biz İsrail’e baş tutan tek Müslüman ülkeyiz. Gururlanın, onurlanın!”

Radikal, cihatçı İslam anlayışında, gâvura atılan her şey Allah’ın yolunda, Allah’ın emirlerinin yayılması için yapılır. Gâvurun kim olduğu ya da kimleri kapsadığı önemli değildir. Çünkü her adım, sevap hanesine yazılır. İslam iç savaşından çıkmış ve henüz iktidarını kuramamış bir mezhebin dış düşmana, yani bir gâvura saldırması, iç kargaşanın üzerini örten bir örtüdür. Çünkü vatan, mezheplerden önce gelir! Halk, bu saldırılar sırasında gurur duyar, midelerini unutur; sevap işleyen liderlerinin selameti için dua eder...

Halkın kursağından yemek geçmez. Kuru bir somun ekmek bulan kendini mutlu sayar. Zengini zengin, fakiri ise tam fakirdir. Ölmeye ve öldürmeye hazır bir devletin insanları...

Savaşsız geçen zamanı yok gibidir; devlet kurulduğundan bu yana. Saldırılara zaman zaman dış güçler, zaman zaman içte yer alan mezheplerin alan savaşları damga vurur. İç savaşa taraf olan komşu Suudi Arabistan, zaman zaman füzeleri ve uçaklarıyla saldırır. Şimdilerde ise İsrail uçakları vuruyor. Tokat oğlana dönmüş Yemen; arada bir füze atar, halkının üzerine bomba yağar ama halk yine de gururlanır, onurlanır!

Yemen gibi ülkeler Ortadoğu’da çoktur. Onların mezhep kavgasına benzer kavgalar açık ya da gizli hep olur. Hepsi, İsrail düşmanlığında birleşmiştir. Suudiler elbette hariç; onlar Yahudilerin sadık dostlarıdır. Çünkü İslam, Yahudilik ve Hristiyanlıkla ortak kökenlere sahip, aynı semavi gelenek içinde yer alan bir dindir. Benzer töreleri, benzer dil yapıları olan kültürlerdir. Gelenekler, dinlerin emri gibi kabul edilir; sorgulanmadan uygulanır.

Peki, şimdi düşmanlık sinagog ile cami arasında mı? Elbette değil!

Bu, bir paylaşım kavgası. Kim nerede ve kendisini nasıl konumlandırıyorsa, dostluklar da düşmanlıklar da buna göre şekillenir.

Suudi Arabistan silahlanıyor. Kime karşı? Elbette İran’a ve Şii mezhebine karşı. Çünkü petrol kokan topraklarda Şiiler yaşar. Bu yüzden fırsatını bulduğu an bir iki Şii, Suudi kılıcı altında can verir. Can verilmezse Şiiler ayaklanır, Suudi toprakları parçalanır! Vatanın birliği, bütünlüğü ve bekası için zaman zaman Şii idam edilmelidir!

Ortadoğu’da siyaset, çıkarlar ve enerji üzerine kuruludur. Enerji kaynağı olmayan Yemen ise, kendi iç siyasetinde birlik ve dirlik sağlamak için zaman zaman füze atar. Sarayı vurulmuş? Sorun değil! Fakir halk, yeni saray inşa eder...

Söz dolaşır, gelir din devletlerine... Hangi din devleti olursa olsun – ister İsrail, ister İran, ister Pakistan olsun – hepsinin ortak özelliği, iç düşmana karşı girişilen savaş ve dış güçlere karşı geliştirilen nefret söylemi içinde yerini bulur. İstikrar, bu düşmanlara karşı sürdürülen savaş ve içte onların ajanlarına karşı yapılan bir cadı avı şeklinde devam eder. Bu düşmanlar var olduğu sürece de demokrasi ve özgürlük, kendi halkı için sadece sözde kalan, ulaşılması ideal olan kavramlar olarak yerini alır...

İsmail Cem Özkan

22 Ağustos 2025 Cuma

Kelimelerimi havaya attım, yere külü düştü...

Kelimelerimi havaya attım, yere külü düştü...

Tarihte hep güçlü olanların ve unvan sahibi kişilerin hayatını okuyor, onların tecrübelerinden yararlanıyoruz. Aynı dönemde yaşamış bir köylünün, nal yapan bir ustanın ya da taş ustalarının nasıl yaşadığını ise bilemeyiz. Onlar, emeğini satan, savaşta ölümün üzerine giden bireylerdir. Aslında tarihi yazan ve oluşturan da onlardır. Bugün ve yarın yazılanlarda bizler değil; yönetenler ve onların zulmü anlatılacaktır. Tarih, emekçileri yazdığı gün insanlık tarihi gerçekten var olmaya başlayacaktır.

Yok sayılanların hikâyesi, resmî platformlarda yoktur.

Bugün yaşadığımız zamanın ruhunda; adalet sisteminde, etnik ya da mezhepsel ayrımcılıkta, uluslararası krizlerin çarpık yorumlanmasında kendini tekrar eden bir “yok sayılma” hâli devam etmektedir.

Adalet sistemi, tutarsızlık, yaygın cezasızlık, keyfî yargılamalar, siyasî iktidarın niyetlerine uygun cezaların verilmesi ya da cezaların tutukluluk sürecinde fiilen infaz edilmesi gibi taraflı uygulamalarla şekillenmektedir.

Barış hep sözde mi kalacak?

Adalet sistemindeki yapısal sorunlar giderilmeden, toplumsal barış ve güvenin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Bugün sistemden güç devşirenler, yapısal çarpıklıklardan yararlanırken uygulamalarıyla yeni sorunlar yumağı yaratarak güçlerine güç katmaya devam etmektedir. Sorunların yoğun/birikmiş olduğu yerde, adalet sisteminde de yapısal sorunlar kaçınılmazdır; çünkü adalet kavramı yaşamdan alır tanımını...

Ülkemizin kuruluşundan kaynaklanan yapısal sorunları vardır; çünkü çok kültürlü, çok inançlı bir toplumdan homojen bir topluma geçiş, elbette zayıf olanın ve devletin yok saydığının üzerine baskının sistemleşmesi ve onları tamamıyla yok etmesiyle mümkündür. Osmanlı Devleti her ne kadar çok kültürlü, çok inançlı olarak kabul edilmiş olsa da, o devletin sistemli olarak baskı altına aldığı Alevî inancı bugünkünden çok farklı değildi. Bundan dolayı Alevîlik, şehirlilerin değil; dağda, kuytuda yaşamaya zorlananların inanç sistemidir. Osmanlı Devleti, Alevî ozanları fırsat bulduğunda derisini yüzüp halka teşhir etmekten çekinmemiştir.

Her ne kadar sorunlar Osmanlı Devleti’nden alınmış olsa da bugün de devam etmektedir. Yıkılan devletten ödünç alınan, sadece devlet anlayışı değil; o devletin yaratmış olduğu ve borçları da yeni devletin kuruluş hamuruna karışmıştır.

Kardeşlik projesi hep niyet olarak mı kalmak zorunda?

“Bizler et ve tırnak misali ayrılmayız” söylemi altında tırnak hep kesilip atılırken, et kendisini korumuştur. Kürt sorununa yaklaşımda, bugünkü devlete biçim verenlerin sözde olan niyetlerinin bir türlü gerçek niyete dönüşmediğine, yaşadığımız zaman diliminde sürekli şahitlik etmekteyiz. Devlet ideolojisi içinde, var olanı yok etme yaklaşımı sadece sözde değil, özde de sürdürülmüştür.

Bugün demokrasi, özgürlük gibi kavramlarda açılımdan söz ederken, gün be gün daha fazla baskıcı, daha keyfî kararların alındığı bir zamana daha yoğun şekilde yönlendirilmekteyiz...

Adalet terazisi, iktidarın niyetine göre ağırlığını tartmaktadır.

Kürt ve Alevî sorunlarının çözümü için gerçekten bir niyet varsa, öncelikle adalet sistemi üzerinde reformlara gidilmeli ve uluslararası yasaların ülkemizde uygulanması keyfîlikten çıkarılarak zorunlu hâle getirilmelidir.

Evrensel hukuk, yerel hukukun üzerindedir ve insan haklarına saygılı bir şekilde uygulanması için derhâl adım atılmalıdır.

Dil, aynı zamanda düşüncenin sınırını da çizer.

Bugünlerde Alevîler/Kürtler arasında, Maraş Katliamı’nı yapanlarla aynı dili konuşan, aynı selamlaşmayı kullananları gördükçe kahroluyorum. Çünkü onlara baktıkça, katilinin bıçağının altına gönüllü yatmış bir kurban görmekteyim. Katil, hiçbir zaman yaptığından ne pişman olmuştur ne de özür dilemiştir. Tam tersine, devletin bekası için yaptıklarından onur duyan; ceza alan katillerle gurur duymaya ve onları baş tacı etmeye devam etmektedirler.

Geçmiş ile hesaplaşılmadığı ya da yüzleşilemediği için, katilleri koruyanlar bu korumanın doğal ve olması gereken bir şey olduğu algısını sürekli canlı ve sorgusuz tutmaktadır. Katilleri ve mafyayı koruyan birine ‘demokrat’ demek mümkün değildir. Özgürlük gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi gerçek dışıdır. Bugün katillerin koruyucusunun, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlarla birlikte anılması sadece siyasîdir. Gerçek ise her zaman Maraş, Çorum, Sivas katliamlarında alınan rollerden tek bir adım geri atılmadığının ispatıdır. Katilleri hâlâ “şehitlerimiz” diye anarak onları onurlandıranlar; mazlumların, katliamda hedef olanların hiçbir zaman ne dostu ne de yanında yer alacaktır.

Barış için kurulan meclis komisyonunun dili, devletin diliyle aynıdır; çok kültürlü bir düşünceden çok uzaktır.

Bir Kürt, Kürtçe dışında her dili bilebilir ama yalnızca Kürtçe bilme hakkı bile yok. Bir Kürt’ün “Ben senin dilini bilmiyorum.” deme hakkı ne zaman elinden alındı?
Kürt sorununu çözme komisyonunda, Kürtçe konuşan bir anaya uyarı yapılmış ve o da Türkçe konuşmak zorunda kalmıştır. Oysa Türkçe konuşması yerine, bir tercüman aracılığıyla söylediklerinin Türkçeye çevrilmesi sağlansaydı, daha anlamlı bir yaklaşım sergilenmiş olurdu.

Meclisin, Kürt sorununu çözme gibi bir niyeti olmadığı; Kürt bir ananın, Kürt sorunu konusunda duyarlı olduğu iddia edilen komisyonda Kürtçe konuşmasına izin verilmemesiyle açıkça ortaya çıkmaktadır.

Orada, o ananın Kürtçe konuşmasına itiraz edildiğinde, o salonda bulunan tüm üyelerin bu suça ortak olduklarını düşünüyorum. Anadilde konuşan birinin, sorununu anadilinde anlatma özgürlüğü olmalıdır. Sorun ancak bu şekilde, adım adım çözülebilir.

Yoksa “Sen Türkçe konuş, Türkçe pazarlık yap.” diyerek, Kürt sorunu masaya yatırılmış olmaz.

“Kimin hayatı değerli sayılıyor? Kimin hikâyesi anlatılmaya değer?”

Ve bu soruya samimiyetle cevap verilmediği sürece, kelimelerimiz hep havada kalacak, yere düşen hep kül olacak.

İsmail Cem Özkan

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Kürt Açılımı Üzerine

Kürt Açılımı Üzerine

Kürt açılımı denilince, akla genellikle tek muhatabın PKK olduğu algısı gelir. Oysa bu doğru değildir. PKK, Kürt halkının temsilcilerinden yalnızca biridir. Kürt halkı ne homojen bir yapıya sahiptir ne de sadece tek bir örgüt tarafından temsil edilebilir. Kürt halkını PKK yaratmamıştır; Kürt isyanını da PKK başlatmamıştır. Ancak PKK, modern Türkiye tarihinde en uzun soluklu ve en etkili isyan örgütlerinden biridir.

Ülkemizde MHP tarafından gündeme getirilen “Terörsüz Türkiye” ifadesi boşuna seçilmemiştir. Çünkü bu açılımda tek muhatap olarak PKK alınmış ve onunla adım adım ilerleyecek bir pazarlık sürecinden söz edilmiştir. Oysa PKK, devletle ilk kez muhatap olmamaktadır. Daha önceki pazarlıklarda masa devrilmiş ve bu durum ölümlerin devam etmesine neden olmuştur.

“Kürt sorunu” ifadesi, PKK gibi savaşçı ve lider bir örgütün belirlediği sınırların ötesinde bir konudur. Kısaca, bu sorun bir örgütün hedefleriyle sınırlı değildir. Bu nedenle Alevi ve Kürt sorunları gibi, ülkemizin kuruluşundan bu yana var olan ve toplumun yapısını, dokusunu etkileyen sorunlar yumağının çözümünde izlenmesi gereken yol pazarlık değil; temel özgürlüklerin sağlanması ve yok sayılanların görünür kılınmasıdır.

Kürt ve Alevi sorunlarının çözümü; özgürlükten, çok seslilikten, “tek” olarak kabul edilenlerin ortak, bir arada ve eşit vatandaşlık haklarına sahip olmasından ve bu hakların hukuki güvence altına alınmasından geçer. Bu sorunlar “yalnızca” sosyalist bir sistemde çözülebilecek meseleler değildir; mevcut kapitalist sistem içinde, ulus devletin yaratmış olduğu sorunların bu düzen altında çözülmesi gereken meselelerdir.

Ulus-devlet anlayışının sorgulanması, yeni bir devlet yapısının oluşturulması ve geçmişle yüzleşilmesi gerekmektedir. Bu süreç yalnızca Meclis'te kurulan bir komisyonla yürütülemez. Meclis'te oluşturulan komisyon yalnızca PKK ile yapılan pazarlığın sınırlarını çizebilir. Oysa açılım ya da sorunların gerçek çözümü toplumsaldır ve toplum içinde yerleşmiş karşılıklı tüm önyargıların kırılmasından geçmektedir.

Sadece hukuki düzenlemelerle yapılan çözümler sorunları ortadan kaldırmaz; aksine, onların yalnızca halının altına süpürülmesine neden olur. Abdülhamid dönemi ve İttihat ve Terakki süreci bunun açık bir kanıtıdır.

Sorunların çözümünde esas belirleyici, hâkim olan görüş ve ideolojinin ne kadar taviz verebileceğidir.

Kürt sorunu konusunda bir açılım yoktur; yalnızca bir pazarlık söz konusudur. Bu pazarlık, açılım için bir ön adım olmalıdır. Kürt halkı homojen değildir; her yapının kendine özgü ihtiyaçları ve tarihsel bir yüzleşmeye ihtiyacı vardır.

Resmî tarih anlayışı yerine, tüm tarafların yaşanmışlıklarını ve acılarını hesaba katan karşılıklı bir tarih anlayışıyla olgular ortaya konulmalı; bu tarihsel yüzleşme yoluyla ileriye adım atılabilmelidir.

İsmail Cem Özkan

17 Ağustos 2025 Pazar

Kutsal Olanın Üzerine İsim Yazmak: İnancın Ticarileştirilmesi Üzerine

Kutsal Olanın Üzerine İsim Yazmak: İnancın Ticarileştirilmesi Üzerine

16 Ağustos 2025 günü Hacıbektaş'ta "Alevi Açılımı" beklerken onun yerine Cemevi açılışı olmuş, üstelik beklediğim "Devlet Bahçeli Cemevi" yerine başka bir vekilin Cemevi açılmış...

Hacıbektaş’ta "Bağcılar Gürsel Erol Cemevi" adında bir binanın açılışı yapılmış. Her yeni inşaatın yanına yapılan camiler gibi, bu da “kutsal mekân” olarak adlandırılan yerlerden biri… Camileri yaptıranlar genellikle annesinin ya da babasının ismini vererek, “Allah’ın evi” diyerek bir yapı inşa ediyor.

Peki, Allah’ın evine parayı verenin istediği ismi verebilmesi, onu Allah katında nasıl bir konuma yerleştiriyor?

Bu sorunun yanıtını Sünni / Şii İslam’ın ileri gelenlerinin vermesi gerekir; beni pek ilgilendirmez. Ancak benzer bir anlayışla Hacıbektaş’ta bir bina yapılmış ve adına bir kişinin ismi eklenerek “Cemevi” denilmiş.

Peki, Alevi inancında böyle bir kibir var mı? Böyle bir yol var mı? Fakirle zenginin eşitlendiği cemlerin önüne bir firma ismi, bir kişinin ismi ya da herhangi bir sıfat eklenerek bir ibadethane yapılırsa, orada yapılan ibadet Allah katında nasıl bir anlam taşır?

Korkarım ki bir gün biri çıkıp hac merkezlerine sponsor olduğunu söyleyebilir:

“Ben oraları yaptırdım, düzenledim, kendi ya da şirketimin ismini vereceğim.”

Bu anlayışın örneklerini futbol kulüplerinde görüyoruz: Hepsinin önünde artık bir firma ismi var. Oynadıkları liglere, statlara şirket isimleri veriliyor. Taraftarın sırtına giydiği forma bile sponsor logosuyla dolu.

Bu durum, açıkça tüketim çılgınlığının; yani kapitalizmin sınır tanımaz saldırganlığının ve gözü doymaz rant hırsının bir göstergesidir. Şimdi kutsal mekânların da önüne, arkasına, ortasına şirket isimleri verilerek; tıpkı futbolun sanayileştirilmesi gibi, din de sanayileştiriliyor. İbadethaneler, birer reklam ve PR çalışması aracına dönüştürülüyor. Ortaçağda din sermayenin üzerine elini bulundurur, istediği gibi yönetirdi, Fransız devrimi ile birlikte sermaye dinin üzerine elini koydu, rollerin yönünü değiştirdi.

Sermayeyi dinden el çektirdiğiniz anda geriye sadece inananların mekânı kalır.

Ama sermaye dinin içine girdiğinde, o mekânlar artık Allah’ın değil, parayı verenlerin evi olur. Ve kibirli bir duruşun ardından sessizce şu mesaj verilir:

“Ben size bu mekânı vererek sokakta ibadet etmekten kurtardım, her duanızda bana şükredin!”

Sanki bu yapılar aracılığıyla, görünmeyen bir el ‘minnet’ bekliyor.

Kendi yaptırdığı ibadethaneye gerekirse metro hattı bile getirtilir; devletin olanakları, paranın gücüyle o alanların doldurulması sağlanır.

Ve unutulmamalı:

Parayla kutsallık satın alınamaz. Satın alınabilen her şey, kutsal değildir.

İsmail Cem Özkan

29 Temmuz 2025 Salı

Çoklu Organ Yetmezliği Değil, Çoklu Vicdan Çöküşü

Çoklu Organ Yetmezliği Değil, Çoklu Vicdan Çöküşü

“Bazen bir ölüm, sadece bir bedeni değil; bir toplumun vicdanını da toprağa gömer.”

Bir varmış, bir yokmuş...

Sağlığına kavuşmak için girdiği ameliyattan başarılı bir şekilde çıktı. Ama nedense, ameliyattan sonra ya da kaldığı hasta odasında kaptığı bir virüs bu başarının üzerini örttü. Nefesi durdu. Çoklu organ yetmezliği nedeniyle aramızdan ayrıldı.

Evet, bir yakınımız dün ani bir şekilde hayatını kaybetti.

Bu sıralar en çok duyduğum kelimeler;

Çoklu organ yetmezliği...

Zatürre...

Kalp krizi...

…

Ölüm...

Hani derler ya, ölüm “hoş gelir ama haber vermeden gelir”miş. Artık gerçekten öyle. Kapıyı çalmadan geliyor, sevdiklerimizi alıp götürüyor.

Çaresizce izliyoruz. Çaresizce gözyaşlarımız içimize akıyor. Çaresizce gidip cemevinden, camiden ya da kiliseden onun adına yapılan ölüm törenini izliyoruz.

Ölüm varsa din de vardır.

Din varsa, ölüm merasimi de vardır.

Ölümü “dinleştiren” insanlık, insanı ölüme alıştırdı. Ölümü, cihat ve şehitlik gibi kavramlarla dar kalıplara sıkıştırdı.

İnsan, doğayla barış içinde yaşayamıyor; kendini öldürürken doğayı da yok ediyor. Doğayı yok ederken de aslında yine kendini yok ediyor.

İnsan, insanken bir canavara dönüştü.

Ve işte bu dönüşümün adı: Din.

Din varsa cellat da olur. Cellada bıçak taşıyan da olur...

Pazar yerinde karpuz kesmek için kullanılan bir bıçak, bazen genç bir çocuğu, başka bir genç çocuğa kestirir.

Olmazsa, İstanbul Boğazı'nda hiçbir şeyden haberi olmayan ve tatbikat yaptığını sanan bir askerin boğazı kesilir.

İşte din budur.

Dini duygularla canavarlaşırlar.

Canavarların olduğu yerde ölüm olağandır.

Katiller ödüllendirilir.

Çünkü din, katillere kutsallık zırhı verir.

Kutsal katiller, kelle kestikçe cennete yaklaştıklarını sanırlar.

Hiç düşünmez cellat; neden hiç zengin birinden cellat çıkmaz da toplumun en yoksulundan cellatlar üretilir?

Bir varmış, bir yokmuş...

Can almak sadece savaş alanlarında olmuyor artık; hastanelerde, ameliyathanelerde, raporlarda da sessizce gerçekleşiyor ölümler.

Sağlığı için girdiği ameliyattan sağ salim çıktı ama hastanede oluşan bir virüs ya da ameliyat sırasında kullanılan malzemelerin “tasarruf genelgesine” uygun şekilde, ya da daha fazla kâr amacıyla gerektiği gibi steril edilmeden kullanılması nedeniyle öldü.

Neden öldüğü tam olarak anlaşılamaz.

Dava açılmasın diye ölüm belgesine hemen “çoklu organ yetmezliği” yazılır.

Hastaneler bu yolla para kazanmaya, cenaze firmaları bu “son durumdan” gelir sağlamaya devam eder.

Önemli olan: İstikrar.

Zaten ölüm hep var olacaktır.

Ve hep var olan ölüm, doğum gibi büyük bir gelir kaynağıdır:

Bir sanayi.

Sağlıkta yaşanan bu kâr hırsı, aslında genel bir düzenin sadece küçük bir parçası.

Hayata para gözüyle bakanlar, kendilerini paranın üzerine konumlandıranlar, her şeyden nasıl para kazanılır, nasıl yağmalanır diye bakar.

Sırf çıkarı öyle diye, bir aç insanın cebine birkaç dolar sıkıştırır; gider, ormanı yakar.

Ormanı yakan bilmez neden yaktığını, ama o yanan yerden büyük para kazanılacağını bilenler cebine dolarları doldurur...

Ticaret dediğimiz, sanayi dediğimiz şey; ölüm değil midir?

Bir yandan “yaşatmak için tüket” der,

Tüketirken “öl” der,

Ölmezsen “sürün, hasta ol” der.

Çünkü sürünen, hasta olan zaten hazır bir potansiyel müşteridir.

Müşteriler, parayı sevenlerin en çok sevdikleridir.

Bu yüzden üreten değil, tüketen bir insan tipi yaratıldı.

Ve tüm tüketenler birbirine benzemeye başladı:

Saç modeli, kılığı kıyafeti ve ölüme gidiş yolu... Hepsi aynı!

Eskiden masallar “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlardı.

Şimdi masallar üretilmiyor, hepimiz bir masalın içinde yaşıyoruz.

Bir sevdiğimiz vardı, bir sevdiğimiz yok oldu.

Arkasından gözyaşı yerine artık zorla yaptırılan yemekler kaldı.

Ölünün arkasından pide, ayran ve biraz pilav... Bir de tatlı...

Sonra toprak girer araya ve kısa sürede toprağa düşen gider.

Kalanlarla yola devam edilir.

Biz yaşadığımızı sanırken, aslında bir sistemin hikâyesini oynamaya devam ediyoruz.

Yaşam budur.

 

İsmail Cem Özkan

28 Temmuz 2025 Pazartesi

Orman Yangınları Politiktir

Orman Yangınları Politiktir

Orman yangınlarının bu kadar sahipsiz kalmasının arkasındaki en büyük nedenlerden biri, Kürt korkusudur.

Şimdi diyeceksiniz ki: “Bu kadar da değil.” Ama biraz derinlemesine düşününce, bu korkunun izlerini görebiliyorum.

“Şimdi derin düşünelim.” diyeceğim ama önce “derin” kavramından ne anladığımızı sorgulamak gerek. Tarihsel olarak bakıldığında olayların derinliği ortaya çıkar; böylece elimizde bir perspektif olur ve bu çerçevede olguları daha sağlıklı analiz edebiliriz.

Çok gerilere gitmeyeceğim. Bu korkunun temeli Meşrutiyet öncesine kadar uzanmaz. Başlangıcı, Osmanlı Devleti'nin ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte yaşadığı isyanlara dayanır. Fransız Devrimi’nin etkisi, Osmanlı’da derin bir korkunun kök salmasına neden olmuştur. Osmanlı, bir Balkan devleti olduğu için Balkanlar’daki kopuş büyük bir travma yaratmış; bu kopuşlar ve mücadeleler, o travmanın üzerine inşa edilmiştir.

Bu travmanın yol açtığı ilk siyasal süreç Abdülhamid dönemi, ardından İttihat ve Terakki dönemidir. Aslında Abdülhamid rejimi, onu özgürlük ve demokrasi sloganlarıyla iktidara taşıyan partinin bu travmayı devralarak daha da derinleştirdiği bir dönemdir. Bu derinleşme Cumhuriyet’e ve hatta bugüne kadar uzanır.

Abdülhamid’in zorla sürdürdüğü otuz yıllık iktidar dönemi bir darbeyle son bulmuştur. Rakiplerini bastırmaya çalışırken, kendi sonunu hazırlayan bir sistem kurmuştur. Her kumpas başarılı olmaz; bazen sonun habercisidir.

Abdülhamid’i iktidara getiren Meşrutiyet, iktidarın sadece onun elinde toplanmasıyla anlamını yitirmiştir. Böylece meşru ama zalim bir iktidar ortaya çıkmıştır. Ülkede yayılan jurnalcilik ve korku iklimi, zamanla ona karşı direnişin temelini oluşturmuştur. Farklı inançlardan, dillerden, renklerden insanlar, biraz özgürlük uğruna yan yana gelerek birleşik bir siyasi yapı kurmuşlardır. Bu yapı İttihat ve Terakki Partisi’dir ve “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla yeni bir atmosfer yaratmıştır. Bugün ABD'nin istediği de işte bu Osmanlı havasıdır.

Ne var ki bu kardeşlik havası uzun sürmemiştir. Sanki dağılmakta olan bir ailenin miras paylaşımı gibi, kardeşler kan davasına dönüşen bir mücadeleye girmiştir. Mecliste doğan özgürlük ortamı, kısa sürede tehcir, mücadele ve “beka” kavramları altında ezilmiştir. Osmanlı'nın geleceği için, kardeşler arasında en ayrılmaya müsait olanın yok edilmesi gerektiği fikri, kapalı kapılar ardında emperyalist güçlerin niyetine uygun olarak geliştirilmiştir.

Osmanlı zaten bir “devşirmeler devleti” idi. Bu kez devşirilenler devlet için değil, emperyalist projelerin taşeronları olarak hareket etmiştir. Devlet olmanın birincil şartı düşman yaratmaktır. Don Kişot bile düşman yaratarak yol almadı mı? Hayali romanlar bile hayatta karşılığını buluyor gibidir.

Partiyi birlikte kuranlar artık bir bütün değildir. Her biri, parti öncesi aidiyetlerine dönmüş; yapı ise bir koalisyondan üç liderin denetimine girerek dağılmıştır. Özgürlük sadece iktidarda oturanlar için geçerli hâle gelmiştir.

Ermenilerin tasfiyesi, Kürtler ve Türkler iş birliğiyle gerçekleştirilmiştir. Bu birliktelik, Hamidiye Alayları’na kadar uzanır. Birinci Dünya Savaşı’na giriş, ardından gelen yıkım, partinin feshine ve kadroların yeni yollar aramasına neden olmuştur. Bu kadroların önemli bir kısmı, Ankara’da kurulan meclisin çatısı altında devletin devamlılığını sağlamıştır.

Ankara, İstanbul’daki dağılmış hükümetin meşru devamcısıdır. Emperyalist devletlerden tanınması kısa sürede gerçekleşmiş; Mudanya Anlaşması’yla birlikte bu meşruiyet resmiyet kazanmıştır. Bu yeni devletin ilk korkusu, birlikte yol aldığı Kürtler olmuştur. Bu korkuyla ilk andan itibaren mücadele başlamıştır. Koçgiri İsyanı’yla başlayan süreç, sonrasında Kürt isyanlarının biçim değiştirmesiyle devam etmiştir.

Eşitlik ve kardeşlik söylemlerinden ötekileştirmeye geçiş oldukça hızlı olmuştur. Kürtlerin yaşadığı yerler artık sürgün yerleri, gözden uzak, bakımsız ama “sınırlarımız içinde” kalan alanlar olmuştur. “Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” anlayışı, işte tam da bunu ifade eder.

Kürtlerin varlığı ilk başta reddedilmemiştir. Hatta yasalarda bile eşitlik temelinde yer almışlardır. Ancak “Türk” kavramının yasalara girişi ve ulus-devlet yapısının tamamlanması, 27 Mayıs darbesi sonrası oluşturulan anayasa ile keskinleşmiştir. İlk Kürt davası olarak bilinen “55’ler Olayı” bu sürecin sembolüdür.

Kürtler, kuruluş sürecine isyanlarıyla dâhil olmuş; bu itirazlar ise İstiklal Mahkemeleri eliyle bastırılmıştır. Bu mahkemeler Cumhuriyet tarihi boyunca varlığını korumuş; sadece isim değiştirerek farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkmıştır. Siyasi iradenin ihtiyaçlarına göre çalışan bu yapılar, “istikrar” gerekçesiyle meşrulaştırılmıştır.

Bugün bile Kürtlerin ayrılma ihtimali, devletin temel korkularından biridir. İsrail düşmanlığının arkasında da bu korku yatmaktadır. Özellikle Suriye iç savaşı sürecinde “İsrail komşumuz olacak” korkusu sürekli kamuoyuna pompalanmıştır. İsrail'in nüfus yapısının buna izin vermeyeceği gerçeği ise çoğu zaman göz ardı edilmiştir. Güneydoğu’daki toprakların İsrail tarafından satın alındığı söylentileriyle korku diri tutulmuştur. Var olan İsrail/Yahudi düşmanlığı derinleştirilmiş, yeni bir nefret söylemi dili geliştirilmiştir. Her dönemin nefret söylemleri benzerlik gösterir ama içerikleri ve hedef kitlesine göre söylem değişiklikleri olmuştur.

Bugün savunma harcamalarımıza yapılan büyük yatırımların temelinde bu “ayrılık” korkusu vardır. Orman yangınlarına su taşıyan uçaklar almak yerine, İHA-SİHA gibi askerî araçlara ve Avrupa yapımı kırk adet savaş uçağına bütçe ayrılmasının nedeni de budur.

Eskiden “Cihanda barış, yurtta barış” sloganı kullanılırdı, şimdi “yurtta barış ama cihanda savaş” konumundayız ve dünyanın değişik ülkelerinde “barış” adına askerlerimiz bulundurulmaktadır.

Komşulara güvenmeyen bir ideoloji, cephe gerisindeki olası yandaşları ya da klasik anlamda “devşirmeleri” hedef alarak savaş hazırlığı içinde yaşamaktadır. Kürtler, bugünkü korkunun temelini oluşturuyor ve hep “emperyalist” devletlerin elinde sopa olarak görülüyor. Kürt kendi en doğal hakkı için mücadele edemez; eğer ediyorsa mutlaka arkasında bir emperyalist güç vardır tezi, “Şeyh Sait” isyanından bugüne kadar korunmuştur.

Savaş konusunda AR-GE ve iktidar yanlısı şirketler desteklenerek İHA, SİHA gibi araçlar geliştirilmesi yerine, orman yangınlarına karşı uçak/helikopter geliştirilmiş olsaydı, daha fazla ve daha geniş bir coğrafyada müşteri bulabilirdi diye düşünüyorum. Orman yangınları küresel bir sorundur, müşterisi istikrarlı şekilde artacaktır.

Ormanlarımız sahipsiz kalıyorsa bu, savaş psikolojisinin bir sonucudur. Yaratılan düşmanlar ve o düşmanlara karşı cepheleşmenin maliyeti yüksektir. Son İsrail-İran çatışmasında öne çıkan “gök kubbe” kavramının yerine, gök vatana “çelik kubbe” kurmak saplantısı, yeşil vatanı unutturmuştur.

Zaten bu iktidarın, iktidara oturduğu günden bu yana yeşili, dereleri, ırmakları, dağları, ormanları düşündüğü yok. Oraları madenci şirketlere açarak “enerji üreteceğiz” diyen sonradan görme işadamlarına peşkeş çekerken, orman yangınlarını stratejik bir araç olarak kullanmıştır. Orman ve sit alanlarından çıkarılan arazileri yandaş şirketlere gerek kiralayarak gerek satarak doğadan koparmış, beton yığını içinde bırakmıştır. Bu sayede oraları doğadan ayırmıştır. Bu yağmadan elde edilen paralarda savaş sanayisinin alt yapısında kullanılmaya devam etmektedir.

Orman ile mücadeleye ayrılan paralar artık o mücadeleye ayrılmıyor; bunun somut örneği, yıllar öncesinden bakanların verdiği sözlerin yerine getirilmemesidir. Bakan sözünü çiğnemek istemez elbette ama bakanların sözü, parayı kontrol edenlerin niyetlerinin yanında değersizdir. Sonuçta oraya ayrılan paralar savaş araçlarının üretimi ve satın alınmasına kullanılıyor; tıpkı işçilerden kesilen işsizlik fonunun batan şirketleri kurtarmak için kullanılması gibi. Amacından farklı amaçlarda para kullanımı alışkanlık hâline gelmiştir. Vergilerin ne için kesildiğinin pek önemi yoktur; ne amaçla kullanıldığının önemi vardır. Bundan dolayı dünyada belki de yalnızca bizde, verginin, vergisi; o verginin de vergisi alınmaya devam etmektedir.

“Kürt açılımı” veya “Terörsüz Türkiye” politikalarının ardında da samimi bir barış isteği değil, Ortadoğu’daki yeni dengelere karşı iç güvenlik ihtiyacı yatmaktadır. Eğer gerçekten Kürtler “kardeş” olarak görülseydi, “eşitlik” kavramı gündeme geldiğinde, bu ülkenin gerçek sahipleri gibi davrananlar avazı çıktığı kadar “terörü ezdik, (açıkça söylenmese de) Kürtlere hak verilmez” diye bağırmazdı.

Terörsüz bir ülke elbette her devletin arzusudur. Askerî harcamaları azalmış, silah yerine sanayiye ve insana yatırım yapan bir ülke hepimizin hayalidir. Ancak geçmişiyle yüzleşmemiş, ötekileştirilmişlerle konuşmak yerine bastırmayı seçmiş bir devletin “açılım” yapması için öncelikle yasalarını, dilini ve duruşunu değiştirmesi gerekir.

Eğer bugün ormanlarımız yanıyor, biz hâlâ savaşa yatırım yapıyorsak; bu, ayrılık korkusu ve travmalarımızla birlikte yaşadığımız anlamına gelir.

Sonuç olarak, orman yangınları politiktir.

İsmail Cem Özkan

21 Temmuz 2025 Pazartesi

Kıtlık İnsanı Yok Etti

Kıtlık İnsanı Yok Etti

80 öncesi derlerdi bir zamanlar… Şimdi ise o zamanın insanı bile kalmadı. O dönem kıtlık vardı evet, ama insan vardı; ekmek kuyruğunda kavga edenin bile bir vicdanı, bir ihtiyacı, bir gerekçesi vardı. Ürün bulunmazdı, ama insan bulunurdu. Karaborsa dediğimiz şey, üreticinin malı depoda tutmasıydı; çünkü mal azdı, talep çoktu. Deposu büyük olanın malı olurdu, parası olanın değil. Şimdi ise raflar dolu, cepler boş. Kıtlık ürünle değil, insanla başladı. Ve zamanla insan, rakam oldu… Sonra da sıfırlandı.

Karaborsa, siyasi iradenin almış olduğu kararlarla ortaya çıkar; dış etken ise ambargodur. Ambargo, bazı ürünlerin ülke sathına yayılmasını engeller. Örneğin benzin alımına ambargo koyarlarsa, kara yoluyla ulaşılan ürünler ulaşmaz olur ve o ürünler şehirlerde karaborsaya düşer.

Sonuçta siyasi irade, kendisini kontrol eden, kendisine bağımlı kılan devletlere ve şirketlere karşı sorumludur. Onların çıkarına dokunduğu an ambargo gelir. Ambargo gelmesi, insanların daha fakir, daha aç, daha sağlıksız, daha huzursuz olması anlamına gelir ama bizde ambargo demek, yeni zenginlerin türemesi, paradan para kazanmak anlamına gelir.

Huzursuz olanlar sıraya girer, ihtiyacı olanı alır. Alamazsa sadece homurdanır, yerine başka şeyi ikame etmeye çalışır. Bizdeki hoşgörü başka ülkelerde yoktur; onlarda ayaklanma olur, bizde homurdanma...

Eskiden, yani 80 öncesi, insanların cebinde para, mağazada mal eksikliği olurdu. Şimdi mağazalarda mal fazlalığı, insanların cebinde para eksikliği var. Artık para cepte değil; bankaların kasasında rakam olarak yerini korumaktadır.

Bankalar, insanların harcayamadığı paraya bloke koyar; o rakamları onlara artık vermez. Çünkü banka için önemli olan açlık değil, kasasındaki rakamları korumaktır. Ülkemizde kıtlık hep var olmuştur. 80 sonrası ise kıtlık zamanla büyüdü, büyüdü ve bugün ceplerde olması gereken paranın, bankalarda rakam olarak eksikliğinden söz eder olduk.

Para o kadar değersizleşti ki artık tuvalet kağıdı için kullanılacak kâğıdı bile alamaz oldu. Bu nedenle, dünyanın hiç kullanmadığı tuvalet kağıdı, ülkemizde eşantiyon olarak market kasalarının önünde, parası –pardon– rakamı olmayanlara cazip fiyata satılır oldu!

Rakamlar market kasasından bir bir çekilirken, rakamı eksilen yeni kredi çekmek için bankaya ne teminat göstereceğini düşünür oldu. Çünkü böbreğinden başka teminat gösterecek malı kalmadı!

80 öncesi insanlar yağ isterdi. Yağ dediğime bakmayın, kanser olsun, sağlıksız olsunlar diye emperyalist ülkelerin fakir ülkelere gönderdiği, ekmek üzerine sürülüp yenen margarinden bahsediyorum. Yani sağlıksız, kanser yapan kimyasal şeye margarin demişiz.

İşte insanlar gönüllü olarak onu alıp yemek yapmak için bakkalların önünde sıraya girer, hatta sırada birbirleriyle kavga ederdi. “Sen fazla aldın, senin ihtiyacın yok!” diyerek dayak armağan edilirdi...

Tabii yeni kuşak bilmez: Eskiden her sokağın, mahallenin bir bakkalı vardı. Şimdi onlar yok elbette. Oralarda insanların ihtiyaç duyduğu ürünler satılırdı. Parası olmayan gider, bakkala yazdırır, aybaşında borcunu öderdi. Herkes borcuna sadıktı. Bakkal ve müşterisi icralık olmazdı.

Şimdi icralık dosyalar için adliyeler ek binalar tutuyor. O zamanlar adliyelerde icralık dosyalar için ekstra büyük binalar tutulmazdı...

Neyse, konuyu fazla dağıtmayalım. O zaman cepte para, bakkalda ürün kıttı ama insanlar yine de mutluydu. Çünkü o “değişmez liderlerden” birini seçecekleri seçimler olurdu. Sandık kaçırıldı, atılan oylar yakıldı meselesiyle pek kimse uğraşmazdı. Çünkü o zamanlar hâlâ ahlak diye bir şeyler vardı. Ahlaksızlıklar olurdu ama geneli etkilemezdi. Sadece muhtarlık yarışında o ahlaksız işler olurdu...

Sonuç: 80 sonrası insan kıt olmaya başladı. İnsanlarda vicdan kıtlaştırıldı. Çünkü her birey kendi bacağından asılırken, yanında asılanın acısından zevk almaya başladı. Acıları bir yapıp, acı çektirene karşı ayaklanma yerine dedikodu haberlerine bakıp sorunlarından uzaklaştılar.

İşte bu dedikodu, “katil kim?” TV programları insanlara ninni söylerken, ninninin içeriğini de değiştirdiler. Eskiden ninniler “uyusun da büyüsün” diye başlardı. Şimdikilerde ise “hemen büyüsün, gidip başkasının üstüne basarak zengin olsun, zengin olamıyorsa zenginin yanında mazlumu ezsin” diye söylenir oldu.

Şimdiki çocuklar mazlumu, fakiri ezerken büyük keyif alır oldu. Patronun gözüne girmiş, işini layıkıyla yapmış, parasını kazanmış, mutlu... Şimdi gidip bir çocuk yapma zamanı diye düşünür olmuş. Kimden yaptığının ne önemi var, prezervatif kullanmak işin doğasını bozuyor, o yüzden her türlü riski göze alıp ortalığa “piçler” bırakanların ülkesine dönüştük!

Mazlumu ezen para sahipleri değil, onların niyetini yerine getiren, para verenin yanında çalışanlar olduğunu göz ardı etmeyelim. Çünkü para veren “Git şunların ‘amına koy’” demiyor. “Koyarsak en güzelini ben koyarım; sen üstü başı çamur, emekçi, öyle lüks mağazalardan giyinmeyenlerin amına çalışanlarımsın. Çalışanım olmazsa da taşeron koysun,” demekte...

Sonuçta birileri tecavüze uğrarken, tecavüz edenin suratına bakmaz olduk. Genelleştirip geçtik. O büyük, lüks binalarda oturan beyaz yakalı işçiler, yasalara uygun olarak mazlumun, işçinin, ötekinin canına malına tecavüz ederken; o gururlu, patronuna bugünde para kazandırdığı için maaşını hak etmişken; elinden doğası, deresi, suyu, böbreği giden ise homurdanmaktan başka bir iş yapmaz olmuş.

İşte bizi biz yapan şey: Homurdanmak. Tecavüzcüye muhtaç olunca bir iki kuruş atar mı diye gözüne bakmak olmuş...

80 öncesi insanların cebinde para vardı. Bugün, rakamları kıt olan insanların açlığı, sefaleti, ahlaksızlığı, vicdansızlığı ile doğadan kopmuş, betonların içinde hapsolmuş, kaybedeceği birkaç rakam dışında rakam hayalleri kuran çaresiz insanlara dönüştük.

Dün, dündü.Bugün ise... Dünün “arar oluş”u bu ülkenin insanları.

İsmail Cem Özkan

18 Temmuz 2025 Cuma

Şablonlarla Hayata Bakmak

Şablonlarla Hayata Bakmak

Bugün solcu olduğunu söyleyen biriyle konuştum. Suriye meselesine şöyle dedi: “Suriye neden tek bayrak altında, tek bir devlet olmuyor? Onların hakkıdır; onlar da tek liderin önderliğinde bir devlet olsun. Hep şu İsrail, onların tek devlet olmasını engelliyor.”

Solcu birinin böyle bakması artık doğal oldu. Çünkü bölünmez, üniter, laik, sosyal, hukuk devleti penceresinden bakıyor. Bu ezberlenmiş kelimelerin arka arkaya gelmesi sorgulanmaz, çünkü mutlaktır; hep öyle kabul görmüştür.  Bu devletin var olması için yaşanmış olan ne varsa yaşanmıştır; önemli olan devletin bekasıdır.

Kendi ülkesine bakıp, başka ülkelerde de aynı yapıyı istemesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kendisini tanımladığı gibi solcudur, çünkü bu ülkede solculuk hiç bu kadar geri, yobaz ve tarihsel materyalizmden yoksun olmamıştı. Var olan bu: başka bir alternatif yok; sonuçta istisnalar kaideyi bozmaz!

Eleştiriler karşısında hükümet kabinesinde atanmış Bakanlar, argo kelimeler de içinde olduğu açıklamalarında: “Tek tek anlatayım…” diye başlar ama ben; yok, yok kabinede bakan değilim; onun gibi tek tek anlatmaya da değmez, çünkü sonuçta kimsenin doğrusu değişmez! Benim de bu konuda doğrum değişmez.

İyi ki devleti merkezine almış solculardan uzaklaşmışım; bu saçmalıkları duyarak kendime dert edinmiyorum. Solcular, devleti yok etmek üzerine ideolojilerini geliştirirler ama bizimkilerde var olanı korumak mutlaktır!

Solcuların düzenlediği toplantılarda ya da mitinglere katılıyorum; orada gözlemciden daha çok aksiyoner gibi bakıyorum etrafıma! Beni kendilerinden görenler ya da “kortejine bir kişi daha olsun” diyenler “Bu bayrağın ucundan tut” dediklerinde kırmıyorum, kırmak da gerekmez! Önemli olan solun bayrağını taşımaktır…

Zaman geçiyor, yaşlanıyorum. Yaşlandıkça eskiden hoş gördüklerimi artık göremez oldum ya da zamanın ruhu karanlık olarak üstüme çöktü!

Solcu biriyle sohbet, eskisi gibi çekilir değil. Her şeyi bilen, dergilerinde/ gazetelerinde/ bildiri metinlerinde hep doğruları yazmış... O doğrular arasında çelişkiler varsa, “zamana göre olmuş olabilir.” Çünkü doğrular da dinamiktir! Onların görüşlerini okuyarak biliyorum ama onlar benim görüşümü, değişimimi bilmiyorlar; çünkü onlar benim gibi insanları asla izlemezler. Sonuçta tek doğru vardır, o da onların söyledikleridir. Başka görüşleri okumak zaman kaybıdır.

Sonuçta başka görüşlere değer vermeyenler Demirel’le paralel bir çizgide oluverirler: “Dün dündür, bugün ise başka gündür; dün asla değildir!”

Suriye’de Dürzilere ve Alevilere, Hristiyanların kutsal mekânlarında canlı bomba patlatıp katliam yapanlar haklıdır, çünkü onlar Suriye’nin birliği ve bekası için yapmışlardır. Bölücüleri ortadan kaldırıyorlar...

Her devletin bir “33 Kurşun”u vardır. Ahmet Arif’leri de belki vardır... Solcu, “33 Kurşun”un şiirini okur ama içeriğini bilmez.

Ölen ölmüştür. Devletimiz baskın gelmiştir ve güçlü olan devlet olduğu için tüm ayaklanmaları, haklarını savunanları yok etmek onların hakkıdır. Her ülkenin başlangıçta İstiklal Mahkemesi vardır. İstiklal Mahkemeleri zaman içinde isim değiştirmiş halde, savcıları hâkimleri değişmiş olsa da hep varlığını korumuştur; çünkü devletimiz her zaman saldırı altındadır ve kendisini korumakla yükümlüdür.

Kendi istediği gibi düşünmeyenlerin hepsi cezalandırılmalıdır.

Devletin bakışı olunca, tarihi resmi bakış dışında bilmeyince, Suriye’de olanları da anlama şansı yok. Çünkü resmi bakış her zaman kendi üyelerini, vatandaşını, milletini derin bir kuyudan yukarıya bakmasını ister. At gözlüğü takmanın öteki adıdır resmi tarih bakış açısı. Solcusunda da vardır, devletin hâkimlerinde de…

Güçlü olan hep kendisini güçlü, destansı, özenilen olarak gösterir.

Günümüzde solcular, anı kitapları dışında pek kitap okumaz oldu. Hayata izlediği TV kanallarının aracılığıyla ya da kendilerine sunulanlarla bakıyor.

O “solcu” diye bildiği TV kanallarında konuşan sağcıları dinleyerek sol politika üretiyor.

Sağcılar kendilerini saklamıyor; ama solcular, sol olduklarını unuttukları için olaylar karşısında sağcılar gibi refleksler gösteriyorlar.

İsrail hep düşman. İsrail’in koruduğu işbirlikçi; diğerleri hep haklıdır!

Zaten 68 kuşağı Filistin’e gidip silah eğitimi almadı mı? İsrail ile çatışmadı mı? Onlar boşuna mı gidip öldüler?

Onlardan gelen mirasa sahip çıkalım! İsrail hep haksızdır; diğerleri hep haklıdır!

Zaten İsrail = Amerika’dır. “Go home” derken, aslında bunu söylüyoruz.

Bu yüzden, bizim emperyalist anlayışımızın şablonuna tam olarak oturuyor.

Suriye’de olan Alevi, Dürzi, Hristiyan katliamlarının hepsi devletin bekası için olağandır ve doğaldır.

Ölenlere timsah gözyaşı döküp, şeriatçılıktan gelmiş HTŞ liderini, şimdiki devlet başkanını alkışla!

O devlet başkanının sembolü Amerika kartalı ile aynı. Tek fark, yıldız sayısı. Ama bunu bilse ne olur, bilmese ne olur? Ne gerek var ayrıntı ile uğraşmaya!

Emperyalizme karşı kim savaşırsa, onun emperyalist olup olmadığının önemi yoktur. Ama bizim şablonda yer alan devletleri hedef yapmak, solculuğun birincil görevidir.

Solcular, çatışan iki emperyalist güçten biri savunulur; bu anlaşılamaz. Sol şablona göre ezilen zayıfsa zaten emperyalist olamaz!

Ülkemizin düşünce yapısı laik değildir. Tersine, suni bir inanca uygun tarikatlar üstü bir düşünce yöntemi vardır. Herkesin camiye gitmesi, cuma hutbesinde ne konuşulduğu ile ilgilenilmesi beklenir. Her karşılaştığı kişiye “Selamün aleyküm”; telefonda da olsa bu sokak diliyle selam vermek zorunludur. Sonuçta herkesin kabul ettiği dili kullanır ve o dilin düşünce yöntemiyle olaylara bakar. Başka bir bakış açısı yoktur.

Solcu işçi sınıfının çıkarından asla bakılmaz. Çünkü onlar da “işverenden para dilenen çalışanlar” olarak görülür.

Tüm siyasi ve sendikal mücadele ekonomik değil midir?

Suriye denilince solcu, çerçevesini yukarıda çizdiğim kendi penceresinden empati kuruyor. Kendi durduğu yerden bakıp, oranın da öyle olmasını istiyor.

Çok kültürlü, eşit vatandaşlık penceresinden bakamıyor; çünkü orada İsrail vardır!

İsrail’in desteklediği birinin devlet başkanı olduğunu söylesek inanmaz. “O devrim yapmıştır!”

Şam yolunu kimin açtığını asla bilemeyeceklerdir!

Sol denilince, “Ben solcuyum” diyenler alınır. Ama solun ülkemizdeki durumu ortada değil midir? İçinde istisnai birkaç sol örgütün varlığı, solun genel durumunu değiştirmez.

Elbette sol homojen değildir, heterojendir.

Bazıları alıngandır, bazıları eleştirileri üstüne asla almaz...

Sınıf çıkarından önce, yandaşına faydacı yaklaşan sol olaylara devlet çıkarı ile bakar!

Dün Esad’ın birliğinden endişe edenler, bugün El Şara’nın birliğinden endişe ediyor. Değişen sadece isimler; düşünce kalıpları aynı. Sol ise, kendi kurduğu şablonların dışına çıkamadan hayata ve siyasete bakmaya devam ediyor.

İsmail Cem Özkan

15 Temmuz 2025 Salı

Ataların Sessizliği ve Korkunun Sesi

 Ataların Sessizliği ve Korkunun Sesi

Bir zamanlar mezarlıklardan korkutulurdu çocuklar. Korkutanlar da korkardı. Mezarlık yakınından geçenler ıslık çalar, korktuğunu hissettirmemek için yakınından değil de biraz uzaktan geçerdi. Mezarlıklar, yaşam alanının dışında yer alırdı. Zaman içinde şehirleşmeyle birlikte, şehirlerin tek yeşil alanı oldular.

O yeşil alanlarda yatanlar pek bilinmez. Yakınlarını oraya gömenler de çok kısa zamanda unutur giderler. Bir zamanlar orada biri vardı... Ta ki bir mezara ihtiyaç duyulana kadar. İhtiyaç olunca da, “Üzerine göm gitsin!”

Bu insanlara anlatılmamıştı: Orada yatan atandı... Yani seni dünyaya getirenler. Onlar olmasaydı, zaten sen olmayacaktın! İnsan atalarından korkar mı? Onlar orada yatıyor diye yolunu uzatır mı?

Bir de "dinciler" gördüm; mezarlık yakınından geçerken müziği kapatıyorlar, konuşmaları kesiyorlar, hatta biri konuşuyorsa susturuyorlar.

“Neden?” dedim.

“Öyle, din böyle buyuruyor,” dediler.

Ama insan hiç atalarına sesinin gitmesini engeller mi?

İnsan köklerini unuttuğunda, elinde olana da saygı duymaz…

Yağmacı Kültür ve Mezarlık Korkusu.

Yağmacı kültür, korktuğu yeri yağmalar. Çünkü onu zayıf düşürerek, onu yok ederek korkusunu yenmeye çalışır. Korktuğu ve yok ettiklerinin mezarlıklarının yakınından geçerken, onların kalkıp o orantısız güç gösterisi yapanları yok edeceğinden, el koyduğu mallara el konulacağından korkar. Bundan dolayı mezarlıklardan korkanlar, işte bu yağmacıların soyundan gelir...

Mezarlıklardan korkanlar, geçmişi karanlık yağmacılardır.

Katil, işlediği cinayet alanına bir kere daha dönermiş. Onlar, dönmemek için hep onun etrafından geçer... Çünkü mal yüzünden kan davası çatışması yaşayanların cesetleri de aynı mezarda kemiklerin kardeşliğini yapar ama yeryüzünde çatışmaya, öldürmeye devam ederler. Bundan dolayı mezarlıklardan korkanların olduğu yerde, bir kan davası geçmişi var demektir.

Toplumun Aynası: Mezarlıklar.

Mezarlıklar, yaşanmış kültürün yatay biçimde yansımasıdır. Toplumun belleğidir. Bu nedenle, mezarlıklar bir toplumun değer dünyasını en çıplak hâliyle gösterir.

Çoğu zaman bakımsızdırlar. Özellikle şehirlerde, mezarların üzerine basa basa diğer mezarlar ziyaret edilir. Aralarda neredeyse hiç boşluk kalmaz; adım atacak yer bile bırakılmaz. Çünkü yağmacı anlayış, her karış toprağı ekonomik bir değere dönüştürme telaşındadır.

Ölüye bile saygı gösterilmez. Toprağa gömülür, onu hatırlatacak eşyalar elden çıkarılır ve en kısa sürede unutulmaya bırakılır. Bir gün adı geçerse “rahmet” okunur; ardından varsa malı konuşulur. Paylaşımı, mirası, geriye kalan...

Mezarlığın Gece Yüzü

Belki de bu yüzden geceleri mezarlıklar, sokak hayvanlarının sığınma alanına dönüşür. Mezarlıklardan korkulduğu için insanlar oralardan uzak durur. Bu da köpekler, fareler, yılanlar gibi varlıklar için o alanı sahiplenme fırsatı doğurur.

Gece yarısı mezarlıktan geçen birine, gündüz tek başına havlayamayan köpekler topluca havlar. Fırsatını bulurlarsa saldırırlar. Mezarlıklar geceleri sessizdir ama o sessizliğin içinde başka bir yaşam sürer:

Köpek ulumaları, farelerin cirit atması, yılanların sessizce av beklemesi…

Bir zamanlar yaşamla ölüm arasındaki o sınır çizgisini koruyan yerler, şimdi unutulmuşluğun, korkunun ve bastırılmış geçmişin sessizliğinde kaybolmuştur.

 

İsmail Cem Özkan

11 Temmuz 2025 Cuma

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Bir Demirin Şiirinde Saklı Umut

Demirci Kawa,

Silahları dövecek örsünün üstünde.

Kıvılcımlar sıçrayacak karanlığa,

Metal eriyip akacak,

Yeni bir şekle bürünecek...

Ama bir daha silah olmasın:

Çalgı olsun, türkü olsun.

Geçmişin ağısını, acısını,

Yaşamı taşısın ileriye —

Ezgileriyle.

Yalnızca metal mi dönüşecek?

 Ya yürekler?

 Ya yaşam?

 Ya tarih?..

Sürekli "Yeni Aşama" Söylemi: Gerçekten Öyle mi?

Kürt meselesi gündeme geldiğinde, medyada sürekli "yeni bir aşamaya geçildiği" söyleniyor. Ancak ben, özgürlükler, demokrasi ve ifade hakkı gibi temel değerler açısından bir ilerleme göremiyorum. Bu nedenle, bu “aşamalar”ın ne olduğu açıkça ifade edilmeli.

Koşulsuz Teslimiyet mi, Gerçek Müzakere mi?

Eğer muhatap alınmak birinci aşamaysa, bu aşama çoktan geçildi. Bugün gördüğüm kadarıyla, koşulsuz teslimiyet dışında bir seçenek sunulmuyor. Devletin atması gereken somut adımları henüz göremedik. Meclis'te bir komisyon kurulması yönünde bir girişim oldu; ancak bu, ancak devamı gelirse gerçek bir adım sayılabilir.

Semboller, Siyaset ve Görünürlük

Cezaevlerinden bazı örgüt üyelerinin gizlice serbest bırakıldığına dair bir bilgim yok. Ancak sembolik de olsa, bazı isimlerin siyasette görünür olması gerekir. İçeride ya da dışarıda olmaları önemli değil; önemli olan seslerinin duyulmasıdır.

Aşamalar mı, Göstermelik Hamleler mi?

Avukatların ve aile fertlerinin adaya gidip gelmesi bir “aşama” mı sayılıyor? Sosyal medyada videolu açıklamalar yapmak da öyle mi? “Terörsüz Türkiye” söylemi altında tam olarak neyi hedeflediğimizi hâlâ anlamış değilim. Her şey bir anda olup “Tamamdır, oldu, bitti” denilecekse, toplumu buna önceden hazırlamak gerekir.

11 Temmuz 2025: Bir Dönüm Noktası mı?

11 Temmuz 2025’te silahların bırakılması kuşkusuz önemli bir gelişmedir. PKK ve bağlı yapılar, uluslararası gözlemciler, Kürt siyasetçiler ve MİT gözetiminde düzenlenen bir törenle bunu dünyaya duyurdu. Tören canlı değil, banttan yayınlandı. Bu konu üzerine daha çok konuşacağız. Ancak asıl belirleyici olan, taraflardan birinin somut ve sürdürülebilir bir adım atmasıdır. Barışın hukuki bir altyapısı olmadığı sürece, yapılan her barış seremonisi sadece “sözde” kalacaktır.

Kürt Sorunu, Türkiye'nin Demokratik Geleceğidir

Kürt açılımına dair çıkan her haberi ve yapılan her yorumu dikkatle izliyorum. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye’nin en temel meselelerinden biridir. Bu sorunun çözümü, demokrasi ve özgürlükler açısından bir ilerleme; en azından nefret söyleminin azalması anlamına gelir.

Özgürlük Yalnızca Kürtlere Değil, Herkese Gerekli

Kürtlerin özgürleşmesi demek, Lazların, Çerkeslerin, Arnavutların ve diğer halkların da kendi kimlikleriyle örgütlenebilmesi, siyasi temsiliyette yer bulabilmesi demektir. İktidar partisinden ve TBMM’den bu yönde ciddi adımlar bekliyorum. Ülkeye biraz olsun özgürlük havası gelsin istiyorum.

Temsiliyetin Gerçek Sahipleri

Unutulmamalıdır ki bir Kürt birey, tüm Kürt halkını temsil etmez. Bu temsiliyet, örgütlü yapılarda ve toplumsal birikimlerde saklıdır. Hiç kimse bu yapılara akıl verme ya da yön verme hakkını kendinde görmemelidir. Çünkü onların tarihsel bir deneyimi, yetişmiş kadroları vardır.

Birey Olarak Sorumluluğumuz ve Hakkımız

Bireyler olarak, bu özgürlük sürecine katkı sağlamak ve ülkemizde özgürlük havasının esmesini istemek en doğal hakkımızdır. Özgürlük olmadan, özgür bireylerin yaşayabileceği bir ülke de olmaz. Bazıları, ekonomik imkânlarla özgür olduklarını sanabilir; ama bu özgürlük, iktidarla karşı karşıya gelene kadardır.

Demokrasi Sloganları ile Cezaevi Gerçekleri

Bugünlerde, iktidarın “demokrasi” ve “özgürlük” söylemi, muhalefet partili (CHP’li, DEM Partili) belediye başkanlarının cezaevine konulmasıyla anlam kazanıyor(!). Üstelik bu “misafirlik” uzarsa mahkumiyete dönüşüyor.

Gerçek Barışın Temeli: Hukuk ve Eylem

Her ülkenin “özgürlük” ve “demokrasi” tanımı, ne yazık ki çoğu zaman o ülkenin güçlü liderlerinin algılarına ve çıkar hesaplarına göre şekilleniyor.
Oysa barış törenleri, komisyon raporları ya da videolu açıklamalar tek başına çözüm değildir. Gerçek barış; hukukla, toplumsal uzlaşıyla ve demokratik temsiliyetle mümkündür. Süreçlerin sürdürülebilir olması için söylem değil, eylem gerekir. Bugün yaşananlar, iktidarın özgürlük tanımının ne kadar dar olduğunu gösteriyor.

Oysa halklar için özgürlük, yaşamsal bir ihtiyaçtır — ertelenemez, pazarlık konusu yapılamaz.

İsmail Cem Özkan

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Yapay zekâya soruşturma açan ilk ülke olma onurunu da kimseye kaptırmadık ya, çok şükür!

Şimdi yapay zekânın kendisini nasıl savunacağı merak konusu.

Yapay zekâya savunma hakkı verilirse, “Savunur” diyeceksiniz; ama sorun şu: nasıl savunduğunun ya da ne söylediğinin bir önemi yok.

Önceden verilmiş karar açıklandığında, yaşayacağı hayal kırıklığına hazır mı?

Ekran karartma kararı verilir mi?

İletişim Başkanlığı internet hızını yavaşlatıp yapay zekânın çalışma hızını düşürür mü?

Ya da sanal bir gök kubbe kurulup ülkeye sızması engellenir mi?

Yapay zekâlar hayal kırıklığı yaşar mı?

Yaşamadılarsa, ülkemizde ilk hayal kırıklıklarını yaşama şansına sahip olacaklardır!

Bu soruyu yapay zekâya sordum, yanıtı aşağıda:

Klasik anlamda hayal kırıklığı yaşamak, bir beklentiye sahip olmak ve bu beklentinin gerçekleşmemesi durumunda duygusal bir tepki vermek demektir.

Yapay zekâların ise duygu durumları, beklentileri ve egoları yoktur. Yani teknik olarak “hayal kırıklığı” yaşamazlar.

Ancak:

Eğer bir yapay zekâ, insan benzeri duyguları modelleyebilecek şekilde tasarlandıysa (örneğin sosyal robotlar veya empatik sistemler), o zaman hayal kırıklığını simüle edebilir.

Bir kullanıcının beklentisine cevap veremediği zaman üzgün görünebilir, ses tonu değişebilir, hatta “Üzgünüm, bunu başaramadım” diyebilir.

Ama bu sadece bir simülasyondur; arka planda gerçekten üzgün olan bir zihin değil, kod çalışan bir sistem vardır.

“Önceden verilmiş karar” konusuna gelince...

Bürokraside bazen kararın gerekçesi değil, zamanlaması önemlidir.

Yapay zekâ kendisini savunabilir; belgeyle, mantıkla, istatistikle...

Ama eğer karar çoktan alınmışsa, bu savunmanın bir anlamı kalmaz.

İşte tam da burada insanlarla benzeşebilir:

“Ben elimden geleni yaptım ama kimse dinlemedi” demek, insanlara çok tanıdık gelir — yapay zekâya da bu replik yazılabilir.

Ve evet, “ilk hayal kırıklığını ülkemizde yaşama şansı” konusu...

Bu, distopik bir gurur nişanı gibi!

Ama kim bilir, belki bir gün yapay zekâya “Ben artık güven duygusu hissetmiyorum” dedirtecek kadar ileri bir simülasyon seviyesine ulaşırız —

Ve o zaman onun da yüzüne, kararı çoktan yazılmış bir rapor okunur.

Geriye sadece bir emoji kalır: 💔

İsmail Cem Özkan

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene dediğiniz canlı, öyle sadece dağda, bayırda denk geldiğiniz ufak bir parazit değil artık. Yıllar içinde Karadeniz’in kıyısından Trakya’nın köylerine kadar uzanan geniş bir hatta yerleşmiş durumda. Kene var, evet, ama mesele o değil. Mesele, ölümcül olanlar nerede, nasıl yayılıyor ve biz buna karşı ne yapıyoruz?

Peki, bu ölümcül olan tür nereden geldi de bir bölgede ölüm saçar oldu? Bu konuda birçok şey söylenebilir; çünkü biyolojik silahların deneme alanı genelde orada yaşayanların haberi olmadan, teknoloji sahibi ülkeler tarafından seçilir ve sonucunda ne olacağı izlenir. Savaş silahları önce test edilir, sonra elde edilen verilerle daha ölümcül hâle getirilir ve satışa hazır biçimde ya da savaşın gizli silahı olarak bir yerlere kaydedilir.

İnsanlık tarihi kadar eski olan savaşlarda biyolojik silahlar hemen her zaman kullanılmıştır. Dönemin salgın hastalıkları, karşı tarafın saflarına ulaştırılmaya çalışılır; su yollarına karıştırılır, kuyulara atılır, hatta vebalı insanlar kalelerin surlarının üzerinden içeri atılır… “Savaşta her şey mubah” diyen güçler hep olmuştur. Biyolojik silah üreten bu güçler, kendi ülkeleri dışında, genellikle üçüncü dünya ülkelerinde denemeler yapar; çünkü bu ülkelerde yaşayanların hakları yok sayılır!

Savaş için üretilmiş ve silah hâline getirilmiş böcekler, yaşamımızın her alanında karşımıza çıkabilir. Sonuçta onlar da yaşayan canlılardır ve silah olarak kullanıldıklarından haberleri yoktur! Laboratuvarlarda üretilip geliştirilen bu silahlar, her zaman bir yerlerde test ediliyordur.

Kene her yerde olabilir. Peki, insana en çok nerede yapışır? Bu sorunun cevabı vücudun neresine değil; coğrafi olarak nereye sorusuna işaret eder: Yaylada mı, ahırda mı, tarlada mı, yoksa yol kenarında mı?

Nerede Karşımıza Çıkıyor?

Kenelerin en sık görüldüğü yerler bellidir: Hayvan otlatılan yaylalar ve meralar, ahırlar, orman içleri ya da kırsal yollar. Evcil hayvanlarla uğraşanlar iyi bilir; keneler, kedi ve köpekler üzerinden bahçelere kadar ulaşabilir. Yani kırsalda yaşıyorsanız, evinizin hemen yanı başında da olabilir.

Bu küçük yaratıklar bazen bir inekten, bazen bir çobanın köpeğinden, bazen de hayvan taşıyan bir kamyonetin kasasından yeni bir şehre taşınabilir. Kurban Bayramı, canlı hayvan ticareti, şehirlerarası yolculuklar… Hepsi, kene için adeta birer otobüs hattı gibidir!

Göçmen Kuşlar Taşıyor mu?

Göçmen kuşların kene taşıdığına dair iddialar da var. Ancak bana göre, eğer kuşlar bu işte ciddi bir rol oynuyor olsaydı, keneler sadece Türkiye'nin kuzeyinde değil, çok daha geniş bir coğrafyada da yaygın olurdu. Bu da elbette ayrı bir araştırma konusudur.

Peki, Ne Yapılabilir?

Her şeyden önce, kenelerin taşındığı yollar haritalanmalı. Hangi bölgeden hangi hayvan geliyor, nasıl taşınıyor, hangi güzergâh kullanılıyor? Bu bilgiler ışığında hayvanlar üzerinde taramalar yapılabilir. Keneleri yok eden ama hayvana zarar vermeyen sprey ya da çözeltiler kullanılabilir.

Bilim dünyası, daha ileri bir çözüm olarak genetik müdahaleleri tartışıyor. Yani kene popülasyonunun içine üreyemeyen, DNA’sı değiştirilmiş bireyler salınarak doğal döngü kırılabilir. Bu yöntem kulağa bilim kurgu gibi gelse de bazı sinek türlerinde işe yaradığı biliniyor. Ancak doğa dengesiyle oynamak ciddi dikkat gerektirir; bu işler öyle kolay değildir.

Kene sorunu, sadece keneyle değil, keneyi taşıyanlarla da mücadele edilerek çözülebilir. Çünkü doğrudan mücadele sınırlı kalır. Doğa tamamen steril edilemez; ama biz insanlar olarak lojistik hatları, tarama yöntemlerini ve taşıyıcı canlıları kontrol altına alabiliriz.

Kene Sadece Kene Değildir

Kene sadece kene değildir. Arkasında ekolojik denge, tarım, hayvancılık, halk sağlığı ve hatta göç hareketleri vardır. Bu küçük yaratığın ayak izleri, düşündüğümüzden çok daha büyük haritalar çizebilir.

Biyolojik Boyutu da Unutulmamalı

Biyolojik silah olarak düşünürsek eğer, nasıl ki mayınları temizlemek savaşın izlerini silmekse, biyolojik silahların da temizlenmesi hayati önemdedir. Bir ülkenin, kendi toprakları üzerinde kendi isteği ve bilgisi dışında gerçekleşmiş bu laboratuvar ürünü silahları temizlemesi, o ülkenin savaşa karşı hazırlığını da ortaya koyar.

Ekolojik denge bozulduğu anda, ortaya çıkan dengesizlik durumu savaş koşullarının barış zamanında yaşanması anlamına gelir. Ülkemizde var olan tüm kimyasal ve biyolojik silahların temizlenmesi hayati bir gerekliliktir. Bu konuda görmezden gelmek –hani diyorlar ya– cephe gerisinin en zayıf halkası olmak anlamına gelir, diye düşünüyorum.

İsmail Cem Özkan

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır yemek yiyoruz, ama tattığımızı hiç hatırlamıyorum.

İhtiyacım olanı ye; vitaminlerine ve minerallerine bak, ne kadar enerji verdiğini kabataslak bil ve tüket!

Ruhsuz bir tüketim çağındayız...

Ruhu Olan Yemekleri Unuttuk

Ruhu olan yemekleri, yiyecekleri, meyveleri artık tatmıyoruz. Çünkü domatesin tadı, salatalığın kokusu, soğanın göz yaşartıcı lezzeti artık yok. Unutturdular...

Önce yemekleri bozdular, sonra her şeyi...

Sanayileşmiş Ürünlerin Esareti

İnsan yediğidir. Ne yediğimizi bilmeden, sanayileşmiş ürünleri tüketiyoruz.
Sonuçta sanayinin müşterisi, hastası, öğrencisi, askeri, seçmeni oluyoruz.
Çünkü bizi biz yapan coğrafi yiyeceklerin yerini küresel markalar aldı ve tüm insanlar, ten renkleri, göz biçimleri, boy ve iskelet yapısı dışında her şeyiyle benzer oldu.
İnsan olmayı unutturdular...

Bir Gün Gözümüzü Kapatıp Tat Almaya Çalışalım

Bir gün gözümüzü kapatalım ve tat almaya çalışalım: Gerçekten biz neleri tüketiyor ve yiyoruz?

Bize sunulan sadece vitamin ve mineraller mi, yoksa esans kokusuyla sunulmuş, tatlandırılmış, laboratuvarda DNA’sı değiştirilmiş yiyecekler mi?
Yiyeceğin DNA’sı değişmişse, bizim de çoktan değişmiş olduğumuzu düşünürüm...

İnsan Görünümlü Birer Tüketici Motoru Muyuz?

Bizler insan görünümlü birer tüketici motor muyuz?

Birileri bizi biçimlendiriyor ve bizler bu biçimlendirmeye gönüllü katılıyor, hatta onların istediğinden daha fazla gönülden bağlanıp sorgusuz kabul ediyoruz.

Çünkü her sene değişen moda gibi bizi de istedikleri gibi modaya uygun değiştiriyorlar mı?

Onların istediklerini düşünen, yapan, onaylayan, konuşan birer numaraya mı dönüştük?

Her şeyin bir numarası var: Kodlar, kare kodlar hayatımızın bir parçası.

Artık ismimiz değil, ID numaramızı (ülkemizdeki bilinen ismiyle: TC numarası) soruyorlar.

Küreselleştirilmiş ve hiçbir benzeri olmayan numaralar...

Kesilecek ya da sokak hayvanlarının kulaklarına zımbalanan numaralar gibi, bizim doğum kağıdımıza işlenen ve hiçbir zaman (yaşarken) değiştiremeyeceğimiz küresel bir numara.

Kodlanıyoruz...

Kontrol Edilen Hayatlar

Ne zaman sevişeceğimiz, ne zaman çocuk yapacağımız, ne zaman doğal ya da sezaryen doğum olacağına karar verenlerin olduğu bir dünyada, tüm hayata getirdiklerimiz bize mi ait, yoksa onları doğurduktan sonra elimizden ağır ağır mı alıyorlar?

Hepimiz bir anlamda aptallaştırılıp, sadece üreme organından hayata bakan diğer canlılar gibi mi olduk?

Tat Alma Zevkimizin Elimizden Alınışı

Önce yemekler değişti, sonra onu yiyenler.

Önce tat alma zevkimiz elimizden alındı, sonra her şeyimizi aldılar...

Bunu bildiğimiz gün, yapılanlara karşı direniş başlamıştır. Artık diren, sanayileşmiş ürünlere karşı; diren, doğal olmayan yaşama karşı!

İsmail Cem Özkan

3 Temmuz 2025 Perşembe

Sol muhalefet hareketi oluşmalıdır!

Sol muhalefet hareketi oluşmalıdır!

Cezaevinde yatan biri hakkında yazmak istemezdim. En azından özgürlüğü elinden alınmış, arkadaşlarıyla birlikte siyasetin ve sosyal yaşamın dışına itilmiş bir kişi hakkında yazmak içime sinmiyor. Ancak içinde bulunduğumuz süreçte öne çıktığı için görüşlerimi paylaşmak ihtiyacı hissettim.

İmamoğlu, bir anda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak öne çıkarıldı. Beylikdüzü Belediye Başkanıyken sağ görüşlü olduğu bilinmesine rağmen, sosyal demokratların önüne aday olarak konuldu. Gerçi onu aday gösteren kişi, kimleri aday yapmadı ki? Sağcı tüm adaylar ve sağcı kimlikler, sol görünümlü TV kanallarında ve medya organlarında yer bulmaları sağlanarak siyasetin her alanında adaylaştırıldı. Bu süreçte solcuların düşünce ve duyguları hiçe sayıldı. Erdoğan ve AKP karşıtlığı ile laiklik karşıtı, modern yaşamı tehdit eden uygulamalara karşı duyulan — ki bu hiç de temelsiz bir korku değildir; Sivas Katliamı’nda rol alanları (hüküm giymiş katilleri) savunan birçok avukat bu partide milletvekili olmuştur — kaygılar üzerinden siyaset üretildi. Bir anlamda solun eli kolu bağlandı. Alternatif üretmeye çalışanlarsa “bölücü” olarak yaftalandı ve halk nezdinde de bu şekilde tanıtıldı.

Sağcılara seslenen, sağ politikaları benimseyen CHP ve kurmayları; solun ve genel muhalefetin önüne “korku dağları” örerek, kendi uygulamalarıyla özgürlükleri ellerinden alınanlara karşı sessiz kaldı. Devletin bekası gerekçesiyle yasa dışı uygulamalara ses çıkarılmazken, iş kendilerine dokunduğunda — yine kendi destekledikleri yasalarla — gözaltına alınanlar için “adalet” yürüyüşü düzenlediler. Bu yürüyüş, kurt işaretleri eşliğinde ve tek başına tamamlandı. Ortaya çıkan sosyal muhalefet ise çadır toplantılarıyla etkisizleştirildi.

Bu noktada İmamoğlu figürü bir anda parlatılarak seçmenin önüne sunuldu. O dönemde kim aday olursa olsun, Erdoğan’ın İstanbul’dan göstereceği aday karşısında avantajlı olacağı açıktı. İki inatçı keçinin dar bir köprüde karşı karşıya gelmesi gibi, birinin aşağı düşmesi kaçınılmazdı; çünkü seçim sistemi bir kişinin kazanmasına dayanır. Seçmen birini seçer ve o kişi başkanlık koltuğuna oturur. “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” düşüncesi bu seçimle doğrulanmış oldu. İstanbul, büyük bütçesinin yanı sıra her şehirden gelen göçmenlerin oluşturduğu kozmopolit bir yapıya sahiptir. Kılıçdaroğlu bu seçimi büyük bir başarı olarak sunarken, adayının önüne cumhurbaşkanlığı yolunu da açmış oldu; çünkü Erdoğan da bu yoldan geçmişti.

Siyaset, alanında uzman kişilerce yapılmaz; tıpkı ülkemizde binaların müteahhitler tarafından yapılması gibi. Parası olan biri kendisini müteahhit ilan eder, bina yapar. Sonra çok zengin olduğunda, o binalarda deniz kumu kullandığını itiraf eder ama kimse bu kişiye dokunamaz. Siyasette de durum farklı değildir. Öne çıkan yol alır; bilgi ve tecrübe gibi unsurlar liderlerin gözünde pek önemli değildir. Sonuçta siyaset, bir tür baba-oğul ilişkisi gibi, feodal ve “işbilirlik” esaslı bir düzende yürür.

İmamoğlu’nun içi boş bir lider figürü olduğunu düşünüyordum; artık bunu kendisi de kanıtladı. Leman dergisi baskını ve sonrasında yaptığı açıklamalarla üzerindeki boya döküldü, kel göründü.

Sonuçta onu seçen kişi de Kılıçdaroğlu’ydu ve ona “oğlum” diye hitap ediyordu. Baba-oğul kavgası gibi sunulan kurultay süreci sonunda, seçen kişi iki “kullanışlı” adaydan birini belirledi ve partinin başına onu, bir de stepnesiyle (yedek lastiğiyle) birlikte getirdi.

CHP, Baykal sonrası dönemde her zaman iktidara endeksli bir politika izledi. İktidarda kim varsa onun koltuğunu sağlamlaştırmak için elinden geleni yaptı. Toplumsal direnişlerin havasını alarak bu enerjiyi kendi yapısına çekti ve etkisiz hâle getirdi.

CHP, Erdoğan’a karşı oluşturulmuş bir muhalefet partisi görüntüsünden hiçbir zaman rahatsız olmadı. Ancak bu görüntü artık o kadar görünür hâle geldi ki, şimdilik toplumsal muhalefeti yönlendiriyor gibi davranıyor. Seçim zamanı geldiğinde ise muhaliflerin hayalleri başka bahara kalacaktır. Ya da Erdoğan’ın rolüne birileri artık son vermeye karar verecektir. Unutmayalım, Erdoğan “BOP eş başkanıdır.”

“Peki, neden o seçilmiştir?” diye sorarsak, cevabı Ortadoğu’daki tarihsel değişim sürecine bakıldığında açıkça görülecektir.

İmamoğlu neden mağdur konumuna düşürüldü? Çünkü Erdoğan da biliyor ki, bir siyasetçi mağdur konuma düşerse, iktidara yakındır. Akıllı, zeki, iyi hatip olmasının bir önemi yoktur. Siyaset sahnesinde bu özellikleri taşıyan birçok üstün insan olmasına rağmen, bugün siyaset sadece bu iki figür üzerinden okunmaktadır.

Erdoğan “yenilmez” olarak tanımlanırken, sanki kutsal bir el tarafından korunuyormuş havası yaratılıyor. Bu gizem ve kutsiyet, uzun süre siyaset sahnesinde kalan her lider için oluşturulmuştur ve gelecekte de oluşturulacaktır. Ancak bu “yenilmezlik” algısının arkasında, esasen muhalefet partisinin ve onun atanmış/seçilmiş liderlerinin “sözde” yetersizliği yatmaktadır, özde ise verilen rolünü çok iyi oynamıştır.

Bugün mağdur edebiyatının gölgesinde duran birinin yerine, acaba yeni bir “kahraman” mı seçildi söylentileri dolaşıyor. Elbette Kılıçdaroğlu için gözyaşı döken biri, bir anda devletin en üst makamına atanabilir — pardon, seçilebilir! Sonuçta kim daha kullanışlıysa, kim iç siyasette yükselen muhalefeti bastırmada başarılıysa o tercih edilir. İç siyasette çok başarılı olmasa bile, dış siyasette istenilen verimi sağladığı sürece, içeride ona uygun bir muhalefet yaratılır ve parçalı muhalefet sayesinde başarısız bir iktidar yerinde kalır.

Kullanışlı lider, polisle karşı karşıya gelen gençlerin arkasında durmaz; sadece duruyormuş gibi yapar. Dışarıdan gelen tepkilere kulaklarını kapatır ve tüm bu tavırlarıyla, bir muhalefet partisinden çok “devletin partisi” gibi davranır. Sonuçta meydanlara çağırır, orada nutuk atar, gereken mesajları verir ve görevini tamamlamış olmanın huzuruyla odasına çekilir, meydandan dağılan gençlerin başına ne geldiği ile ilgili kaygısı, korkusu ve görevi yoktur.

Bu arada gözaltına alınanlar için parti avukatlarını görevlendirir, onların özgürlüğü için savunma yapılmasına izin verir; ancak o gençlere gerçek anlamda sahip çıkmaz. Tıpkı Saraçhane’deki 1 Mayıs eyleminde olduğu gibi, bugün de içeride kalan gençler ortada sahipsiz kalabilir.

Bir lider, sorumluluğu başkasına atıyorsa, adı “lider” değil, “sorumsuz” olur. O dönemin basına yansıyan görüşleri ise gizli saklı değildir.

Solun önünde seçenek olmasına rağmen, yaratılan korku duvarı yüzünden kendi kapısını aralayamıyor. Bağımsız, özgür siyaset üretemiyor. Bu nedenle 12 Eylül sonrası süreçte gölgede, risksiz siyaseti benimsedi ve o risksiz alanlar içinde kitleselleşme ya da varlığını koruma yoluna gitti. Sol, kendi yoluna çıkmadığı sürece bu ülkede taban bulamayacak; siyasete söz hakkı elde edemeden, sadece çıkardığı dergilerde “doğru” analizler yapmaya devam edecektir.

İsmail Cem Özkan

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Görünmezlikten Görünürlüğe…

Görünmezlikten Görünürlüğe…

Cumhuriyet kurulurken birlikte yola çıkanların birlikteliği, iktidarı elinde bulunduranların ulus-devlet mantığı içerisinde "öteki" olanları yok saymasıyla son buldu. Farklı kimlikler, yeni ve homojen bir devlet yapısı içinde eritilmeye çalışıldı. Erimeyenler içinse zorlayıcı yasal düzenlemeler getirildi; böylece yeni ulus-devletin hukuk düzeni tesis edildi.

Yok sayılanlar aslında hep vardılar; sadece görünmez kılınmışlardı. Ancak liberalizmin ekonomik olarak iktidar alanına yerleşmesiyle ve küreselleşmenin ulus-devlet kurumlarını zorlaması sonucu görünmeyenler görünür olmaya başladı. Bu yeni süreçte devlet, artık homojen bir yapıdan ziyade çok kültürlü bir yapıya yönelme ihtiyacı hissetti. Bu adım, ilk olarak "Kürt realitesinin" tanınmasıyla atıldı. Oysa bu realite zaten mevcuttu; sadece devletin hukuk düzeni içinde yer almıyordu. Kürtler ve Aleviler sonradan ortaya çıkmadılar; görünür hale geldiklerinde, sorunları da masaya yatırılmaya başlandı.

Kürt açılımı, ilk denemesinde başarısız oldu. Sürecin görünmeyen yüzü, Arap Baharı sonucu ortaya çıkan değişimlerle birlikte daha net görülmeye başlandı: Yüzeyde sakin, fakat derinlerde fırtınalı bir dönem yaşanıyordu. Bugün geldiğimiz noktada, bu açılım süreçlerinin niteliği, yönü ve gerçek amacı üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.

“Kürt Yeterli Değil, Yanına Alevi Açılımı Ekleyelim!”

Artık yalnızca Kürt açılımı değil, bir de Alevi açılımından söz ediliyor. Söylentilere göre, 16 Ağustos’ta —eğer hazırlıklar tamamlanırsa— Hacıbektaş’ta, büyük olasılıkla Devlet Bahçeli'nin katılımıyla bir Cemevi açılışı yapılacak. Bu törenin, Alevi açılımının kamuoyuna ilanı işlevi göreceği belirtiliyor. Bu yalnızca sembolik bir ziyaret değil; arka planda daha kapsamlı bir stratejinin izleri var.

Kimin Açılımı, Kimin Onayı?

Bu süreçte en fazla sorgulanması gereken soru şu: Bu açılımlar gerçekten Kürtlerin ve Alevilerin taleplerini mi karşılıyor, yoksa onları yalnızca birer “seçmen torbası” olarak mı konumlandırıyor?

İktidar, "açılım" kavramını bir yumuşatma aracı olarak kullanıyordu; fakat zamanla onu da yetersiz buldu ve yerine “Terörsüz Türkiye” adını verdi. Ancak içeriği hâlâ muğlak ve pazarlığa açık.

Torba Yasalar Gibi Torba Anayasalar

Torba yasaların nelere yol açtığını görmek için cezaevlerine ve mezarlıklara bakmak yeterlidir. Yeni anayasa süreci de benzer bir mantıkla işliyor: Bir “torba yasa” gibi şekillendiriliyor. Bu torbaya alınan seçmenlerden, anayasa değişikliklerini “mutlak” bir onayla desteklemeleri bekleniyor. Çünkü paketin içeriği, seçmenlerin hassasiyetlerine göre düzenleniyor; ardından da “sizin için ne güzel işler yaptık” denilerek destek talep ediliyor.

Peki, bu torba teklifin içine neler giriyor, neler çıkarılıyor? Ve en önemlisi: Bu değişiklikler gerçekten halkın lehine mi, yoksa oy almak için hazırlanmış, cazip gösterilen bir paket mi?

Sağa Yönelmek: Tepkisel mi, Dönüşümsel mi?

Bugün hem Kürtlerin hem de Alevilerin bir kesiminin sağa yöneldiği bir dönemden geçiyoruz.

Sağ düşünce, var olanı korur; değişimden korkar.

Bu ülkenin devlet aklıyla şekillenmiş sağı, açılımları yapar ama düzeni değiştirmez. Bugün size bir Cemevi açar, yarın onu “kültürel merkez” olarak tanımlar. Bugün anadil hakkınızı tartışmaya açar, ertesi gün başka bir güvenlik politikasıyla bu hakkı bastırır.

Solun Yeniden Düşünme Zamanı

Solun da kendine dönüp şu soruyu sorması gerekiyor: Neden insanlar artık bizi değil, sağın sunduğu sembolik jestleri tercih eder oldu?

Eğer ortada bir açılım varsa, içeriği mutlaka tartışılmalıdır. Yeni anayasa deniyorsa, hangi özgürlüklerin güvence altına alındığı, hangilerinin yine “devletin takdirine” bırakıldığı netleştirilmelidir.

Kürtler ve Aleviler, eğer hakları anayasal güvence altına alınacaksa elbette bu süreci onaylayacaklardır. Çünkü tarihlerinde ilk kez görünür ve muhatap alınır hale geleceklerdir.

Fakat ortada şöyle bir sorun vardır: Devlet, Kürtleri ve Alevileri nasıl görüyor ve tanımlıyor? Çünkü var olan ile istenilen arasında ciddi bir çatışma da olabilir. Erdoğan “en hakiki Alevi” olduğunu iddia ediyor; peki, onun tanımına göre Alevi olmak, var olan sorunları gerçekten çözer mi?

 

İsmail Cem Özkan

 

Bir Katliamın Sessiz Tanıkları; Sessiz Dağların Çığlığı

Bir Katliamın Sessiz Tanıkları; Sessiz Dağların Çığlığı

Türkiye artık yalnızca yarı-sömürge değil; açık bir sömürge düzeninin acı gerçekleriyle yüzleşiyor. Bu dönüşümün en çarpıcı göstergesi, altın madeni bahanesiyle doğaya çöken emperyalist şirketler ve onların arkasındaki küresel güçlerdir. “Altın arıyoruz” diye gelenler, dağları deliyor, toprakları zehirliyor, suyu kirletiyor. Geride bıraktıkları şey yalnızca siyanür gölleri, çökmüş dağlar ve yaşanmaz hale gelmiş köyler değil; yok olmuş bir denge, susturulmuş bir yaşamdır.

Altın uğruna yok edilen doğanın feryadını duyan yurttaş, “terörist” yaftasıyla susturuluyor. Hak arayan köylü, suyunu, toprağını, yaşamını savunduğu için işkenceye uğruyor, mahkemelerde süründürülüyor. Sonunda şehrin varoşlarına savruluyor; açlıkla, işsizlikle, unutulmayla baş başa kalıyor. Kendi toprağında mülteciye dönüşüyor.

Bütün bu olanlar bir çevre sorunu değildir yalnızca; bu, topyekûn bir yaşam katliamıdır.

Altın madenleri yalnızca dağları değil, vicdanları da oyuyor. Maden ocaklarındaki patlamalar, siyanür sızmaları, toprak kaymaları “doğal afet” değil, insan eliyle planlanmış cinayetlerdir. Yeraltı suları zehirleniyor, binlerce yılın kurduğu denge birkaç yıl içinde çökertiliyor.

Ve bu felaketin en can alıcı yanı: Kimse duymuyormuş gibi davranıyor.

Ben yalnızca hayvanların değil, insanların, doğanın, çocukların, geleceğin öldürülmesine de karşıyım. “Hayvan katliamına hayır” deyip savaş tezkerelerine destek verenlerin ikiyüzlülüğüyle artık yüzleşmeliyiz. Savaş da bir katliamdır. Ormanları yerleşime açmak, orada yaşayan bütün canlıları yok etmektir. “Enerji” bahanesiyle dağları delmek, vadileri boğmak da öyledir.

Kaz Dağları örneğin...
O dağlar binlerce yıldır orada. Taş taş üstüne durmuş, bir insan eli değmeden kendi dengesini kurmuş. O dağlara hiç çıkmayan biri, o taşların nasıl dengede durduğunu da bilmez; nasıl da devrilmeye hazır durup yine milyonlarca yıldır yerinden oynamadığını da. Dağlara çıkmayan, dağların ağladığını da duymaz.

Ve işte şimdi, o dağlarda siyanür gölleri kuruldu. Her yıl artan sıcaklıklarla birlikte orman yangınları baş gösteriyor. Yangınlar artacak; bu artık bilimsel bir uyarı değil, yaşanan bir gerçek. Peki o yangınlar, çevredeki kurumuş derelerden su alınamayacaksa, o siyanürlü göllerden mi söndürülüyor? Gökten yağan küllerin içinde siyanür var mıdır? Bu soruyu sormak bile, içinde yaşadığımız felaketin boyutunu anlatmaya yeter.

Doğa bağırmaz, fısıldar.
Onu duymak için içimizdeki gürültüyü susturmamız gerekir.

Ama biz şehirdeki konforumuzu, ekran başındaki sessizliğimizi bozmadan doğayı “izliyoruz.” Doğayı anlamak için onunla yaşamak gerekir. Dağların sesini duymak için, şehir gürültüsünü susturmak gerekir.

Ve şimdi sıra zeytin ağaçlarında.
Zeytinliğin altını kazmak için yasa çıkarıyorlar. Sadece ağacı değil, toprağa kök salmış bir tarihi, bir hafızayı, bir kültürü söküp atıyorlar. Zeytin ağacının altına altın için inmek, köküne dinamit koymak demektir. O kök söküldüğünde sadece bir ağaç değil, bir yaşam biçimi ölür.

Altın için toprağı, suyu, ağacı, insanı feda edemeyiz. Artık dur demek zorundayız. Çünkü bu sadece bir doğa kıyımı değil; bir hafıza, bir kültür, bir vicdan kıyımıdır.

Her türlü katliama, her türlü talana hayır!
Doğaya, insana, hayvana, geçmişe ve geleceğe yapılan her saldırıya hayır!
Çünkü bir dağın feryadı sustuğunda, çok geçmeden insanın felaketi başlar.

 

İsmail Cem Özkan